Ahlaki ve etik olarak yanlış

Gülben Ergen bu hafta Çocuk-Genç ve Erişkin Psikiyatristi Prof. Dr. Bengi Semerci ile bir araya geldi, Türkiye’deki ensest rakamlarından çocuk istismarına, ergenlik dönemi psikolojisinden kadın meselesine kadar merak ettiklerini sordu.

Kitaplarını dikkatle okuduğum değerli Profesör Doktor Bengi Semerci ile bayramın üçüncü günü buluştuk. Toplum olarak içinde bulunduğumuz ruh halini, doğru bilgilerle çocuk yetiştirmenin vazgeçilmezlerini ve ergenlik döneminde yapılan yanlışları uzun uzun konuştuk. Birkaç gün önce basına yansıyan ensest rakamlarını ve Türkiye’deki ensest ilişki sorununu Bengi Hoca, ayrıntılarıyla anlattı.

* Gündem sebebiyle ensest meselesini konuşmak istiyorum… Çocuklarımızı nasıl korumalı ve bilinçlendirmeliyiz?
- Ensesti tek başına değil, cinsel istismarla birlikte ele almak gerekli. Ensest de bir cinsel istismardır. Çocukluk döneminde cinsel istismarlar eğer aile üyesi bir kişi tarafından yapılıyorsa bunu ensest olarak adlandırıyoruz.
Çocuklarımıza kendilerini korumayı öğretmemiz gerekiyor. Bu da aslında verdiğimiz cinsel eğitimin bir parçası.
Doğduğu andan itibaren, korkutmadan, yaşlarına uygun ifadelerle anlatmamız gerekiyor. Öncelikle bedenlerinin özel olduğunu, istemedikleri birinin ona dokunmasına karşı koyabileceklerini, bu kişi çok yakın bir kişi olsa bile hayır diyebileceklerini öğretmeliyiz.

* Nasıl anlatmalıyız?
- Kendinizi örnek alın. Mesela birçok insanla tokalaşırsınız. Ama bazılarıyla el sıkışırken rahatsız olursunuz. Bir daha da o insanın elini sıkmak istemezsiniz. Özellikle de karşı cinsten biridir bu. Bu anlatılır bir şey değildir. Bir histir. Çocuklar da kendilerini rahatsız eden, hoşlanmadıkları dokunmayı hissedebilir. Çocuklara yaşı büyüdükçe, kendi bedenlerini tanımaya başladıkça ahlak kuralları, gizlilik ve mahremiyeti öğretiyoruz. Başkalarının yanında iç çamaşırlarını çıkarmayacaklarını, cinsel organlarının mahrem olduğunu ve herkese gösterilmeyeceğini öğretiyoruz. Mahrem olan yerine biri dokunmak ve görmek isterse ona hayır demesi gerektiğini, durduramıyorsa bir erişkine haber vermesi gerektiğini tembih ediyoruz.

* Ayıp kelimesini çok yanlış kullandığımızı düşünüyorum. Yanılıyor muyum?
- Ayıp kelimesini kullanmıyoruz. Ayıp utanılacak bir şeydir. Cinsellik utanılacak bir şey değildir. Normal gelişimin bir parçasıdır. Ama toplumsal kurallar ve ahlaki kurallar var. O nedenle mesela cinsel organımızı göstermiyoruz. Kendilerini korumanın bir parçası olarak bunu çocuklara öğretiyoruz. Bütün toplumlarda böyle. Sadece bize özgü değil.

* Bizim toplumumuzda erkek çocuklara “Çıkar pipini görsünler” denir. Bu da çok yanlış değil mi?
- Evet. Bir de sadece kız çocuklarının istismara uğradığı gibi bir algı var. Halbuki kız ve erkek çocukların istismara uğrama rakamları çok farklı değil. Kız çocuklarında rakam yüzde 53-54 ise erkek çocuklarının oranı da yüzde 46-48 civarındadır. Özellikle küçük yaştaki erkek çocukları, kız çocukları kadar istismara uğruyor. Erkek çocukların istismarı çok fazla dillendirilmiyor. İşin içine başka şeyler giriyor. Yargıya da kız çocukları kadar yansımıyor. Namus kavramının aslında kadınlara ait olduğu söyleniyor ama Türk toplumunda erkekler için daha önemli. Eğer erkek çocuk istismara uğramışsa onun cinsel kimliği ile ilgili bir tartışma başlayabiliyor.
Bu nedenle örtülen bir şey. Bu nedenle tüm çocukları korumamız gerekiyor. “Çıkar pipini göster” ya da “Sen daha çocuksun" gibi önemsiz gördüğümüz şeyler nedeniyle çocuklara yanlış şeyler öğretiyoruz. “Sen daha küçüksün buraya çişini yapabilirsin” diyoruz mesela. Burada çocuğa verdiğimiz mesaj “Sen orta bir yerde cinsel organınız açabilirsin” olur.
Sokağa çiş yapmak doğru değil öğrenmesi gerekir ama tabii ki bunun ahlaki bir boyutu da var. Kural olarak sokakta cinsel organını açmamayı öğrenmeli ama asıl ilgili olduğu şey çocuğu korumak. Bedenini korumayı öğrenmeli. Evin içinde çocuktan sakınmıyorsanız, soyunurken çocuk yanınızda durabiliyorsa, çat kapı odanıza girebiliyorsa, çocuğa bedensel sınırlar anlamda yanlış örnek oluyorsunuz. Çünkü siz onun yanında soyunabiliyorsanız o da başkalarının yanında soyunabilir. Küçük çocuklar görerek öğreniyor.

* Çocuklara cinsel istismar uygulayanların karakterleri benzer midir? İstismarın ardında yatan nedenler nelerdir?
- Çocukları istismar edenlerin tek tipi yok. Bunu normal, doğal bir süreç gibi görenler var. O nedenle bunların hepsi ruh hastasıdır demek hastalara hakarettir.
Hastaları damgalamaktır. Aynı zamanda da bu insanları bir yerde aklamaktır.
Bunu yapan kişileri aklamış oluyorsunuz. Çünkü hastaysanız yaptığınız şeyden sorumlu tutulamazsınız.

* Nasıl bakmak gerekli?
- Her kişiye ayrı ayrı bakmak gerekli. Bu normal bir davranış değil. Ama bu bir hastalık değil. Hasta dediğinizde cezalandırılmamanız lazım. Hastayı cezalandıramazsınız. Fark etmeden aklıyorsunuz. O nedenle küçük nüanslar çok önemli. Çocuk yaşta birine cinsel istismarda bulunmak suçtur. Bu insanlar suçlu. 18 yaşına kadar herkes çocuktur. Yok efendim çocuk 16 yaşında, aklı kesiyor gibi bir durum söz konusu olamaz.
Çocuk yaptığı bir şeyden dolayı erişkine rıza da vermiş olamaz. Çocuğun rızası gibi bir durum tartışılamaz. Zaten kanunlarda da böyle bir durum yok.

Ahlaki ve etik olarak yanlış
Fotoğraflar : Murat ŞAKA 

Ani değişimler olursa şüphelenin 

* Aileler cinsel istismarı nasıl fark edebilir?
- Aileler, çocuğa bedenini korumayı anlatırken “Eğer biri rahatsız ederse mutlaka anlat” diyerek tembih etmeli. Çocukları, 10 yaş altı ve 10 yaş üzeri diye ayırabiliriz. 10 yaşın altındaki çocuklarda kendi yaş ve gelişim düzeyine uygun olmayan cinsel bilgiye sahip olması, resimlerinde, oyunlarında ve davranışlarında cinsel içerikli temalar, sık ve ortalık yerde yapılan mastürbasyon, konuşmasında cinsel içerikli sözcüklerin sık kullanılması, yalnız kalmak istememe, uyku sorunları, kendini yaralayıcı ya da risk alıcı davranışlar, dürtüsellik, dikkat dağınıklığı, konsantrasyon güçlüğü, kaçınmalar (istismarcı ile aynı cinsiyetteki tanıdıklarından korku), arkadaş ilişkisinde sorunlar ortaya çıkabilir. 10 yaşın üzerindeki çocuklarda da yeme bozuklukları, kaçıp gitme, madde kullanımı, intihar, depresyon ve öfke kontrolünde sorun olabilir. Çocuğunuzda ani değişimler olursa şüphelenin.

 

ENSEST RAKAMLARINI BiLMiYORUZ

* İstismar vakalarıyla ilgili bir rakam var mı?
- Net rakamlar yok. Ancak yargıya intikal eden ve kliniklere gelen rakamlardan konuşabiliyoruz. Kliniklere gelen vakalar üzerinden direkt çocuklarda yapılan araştırma yüzde 1,5, erişkinlerden geriye dönüklerle birlikte yüzde 3 gibi bir rakam söz konusu. Ama bu sadece kliniğe başvuranlar. Adli vakalara baktığınızda daha fazla. Ensestle ilgili Türkiye’de yapılmış herhangi bir çalışma yok. Çünkü yapmak çok zor.
Çocuklar ensesti ailelerine söyledikleri zaman bile aile içinde örtülmeye çalışılıyor. Cinsel istismar da travmadır. Fakat ensest çocuk için daha büyük bir travmadır.
Çünkü güvendiğiniz bir yakınınız tarafından yapılması daha büyük bir travmaya yol açar.

Ahlaki ve etik olarak yanlış
 

İstismara uğrayan çocuklar gizlemeye çalışır

* Çocuklar cinsel istismara uğradıklarında bunu gizlerler mi yoksa anne babalarına anlatırlar mı?
- Cinsel istismara uğrayan çocuklarının çoğu bunu gizleme eğilimindedir. Nedeni, istismarı yapan kişinin söyledikleri olabilir. Ensest olan bir durumda ‘Beni bir daha göremezsin” gibi tehditler de olabilir. Ya da hiçbir tehdit olmayabilir. Ama çocuk bunu söylediği zaman bunu kendisinin suçlanacağını düşünebilir. Yargı da bile “Sen ne yaptın da sana bunu yaptı” denebiliyor. Çocuklar beni suçlayacak endişesiyle korkar. Bazı çocuklar bunun kötü bir şey olduğunu bilmeyebilir, yaşlarıyla orantılı olarak.
Üç yaşındaki bir çocuğa babası ya da dedesi istismarda bulunuyor. O yaşta çocuk bunun olmaması gereken bir durum olacağını nereden bilecek?
Bu baştan olan bir şeyse çocuk, babalar ve dedeler çocukları böyle sever diye düşünür. Ancak daha büyüdükten sonra bunun farkına varır.

 

CİNSEL EĞİTİM YAŞINDA GEREKTİĞİ KADAR VERİLMELİ

* Belli yaşlarda çocukların pipi ya da kuku tanımlarına gülmesi gelişim sürecinde olağan bir durum mudur?
- 7-11 yaş arasındaki çocuklar bu kelimeleri siz nasıl öğretirseniz öğretin, genel olarak ayıp, erişkinlerin yanında söylemeyecekleri, gizli, komik kelimeler olarak düşünürler. Soyut şakalara gülmezler. Somut şakalara gülerler. Çünkü gelişimsel olarak soyut döneme geçmemişlerdir. Biri yere düşünce çok gülerler. Ama soyut fıkrayı çok anlamazlar. İlkokul servisinde meme deyip saatlerce gülebilirler. Onu daha çok espri, büyüklerin yanında söylememeleri gereken ama kendi içlerinde bir çeşit bir oyun olmuş bir şey gibi düşünüp gülerler. Utanmaktan çok o döneme özgü bir durumdur.
Ama siz çocuk cinsellikle ilgili bir şey söylediğinde onu utandırır, ayıplar, kızarsanız bunun çok büyük bir tabu olduğuna inanmaya başlar. Sorularını da size sormaz. Oysaki çocuklar soru sormalı, bizler de cevaplamalıyız. Çok sevdiğim bir laf vardır: "Doğa boşlukları sevmez." Biz cevap vermezsek, bizim bıraktığımız boşlukları biri doldurur.
Eskiden anne-babaların işi daha kolaydı. Şimdi çocukların hepsi mobil internetle geziyor.
İnternet iyi bir bilgi aracı olabilir ama kötü de bir bilgi aracı aynı zamanda.
Çocuklar yanlış ve yaşları ile uyumsuz bilgiler edinebiliyor.
Bu nedenle cinsel eğitimin çok dikkatli verilmesi gerekir.
Yaşında gerektiği kadar verilmeli.
Ne az ne çok. Çoğunu da verirseniz problem, azını da.

 

TÜRKiYE HENÜZ ERGENLiK DÖNEMiNDE

* Ülkenin psikolojisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Türkiye’nin ruhsal durumu şu anda çok gergin. Git gide birbirini dinlemeyen ve kutuplaşan insanlara dönüştük. Bu, bir taraf doğru yapıyor, diğer taraf yanlış yapıyor diye açıklanabilecek bir şey değil. Hiç kimse birbirini dinlemiyor. Dolayısıyla artık kimse de kimsenin ne dediğini bilmiyor.
Gittikçe gerilen bir durum var. Bu kadar öfkeyi barındırmak ve her şeyin altında bir öfke aramak tehlikeli bir şey. Aslında benim bir iddiam var. Türkiye Cumhuriyeti’nin henüz ergenlik döneminde ve bir kimlik arayışı içinde olduğunu düşünüyorum. Bir türlü kimliğimizi bulamadık.

* Uzun süredir böyle olduğunu söyleyebilir miyiz?

- Evet. Bir Batılı bir Doğulu olmaya çalışıyoruz.
Olmuyor, öfkeleniyoruz, ona kızıyoruz, bağırıyoruz, içimize kapanıp ağlıyoruz. Tam bir ergen gibi davranıyoruz.
Ve hep bir erişkin gelsin de “Eh yeter artık bir durun bakayım” desin diye bekliyoruz.

Ahlaki ve etik olarak yanlış
 

KADINI SADECE ANNELİK ÜZERİNDEN VAR ETMEYİN

* Kadın meselesiyle ilgili neler söylersiniz?
- Türkiye’de bir kadın meselesi var. Bunu kimse inkar edemez. Bir kadını eğitimsiz bırakmak, anneyi eğitimsiz bırakmak demek. Anneyi eğitimsiz bırakmak da sağlıklı çocuk yetiştirememek demek. Bu zincirleme giden bir durum. Dolayısıyla da bir kadın sorunumuz olduğu kesin.
Şiddetin olduğu da kesin. Ama kadına yönelik şiddeti yalnızca cezalandırarak, sadece her olduğunda biraz daha cezaları artıralım anlayışıyla çözemeyeceğimizi artık herkesin anlamış olması lazım.
Çünkü ceza ne kadar fazla olursa olsun dünya üzerinde hiçbir suç kalkmıyor. Cezalar caydırıcı ama her defasında cezayla çözülmüyor. Bu bir mantalite. Bu bakış açısını değiştirmek gerekiyor.
Orada da bir ikilemimiz var. Bir taraftan anneye kutsallık veriyoruz. Bir taraftan da canını okuyoruz; dövüyoruz, aşağılıyoruz, eğitimsiz ve kimliksiz bırakıyoruz.
Kendi içimizde bir kargaşamız var. Dolayısıyla doğru nesiller yetiştirmemiz lazım ki bu mantalite değişsin. Ve bu bir eşitliktir. Eşitlik demek eşit haklara sahip olmak demektir. Aynı şeyleri yapabilir olmak demek değildir.
Yoksa hiçbir kadın, erkek olmak istemiyor. Hiçbir erkek de kadın olmak istemiyor. Eşit haklar, dil, din, cinsiyet, ırk ayırt etmeden olmalı. Bu ülkede hiçbir zaman kız çocukları erkek çocuklarıyla eşit haklara sahip olmamıştır.
Bunun bir an önce değişmesi gerekiyor. İstismar, şiddet gibi durumlarda kadının kendini koruyabilir duruma getirilmesi gerekiyor.
Bu sadece belirli bir sosyoekonomik bir kitleye ait bir sorun da değil. Bugün okumuş, maddi geliri yüksek bir aile de kız çocuğuna kariyer olarak evlenmeyi öğütlüyor.

* Kadını sadece annelik üzerinden var etmek de bir sorun değil mi...
- Kadını sadece annelik üzerinden var etmek kadını pasifize etmektir. Anne olamayan kadınlara da haksızlık. Bir de kadın, anne olmaktan çok daha fazla şey.
Annelik, kadının gururla taşıdığı şapkalarından bir tanesi. Onun dışında kadının birçok şapkası var. Doğduğu andan itibaren hiç kimse erkek çocuğuna kariyer olarak evlenmeyi koymuyor. “Benim oğlum okuyacak” deniyor. Kız çocuk için de “Kızım büyüyecek gelin olacak, anne olacak” deniyor.
Ufak nüanslar büyük sonuçlara yol açıyor.

 

Murat Başoğlu olayı ahlaki olarak yanlış

* Murat Başoğlu’nun yeğeni ile ilişkisi olduğu ortaya çıktı. Nasıl yorumlarsınız?
- Ensestin kavramı yasalar ve kültürlere göre değişik kavramlardır. Bir kişinin yeğeni ilişkisi kurması doğru mu? Hayır. Ahlaki ve etik olarak yanlış bir olay ensest tanımına giriyor. Bildiğim kadarıyla Türkiye yasalarında kişiler erişkin olduğu için suç kapsamına girmiyor. Bu konu hukukçulara sorulmalı. Türkiye yasalarında bu kadar yakın akraba oldukları için evlenemezler. Ama kuzen olduğunuzda evlenebiliyorsunuz. Her ülkenin kendine göre yasaları var. Birçok ülkede ikinci derece akraba evlilikleri var. Çağlar ilerledikçe bunun genetik yapıyı bozduğu ve çocukların sakat doğmasına yol açtığı için kendiliğinden, yasal olmadan azalmış. Mesela Almanya’da kuzen evliliği de yasak. Bizde böyle bir yasak yok. Her ülkenin kültürüne göre kanunlar ve akraba kapsamı değişiyor.

 

Ergenlik fiziksel değişimle başlar

* Ergenlik dönemine geçiş psikolojisi nasıldır?
- Ergenlik ruhsal değişimle başlayan bir olay değildir. Tamamen fiziksel değişimle başlar. Çocuğun beden yapısının erişkin yapısına dönüşme sürecidir. O yüzden de yaşamın aslında en uzun dönemi. 10-11 yaşlarında başlayıp 20-21 yaşlarına kadar uzanan bir süreç. İlk başlama hafif kıllanma ve yağ değişimi ile olur. Genellikle bunlardan bir yıl sonra da kız çocuklarında menstrüasyon, erkek çocuklarında da gece boşalmaları başlar. Ergenlikte iç organlarımız da büyür. Kalp 4 katı büyüklüğe çıkar.
Ergenliğin psikolojik yanı bu fiziksel değişime bağlı. Bu fiziksel değişime uyum sağlamak da zor. Bir gün önce sokakta ip atlarken ertesi gün size “Memelerin sallanıyor, ip atlama” diyorlar.
O yüzden anlamadığın bir uyum sürecine giriyorsun. Ayrıca bedeninde böyle hızlı bir değişim korkutucu da bir şey. Mesela bilgisi olmayan bir erkek çocuk için gece boşalması çok ürkütücü olabilir. Psikolojik tarafı tamamen gelişim döneminde değişime uyum sağlamak ve ailenin sana nasıl davrandığı ile ilişkili oluşan olaylardır.

* Aileler bu süreci çocuklarına önceden mi anlatmalı?
- Kesinlikle. Doğru olan kız çocuklarına annelerinin, erkek çocuklarına da babalarının anlatmasıdır. Bu, kadın ya da erkek ayrımından dolayı değil, çocuğun rahat olmasından dolayıdır.

 

OYUNCAKLARA CİNSİYETİ TOPLUM VERİR

* Kız çocukları için mağazalarda genelde bebek, ütü, bulaşık makinesi gibi oyuncukları görüyoruz. Bu da büyük bir sorun. Siz ne düşünüyorsunuz?
- Evet, büyük bir sorun. Aşırı cinsiyetçi olarak sınıflanan oyuncaklar var. Mesela silah ve ruj gibi şeyler... Küçük çocuklara bunları kesinlikle almayın diyoruz.
Onun dışındaki oyuncakların cinsiyeti yoktur. Oyuncaklara cinsiyeti toplum olarak veririz.
O yüzden de mesela erkek çocuk bebekle oynadığı zaman panikliyoruz acaba cinsel kimlik sorunu mu var diye.
Halbuki oynayabilir. Çünkü onları biz atfediyoruz. Çocukları biz yönlendiriyoruz.

 

ERGENLİK DÖNEMİNDE YAPILMAMASI GEREKENLER

* Onu başkalarıyla kıyaslamak
* Aşırı koruyucu ya da ilgisiz davranmak
* Her şeyi siz biliyormuşsunuz gibi davranmak
* Riskli davranışlar sergilemediği sürece ergenin kişisel ve özel yaşantısına karışmamak.

 

ERGENLİK DÖNEMİNDE YAPILMASI GEREKENLER

* Bu dönemde gençle, cinsellik, yakınlık ve aşk üzerine konuşmak
* Kendi gençlik yıllarınıza ilişkin resimleri, yıllıkları, öyküleri paylaşmak
* Kendi döneminizle onun dönemi arasındaki değişimlerin farkında olmak

 

 

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Teşekkür ederim...

1987’de “Hürriyet Sinema Güzeli Yarışması”nın yıldızı seçilmemden sonra meslek hayatım boyunca yol arkadaşım olan Hürriyet, elime kalemi verip “Kelebek’te seni artık kaleminle görsünler” dedi...

İlk olarak 17 Şubat 2016 tarihinde Tarlabaşı’nda yaşayan çocukları yazmamla birlikte Hürriyet yolculuğum boyut değiştirdi. Onlarca şehir, köy ve kasaba gezdim. Kars’ta olağanüstü bir dostum var mesela, Zümran Ömür.

Tunceli’nin dağlarına çıkıp Pülümür’e vardığımda, Türkiye birincisi olup Robert Kolej’i burslu kazanan Mahir Gündoğdu ve ailesiyle tanıştım.

Şanlıurfa’nın Akçakale ve Harran ilçelerinde özel izinle girdiğim mülteci kamplarında, dünyanın gerçekleri ile tanıştım.

Mardin’den zırhlı bir araçla Nusaybin’e gidip Mehmetçik ile tabur yemeği yediğim günden hemen sonra Ankara’da, TBMM binasında röportaj kovalıyordum...

Pompalı tüfekle öldürülen lise öğrencisi kızı Helin’in acısını benimle paylaşan acılı baba Nihat Palandöken’i dinledim. Kalp nakli için bir gecede toplanan 2 milyon lirayla hayatı değişen Kartal bebeğin annesinin yanında, Frankfurt’taki hastane koridorlarında gözyaşlarına boğuldum.

Gaziantep’te yaşanan bombalı saldırının ertesi günü orada bulunup acıyı içime çektim.

Hakkari’de bir tiyatro sahnesinde genç oyuncularla sohbet ettim, onların imkansızlıklara karşı verdiği mücadelenin sırlarını dinledim. Aslan gibi bir yaşam felsefesine sahip bir editörüm vardı yanımda. Birlikte fikirler ürettik, uzun yollara gittik. Güldük, eğlendik ve gerçekten ağladık da...

2.5 yıl boyunca toplam 140 röportajla

Yazının Devamını Oku

'Bir fotoğraf için aylarca beklediğim oluyor'

Gülben Ergen bu hafta Deniz Kurbanzade ile bir araya geldi. Kurbanzade, çocukluğunun geçtiği Suadiye Oteli’ni, 45 yıllık evliliğini, fotoğraf tutkusunu ve kitaplarını anlattı.

Deniz Hanım’ı uzun yıllardır tanırım. Hem kendisi hem de eşi Firuz Bey ailem ve benim için çok değerlidir. Deniz Kurbanzade hem yazar hem de fotoğraf tutkunu. Öyle ki fotoğraf için neredeyse bütün dünyayı dolaşmış. Bir kelebeğin peşinde günlerini geçirmiş. Hâlâ da müthiş bir şevkle geçirmeye devam ediyor... Suadiye Oteli’nde geçen çocukluğundan başladık, açmayı planladığı sergiye kadar her şeyi konuştuk.

Önce Suadiye Oteli’nin sizdeki yeriyle başlayalım...

- Suadiye Oteli hayatımın geçtiği, geliştiği ve dünyayı yalnız o perspektiften gördüğüm bir yerdi. Suadiye o kadar benimle özdeşleşmişti ki bütün yaşantım orada olurdu.

Nasıl her şey orada olurdu?

- Aşkım orada olurdu, arkadaşım orada olurdu... Bunun dışında o dönemki hadiseler, film çekimleri, futbolcular... Mesela Hülya Koçyiğit ve Selim Soydan orada tanıştı. Bütün artistler o dönemde Suadiye Oteli’ne gelirdi. O zamanlar herkesin hayatıyla bir şekilde ilgili oluyorduk. Çünkü çok meşhur bir oteldi. Kulüp Reşat vardı.

Suadiye Oteli sizin ailenize mi aitti?

- Evet. Dedemindi. Daha sonra oğulları sattı. Otel satıldıktan sonra o kadar küstüm ki 6-7 sene Suadiye’ye gidemedim. Bir gün abim beni götürmek istedi. Abimle gittik. Karşı kaldırımdan otele bakarken dizlerim titredi. Başım döndü. Çok fena oldum. Oradaki her ağaçla konuşmuşumdur. Ağaçlarla bile hatıralarım vardı.

Yazının Devamını Oku

Çocuklarınızın mutsuz olmasına  izin verin

Gülben Ergen bu hafta “Beni Bu Kadar Sevme Anne” adlı kitabın yazarı, sosyal medyada ‘Rap’çi Öğretmen’ olarak tanınan sınıf öğretmeni Ahmet Naç ile bir araya geldi. Naç, kendi sınıfında uyguladığı yöntemleri, anne-babalarının yaptıkları yanlışları detaylarıyla anlattı.

Ahmet Naç’ı Twitter’da tanıdım. Renksiz bir sınıfı adeta masal evine çevirmişti... Ahmet genç bir öğretmen. Öğretmenlik onda baba mesleği. Ama o gelenekselin aksine yeni yöntemlerle okutuyor 44 öğrencisini. Çocuklar Gülsün Diye Derneği’nin Başkanı ve bu ülkeye 37 anaokulu armağan olmuş biri olarak çok etkilendim. 3 çocuk annesi olarak şunu söyleyebilirim; böyle öğretmenlere çok ihtiyacımız var...

 ◊ Yeni kitabınız “Beni Bu Kadar Sevme Anne” hayırlı olsun. Sevgi aynı zaman da zarar da veren bir şey olduğu için mi bu ismi koydunuz?

- Evet. Sevgiyle hiçbir problemimiz olamaz. Her anne-baba çocuğunu fazlasıyla sever. Mümkün olsa çocuklarımızı daha fazla sevebilmek de isterdik. Sonsuzluk böyle bir şey. Ama onları çok sevmek de sizi iyi bir anne yapmaya da yetmiyor ne yazık ki... Öğrencilerime olan sevginin beni asla iyi bir öğretmen yapmasına yetmeyeceği gibi.

◊ Onların ihtiyacı olan şey sevgi değil mi?

- Elbette ama sadece sevgiye mi ihtiyaçları var? Kendimize sormamız gereken soru “Ben onun başarılı ve mutlu olmasını istiyor muyum?” olmalıdır. Yaşamı boyunca ihtiyacı olan donanıma erişmiş, kendini gerçekleştirmiş bireyler yetiştiremezsek başarı ve mutluluktan söz edemeyiz. Onları daha çok severek mi bunu başaracağız yoksa akıl ve bilimin taçlandırdığı sevgimizle mi? Öyle olsaydı her çocuk kusursuz bir şekilde yetiştirilirdi. Ancak sevdiklerimize istemeden, farkında olmadan çok büyük zararlar verebiliyoruz. Hiçbir anne-baba çocuğuna zarar vermek istemez ama ne yazık ki biz onlara iyilik yapıyorum derken aslında ne kadar kötülük yaptığımızın farkında olamayabiliyoruz. Benim amacım da bunu gösterebilmek.

◊ Örnek verir misiniz?

- Çocuğunuz yere düştüğünde eminim içiniz cız eder. İçgüdüleriniz ve ona olan sevginizle o an tek istediğiniz şey onu ayağa kaldırmak ve varsa küçük yarasını temizleyip iyi olmasını sağlamaktır. Ülkemizde bunun en ileri noktası sanırım yarasını öpüp, ayağını çarptığı yere bağırmaktır. Peki ama ya bu yaptıklarınız yanlışsa? O an sakinliğinizi koruyup iyi misin diye sorsak, elimizi uzatıp bizden destek alarak ayağa kalkması için onu teşvik etsek, yarasını biz değil kendisinin kontrol etmesini sağlasak? Ona düşünme, problem çözme fırsatı vermezsek geleceğinde her tökezleyip düştüğünde ayağa kalkamayacak. Bu becerileri zamanında çocuklarına edindirmeyen aileler çocuklarına büyük kötülük yapıyorlar. İşte burada eğitimin en önce bir bilim olduğu akıllardan asla çıkmamalıdır.

ONUN YERİNE KARAR ALMAYIN

Yazının Devamını Oku

'Panik atak'ın nedeni gerginlik

Gülben Ergen bu hafta uzman psikolog Elif Özlük ile bir araya geldi. Özlük; uçuş, yükseklik, kapalı alan gibi korkuları tedavi eden sanal gerçeklik terapisinin detaylarını anlattı.

Uçak, yükseklik, kapalı alan gibi korkusu olan çok sayıda insan var. Elif Özlük de bu korkular için çıkmış yola... Çok genç bir psikolog. Yurtdışından getirdikleri sanal gerçeklik terapisi yöntemiyle başta uçak, yükseklik gibi çok yaygın olan korkuları tedavi ediyorlar.
Bir gözlük takıyorsunuz ve bir anda kendinizi uçakta buluyorsunuz.
Ya da bir gökdelenin en üst katından aşağıya bakıyorsunuz... Eğer sizin de böyle korkularınız varsa Elif’in söylediklerini dikkatle okuyun...

Elif Hanım, çok genç bir psikologsunuz. Neler yaptığınızı anlatır mısınız?

- 2011 yılında İstanbul Ticaret Üniversitesi’nden mezun oldum. Ardından yüksek lisans yaptım. Uzman psikoloğum. Kaygı bozuklukları, psikoonkoloji ve sanal gerçeklik üzerine çalışıyorum.

Sanal gerçeklik terapisi nedir?

- Simülasyon ve psikoterapinin birlikte kullanımıyla oluşturulmuş bir teknik. Bilişsel davranışçı terapinin teknoloji sayesinde kuvvetli hale getirildiği bir uygulama diyebiliriz. En çok fobi tedavisinde yararlanıyoruz. Fobi tedavisinin en önemli aşamalarından biri kişinin kaçındığı nesneye, duruma ya da ortama aşamalı olarak maruz bırakılmasıdır.

Yazının Devamını Oku

Köpekler için kariyerinden vazgeçti

Gülben Ergen, 4 Ekim Hayvanları Koruma Günü öncesinde, uluslararası bir şirkette yönetici olarak çalışırken her şeyi bırakıp köpek eğitmeni olan ve yurtdışında eğitim alan Mustafa Karakoca ile buluştu.

Müthiş bir enerji. Sevdiği işi yaptığı için gözleri ışık saçıyor. Hayatla ve kendisiyle barışık, cesur ve sevgi dolu. Bambaşka bir kariyerden geçiş yapıyor.
Özel bir şirkette yöneticiyken her şeyi bırakıp köpek eğitmeni olmaya karar veriyor. Yurtdışına gidip eğitim alıyor. Tüm birikimini harcıyor...
Mustafa ile hayatını adadığı köpekleri ve toplumumuzun onlara bakış açısını konuştuk.

◊ Mustafa, kaç yaşındasın? Ne üzerine eğitim aldın?

- 28 yaşındayım, Bilkent Üniversitesi İşletme Bölümü mezunuyum.

◊ Köpeklerle kaç yaşında tanıştın?

- 13 yaşında. Dedem benim için çok önemliydi. Dedemi kaybettiğim hafta sokakta yürürken bir yavru köpek beni takip etmeye başladı. O kadar çok etkilendim ki onu yanıma aldım. Adını da Toprak koydum. Ev halkı sahiplenmeme karşı çıktı. Ama ben onu bırakmadım. Anneme ve babama fark ettirmeden annemin misafirlerini ağırladığı ve yılda birkaç kez açtığı salonda Toprak’a bakmaya başladım. Sürekli ona gizlice yemek götürüyordum.

Ders çalışma bahanesiyle kapımı kilitleyip saatlerce onunla oynuyordum. Bir gün ablamlardan biri bunu fark etti ve anneme söyledi. Bu arada Toprak küçük olduğu için annemin kıymetli eşyalarını birazcık eskitmişti. Annem o odaya girince hayatının şokunu yaşadı. Çok üzülse de bana destek oldu, Toprak’a bahçede bir yer yaptırdı. O günden bu yana da hayatımda hep köpekler var.

Yazının Devamını Oku

Bize binde bir ücret teklif ediyorlar

Gülben Ergen bu hafta usta oyuncu Selda Alkor’la bir araya geldi. Alkor, 54. sanat yılını, sektöre bakışını ve yarım asırlık evliliğinin sırlarını anlattı.

“Kartallar Yüksek Uçar” dizisinin Hanım Ağa’sı, hafızalarımızdan silinmeyen birçok dizinin, filmin unutulmayan ismi Selda Alkor... Zarafetle karşılıyor bizi... Nasıl kendinden emin, vakur, bir o kadar da alçakgönüllü...
Yıllara meydan okuyan güzelliğiyle kırgınlıklarını anlatırken bile zarif. Mesleğine adadığı 54 yılına, sessizce taşıdığı 50 yıllık evliliğine saygıyla, hürmetle ve derin bir sevgiyle...
Fotoğraflar: Levent KULU

Selda Hanım kaç senedir sektördesiniz?

- 54 sene oldu.

Kırılma noktanız hangi işinizdir? Benim için mesela “Kartallar Yüksek Uçar” diziniz...

-

Yazının Devamını Oku

Boşanma davasının kazananı olmaz

Gülben Ergen bu hafta Mirror Circle platformunun kurucusu avukat Beste Demir Keki ile bir araya geldi. Keki kurduğu platformu, avukatlığa uzanan hikayesini ve çekişmeli boşanma davalarının zorluklarını anlattı.

Işık saçan, umut veren bir kadın Beste. 34 yaşında ama yaptıkları ve
yapacakları yaşının çok üstünde... Kadın haklarıyla ilgili o kadar ihtiyacımız olan bir bilince sahip ki... Sadece bir avukat değil yani. Mirror
Circle platformunu kurdu. Başarılı, genç ve güçlü kadınları bir araya getirdi. Şimdi bu kadınlar hem kendileri hem de diğer kadınlar için umut verici projeler üretiyor. Onu gönülden destekliyorum ve gururla alkışlıyorum. Sana ve senin gibi dimdik duran kadınlara ihtiyacımız var Beste...

 ◊ Beste Hanım, avukatlığa uzanan hikayenizi anlatır mısınız? Nerede okudunuz?

- Zonguldak’ta büyüdüm. Liseyi okul derecesiyle tamamladım. Daha sonra AFS bursuyla Amerika’ya gittim. Bir sene Amerika’da yaşadım. Liseyi de orada bitirdim. Hiç tanımadığım bir ailenin yanında yaşadım. Hayatımı değiştiren şeylerden biri buydu.

◊ Kaç yaşındaydınız o zamanlar?

- 18 yaşındaydım. Bir sene boyunca annemi ve babamı hiç görmedim. Çünkü AFS’de aile ziyaretleri yasak. Programın bozulmaması için anne ve babanı hiç görmemen gerekiyor. Hayatımın hem en sert hem de en muhteşem deneyimlerinden biriydi.

◊ Aileniz nasıl karar verdi buna? Size duydukları güvenle mi alakalıydı? Mesela yaşadığınız aileyi gelip gördüler mi?

Yazının Devamını Oku

BaşlıksızEsenler'de çocukların hayali gerçek oldu

Gülben Ergen, Esenler Belediyesi’nin düzenlediği “365 Gün 365 Hayal 365 Çocuk” projesinin etkinliğine katıldı. Esenler Belediye Başkanı Mehmet Tevfik Göksu ile buluşan Ergen, belediyenin kadın ve çocuk projelerini dinledi.

Esenler Belediyesi’nin “365 Gün 365 Hayal 365 Çocuk” projesinin etkinliğine katıldım. Yıllar önce bir konser için gelmiştim bu ilçeye. O günden bu zamana ne kadar çok şeyin değiştiğini gördüm.

Esenler Belediye Başkanı M. Tevfik Göksu ile konuşmaya başladığımızda duyduklarım beni çok heyecanlandırdı. Başkanın en büyük yatırımı insana olmuş. Çocuk Sokağı, Anne-Baba Üniversiteleri, Anne merkezleri...

Geri dönüşüm için yaptıkları ise her belediyeye örnek olmalı. Eskiden şiddet haberleriyle anılan Esenler şimdi gerçek bir yaşam alanı haline gelmiş.

Öyle ki anketlerde halkın en büyük talebi kütüphane olmuş. Heyecanla Esenler’de yapılacak olan kütüphaneyi bekliyorum...

◊ Esenler ilçesi geçmişte çok fazla olayla anılırdı. Şimdi hep iyi haberler duyuyoruz. Tebrik ederim. Öncelikle “Çocuk Sokağı” projenizi anlatır mısınız?

- “Çocuk Sokağı” ilk projelerimden biriydi. Esenler, İstanbul genelinde metrekareye en çok insan düşen ilçe. O nedenle çok yoğun bir nüfus hakim. Çocuklar da sokakta kabalıklar halinde oyun oynamak zorunda kalıyordu ve trafik olduğu için zaman zaman bu durum tehlike arz ediyordu. Ben de trafikten arındırılmış bir alan oluşturabilir miyim diye düşündüm. Burada aynı zamanda bir kültür merkezi olmasını ve geleneksel oyunların oynanmasını istedim. Mesela sek sek gibi, birdir bir gibi oyunlar oynanıyor.

◊ Anneler nasıl yararlanıyor bu sokaktan?

Yazının Devamını Oku

Anne-babaların eğitime ihtiyacı var

Gülben Ergen, ünlü psikiyatrist Prof. Dr. Özcan Köknel’i evinde ziyaret etti. Köknel; çocuk ruhunu anlamayı, artan şiddet olaylarını ve geçmişte açılan ana-baba okullarının faydalarını anlattı.

Özcan Köknel, İstanbul Tıp Fakültesi mezunu, yıllarını psikiyatriye vermiş bir isim... 1952’de mezun olduğu tıp fakültesine yıllar sonra bölüm başkanı olarak dönmüş. Bugüne kadar yaptığı sayısız araştırmayla birçok ödüle layık görüldü.

Onlarca kitap yazdı. Bugün 90 yaşında olan Özcan Hoca hâlâ araştırmaya ve bildiklerini aktarmaya devam ediyor...

Anlattıklarını dikkatle dinledim. Şiddetin temelinde yatan asıl nedenleri, anne-babaların çocuklarına davranma şekilleri, Türkiye’nin psikolojisi gibi birçok konuyu konuştuk...

  Özcan Hocam bu mesleği seçiş hikayenizden başlamak istiyorum... Nasıl bir ailede yetiştiniz? Neden psikiyatr olmak istediniz?

- Benim annem ve babam evvela öğretmenlik yapıyordu. Sonra İş Bankası’nda memur olarak çalışmaya başladılar. 1932 senesinde Tokat Zile’ye gittik. O zamanların Zile’si elektriği, suyu, yolu olmayan, evleri kerpiçten olan bir ilçeydi. Orada kerpiç dışında ev bulmak da zordu. Zar zor biz iki katlı bir ev bulduk. Alt katta ahır vardı. Üst katta da biz oturuyorduk.

Tek evlat mıydınız?

- Evet.

Yazının Devamını Oku

Vegan olduktan sonra sağlığıma kavuştum

Gülben Ergen, Bodrum’da vegan restoranı açan ünlü şarkıcı Zeynep Casalini ile buluştu. Casalini, veganlıktan restoran açmaya uzanan hikayesinin ayrıntılarını anlattı.

Bodrum’da minicik bir kafenin tüm detaylarıyla seve seve ilgilenen bir çift mavi göz, bir şahane ses, bir güzel kadın, bir tatlı anne... Zeynep Casalini ile semizotu yiyip kendi yaptığı pirinç yoğurdunu tüketmek, bir yandan hayvansal gıdalar ile topraktan gelen nimetin arasındaki farkları ondan dinlemek müthiş bir zevk. Benim fonumda onun sesi, onun unutulmaz şarkısı:
Ben o duvarlara çarpa
çarpa yosun tuttum / ağlaya ağlaya nasır tuttum...

“Annem Deniz Türkali, babam Ernesto Casalini, dedem Vedat Türkali, ben Zeynep Casalini” demeden, gülen yüzü, şen kahkahası
ile müşterilere servis yapan
bir küçük dev...

Annenden başlamak istiyorum... Deniz (Türkali) Hanım nasıl?- Anneciğim iyi. Kızlarla birlikte tatildeydi en son. Keyfi çok yerinde.

Yazının Devamını Oku

Emre'nin aşk haberini sunmam

Güzel, akıllı, marifetli, pratik ve çalışkan... Güzelliği ve fitliği malum dillere destan. İki şahane oğlu ile arı gibi bir anne. Sayfamıza bayram neşesi katan Çağla Şıkel ile konuştuk bu hafta...

YouTube kanalın çok iyi gidiyor... Memnun musun YouTube’da olmaktan? Ne kadar zamanını alıyor?

- Aslında haftada iki video koyuyoruz. Konuları ben ve ekibim buluyoruz. Herhangi bir şey bize bir konu yaratabiliyor. Hiç aklımızda olmayan şeyler ortaya çıkabiliyor.

Sen zaten gündüz kuşağında yaptığın televizyon programlarından aşinasın bu konulara değil mi?

- Aslında öyle ama YouTube izleyicisi çok farklı. Mesela bana diyorlar ki “Çağla, yeni başlayanlar için makyaj yapar mısın?” Ben “Saçmalama, 50 tane makyaj videosu yaptım” diyorum. “Hayır” diyor, yeni başlayanlar için olacak illa. Çünkü YouTube’daki kitle çok genç. 15-20 yaş arasında çoğunluk. Daha küçük yaştaki çocuklar bile girip “Çağla Abla” diye bakıyor. YouTube kanalı açtıktan sonra çok ilginç bir şey oldu. Aquapark’a gittik çocuklarla. Elimde botla yürüyordum. Yanıma 9-10 yaşlarında kız çocukları geldi. “Biz sizi çok seviyoruz. Sizin videolarınızı takip ediyoruz. Siz en sevdiğimiz YouTuber’sınız” dediler. “Çok teşekkür ederim” dedim. Kızlar beni asla tanımıyor. Asla Çağla olarak bilmiyor. Yüzde 100 eminim. Çünkü arkamı döndüğümde çığlık attı. Kaç senedir bu camiadayım kimse arkamdan çığlık atmadı. Bu çok güzel bir şey.

Çok güzel gerçekten...

- Orada yeni bir kitle edinmek, kimse yokmuş gibi kameraya konuşmak... Dışarıda neysem orada da oyum. Nasıl aynanın karşısında “Ne biçim eyeliner çektim, olmadı” diyorsam orada da bunları söylüyorum. Aslında kanal fikri bana sorulan sorularla ortaya çıktı. “Nasıl makyaj yapıyorsun? Saçını nasıl yapıyorsun? Farı nasıl sürüyorsun? Eyeliner nasıl oraya gitti?” gibi çok fazla soru geliyordu... 

Her şeyin doğal olması bence en büyük izlenme sebebi...

- Bence de... Mesela başta biraz sohbet ediyorum. “Ne yapıyorsunuz? İyi misiniz? Ben de iyiyim. Sağ olun. Çok teşekkür ederim. Yalnızım bugün” filan diyorum kendi kendime saçma sapan...

Yazının Devamını Oku

Bodrum kaçış değil, varış yeridir

Gülben Ergen, geçtiğimiz hafta Bodrum Belediye Başkanı Mehmet Kocadon’la bir araya geldi. Bodrum’da Ergen’in sorularını yanıtlayan Kocadon, ilçeye yapılması gereken yatırımları, trafik sorununu ve turizmde yaşanan gelişmeleri anlattı.

20 senedir Bodrum’un Belediye Başkanı Mehmet Kocadon...

Ailesi ve dostlarıyla mütevazı bir yaşam sürüyor. Ona derdinizi anlatmak için güvenlik görevlilerini aşmanız da gerekmiyor. O soğuk veya mesafeli değil, gözlerinizin içine bakarak sizi dinleyen, güleryüzlü bir başkan...  Dünyanın en değerli tatil beldelerinden Bodrum’da eğitimden sağlığa, spordan eğlenceye her türlü yatırımın başında olan, halkın nabzını bilen o başkanla buluştuk...

◊ Mehmet Bey kaç senedir Bodrum Belediye Başkanlığı görevini yürütüyorsunuz?

- Beş ay sonra 20’nci yılıma gireceğim. Dört dönem oldu. 1999’dan beri belediye başkanlığı yapıyorum.

◊ Belediye başkanı olmadan önce ne iş yapıyordunuz?

- Turizm ve hayvancılıkla uğraşıyordum. Ailemin geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktı. Bodrum, 1983 yılına kadar göç veren bir yerdi. Burada bir memurla evlenmek sınıf atlatırdı insanlara. Çünkü maaşı vardı. Bodrum, birinci derece sürgün yeriydi.Daha sonra bu sürgün yerinden dünya şehri yaratıldı. Bu dünya şehrini bizim büyüklerimiz yarattı.Onların misafirperverliği, hoşgörüsü sayesinde oldu. Nedensiz ölümlerin kol gezdiği Bodrum’dan bakın şimdi dünya markalarının ve Türkiye’nin en iyi hastanelerinin de olduğu bir Bodrum yaratıldı.Bu geçiş süreçlerini çok iyi analiz etmek lazım.

◊ Bütün dünya starları da Bodrum’a geliyor artık...

Yazının Devamını Oku

Mutlu aşk da var hayatta!

Gülben Ergen bu hafta ünlü iletişim danışmanı Özgür Aras’la bir araya geldi. Aras, yeni çıkan kitabı “Mutlu Aşk da Var!”ın yazılma hikayesini, aşka bakışını, Sezen Aksu ile ilişkisini ve mesleğinin detaylarını anlattı.

20 yıldır tanırım Özgür Aras’ı... Kendini geliştirmesini, yenilikleri sürekli araştırmasını, insanlara olan saygısını ve
gece hayatının göbeğinde çalışmasına rağmen kötü alışkanlıklardan kendini korumasını çok severim...
Son yıllarda ülkemizde marka olmak isteyen starlara ‘bilinçli algı yönetimi’ de veriyor.
Çalıştığı isimlere artı değer katan biri Özgür.
Ve son kitabı “Mutlu Aşk da Var!”da tecrübelerini bize anlatmaya devam ediyor.
Rahmetli anneciğinin kıymetli emanetine gözüm gibi bakarak yaptım bu sohbeti Özgür’le... Yeni kitabın hayırlı olsun… “Mutlu Aşk da Var!” ne anlatıyor bize?

- “Mutlu Aşk da Var!”, hepimizin özlem duyduğu bir cümle... Ben bu özlemden yola çıkarak aşkın aslında yanı başımızda olabileceğini, her ne yaşamış olursak olalım aşktan vazgeçmemek ve ona tüm kalbimizle inanmak gerektiğini anlatmak istedim.

Bunu yaparken de aynı zamanda deneyimlerimden, dinlediğim ve tanık olduğum hikayelerden ilham alarak aşkı bulma ve ona sahip çıkma ile ilgili püf noktaları verdim. Kitabım aşka inanmaktan vazgeçenlerin hislerini yeniden gözden geçirmesini sağlayacak.

Yazının Devamını Oku

Mezopotamyalı kadınlar dünyanın kaderini değiştirecek

Mardin ülkemizde en etkilendiğim toprakların başında geliyor... Ve o şahane toprakların bize hediyesi Ebru Baybara Demir..... Memleket ve başarı sevdalısı bu girişimci kadını tanıdıkça daha da saygı duyuyorum... Yaptıkları yapacaklarının habercisi. Titiz, akıllı, özenli bir anne, dünyalı bir şef, gurur duyulası bir eş ve evlat...

◊ Ebru Hanım, Mardin’de uzun yıllardır şefliğini yürüttüğünüz bir restoranınız var. Mutfağa uzanan hikayeniz nasıl başladı?

- Babamın Mardin özlemleriyle büyüdüm. İstanbul’da büyüdük. Babam bizi hiç Mardin’e getirmedi. Dört kardeşiz.Annem çok becerikli bir kadındır. Zaten babam çok aşık olmuş anneme. Ama annem çok güzel ve becerikli olduğundan dolayı gelin geldikten sonra babamın ailesi tarafından çok ezilmiş. Annemin bütün talihsizliği iki kız çocuğu doğurmasıyla devam etmiş. Çünkü o dönemlerde herkes erkek çocuk doğurmasını bekliyormuş.Annemi çok eziyorlar. Annemin ilk çocuğu da kız oluyor. Ondan sonra babam diyor ki “Benim üç kızım var ama hepsini erkek gibi yetiştireceğim”. Ardından da İstanbul’a taşınıyorlar.

◊ Diğer iki kız kardeşiniz ne iş yapıyor?

- Ablam Kanada’da ünlü bir firmanın pazarlama müdürü. Diğer ablamın da reklam ajansı var. Benden sonra bir de erkek kardeşimiz oldu. Görsel iletişim üzerine çalışıyor. Aslında tam bir mucit.

◊ Babanızın size olan yaklaşımı nasıldı?

- Babam hep gurur duydu bizimle. Evin erkeği gibi yetiştirdi gerçekten bizi. Her işi yapabilirim diye beni çok motive etti. Babamla birlikte hiç Mardin’e gitmedik.Bizi götürmedi. Ama memleketini özlediğini çok anlatırdı.

◊ Neden gitmedi?

- Anlamadık biz de. Marmara Üniversitesi Turizm ve Rehberlik bölümü mezunuyum. Turist rehberliği yapıyordum. 1998 yılında ilk evliliğimi yaptım. Eşim de rehberdi.1999 yılında depremden sonra turizm bitme noktasına gelmişti. İşsiz kaldık. Eşime ‘’Gel Mardin’e gidelim” dedim.Eşim de bana “Ne işimiz var orada?” dedi. “Ben çok merak ediyorum” dedim. Öyle gittik Mardin’e... Gittiğimde çok büyülendim. “Burada yaşayalım. Fark yaratalım. Turizm yaparız” dedim.  “Olur” dedi.

Yazının Devamını Oku

BANA UPGRADE KORELİ DEDİLER

Oyunculuğa sevdalı, bir o kadar da ailesine ve geri planda yaşamaya meraklı, esprili, sıcak bir genç Gökhan Alkan... Tiyatro kökenli olması, Müjdat Gezen ekolünden gelmesi de cabası. Bodrum’da yaptığımız sohbetten sonra anladım ki ekranda kendi tabiriyle “yarası olan” bir karakterle izleyeceğiz onu. İşte karşınızda sevenlerine, takipçilerine aşırı bağlı, dünya sinemasını takip eden, elinden kitabı düşmeyen, ustalara saygıda kusur etmeyen bir oyuncu...

◊ Geçen sene ilk kez Altın Kelebek (En İyi Çift) Ödülü’nü aldınız… Bekliyor muydun? Neler hissettin?
- Bekliyordum desem yalan olur. Çünkü çok sağlam rakiplerimiz vardı. Mesela benim de çok sevdiğim ve bitmesine üzüldüğüm “Vatanım Sensin” dizisindeki En İyi Çift adayı gibi. Bizim Altın Kelebek En İyi Çift Ödülü’nü alışımız, kamera arkasında çok samimi olmadan da çift enerjisini yansıtabileceğimizin kanıtı oldu. Savunduğum bir şeyin karşılığını görebilmek de beni onore etti.
◊ Neden set dışında bir iletişiminiz yoktu?
- İletişimimiz vardı ama bu benim şu anki oyunculuk anlayışımla ilgili bir durum. Ben karakteri yaşamayı seviyorum. O karakterin duygu ve düşüncelerini deneyimlemek hoşuma gidiyor. Böyle bir metot kullandığım için de Öykü Hanım ile tutkulu aşık çiftini seyirciye yansıtabildik.
◊ Bu işini iyi yapmak aslında…
-Teşekkür ederim. Karşılıklı çok güzel bir enerjiydi bence. Samimi ve inandırıcı bir çifttik. Senaryomuz iyiydi. Ayrıca, MF Yapım sahibi Faruk Bayhan ve ekibimiz bizim için elinden geleni yaptı. Biz de işine sarılan insanlarız. Sonuçta bizim ekmek kapımız orası. Ekmeğine ihanet etmeyen insanlar olarak da seyircimizin sevgisine nail olduk. Bu da benim kendi adıma en büyük gurur kaynağım.
◊ Öykü Karayel ile Can Bonomo geçenlerde evlendi. Düğünlerine gitmedin mi?

Yazının Devamını Oku

'Erkekler kendileriyle yüzleşmeli'

Gülben Ergen bu hafta “Adapsız Kadınlar Hayâsız Erkekler” kitabının yazarı, televizyoncu Yelda Kırçuval’la bir araya geldi. Ergen, kadın-erkek ilişkilerinden sanal mutluluklara, adabımuaşeretten toplumun kadına biçtiği değere kadar her şeyi konuştu.

İletişimin insan yaşamındaki yoksunluğu ve önemi üzerine araştırmalar yapan genç bir yazar Yelda Kırçuval. Instagram’da yaşanan, gerçeklerden uzak, yüreği, hissi olmayan sanal ilişkileri anlattı bana. Geçtiğimiz haftalarda kendi adıma uzaklaştığım, hayatı sadece kendim için yaşamaya başladığım bugünlerde iyi geldi bana anlattıkları. O beni yöneteceğine ben hükmetmek istedim sosyal medyaya. Yelda Hanım da yazdığı kitapta günümüz çağında yaşanan ilişkilerin gerçekliğine bu açıdan bakıyor...

 ◊ Yelda Hanım, ne iş yapıyorsunuz?

- Televizyoncuyum. 17 yıldır medya sektörünün içindeyim. 12 yıllık bir habercilik geçmişim var. TRT kökenliyim. Bir süre orada çalıştıktan sonra özel kanallarda programlar yaptım. Bir yandan da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Lisesi’nde, Sinema ve Televizyon bölüm başkanıyım. Sinema-TV, yapım-yönetim ve diksiyon dersleri veriyorum. Son olarak da kitap yazdım...

◊ Kitabınızın adı “Adapsız Kadınlar Hayâsız Erkekler”. Ne demek adapsız be hayâsız? Neden yola çıktınız bu ismi koyarken?

- Mesleğim gereği çok gözlem yapan bir insanım. Aslında adabımuaşaret üzerinden yola çıktım. Çünkü adabımuaşeret günümüzde yitirdiğimiz bir kavram. Siz istemeseniz de birileri sizi değiştirmeye ya da düzeltmeye çalışıyor. Ama o düzeltme sizi günden güne adapsızlığa itiyor.

◊ Adapsızlık biraz sert bir ifade değil mi?

- Evet sert ama günümüz ilişkileri değerden yoksun olduğu için beraberinde bu sertlik kaçınılmaz oluyor.

Yazının Devamını Oku

Sağlık olmadan güzellik olmaz

Gülben Ergen bu hafta güzellik uzmanı Suna Dumankaya ile bir araya geldi. Dumankaya yeni kitabı “Geçmişten Günümüze Sağlık ve Güzellik”i, anneannesinden öğrendiği tarifleri ve yaz aylarında dikkat etmemiz gerekenleri anlattı.

Bu hafta sayfamda, gündüz kuşağında yaptığım tüm TV programlarımın vazgeçilmez konuğu Suna Dumankaya var. Ailesinden öğrendiği bilgilerle yıllardır doğal tarifler hazırlayan dünya tatlısı, girişimci bir kadın o. Günümüz koşullarında tüm kozmetiklerde biliyoruz ki yapay, kimyevi ve doğal olmayan birçok madde bileşeni var. Ama Suna hazırladığı bitkisel tariflerle doğal güzelliğin mümkün olduğunu bize kanıtlıyor...

 ◊ Suna, senin en önemli özelliğin sahip olduğun bilgilerin çoğunu anneannenden öğrenmen değil mi?

- Anneannemin babaannesi Türkiye’nin ilk lokman hatunuydu. Türkiye’de seferberlik ve savaş varken, askerler yaralandığında tedavi edermiş. Doktorlar bacağına kurşun isabet eden askerlerin bacağını kesmek isterken, o doğadan topladığı otlardan macun yaparmış. Sonra onu askerlerin bacaklarına sararmış. O askerlerin bacakları kangren olmaktan kurtulurmuş. Seferberlik zamanında birçok insana deva olmuş. Ondan sonra anneanneme öğretmiş. Anneannemden de bana geçti. Rahmetli anneannem 105 yaşından fazla yaşadı.

◊ Anneannenizin ismi neydi?

- Fatma Öktem. Anneannem daha ilaç sektörü bu kadar gelişmeden önce, mesela çocuğu olmayana ilaç yapardı. Ama “Önce hekime gidin, sonra gelin” derdi. Hiçbir yaptığı ilacın parasını almazdı. Vakıf gibiydi. Diyelim ki birisinin çocuğu oldu. Ödül olarak hediyeler getirirdi. Mahallede kimin kızı evleniyorsa o hediyeler anneanneme giderdi. “Bilginin zekatını verin. Bilgiyi paylaşın ama bilgiyi paraya dönüştürmeyin, büyüsü bozulur” derdi. Anneannem cumhurbaşkanlarından başbakanlara, hatta Atatürk dahil herkese hizmet etti. Doğuya gelen bütün cumhurbaşkanlarına yemek yapardı, hastalıklarına çözüm bulurdu. Ama biz bunu hiçbir zaman reklam aracı olarak kullanmadık. Çünkü karşılık beklemeden yaptık. Tamamen sevgi ve saygı çerçevesinde...

◊ Peki senin el alman kaç yaşında oldu?

- Rahmetli anneannem köylere giderdi. “Bir kadın ters doğum yapıyor. Hadi gel” diye çağırırlardı. Ben de onun yanında giderdim. İlaç yapmasında ona yardım ederdim. Bazen “Hadi git şuradan otları al gel” derdi. Gider alırdım. Çok titiz bir kadındı. Acayip hijyene düşkündü. Rahmetli annem çok özel bir kadındı. Cenazesini çok büyük bürokratlar kaldırdı. Rahmetli Demirel de bana derdi ki “Suna, bu kadar öğretiyi öğrendin. Lütfen sen de bizim için kullan”...

Yazının Devamını Oku

Bitsin bu şiddet! Hapis cezası şart

Sapanca’da bacakları ve kuyruğu kesilmiş halde bulunan, çektiği acıya dayanamayıp ölen o yavru köpek Türkiye’nin içini yaktı. Gülben Ergen, vahşetin ardından hayvan hakları savunucularıyla bir araya geldi, hayvan hakları konusunda acil yapılması gerekenleri konuştu.

Bundan 5-6 ay önce buluşmuştum hayvanseverlerle... Fakat maalesef o günden bugüne yasalardaki boşluklarla ilgili hiçbir somut adım atılmadı.
Sapanca’da yavru köpeğin başına gelen o korkunç olay hepimizi üzüntüye boğdu... Aynı şekilde Eyüp’te tecavüze uğrayan yavru kedi de...
Sivil toplum örgütleri ve baroAlar geçen hafta 17 şehirde basın açıklaması yaptı. Açıklamadan hemen sonra onlarla bir araya geldim ve acilen neler yapılması gerektiğini konuştum.
Biz karıncayı bile incitmekten çekinirken nasıl bir ruh hali o masum canlara kıyar?
Hayatım boyunca bu köpeğin bakışlarını unutmayacağım. Siz de unutmayın...

 ◊ Geçen hafta, Türkiye’nin birçok ilinde öldürülen o yavru köpekle ilgili bir basın açıklaması yapıldı. Sesinizi yeteri kadar duyurabildiğinizi düşünüyor musunuz?

- İstanbul Barosu Hayvan Hakları Merkezi Başkanı Avukat Yasemin Babayiğit:

Yazının Devamını Oku

Yaşasın iyi müzik

Gülben Ergen bu hafta ünlü müzisyen Ercan Saatçi ve gitarist Ayhan Günyıl’la bir araya geldi. İkili, birlikte hazırladıkları “Sezen Şarkıları” albümünün ortaya çıkış hikayesinin detaylarını anlattı. 

Öyle bir gitar sesi ki, öyle bir dingin ve şahane ki... Kim bu çalan? Bu albümün adı ne? Dinledikçe kendimden geçiyorum. Tanımalıyım onu! “Yaşasın iyi müzik” diye haykırmalıyım. Albümün prodüktörü Ercan Saatçi 20 yıllık dostum. Ercan Saatçi Akademi’de albüme imza atan Ayhan Günyıl’la bir araya geliyoruz. Günyıl mütevazılık içerisinde anlatıyor hikayesini. Dinlemediyseniz çok şey kaçırdığınız bu albümün ana kahramanı ise Sezen Aksu... Üstelik Aksu, ömrümüze hediye ettiği şarkılarını bedelsiz veriyor, benim iyi müziğin peşini hiç bırakmayan gök gözlü arkadaşım Ercan ve Ayhan’a... Yeter ki iyi müzik olsun...


 ◊ “Sezen Şarkıları” albümü kimin fikriydi?

- Ercan Saatçi: Ayhan’ın fikriydi. Ama bu Ayhan’ın ilk albümü değil. Aslında üzülerek söylemek istiyorum, değeri bilinmemiş albümleri var. Bu ülkede enstrümantal müzik maalesef çok önemli bir gözükmüyor. Ülkede müzikle ilgili kalite kaygısı var ya, işte nedenlerinden biri bu. Ayhan beni arayıp “Abi böyle bir şey yapmak istiyorum” dediğinde “Yürü” dedim.

- Ayhan Günyıl: Aslında en başta “Perişan Şimdi”nin demo’sunu çalıp Ercan’a yolladım. Çok beğendi ve hemen bana geri döndü. Müzisyen ve prodüktör kafasıyla düşündüğü için “3-4 şarkı değil, 10-11 şarkı yapalım” dedi. O böyle söyleyince şaşırdım.

- Ercan Saatçi: Ayhan, “Sezen Aksu acaba bana şarkılarını verir mi?” diye bir kaygı duyuyordu. “Sen hiç merak etme” deyip hemen Sezen’i aradım. Ayhan’ın bana yolladığı şarkıyı da kendisine yolladım. Dinledikten sonra “Prodüktörü sensen, ne istiyorsan yap, yürüyün” dedi. Sezen’in hakkını verelim. Ondan sonra Ayhan’a “Sezen istediğin şarkıları kullanabileceğini söyledi” dedim.

◊ İyi ki Ercan’ı aramışsın...

- Ayhan Günyıl:

Yazının Devamını Oku

Yalnızlığı keyfe çeviren bir kadınIn hikayesi

Gülben Ergen, “Sen Gittin Ya Ben Çok Güzelleştim” kitabının yazarı, paylaşımlarıyla sosyal medyada beğeni toplayan Nilgün Bodur’la bir araya geldi. Ayrılıklardan yemek tariflerine, maskelerd en yeni ilişkilere kadar her şeyi konuştu.

Instagram’da takibe aldığım günden beri bayılıyorum Nilgün Bodur’a. Yüzüne kahve telveleri sürüp içine karbonat kattığı pratik yüz maskelerini ben de yapıyorum. Geçenlerde bir videosu çıktı karşıma... Kitabında da bunu paylaşmış:
“Hayat ilginç, gün gelir, içoğlanları padişah olur.
Gün gelir Kezban’lar Destan,
Onları destan yapanlar, Mestan olur.
Gün gelir hadsizlik özgüven,
Saygı yalan, sevgi dolan olur.
Gün gelir çivisi çıkar dünyanın.

Yazının Devamını Oku