Arka bahçenizin kodlarını sevgilinize vermeyin

Gülben Ergen, Sevgililer Günü nedeniyle Psikoterapist Şule Öncü’yle bir araya geldi. Öncü, aşkın kimyasından ilişkilerde yaşanan problemlere kadar çiftlerin bilmesi gereken birçok ‘şeyi’ anlattı.

Şule Öncü, Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü mezunu bir psikoterapist. Uzmanlık alanı çift terapileri...
14 Şubat Sevgililer Günü vesilesiyle Şule Hanım’ın ofisinde buluştuk. Çiftler arasındaki sevgi, çatışma, aşk, yetersizlik duygusu ve tanımlamakta zorlandığımız duyguları konuştuk...
“Yatıyorum Bir Şey Diyor Musun?” adlı kitabı yalın bir dille ilişkilere dair her şeyi anlatıyor. Tam bir başucu kitabı...
Sevgililer Günü’ne tek başına girecekler için çok önemli tavsiyeler var...
“Özel günler de aslında her gün gibi özel olma potansiyeli taşıyan anlardan oluşur. Ama önemli olan insanın kendisiyle, hayatla kurduğu ilişkisi” diyor...

Arka bahçenizin kodlarını sevgilinize vermeyin

Fotoğraf: Levent KULU

  ◊ Şule Hanım, çift terapilerinde en sık rastladığınız ortak sorunlar neler?

- Kişilerin ilişkiye tam yerleşemiyor olmaları. İlişkinin kıyısında, köşesinde kalıyorlar bazen. Bazen de ilişkinin içine öyle bir yayılıyorlar ki, öbürüne hiç yer kalmıyor. İlişkiyi bir mekan gibi düşünün. İçinde yaşadığınız evler gibidir ilişkiler. Kimisi gelir, çılgın bir parti verir, ortalığı dağıtır, gider. Öbürü de gelince o manzarayı görüp kafayı yer, gider. Bir de üçüncü kişiler büyük bir ortak sorun. Yani üçüncü bir kişinin ilişkiye dahil olması...

Bahsettiğiniz üçüncü kişi aldatma mı?

- Evet. Ama aldatma çok geniş bir kavram olduğu için tırnak içinde kullanıyorum. Çocuk olduktan sonra ebeveyn kimliklerinin yeterince kurulum yapamadığı, özellikle çocuk olduktan sonraki ilk 3 yılda çiftler çok fazla terapiye gelir. Çünkü orada ciddi bir adaptasyon kırılması olur. Anne ve baba kimliklerini nereye koyacaklar, bu konuda da ciddi sıkıntılar oluyor.

Bu konuda ne öneriyorsunuz?

- Annelik kimliği çok kapsayıcıdır. Ben bir kadının çocukla dört duvar arasında yalnız bırakılmasının çok büyük haksızlık olduğunu düşünüyorum. Afrikalıların çok güzel bir sözü var; “Bir çocuğu büyütmek için bir köy gerekir.” Katılıyorum buna. Çocuk olduğu zaman eş, dost, akraba, tanıdık, çeşitli kurumlar, herkesin elbirliğiyle o çocuğu büyütmek için seferber olması lazım. Çünkü bebek dediğiniz şey canlı. Dünyaya geliyor, ne istediğini anlatamıyor, sürekli bir ilgi bekliyor.

Ama en sağlam ilişkiyi annesiyle kuruyor değil mi?

- 24 saat her şeyi bekleyen bir canlı. Ama annenin de kendine göre ihtiyaçları var. Yiyecek, içecek, sevişecek, banyo yapacak... Ve bunlara vakit bulamıyor. Ben de çocuğumu tek başıma büyüttüm ilk iki yıl. Çok ciddi bir sıkıntıydı. Özellikle işi olan, çalışan kadınlar kimseden yardım istemeyi öğrenmeden yetişmiş oluyorlar. Benim için de aynı durum söz konusuydu. Çocuğum olana kadar her şeyin üstesinden tek başıma gelebileceğimi düşünüyordum. Ama çocuğunuz olduğunuz zaman yetişemiyorsunuz. Yardım istemek gerekiyor eşinizden. Bir baba, annenin izin verdiği ölçüde babadır. Annenin babaya izin vermesi, teşvik etmesi, yeri geldiğinde de arkasından itmesi lazım babalık yapması için. Bizim ülkemizde “çocuk en çok beni sevsin, en çok bana bağlı olsun” diyen anneler var, hata yapıyorlar. Kayınvalideye ya da kendi annesine çocuğunu vermeyenler var. Çocuk doğmadan önce annenin kokusunu biliyor. Zaten en yakını o. Bakıcıyı daha mı çok sever diye kaygı duyan anneler var. Öyle bir şey yok.

6-12 AYDA AŞKIN İLLÜZYONU BİTİYOR

Günümüzde çevresel faktörler, sosyal medya, diziler gibi etkenlerin fazla olması ikili ilişkilerde arayışı artıran veya başka yöne çeviren bir unsur mudur?

- Eski çağlardan beri insanın kendisine baktığımızda özünde tek eşli olmadığını görüyoruz. Dönem dönem tek eşli oluyor. Bebeği yaptıktan sonra, bebek sosyalleşmeye hazır hale geldiğinde, 3-5 yaşına gelip başkalarıyla da konuşup bir şekilde kabileye katılabildiği noktada çiftlerin birbirlerine olan aşkı bitiyor. Aşk illüzyonu iki canlıyı bir arada tutmak için işlem görüyor. Sigmund Freud aşkı, anneden ayrışmadan önceki evrenin yeniden inşası olarak tanımlar. Bu evre ilk 1 yaştır. İlk 1 yaşta bebekle anne birbirine yapışıktır.

1.5 yaşında bebek her şeyi kendi yapmak ister. Ego kurulum yapmaya başlar bebekte. O ikinci ayrışma dönemidir. İlk bir yıl bağlanır. 2’nci ve 3’üncü yılda ayrılır. Artık toplumsallaşmaya hazır olur. Aşk neden 3 sene sürüyor? Anne bebek ilişkisine bakın... Önce diyoruz ki “o benim diğer yarım”. Bu yapışık haldir. Yaklaşık 1 sene sürer. Sonra yavaş yavaş ayrışma başlar. “Benim arkadaşlarım, başka bir dünyam var” demek gibi... 2-3 yılın sonunda o sevgiye, alışkanlığa, rutinlere dönüşür. Freud bu anlamda haklıdır.

Aşkın ömrü 3 yıl yani...

- 6-12 ay arasında o illüzyon hali bitiyor. Özleşim, idealizasyon ve yansıtma aşkı belirleyen unsurlardır. Yansıtıyoruz karşı tarafa bizde olmasını istediğimiz özellikleri, yaşamak istediğimiz hayatı... Sonra o yansıttığımız şeyi seviyoruz.

Arka bahçenizin kodlarını sevgilinize vermeyin

İNSAN NEDEN KENDİNE ZARAR VEREN İNSANA BAĞLANIR?

İnsan neden kendine zarar veren insana bağlanır? Kitabınızda bunu baba-kız ilişkisi üzerinden örneklendiriyorsunuz...

- Baba da belirleyicidir ama anne hem kız hem de erkek çocukta belirleyicidir. Kız çocuklarının sadece babalarına benzeyen adamları seçmeleri değil, annelerine benzeyen adamları seçmeleri de söz konusu olabilir.

Eğer ki baş edilmesi zor bir ebeveyn figürü varsa insanın hayatında, çok işgalci ya da çok ihmalciyse, yeterince sevgi, ilgi, şefkat deposunu bebekken dolduramamışsa, yetişkin olduğunda anne ve babanın ikamelerini almaya çalışıyor hayatında. Anne ve babadan kalan borçların tahsilatı için eş seçiyor kendisine. O zaman bu durumda hiç kimse doğru insan olmuyor. Bunun bir de çok önemli başka bir nedeni daha var. Diyelim ki alkolik, ilgisiz, şiddet uygulayan bir baba var kızın hayatında. Her seferinde ona benzeyen bir erkeği hayatı alıyor. Bu sefer doğru babayı yaratacağım diyor. Eş değil önce baba yaratmaya çalışıyor o adamdan. O yüzden birisi size kendinizi yok yere suçlu, borçlu ya da yanlış yapmış hissettiriyorsa bilin ki sizi istemediğiniz bir role sokuyordur. Oraya sürüyordur. O konularda da uyanık olmak lazım.

Karşı tarafın da böyle bir zorunluluğu yok sonuçta...

- Ağzıyla kuş tutsa niye iki tane tutmadın diyor karşı taraf.

 GEN KOMBİNASYONU BİZİMKİNDEN NE KADAR FARKLIYSA ONU ÇEKİCİ BULUYORUZ

Günümüzde birine bağlanmak zor bir şey mi?

- Bağlanma sorunu diye servis edilen şey bazen bir bahane, bazen de gerçekten bir neden. “Benim bağlanma sorunum var” dediğimiz zaman kibarca “Çok eşliliği tercih ediyorum” demiş olmuyoruz sadece. “Yeryüzü hayatıyla, ötekilerle ve kendimle bağlanma sorunum var” demiş oluyoruz. Ayrıca “İçinden çıkamadığım, sıkışıp kaldığım bir şey ya da birileri var” demiş oluyoruz.

Bir uzman olarak bağlanmayı sağlıklı buluyor musunuz?

- Evet, insanın doğası öyle.

İlişkilerin uzun soluklu olmasında ten uyumu sizce ne kadar önemli?

- Ten uyumu çok gerekli bir şey. Yatağa şevkle giremediğiniz insanla ilişkiyi sürdürmek için çok çaba sarf etmeniz gerekiyor. Ten uyumu dediğimiz şey aslında çok biyolojik bir belirlenmişlik. Gen kombinasyonu bizimkinden ne kadar farklıysa onu o kadar çekici buluyoruz.

Özellikle bağışıklık sistemini oluşturan genler farklılaştığında, iki canlı bir araya geldiğinde onlardan oluşacak bebek çok daha sağlıklı tutunabiliyor hayata. Genetik kombinasyonu bizden farklı olan insanların kokusunu beğeniyoruz.

Doğa aslında genin sürekliliği için bizi programlamış durumda. Biz üstüne aşk dediğimiz şeyi atfediyoruz. Özellikle çocuk yapmak için seçtiğimiz erkek ya da kadın tamamen biyolojik olarak belirlenmişliğimizle ilgili bir şey.

Bitmeyen aşklar kendi içinde nasıl nefrete ve kine dönüşüyor? Çiftler neyi yanlış yapar da o ilişki çirkinleşir?

- Sadece bizi ilgilendiren bir şey olduğunu düşünüyoruz ilişkinin. Yani benmerkezci insanın “her şey ve herkes benim içindir” yanılsaması. Ama ilişki iki kişiliktir.

Karşı tarafın seçimleri de bağlar ilişkiyi. “Ayrılmak istiyor, beni istemiyor”u kabul edememek demek “dünyada benden başkaları var” düşüncesini kabul edememekle alakalı. Bu da bağlanma ve ayrışma sorunu. Bağlanma sorunu ile ayrışma sorunu iç içedir.

Ayrılık neden bağlanma sorunu olsun?

- Yapıştığı için. Bağlı olmak başka bağımlı olmak başka bir şey. Bağlanma halini abarttığımızda da sorun var demektir. Yapışıyoruz, içe içe geçiyoruz. Bu yüzden iç içe geçmeyi tavsiye etmiyoruz.

MESAFE İLİŞKİNİN KADERİNİ BELİRLER

“Soğuktan donmayacak kadar yakın, dikenler batmayacak kadar uzak” diyorsunuz mesafelerle ilgili. Bunu anlatır mısınız?

- Arthur Schopenhauer’un kirpilerle anlattığı bir hikaye var. Karda donmak üzere olan kirpiler donmamak için birbirlerine yaklaşır. Ama dikenleri olduğu için birbirlerine batar. Batınca birbirlerinden uzaklaşırlar. Ama uzaklaşınca üşüdüğü için ve yeniden yakınlaşır. Böyle yakınlaşa uzaklaşa, soğuktan donmayacak kadar yakın, dikenler batmayacak kadar uzak durmayı öğreniyorlar.

Bunu bir ilişki için tavsiye ediyor musunuz?

- Mesafe ayarını yapmak için çok güzel bir metafor bu. Biz de dikenli canlılarız. İnsanların arasındaki mesafe daraldığı zaman anksiyete artar. İki tane ihtimal vardır. Biri yapışma. Değişimin dışına sekiş ya da dışa sekme. İlişkiden dışarıya kaçmak gibi. Yakınlıkla baş edemediğiniz noktada ya koparsınız ya da yapışırsınız. Uygun mesafe ilişkinin kaderini belirleyen en önemli konulardan biridir. Bizim ülkemizde mesafe bir mefhum olarak bile kabul edilmiyor. Ne mesafe ayarı yapabiliyoruz ne de sınırlarımızın farkındayız.

Mesafeden kastettiğiniz bir tarafın yalnız kalmak istemesi ya da telefonunu bir süre açmayıp kafasını dinlemek istemesi gibi mi?

-  Evet. Bahsettiğiniz örnek onun özel alanına saygı göstermek. Onun kendine ayırdığı vakit, yaptığı diğer aktiviteler ya da görüştüğü diğer insanlar, telefonu ya da bilgisayarı... Onunla ilgili her şeyi öğrenmek istiyoruz. Her yerine girmek istiyoruz. Bütün topraklarını fethetmek istiyoruz. Telefonunun, bilgisayarının şifrelerini, yani bütün arka bahçesinin kodlarını size veren insanla evlenirseniz kısa bir süre sonra onu arzu etmiyor olursunuz.

Neden?

- Çünkü hiç kimse her sokağını, restoranını, dükkanını karış karış bildiği bir şehri ziyaret etmek istemez. Özellikle uzun süreli ilişkilerde tarafların birbirlerine cinsel arzu duymuyor olmaları en büyük sıkıntılardan biridir. İşte bu, mesafe ayarını yapamamaktan da kaynaklanan bir şey. Arka bahçenin istilası, kişilerin iç içe geçmiş şekilde yaşamaları, birbirlerinin her şeyini biliyor olmaları bu sıkıntılara sebep olabiliyor. Erotizmin de mesafeye ihtiyacı vardır. O mesafe sadece etkileşimle ilgili değil erotizm için de geçerlidir. Birbirinizi özlemeye fırsat tanımanız lazım.

BAŞTA HAYRAN OLDUĞUNUZ ÖZELLİKLER AYRILIK NEDENİ OLABİLİR

Her ilişkinin bir şey anlatıp gittiğine inanıyor musunuz?

- Evet. Biz kendimizde olmayan şeye sahip olan insana ilgi duyuyoruz. Mesela çok içe dönük biri, çok dışa dönük birini çekici buluyor. Ondan dışa dönük, neşeli olmayı öğrenmek için onu hayatına alıyor. Ama bunu öğrenemez ve orta noktaya ilerleyemezse kendi ucuna daha çok çekiliyor. Daha çok içe kapanıyor. Başta hayran olduğunuz özellikler ayrılık nedeni olabiliyor çoğu zaman. Aşkın dinamiği odur. Onun gibi olmak isteriz. Onda kendimizi görürüz.

SEVGİLİLER GÜNÜ TAVSİYESİ

14 Şubat Sevgililer Günü ile ilgili neler söylersiniz?

- Özel günler de aslında her gün gibi özel olma potansiyeli taşıyan anlardan oluşur. Ama önemli olan insanın kendisiyle, hayatla, kurduğu ilişkisi. İlişkisi olup aşık olmayan, 14 Şubat’ı tatsız geçireceğini düşünen aşkı bitmiş çiftlere önereceğim şey, aşk bittiği noktada çoğu zaman kişilerin bireysel problemleri ilişki problemi olarak kodlanıyor ve ilişkiden sıkıldıklarını düşünüyorlar. İnsanlar kendi varoluş sıkıntılarını ilişki sorunu olarak kodlayabiliyorlar. Senin can sıkıntına ilaç olsun diye birlikte olacağın kişi her zaman yanlış kişidir. Birçok ilişki kişilerin bireysel problemlerini çözmedikleri için bitiyor. İlişki problemi değil o. Bunun ayrımını iyi yapmak gerekli.

Zorlu’da Sinematerapi Atölyesi” adında her hafta oturumlar düzenliyorsunuz. Nasıl geçiyor?

- Zorlu PSM ve Human Art işbirliğinde gerçekleştiriyoruz. Her hafta iki buçuk saatlik oturumlar düzenliyorum. Çok geniş bir film arşivim var. Katılımcılarla konuya göre seçtiğim 4-5 filmden bazı sahnelerini birlikte izleyip üzerine yorum yapıyorum. Bu da katılımcılarda sinema filmleri üzerinden hayata karşı dikkat pratiği geliştiriyor. O anda sahneyi donduruyoruz ve ben anlattığım için psikoterapist dikkatiyle bakıyoruz. Özellikle uzun dönemli katılımcılarda bu dikkat çok güzel gelişiyor.

Sizin yorumlamanızdan sonra katılımcılarla mı konuşuyorsunuz?

- Evet. Soru-cevap bölümü var. İnsanlar kafalarına takılan şeyleri soruyorlar.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Teşekkür ederim...

1987’de “Hürriyet Sinema Güzeli Yarışması”nın yıldızı seçilmemden sonra meslek hayatım boyunca yol arkadaşım olan Hürriyet, elime kalemi verip “Kelebek’te seni artık kaleminle görsünler” dedi...

İlk olarak 17 Şubat 2016 tarihinde Tarlabaşı’nda yaşayan çocukları yazmamla birlikte Hürriyet yolculuğum boyut değiştirdi. Onlarca şehir, köy ve kasaba gezdim. Kars’ta olağanüstü bir dostum var mesela, Zümran Ömür.

Tunceli’nin dağlarına çıkıp Pülümür’e vardığımda, Türkiye birincisi olup Robert Kolej’i burslu kazanan Mahir Gündoğdu ve ailesiyle tanıştım.

Şanlıurfa’nın Akçakale ve Harran ilçelerinde özel izinle girdiğim mülteci kamplarında, dünyanın gerçekleri ile tanıştım.

Mardin’den zırhlı bir araçla Nusaybin’e gidip Mehmetçik ile tabur yemeği yediğim günden hemen sonra Ankara’da, TBMM binasında röportaj kovalıyordum...

Pompalı tüfekle öldürülen lise öğrencisi kızı Helin’in acısını benimle paylaşan acılı baba Nihat Palandöken’i dinledim. Kalp nakli için bir gecede toplanan 2 milyon lirayla hayatı değişen Kartal bebeğin annesinin yanında, Frankfurt’taki hastane koridorlarında gözyaşlarına boğuldum.

Gaziantep’te yaşanan bombalı saldırının ertesi günü orada bulunup acıyı içime çektim.

Hakkari’de bir tiyatro sahnesinde genç oyuncularla sohbet ettim, onların imkansızlıklara karşı verdiği mücadelenin sırlarını dinledim. Aslan gibi bir yaşam felsefesine sahip bir editörüm vardı yanımda. Birlikte fikirler ürettik, uzun yollara gittik. Güldük, eğlendik ve gerçekten ağladık da...

2.5 yıl boyunca toplam 140 röportajla

Yazının Devamını Oku

Çocuklarınızın mutsuz olmasına  izin verin

Gülben Ergen bu hafta “Beni Bu Kadar Sevme Anne” adlı kitabın yazarı, sosyal medyada ‘Rap’çi Öğretmen’ olarak tanınan sınıf öğretmeni Ahmet Naç ile bir araya geldi. Naç, kendi sınıfında uyguladığı yöntemleri, anne-babalarının yaptıkları yanlışları detaylarıyla anlattı.

Ahmet Naç’ı Twitter’da tanıdım. Renksiz bir sınıfı adeta masal evine çevirmişti... Ahmet genç bir öğretmen. Öğretmenlik onda baba mesleği. Ama o gelenekselin aksine yeni yöntemlerle okutuyor 44 öğrencisini. Çocuklar Gülsün Diye Derneği’nin Başkanı ve bu ülkeye 37 anaokulu armağan olmuş biri olarak çok etkilendim. 3 çocuk annesi olarak şunu söyleyebilirim; böyle öğretmenlere çok ihtiyacımız var...

 ◊ Yeni kitabınız “Beni Bu Kadar Sevme Anne” hayırlı olsun. Sevgi aynı zaman da zarar da veren bir şey olduğu için mi bu ismi koydunuz?

- Evet. Sevgiyle hiçbir problemimiz olamaz. Her anne-baba çocuğunu fazlasıyla sever. Mümkün olsa çocuklarımızı daha fazla sevebilmek de isterdik. Sonsuzluk böyle bir şey. Ama onları çok sevmek de sizi iyi bir anne yapmaya da yetmiyor ne yazık ki... Öğrencilerime olan sevginin beni asla iyi bir öğretmen yapmasına yetmeyeceği gibi.

◊ Onların ihtiyacı olan şey sevgi değil mi?

- Elbette ama sadece sevgiye mi ihtiyaçları var? Kendimize sormamız gereken soru “Ben onun başarılı ve mutlu olmasını istiyor muyum?” olmalıdır. Yaşamı boyunca ihtiyacı olan donanıma erişmiş, kendini gerçekleştirmiş bireyler yetiştiremezsek başarı ve mutluluktan söz edemeyiz. Onları daha çok severek mi bunu başaracağız yoksa akıl ve bilimin taçlandırdığı sevgimizle mi? Öyle olsaydı her çocuk kusursuz bir şekilde yetiştirilirdi. Ancak sevdiklerimize istemeden, farkında olmadan çok büyük zararlar verebiliyoruz. Hiçbir anne-baba çocuğuna zarar vermek istemez ama ne yazık ki biz onlara iyilik yapıyorum derken aslında ne kadar kötülük yaptığımızın farkında olamayabiliyoruz. Benim amacım da bunu gösterebilmek.

◊ Örnek verir misiniz?

- Çocuğunuz yere düştüğünde eminim içiniz cız eder. İçgüdüleriniz ve ona olan sevginizle o an tek istediğiniz şey onu ayağa kaldırmak ve varsa küçük yarasını temizleyip iyi olmasını sağlamaktır. Ülkemizde bunun en ileri noktası sanırım yarasını öpüp, ayağını çarptığı yere bağırmaktır. Peki ama ya bu yaptıklarınız yanlışsa? O an sakinliğinizi koruyup iyi misin diye sorsak, elimizi uzatıp bizden destek alarak ayağa kalkması için onu teşvik etsek, yarasını biz değil kendisinin kontrol etmesini sağlasak? Ona düşünme, problem çözme fırsatı vermezsek geleceğinde her tökezleyip düştüğünde ayağa kalkamayacak. Bu becerileri zamanında çocuklarına edindirmeyen aileler çocuklarına büyük kötülük yapıyorlar. İşte burada eğitimin en önce bir bilim olduğu akıllardan asla çıkmamalıdır.

ONUN YERİNE KARAR ALMAYIN

Yazının Devamını Oku

'Panik atak'ın nedeni gerginlik

Gülben Ergen bu hafta uzman psikolog Elif Özlük ile bir araya geldi. Özlük; uçuş, yükseklik, kapalı alan gibi korkuları tedavi eden sanal gerçeklik terapisinin detaylarını anlattı.

Uçak, yükseklik, kapalı alan gibi korkusu olan çok sayıda insan var. Elif Özlük de bu korkular için çıkmış yola... Çok genç bir psikolog. Yurtdışından getirdikleri sanal gerçeklik terapisi yöntemiyle başta uçak, yükseklik gibi çok yaygın olan korkuları tedavi ediyorlar.
Bir gözlük takıyorsunuz ve bir anda kendinizi uçakta buluyorsunuz.
Ya da bir gökdelenin en üst katından aşağıya bakıyorsunuz... Eğer sizin de böyle korkularınız varsa Elif’in söylediklerini dikkatle okuyun...

Elif Hanım, çok genç bir psikologsunuz. Neler yaptığınızı anlatır mısınız?

- 2011 yılında İstanbul Ticaret Üniversitesi’nden mezun oldum. Ardından yüksek lisans yaptım. Uzman psikoloğum. Kaygı bozuklukları, psikoonkoloji ve sanal gerçeklik üzerine çalışıyorum.

Sanal gerçeklik terapisi nedir?

- Simülasyon ve psikoterapinin birlikte kullanımıyla oluşturulmuş bir teknik. Bilişsel davranışçı terapinin teknoloji sayesinde kuvvetli hale getirildiği bir uygulama diyebiliriz. En çok fobi tedavisinde yararlanıyoruz. Fobi tedavisinin en önemli aşamalarından biri kişinin kaçındığı nesneye, duruma ya da ortama aşamalı olarak maruz bırakılmasıdır.

Yazının Devamını Oku

Köpekler için kariyerinden vazgeçti

Gülben Ergen, 4 Ekim Hayvanları Koruma Günü öncesinde, uluslararası bir şirkette yönetici olarak çalışırken her şeyi bırakıp köpek eğitmeni olan ve yurtdışında eğitim alan Mustafa Karakoca ile buluştu.

Müthiş bir enerji. Sevdiği işi yaptığı için gözleri ışık saçıyor. Hayatla ve kendisiyle barışık, cesur ve sevgi dolu. Bambaşka bir kariyerden geçiş yapıyor.
Özel bir şirkette yöneticiyken her şeyi bırakıp köpek eğitmeni olmaya karar veriyor. Yurtdışına gidip eğitim alıyor. Tüm birikimini harcıyor...
Mustafa ile hayatını adadığı köpekleri ve toplumumuzun onlara bakış açısını konuştuk.

◊ Mustafa, kaç yaşındasın? Ne üzerine eğitim aldın?

- 28 yaşındayım, Bilkent Üniversitesi İşletme Bölümü mezunuyum.

◊ Köpeklerle kaç yaşında tanıştın?

- 13 yaşında. Dedem benim için çok önemliydi. Dedemi kaybettiğim hafta sokakta yürürken bir yavru köpek beni takip etmeye başladı. O kadar çok etkilendim ki onu yanıma aldım. Adını da Toprak koydum. Ev halkı sahiplenmeme karşı çıktı. Ama ben onu bırakmadım. Anneme ve babama fark ettirmeden annemin misafirlerini ağırladığı ve yılda birkaç kez açtığı salonda Toprak’a bakmaya başladım. Sürekli ona gizlice yemek götürüyordum.

Ders çalışma bahanesiyle kapımı kilitleyip saatlerce onunla oynuyordum. Bir gün ablamlardan biri bunu fark etti ve anneme söyledi. Bu arada Toprak küçük olduğu için annemin kıymetli eşyalarını birazcık eskitmişti. Annem o odaya girince hayatının şokunu yaşadı. Çok üzülse de bana destek oldu, Toprak’a bahçede bir yer yaptırdı. O günden bu yana da hayatımda hep köpekler var.

Yazının Devamını Oku

Bize binde bir ücret teklif ediyorlar

Gülben Ergen bu hafta usta oyuncu Selda Alkor’la bir araya geldi. Alkor, 54. sanat yılını, sektöre bakışını ve yarım asırlık evliliğinin sırlarını anlattı.

“Kartallar Yüksek Uçar” dizisinin Hanım Ağa’sı, hafızalarımızdan silinmeyen birçok dizinin, filmin unutulmayan ismi Selda Alkor... Zarafetle karşılıyor bizi... Nasıl kendinden emin, vakur, bir o kadar da alçakgönüllü...
Yıllara meydan okuyan güzelliğiyle kırgınlıklarını anlatırken bile zarif. Mesleğine adadığı 54 yılına, sessizce taşıdığı 50 yıllık evliliğine saygıyla, hürmetle ve derin bir sevgiyle...
Fotoğraflar: Levent KULU

Selda Hanım kaç senedir sektördesiniz?

- 54 sene oldu.

Kırılma noktanız hangi işinizdir? Benim için mesela “Kartallar Yüksek Uçar” diziniz...

-

Yazının Devamını Oku

Boşanma davasının kazananı olmaz

Gülben Ergen bu hafta Mirror Circle platformunun kurucusu avukat Beste Demir Keki ile bir araya geldi. Keki kurduğu platformu, avukatlığa uzanan hikayesini ve çekişmeli boşanma davalarının zorluklarını anlattı.

Işık saçan, umut veren bir kadın Beste. 34 yaşında ama yaptıkları ve
yapacakları yaşının çok üstünde... Kadın haklarıyla ilgili o kadar ihtiyacımız olan bir bilince sahip ki... Sadece bir avukat değil yani. Mirror
Circle platformunu kurdu. Başarılı, genç ve güçlü kadınları bir araya getirdi. Şimdi bu kadınlar hem kendileri hem de diğer kadınlar için umut verici projeler üretiyor. Onu gönülden destekliyorum ve gururla alkışlıyorum. Sana ve senin gibi dimdik duran kadınlara ihtiyacımız var Beste...

 ◊ Beste Hanım, avukatlığa uzanan hikayenizi anlatır mısınız? Nerede okudunuz?

- Zonguldak’ta büyüdüm. Liseyi okul derecesiyle tamamladım. Daha sonra AFS bursuyla Amerika’ya gittim. Bir sene Amerika’da yaşadım. Liseyi de orada bitirdim. Hiç tanımadığım bir ailenin yanında yaşadım. Hayatımı değiştiren şeylerden biri buydu.

◊ Kaç yaşındaydınız o zamanlar?

- 18 yaşındaydım. Bir sene boyunca annemi ve babamı hiç görmedim. Çünkü AFS’de aile ziyaretleri yasak. Programın bozulmaması için anne ve babanı hiç görmemen gerekiyor. Hayatımın hem en sert hem de en muhteşem deneyimlerinden biriydi.

◊ Aileniz nasıl karar verdi buna? Size duydukları güvenle mi alakalıydı? Mesela yaşadığınız aileyi gelip gördüler mi?

Yazının Devamını Oku

BaşlıksızEsenler'de çocukların hayali gerçek oldu

Gülben Ergen, Esenler Belediyesi’nin düzenlediği “365 Gün 365 Hayal 365 Çocuk” projesinin etkinliğine katıldı. Esenler Belediye Başkanı Mehmet Tevfik Göksu ile buluşan Ergen, belediyenin kadın ve çocuk projelerini dinledi.

Esenler Belediyesi’nin “365 Gün 365 Hayal 365 Çocuk” projesinin etkinliğine katıldım. Yıllar önce bir konser için gelmiştim bu ilçeye. O günden bu zamana ne kadar çok şeyin değiştiğini gördüm.

Esenler Belediye Başkanı M. Tevfik Göksu ile konuşmaya başladığımızda duyduklarım beni çok heyecanlandırdı. Başkanın en büyük yatırımı insana olmuş. Çocuk Sokağı, Anne-Baba Üniversiteleri, Anne merkezleri...

Geri dönüşüm için yaptıkları ise her belediyeye örnek olmalı. Eskiden şiddet haberleriyle anılan Esenler şimdi gerçek bir yaşam alanı haline gelmiş.

Öyle ki anketlerde halkın en büyük talebi kütüphane olmuş. Heyecanla Esenler’de yapılacak olan kütüphaneyi bekliyorum...

◊ Esenler ilçesi geçmişte çok fazla olayla anılırdı. Şimdi hep iyi haberler duyuyoruz. Tebrik ederim. Öncelikle “Çocuk Sokağı” projenizi anlatır mısınız?

- “Çocuk Sokağı” ilk projelerimden biriydi. Esenler, İstanbul genelinde metrekareye en çok insan düşen ilçe. O nedenle çok yoğun bir nüfus hakim. Çocuklar da sokakta kabalıklar halinde oyun oynamak zorunda kalıyordu ve trafik olduğu için zaman zaman bu durum tehlike arz ediyordu. Ben de trafikten arındırılmış bir alan oluşturabilir miyim diye düşündüm. Burada aynı zamanda bir kültür merkezi olmasını ve geleneksel oyunların oynanmasını istedim. Mesela sek sek gibi, birdir bir gibi oyunlar oynanıyor.

◊ Anneler nasıl yararlanıyor bu sokaktan?

Yazının Devamını Oku

Anne-babaların eğitime ihtiyacı var

Gülben Ergen, ünlü psikiyatrist Prof. Dr. Özcan Köknel’i evinde ziyaret etti. Köknel; çocuk ruhunu anlamayı, artan şiddet olaylarını ve geçmişte açılan ana-baba okullarının faydalarını anlattı.

Özcan Köknel, İstanbul Tıp Fakültesi mezunu, yıllarını psikiyatriye vermiş bir isim... 1952’de mezun olduğu tıp fakültesine yıllar sonra bölüm başkanı olarak dönmüş. Bugüne kadar yaptığı sayısız araştırmayla birçok ödüle layık görüldü.

Onlarca kitap yazdı. Bugün 90 yaşında olan Özcan Hoca hâlâ araştırmaya ve bildiklerini aktarmaya devam ediyor...

Anlattıklarını dikkatle dinledim. Şiddetin temelinde yatan asıl nedenleri, anne-babaların çocuklarına davranma şekilleri, Türkiye’nin psikolojisi gibi birçok konuyu konuştuk...

  Özcan Hocam bu mesleği seçiş hikayenizden başlamak istiyorum... Nasıl bir ailede yetiştiniz? Neden psikiyatr olmak istediniz?

- Benim annem ve babam evvela öğretmenlik yapıyordu. Sonra İş Bankası’nda memur olarak çalışmaya başladılar. 1932 senesinde Tokat Zile’ye gittik. O zamanların Zile’si elektriği, suyu, yolu olmayan, evleri kerpiçten olan bir ilçeydi. Orada kerpiç dışında ev bulmak da zordu. Zar zor biz iki katlı bir ev bulduk. Alt katta ahır vardı. Üst katta da biz oturuyorduk.

Tek evlat mıydınız?

- Evet.

Yazının Devamını Oku

Vegan olduktan sonra sağlığıma kavuştum

Gülben Ergen, Bodrum’da vegan restoranı açan ünlü şarkıcı Zeynep Casalini ile buluştu. Casalini, veganlıktan restoran açmaya uzanan hikayesinin ayrıntılarını anlattı.

Bodrum’da minicik bir kafenin tüm detaylarıyla seve seve ilgilenen bir çift mavi göz, bir şahane ses, bir güzel kadın, bir tatlı anne... Zeynep Casalini ile semizotu yiyip kendi yaptığı pirinç yoğurdunu tüketmek, bir yandan hayvansal gıdalar ile topraktan gelen nimetin arasındaki farkları ondan dinlemek müthiş bir zevk. Benim fonumda onun sesi, onun unutulmaz şarkısı:
Ben o duvarlara çarpa
çarpa yosun tuttum / ağlaya ağlaya nasır tuttum...

“Annem Deniz Türkali, babam Ernesto Casalini, dedem Vedat Türkali, ben Zeynep Casalini” demeden, gülen yüzü, şen kahkahası
ile müşterilere servis yapan
bir küçük dev...

Annenden başlamak istiyorum... Deniz (Türkali) Hanım nasıl?- Anneciğim iyi. Kızlarla birlikte tatildeydi en son. Keyfi çok yerinde.

Yazının Devamını Oku

Emre'nin aşk haberini sunmam

Güzel, akıllı, marifetli, pratik ve çalışkan... Güzelliği ve fitliği malum dillere destan. İki şahane oğlu ile arı gibi bir anne. Sayfamıza bayram neşesi katan Çağla Şıkel ile konuştuk bu hafta...

YouTube kanalın çok iyi gidiyor... Memnun musun YouTube’da olmaktan? Ne kadar zamanını alıyor?

- Aslında haftada iki video koyuyoruz. Konuları ben ve ekibim buluyoruz. Herhangi bir şey bize bir konu yaratabiliyor. Hiç aklımızda olmayan şeyler ortaya çıkabiliyor.

Sen zaten gündüz kuşağında yaptığın televizyon programlarından aşinasın bu konulara değil mi?

- Aslında öyle ama YouTube izleyicisi çok farklı. Mesela bana diyorlar ki “Çağla, yeni başlayanlar için makyaj yapar mısın?” Ben “Saçmalama, 50 tane makyaj videosu yaptım” diyorum. “Hayır” diyor, yeni başlayanlar için olacak illa. Çünkü YouTube’daki kitle çok genç. 15-20 yaş arasında çoğunluk. Daha küçük yaştaki çocuklar bile girip “Çağla Abla” diye bakıyor. YouTube kanalı açtıktan sonra çok ilginç bir şey oldu. Aquapark’a gittik çocuklarla. Elimde botla yürüyordum. Yanıma 9-10 yaşlarında kız çocukları geldi. “Biz sizi çok seviyoruz. Sizin videolarınızı takip ediyoruz. Siz en sevdiğimiz YouTuber’sınız” dediler. “Çok teşekkür ederim” dedim. Kızlar beni asla tanımıyor. Asla Çağla olarak bilmiyor. Yüzde 100 eminim. Çünkü arkamı döndüğümde çığlık attı. Kaç senedir bu camiadayım kimse arkamdan çığlık atmadı. Bu çok güzel bir şey.

Çok güzel gerçekten...

- Orada yeni bir kitle edinmek, kimse yokmuş gibi kameraya konuşmak... Dışarıda neysem orada da oyum. Nasıl aynanın karşısında “Ne biçim eyeliner çektim, olmadı” diyorsam orada da bunları söylüyorum. Aslında kanal fikri bana sorulan sorularla ortaya çıktı. “Nasıl makyaj yapıyorsun? Saçını nasıl yapıyorsun? Farı nasıl sürüyorsun? Eyeliner nasıl oraya gitti?” gibi çok fazla soru geliyordu... 

Her şeyin doğal olması bence en büyük izlenme sebebi...

- Bence de... Mesela başta biraz sohbet ediyorum. “Ne yapıyorsunuz? İyi misiniz? Ben de iyiyim. Sağ olun. Çok teşekkür ederim. Yalnızım bugün” filan diyorum kendi kendime saçma sapan...

Yazının Devamını Oku

Bodrum kaçış değil, varış yeridir

Gülben Ergen, geçtiğimiz hafta Bodrum Belediye Başkanı Mehmet Kocadon’la bir araya geldi. Bodrum’da Ergen’in sorularını yanıtlayan Kocadon, ilçeye yapılması gereken yatırımları, trafik sorununu ve turizmde yaşanan gelişmeleri anlattı.

20 senedir Bodrum’un Belediye Başkanı Mehmet Kocadon...

Ailesi ve dostlarıyla mütevazı bir yaşam sürüyor. Ona derdinizi anlatmak için güvenlik görevlilerini aşmanız da gerekmiyor. O soğuk veya mesafeli değil, gözlerinizin içine bakarak sizi dinleyen, güleryüzlü bir başkan...  Dünyanın en değerli tatil beldelerinden Bodrum’da eğitimden sağlığa, spordan eğlenceye her türlü yatırımın başında olan, halkın nabzını bilen o başkanla buluştuk...

◊ Mehmet Bey kaç senedir Bodrum Belediye Başkanlığı görevini yürütüyorsunuz?

- Beş ay sonra 20’nci yılıma gireceğim. Dört dönem oldu. 1999’dan beri belediye başkanlığı yapıyorum.

◊ Belediye başkanı olmadan önce ne iş yapıyordunuz?

- Turizm ve hayvancılıkla uğraşıyordum. Ailemin geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktı. Bodrum, 1983 yılına kadar göç veren bir yerdi. Burada bir memurla evlenmek sınıf atlatırdı insanlara. Çünkü maaşı vardı. Bodrum, birinci derece sürgün yeriydi.Daha sonra bu sürgün yerinden dünya şehri yaratıldı. Bu dünya şehrini bizim büyüklerimiz yarattı.Onların misafirperverliği, hoşgörüsü sayesinde oldu. Nedensiz ölümlerin kol gezdiği Bodrum’dan bakın şimdi dünya markalarının ve Türkiye’nin en iyi hastanelerinin de olduğu bir Bodrum yaratıldı.Bu geçiş süreçlerini çok iyi analiz etmek lazım.

◊ Bütün dünya starları da Bodrum’a geliyor artık...

Yazının Devamını Oku

Mutlu aşk da var hayatta!

Gülben Ergen bu hafta ünlü iletişim danışmanı Özgür Aras’la bir araya geldi. Aras, yeni çıkan kitabı “Mutlu Aşk da Var!”ın yazılma hikayesini, aşka bakışını, Sezen Aksu ile ilişkisini ve mesleğinin detaylarını anlattı.

20 yıldır tanırım Özgür Aras’ı... Kendini geliştirmesini, yenilikleri sürekli araştırmasını, insanlara olan saygısını ve
gece hayatının göbeğinde çalışmasına rağmen kötü alışkanlıklardan kendini korumasını çok severim...
Son yıllarda ülkemizde marka olmak isteyen starlara ‘bilinçli algı yönetimi’ de veriyor.
Çalıştığı isimlere artı değer katan biri Özgür.
Ve son kitabı “Mutlu Aşk da Var!”da tecrübelerini bize anlatmaya devam ediyor.
Rahmetli anneciğinin kıymetli emanetine gözüm gibi bakarak yaptım bu sohbeti Özgür’le... Yeni kitabın hayırlı olsun… “Mutlu Aşk da Var!” ne anlatıyor bize?

- “Mutlu Aşk da Var!”, hepimizin özlem duyduğu bir cümle... Ben bu özlemden yola çıkarak aşkın aslında yanı başımızda olabileceğini, her ne yaşamış olursak olalım aşktan vazgeçmemek ve ona tüm kalbimizle inanmak gerektiğini anlatmak istedim.

Bunu yaparken de aynı zamanda deneyimlerimden, dinlediğim ve tanık olduğum hikayelerden ilham alarak aşkı bulma ve ona sahip çıkma ile ilgili püf noktaları verdim. Kitabım aşka inanmaktan vazgeçenlerin hislerini yeniden gözden geçirmesini sağlayacak.

Yazının Devamını Oku

BANA UPGRADE KORELİ DEDİLER

Oyunculuğa sevdalı, bir o kadar da ailesine ve geri planda yaşamaya meraklı, esprili, sıcak bir genç Gökhan Alkan... Tiyatro kökenli olması, Müjdat Gezen ekolünden gelmesi de cabası. Bodrum’da yaptığımız sohbetten sonra anladım ki ekranda kendi tabiriyle “yarası olan” bir karakterle izleyeceğiz onu. İşte karşınızda sevenlerine, takipçilerine aşırı bağlı, dünya sinemasını takip eden, elinden kitabı düşmeyen, ustalara saygıda kusur etmeyen bir oyuncu...

◊ Geçen sene ilk kez Altın Kelebek (En İyi Çift) Ödülü’nü aldınız… Bekliyor muydun? Neler hissettin?
- Bekliyordum desem yalan olur. Çünkü çok sağlam rakiplerimiz vardı. Mesela benim de çok sevdiğim ve bitmesine üzüldüğüm “Vatanım Sensin” dizisindeki En İyi Çift adayı gibi. Bizim Altın Kelebek En İyi Çift Ödülü’nü alışımız, kamera arkasında çok samimi olmadan da çift enerjisini yansıtabileceğimizin kanıtı oldu. Savunduğum bir şeyin karşılığını görebilmek de beni onore etti.
◊ Neden set dışında bir iletişiminiz yoktu?
- İletişimimiz vardı ama bu benim şu anki oyunculuk anlayışımla ilgili bir durum. Ben karakteri yaşamayı seviyorum. O karakterin duygu ve düşüncelerini deneyimlemek hoşuma gidiyor. Böyle bir metot kullandığım için de Öykü Hanım ile tutkulu aşık çiftini seyirciye yansıtabildik.
◊ Bu işini iyi yapmak aslında…
-Teşekkür ederim. Karşılıklı çok güzel bir enerjiydi bence. Samimi ve inandırıcı bir çifttik. Senaryomuz iyiydi. Ayrıca, MF Yapım sahibi Faruk Bayhan ve ekibimiz bizim için elinden geleni yaptı. Biz de işine sarılan insanlarız. Sonuçta bizim ekmek kapımız orası. Ekmeğine ihanet etmeyen insanlar olarak da seyircimizin sevgisine nail olduk. Bu da benim kendi adıma en büyük gurur kaynağım.
◊ Öykü Karayel ile Can Bonomo geçenlerde evlendi. Düğünlerine gitmedin mi?

Yazının Devamını Oku

'Erkekler kendileriyle yüzleşmeli'

Gülben Ergen bu hafta “Adapsız Kadınlar Hayâsız Erkekler” kitabının yazarı, televizyoncu Yelda Kırçuval’la bir araya geldi. Ergen, kadın-erkek ilişkilerinden sanal mutluluklara, adabımuaşeretten toplumun kadına biçtiği değere kadar her şeyi konuştu.

İletişimin insan yaşamındaki yoksunluğu ve önemi üzerine araştırmalar yapan genç bir yazar Yelda Kırçuval. Instagram’da yaşanan, gerçeklerden uzak, yüreği, hissi olmayan sanal ilişkileri anlattı bana. Geçtiğimiz haftalarda kendi adıma uzaklaştığım, hayatı sadece kendim için yaşamaya başladığım bugünlerde iyi geldi bana anlattıkları. O beni yöneteceğine ben hükmetmek istedim sosyal medyaya. Yelda Hanım da yazdığı kitapta günümüz çağında yaşanan ilişkilerin gerçekliğine bu açıdan bakıyor...

 ◊ Yelda Hanım, ne iş yapıyorsunuz?

- Televizyoncuyum. 17 yıldır medya sektörünün içindeyim. 12 yıllık bir habercilik geçmişim var. TRT kökenliyim. Bir süre orada çalıştıktan sonra özel kanallarda programlar yaptım. Bir yandan da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Lisesi’nde, Sinema ve Televizyon bölüm başkanıyım. Sinema-TV, yapım-yönetim ve diksiyon dersleri veriyorum. Son olarak da kitap yazdım...

◊ Kitabınızın adı “Adapsız Kadınlar Hayâsız Erkekler”. Ne demek adapsız be hayâsız? Neden yola çıktınız bu ismi koyarken?

- Mesleğim gereği çok gözlem yapan bir insanım. Aslında adabımuaşaret üzerinden yola çıktım. Çünkü adabımuaşeret günümüzde yitirdiğimiz bir kavram. Siz istemeseniz de birileri sizi değiştirmeye ya da düzeltmeye çalışıyor. Ama o düzeltme sizi günden güne adapsızlığa itiyor.

◊ Adapsızlık biraz sert bir ifade değil mi?

- Evet sert ama günümüz ilişkileri değerden yoksun olduğu için beraberinde bu sertlik kaçınılmaz oluyor.

Yazının Devamını Oku

Sağlık olmadan güzellik olmaz

Gülben Ergen bu hafta güzellik uzmanı Suna Dumankaya ile bir araya geldi. Dumankaya yeni kitabı “Geçmişten Günümüze Sağlık ve Güzellik”i, anneannesinden öğrendiği tarifleri ve yaz aylarında dikkat etmemiz gerekenleri anlattı.

Bu hafta sayfamda, gündüz kuşağında yaptığım tüm TV programlarımın vazgeçilmez konuğu Suna Dumankaya var. Ailesinden öğrendiği bilgilerle yıllardır doğal tarifler hazırlayan dünya tatlısı, girişimci bir kadın o. Günümüz koşullarında tüm kozmetiklerde biliyoruz ki yapay, kimyevi ve doğal olmayan birçok madde bileşeni var. Ama Suna hazırladığı bitkisel tariflerle doğal güzelliğin mümkün olduğunu bize kanıtlıyor...

 ◊ Suna, senin en önemli özelliğin sahip olduğun bilgilerin çoğunu anneannenden öğrenmen değil mi?

- Anneannemin babaannesi Türkiye’nin ilk lokman hatunuydu. Türkiye’de seferberlik ve savaş varken, askerler yaralandığında tedavi edermiş. Doktorlar bacağına kurşun isabet eden askerlerin bacağını kesmek isterken, o doğadan topladığı otlardan macun yaparmış. Sonra onu askerlerin bacaklarına sararmış. O askerlerin bacakları kangren olmaktan kurtulurmuş. Seferberlik zamanında birçok insana deva olmuş. Ondan sonra anneanneme öğretmiş. Anneannemden de bana geçti. Rahmetli anneannem 105 yaşından fazla yaşadı.

◊ Anneannenizin ismi neydi?

- Fatma Öktem. Anneannem daha ilaç sektörü bu kadar gelişmeden önce, mesela çocuğu olmayana ilaç yapardı. Ama “Önce hekime gidin, sonra gelin” derdi. Hiçbir yaptığı ilacın parasını almazdı. Vakıf gibiydi. Diyelim ki birisinin çocuğu oldu. Ödül olarak hediyeler getirirdi. Mahallede kimin kızı evleniyorsa o hediyeler anneanneme giderdi. “Bilginin zekatını verin. Bilgiyi paylaşın ama bilgiyi paraya dönüştürmeyin, büyüsü bozulur” derdi. Anneannem cumhurbaşkanlarından başbakanlara, hatta Atatürk dahil herkese hizmet etti. Doğuya gelen bütün cumhurbaşkanlarına yemek yapardı, hastalıklarına çözüm bulurdu. Ama biz bunu hiçbir zaman reklam aracı olarak kullanmadık. Çünkü karşılık beklemeden yaptık. Tamamen sevgi ve saygı çerçevesinde...

◊ Peki senin el alman kaç yaşında oldu?

- Rahmetli anneannem köylere giderdi. “Bir kadın ters doğum yapıyor. Hadi gel” diye çağırırlardı. Ben de onun yanında giderdim. İlaç yapmasında ona yardım ederdim. Bazen “Hadi git şuradan otları al gel” derdi. Gider alırdım. Çok titiz bir kadındı. Acayip hijyene düşkündü. Rahmetli annem çok özel bir kadındı. Cenazesini çok büyük bürokratlar kaldırdı. Rahmetli Demirel de bana derdi ki “Suna, bu kadar öğretiyi öğrendin. Lütfen sen de bizim için kullan”...

Yazının Devamını Oku

Bitsin bu şiddet! Hapis cezası şart

Sapanca’da bacakları ve kuyruğu kesilmiş halde bulunan, çektiği acıya dayanamayıp ölen o yavru köpek Türkiye’nin içini yaktı. Gülben Ergen, vahşetin ardından hayvan hakları savunucularıyla bir araya geldi, hayvan hakları konusunda acil yapılması gerekenleri konuştu.

Bundan 5-6 ay önce buluşmuştum hayvanseverlerle... Fakat maalesef o günden bugüne yasalardaki boşluklarla ilgili hiçbir somut adım atılmadı.
Sapanca’da yavru köpeğin başına gelen o korkunç olay hepimizi üzüntüye boğdu... Aynı şekilde Eyüp’te tecavüze uğrayan yavru kedi de...
Sivil toplum örgütleri ve baroAlar geçen hafta 17 şehirde basın açıklaması yaptı. Açıklamadan hemen sonra onlarla bir araya geldim ve acilen neler yapılması gerektiğini konuştum.
Biz karıncayı bile incitmekten çekinirken nasıl bir ruh hali o masum canlara kıyar?
Hayatım boyunca bu köpeğin bakışlarını unutmayacağım. Siz de unutmayın...

 ◊ Geçen hafta, Türkiye’nin birçok ilinde öldürülen o yavru köpekle ilgili bir basın açıklaması yapıldı. Sesinizi yeteri kadar duyurabildiğinizi düşünüyor musunuz?

- İstanbul Barosu Hayvan Hakları Merkezi Başkanı Avukat Yasemin Babayiğit:

Yazının Devamını Oku

Yaşasın iyi müzik

Gülben Ergen bu hafta ünlü müzisyen Ercan Saatçi ve gitarist Ayhan Günyıl’la bir araya geldi. İkili, birlikte hazırladıkları “Sezen Şarkıları” albümünün ortaya çıkış hikayesinin detaylarını anlattı. 

Öyle bir gitar sesi ki, öyle bir dingin ve şahane ki... Kim bu çalan? Bu albümün adı ne? Dinledikçe kendimden geçiyorum. Tanımalıyım onu! “Yaşasın iyi müzik” diye haykırmalıyım. Albümün prodüktörü Ercan Saatçi 20 yıllık dostum. Ercan Saatçi Akademi’de albüme imza atan Ayhan Günyıl’la bir araya geliyoruz. Günyıl mütevazılık içerisinde anlatıyor hikayesini. Dinlemediyseniz çok şey kaçırdığınız bu albümün ana kahramanı ise Sezen Aksu... Üstelik Aksu, ömrümüze hediye ettiği şarkılarını bedelsiz veriyor, benim iyi müziğin peşini hiç bırakmayan gök gözlü arkadaşım Ercan ve Ayhan’a... Yeter ki iyi müzik olsun...


 ◊ “Sezen Şarkıları” albümü kimin fikriydi?

- Ercan Saatçi: Ayhan’ın fikriydi. Ama bu Ayhan’ın ilk albümü değil. Aslında üzülerek söylemek istiyorum, değeri bilinmemiş albümleri var. Bu ülkede enstrümantal müzik maalesef çok önemli bir gözükmüyor. Ülkede müzikle ilgili kalite kaygısı var ya, işte nedenlerinden biri bu. Ayhan beni arayıp “Abi böyle bir şey yapmak istiyorum” dediğinde “Yürü” dedim.

- Ayhan Günyıl: Aslında en başta “Perişan Şimdi”nin demo’sunu çalıp Ercan’a yolladım. Çok beğendi ve hemen bana geri döndü. Müzisyen ve prodüktör kafasıyla düşündüğü için “3-4 şarkı değil, 10-11 şarkı yapalım” dedi. O böyle söyleyince şaşırdım.

- Ercan Saatçi: Ayhan, “Sezen Aksu acaba bana şarkılarını verir mi?” diye bir kaygı duyuyordu. “Sen hiç merak etme” deyip hemen Sezen’i aradım. Ayhan’ın bana yolladığı şarkıyı da kendisine yolladım. Dinledikten sonra “Prodüktörü sensen, ne istiyorsan yap, yürüyün” dedi. Sezen’in hakkını verelim. Ondan sonra Ayhan’a “Sezen istediğin şarkıları kullanabileceğini söyledi” dedim.

◊ İyi ki Ercan’ı aramışsın...

- Ayhan Günyıl:

Yazının Devamını Oku

Yalnızlığı keyfe çeviren bir kadınIn hikayesi

Gülben Ergen, “Sen Gittin Ya Ben Çok Güzelleştim” kitabının yazarı, paylaşımlarıyla sosyal medyada beğeni toplayan Nilgün Bodur’la bir araya geldi. Ayrılıklardan yemek tariflerine, maskelerd en yeni ilişkilere kadar her şeyi konuştu.

Instagram’da takibe aldığım günden beri bayılıyorum Nilgün Bodur’a. Yüzüne kahve telveleri sürüp içine karbonat kattığı pratik yüz maskelerini ben de yapıyorum. Geçenlerde bir videosu çıktı karşıma... Kitabında da bunu paylaşmış:
“Hayat ilginç, gün gelir, içoğlanları padişah olur.
Gün gelir Kezban’lar Destan,
Onları destan yapanlar, Mestan olur.
Gün gelir hadsizlik özgüven,
Saygı yalan, sevgi dolan olur.
Gün gelir çivisi çıkar dünyanın.

Yazının Devamını Oku