Paylaş
Biliyorum artık biraz klişe. Ama edebiyatımızın en iyi kalemlerinden Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam adlı eserinde yaptığı bu tarif ölümsüz. Ve sinemanın, film izleme deneyiminin üzerimizdeki etkisini tarif etmekte hâlâ eşsiz…
Bir film izleyip, o filmle bir bağ kurup, ondan bir hayli etkilenmiş halde sinemadan çıkınca neler hissettiğinizi siz de aklınızdan bir geçirin… Ve sonra da gelin 2025’in en etkileyici, en tuhaf ve en zorlu sinema deneyimlerinden biri olan Sırat’ı (Sirat) konuşalım…

Fransa’da doğan İspanyol yönetmen Oliver Laxe’in, 2025 Cannes Film Festivali’nde prömiyerini yapan ve bir yandan ödülleri kucaklarken bir yandan da eleştirmenleri ve seyircileri ikiye bölen filmi "Sırat" Oscar’da da En İyi Uluslararası Film ve En İyi Ses dallarında adaylık kazanarak adından söz ettirmeye devam etti.
Sırat, izlemesi, anlaması ve son kertede de hazmetmesi zor bir film, baştan bunu söylemekte fayda var. Filmden çıkınca insan kendini gerçekten de Yusuf Atılgan’ın tarif ettiği o “kısa ömürlü bir yaratık” gibi hissediyor ve ışıklar yanıp filmin ötesindeki dünyaya geri dönmekte epey zorlanıyor.
Bir yol filmi, bir kaybın peşine düşülen bir film, bir arayışın filmi olarak kısaca tarif edebileceğimiz Sırat, İspanyol bir babanın aylardır haber alamadığı kızını Fas’ta, çöllerde düzenlenen rave partilerinde aramaya başlamasıyla açılıyor.

Yanında oğlu da olan bu baba, böyle bir müzik festivalinde kızını ararken tanıştığı birbirinden “tuhaf” rave sevdalılarıyla yola düşüyor ve birbirine hiç benzemeyen bu insanlar çıktıkları yolculukta yine “tuhaf”, “işlevsiz” ama dayanışma ve sevgi bağı kurabilen bir aileye dönüşüyor.
Sırat’ın en büyük gücü de tartışmalara yol açan tarafı da aslında aynı: Film hakkında bu küçük özeti verdikten sonra hakkında başka hiçbir şey yazamamama sebep olan hikâyesi… Bu yazıyı okuyacak herkese de film hakkında hiçbir şey bilmeden izlemelerini tavsiye ediyorum.
Sırat, izleyiciyi çıktığı yolda peşinden sürükleyen, geçtiği o çöllerdeki kuraklık ve hiçlikle, beklenmedik şekilde bir araya gelen karakterlerinin kurduğu yakınlığı birbiriyle çarpıştıran bir çatıya sahip.

Filmin aşağı yukarı ortalarında yaşanan kırılma anı ve sonrasında olanlar için ise bir şey yazmak zor. Sırat ve yönetmeni Oliver Laxe, bizi az sonra izleyeceklerimize hiç hazırlamadan deyim yerindeyse yüzümüze çok sert bir tokat indiriyor.
Ve bizler izleyiciler olarak ne zaman soluklanıp nefes alacak gibi olsak bu tokatların benzerlerini atmaya devam ediyor. Yolun gittiği ve filmin bittiği noktaya kadar.
Sırat filmi adından da anlaşılacağı gibi aslında İslam inancındaki Sırat Köprüsü ve bu köprüden geçişin metaforik bir anlatımı. Film boyunca bahsi geçen, kendisini görmediğimiz ancak yolda izlerine rastladığımız “Üçüncü Dünya Savaşı” da arka planda belki bu yüzden var.

Hikâyenin kahramanları aslında o çölden geçerken dünyanın sonuna bir yolculuğa çıkmış gibiler. Bu yolun sonunda ne olduğunu o yolu geçtikçe hissetmeye başlıyorlar bizlerle birlikte. Ve her şeyi karakterlerle birlikte fark etmek ve anlamak Sırat’ı etkileyici kılan bir başka faktör haline geliyor.
Bir inanışa göre cennet de cehennem de aslında bu dünya mevcuttur ve burada verdiğimiz sınav aslında bizi öte aleme geçmeye hazırlar. İnsan seçtiği yola göre bu dünyada cenneti yaşar ve yaşatır, isterse de bu sınavı bir yeryüzü cehennemine dönüştürebilir.

Filmin geçtiği çöller bazıları için yeryüzü cenneti bazıları için ise cehennem demek. Hatta bazen herkes için hem cennete hem de cehenneme benziyor bile diyebiliriz.
Filmden çıkınca yönetmenin karakterlerine reva gördüğü sonu sorgulamak çok olası. Ben izlediğimde çok etkilenmiş ve aslında Oliver Laxe’a yönelik büyük bir öfke hissetmiştim açıkçası. “Bize neden bunu yaptın?” diyerek sinemayı terk ederken bir yandan da gözümün önüne o hiç beklemediğim anda karşıma çıkan sahneler gele gele…
Oliver Laxe, İslam inancını seçmiş bir yönetmen olarak bize yaşattığı bu tartışmalı ancak kayıtsız kalınamayacak deneyimde elbette bir hikâye anlatıyor ve hikâyesine bir son seçiyor. Bu sonu seçmesindeki sebebi filmi izledikten sonra siz de verdiği röportajlardan okuyabilirsiniz.

Sırat’ı anlattıkları kadar teknik tarafıyla da anmadan geçmemek lazım. Filmi dijital platformdan izlemek de mümkün ancak bir sinema salonunun karanlığında ve sessizliğinde görüldüğünde etkisinin arttığının altını çizmek gerek.
Çöldeki yol sahneleri ve neredeyse imkânsız görünen, dağlardan tepelerden geçerken bizi tam olarak o modifiye araçların içine taşıyan kamera kullanımı muazzam. Bu sahnelerin nasıl böyle başarıyla çekildiğine izleyince siz de şaşıracaksınız.
Ve elbette müzik, dans ve ses… Film zaten ses dalında Oscar adaylığı kazanmış durumda. DJ’lerin tekno tınılarla bezediği elektronik müziğin bir çeşit ayinmiş gibi kocaman hoparlörlerden dinletildiği rave partisi sahneleri ve karakterlerin kendilerini çölün ortasında aynı tınılarla sonsuzluğa bıraktığı sahneler doyumsuz güzellikte. Bu müzik ve dans Oliver Laxe’ın kamerasından geçerek perdeye yansıdığında uhrevi hale geliyor ve izleyeni efsunlayacak bir konsantrasyon yaratıyor.

İzleyince ne hissedeceğiniz elbette size kalmış. Ancak sinema birçok şeyken aynı zamanda da bir deneyim ise, sadece bu deneyim için bile izlenmeyi hak ediyor Sırat.
Paylaş