Paylaş
Geçen yıl aynı ikili seriyi yeni baştan ele alarak 2002’de başlayan bu macerayı 28 yıl sonrasına taşımış, Britanya adasını saran öfke virüsü ve enfekte istilasının geleceğine bakmıştı.
28 Yıl Sonra’dan sonra gelen ve bir üçleme olarak planlanan bu yeni serinin ikinci filmi olan 28 Yıl Sonra: Kemik Tapınağı tam olarak ilk filmin bittiği yerde başlıyor ve bizi Spike ve Dr. Kelson’ın dünyasına geri götürüyor.
28 Yıl Sonra’da sinemada son yılların en acıklı büyüme hikâyelerinden birinin kahramanı olan ve acımasız bir dünyada doğup bir de büyük kayıpla sarsılan Spike şimdi de bu dünyanın doğurduğu zalim bir grubun eline düşüyor.
İlk filmin başında ve sonunda tanıştığımız, virüs adayı ilk vurduğunda tıpkı şimdinin Spike’ı gibi her şeyini kaybetmiş bir çocuk olan Jimmy, yaşadığı şiddet sarmalından bir canavara dönüşerek çıkmış. Ve etrafına canavara dönüştürmek istediği başka çocuklar toplamış…

28 Yıl Sonra: Kemik Tapınağı bir yanda Spike ve Jimmy’leri izlerken bir yanda da ilk filmde tapınağında bıraktığımız Dr. Kelson’a geri dönüyor. Medeniyetin çöküşüne şahit olurken insanlığından, doktorluğundan ve onu hayata bağlayan şeylerden vazgeçmeyen Dr. Kelson artık evrimleşerek değişen enfektelere ilgi duyuyor ve onların değişimini izleyerek meraklı bir bilim insanı gibi hem deney yapıyor hem de bir çözüme yolu bulmanın peşine düşüyor.
İlk filme ve serinin bu yeni halkasına bakınca karşımızda birbirinden çok farklı iki film duruyor. 28 Yıl Sonra etrafta enfektelerin kol gezdiği, ölümle örülmüş bir dünyada küçük bir çocuğun gözünden bakarak kaybettiklerimizin peşine düşerken 28 Yıl Sonra: Kemik Tapınağı çok daha acımasız ve karanlık bir dünyanın kapısını aralıyor.
Danny Boyle bu kez yöneten değil yazan olmuş. Yönetmenlik koltuğuna da Candyman ve Hedda filmleriyle dikkat çeken Nia DaCosta oturmuş. Filmin karanlık ve sert tonu izleyiciyi rahatsız edebilecek kadar yoğun. Filmi en çok türün meraklılarına tavsiye edebiliyorum bu yüzden.

Zaten Kemik Tapınağı, ilk filmleri ve 28 Yıl Sonra’yı izlememiş seyirciyle pek ilgilenmiyor desek yeridir. Ancak bu, filmin sadece kendi yarattığı evren içine hapsolduğu anlamına da gelmiyor.
Perdeye yansıyan her şey bir yanıyla, filmi Ocak 2026’da izleyen, enfektelerle dolu olmayan ve medeniyetin çökmediği bir dünyada yaşayan bizlere çok tanıdık geliyor. Çünkü her iyi zombi filmi gibi 28 serisi de aslında zombilerle çok da ilgili değil…
Bu insan yiyen “canavarlar” insanlığın ruhunun kemirilip geriye posasının kaldığı, medeniyetin görkeminin arttıkça kendi içine çöktüğü, adına kapitalizm ya da emperyalizm ne dersek diyelim, kendi yaptığımızın başımıza yıkıldığı modern dünyanın, içinden bir türlü çıkamadığımız şiddet sarmalının bir ürünü, atığı, temsili, alegorisi, yansıması…

Filmin şiddet dozu yüksek. Üstelik bu şiddetin temel kaynağı canavarlar değil. Tam da bu yüzden şahit olduğumuz şiddet bir zombi filminden bekleyeceğimizden çok daha rahatsız edici. Yine de dediğimiz gibi; aslında aynaya bakıyoruz ve bu yüzden çoğu yerde başımızı çevirmek istiyoruz.
28 Yıl Sonra: Kemik Tapınağı hikâyesini iki kola ayırarak anlatıyor. Tüm ailesi (ve geri kalan herkes) 28 yıl önce enfekteler tarafından yok edilen Jimmy kendini TeleTubbie’ler ve Power Ranger’larla rengarenk boyanmış, şeytani bir dünyaya hapsetmiş. Kurtuluşun mümkün görünmediği bir cehennemde zebani olmayı seçmiş.

Bu korkunç dünyanın karşısında ise tanrıya inanmadığı halde ölenlere bir tapınak yapmayı kendine görev edinmiş, ilk filmde Spike’a yardım eden, herkesin deli gözüyle baktığı ama oldukça aklı yerinde Dr. Kelson ve onunla bağlantı kuran, güçlenmiş ve düşünmeye başlamış alfa enfekte Samson var.
Bu iki adam çektikleri, kaynağı farklı acıyı birbirlerinin yamacında azaltmaya çalışırken zombi evreninde daha önce örneğine rastlamadığımız bir dönüşümün de öncüleri oluyor. Yavaşa yavaş bilinç kazanmaya başlamış bir enfekte olan Samson Dr. Kelson’ın yardımıyla başına gelenleri ve neye dönüştüğünü anlamaya başlıyor.

Aynı ölçüde olmasa da öfke virüsüyle yaşayan ölülere dönüşen bizlere benziyor Samson. Uyuştukça sakinleşiyor. Kendine, yanındakine ve etrafına bakmaya başlayıp gözündeki perde de kalkınca evrimleşiyor.
Bu dünyada seçenekler sınırlı. Yok olan medeniyeti hatırladığı kadarıyla, o şartlarda başka şansı olmadığı için sert ve sıkı kurallarla çevrili şekilde yeniden inşa etmek. Tek tek ya da küçük gruplar halinde enfektelerle savaşıp sadece hayatta kalmaya çalışmak. Jimmy’ler gibi ölümün hakim olduğu yerde ölümün kendisi olmayı seçmek.
Dr. Kelson bu sınırlı seçenekler içinden, elbette mesleğinin de katkısıyla bambaşka bir yol seçmiş. İlk filmde de, Kemik Tapınağı’nda da Keslon’ın ateistliğine vurgu yapılması boşuna değil. Filmin afişinde de zaten yine benzer bir vurgu var: Yeni inanç artık korku…

Tanrının, dinin, kurtuluş umudunun, inancın yok olduğu bir dünyada nasıl var olacağız? Var oluşumuzu ya da yok oluşumuzu nasıl temellendireceğiz? İyilik ve kötülük artık ortadan kalkan bu kavramlarla mı yoksa insanın özüyle mi ilgili? İyilik yapmanın hiçbir anlamının kalmadığı bir dünyada yine de iyi olmayı seçebilmek nasıl mümkün? Spike’ın bu dünyanın içine doğmuşken Jimmy’ye dönüşmekten başka şansı var mı? Yok oluşumuzun sebebi gerçekten enfekteler mi? Hali hazırda birbirimizi etimizden et koparmadan yok eden bizler değilsek gerçek canavarlar nerede saklanıyor?
Film izleyene benzer birçok soru daha sordurabilir. Cevapları filmde değil başka yerlerde gizli. Onu bulmak da seyircinin görevi diyor 28 Yıl Sonra: Kemik Tapınağı.

Yaşamın en doğal parçası olan ölümün “insani” tarafı elimizden alınmışken ölümün kendisine dönüşmek ya da hâlâ bir uğurda ölmek arasındaki savaşın filmi var karşımızda. Savaş şartlarını yaratan, savaşı çıkaran, savaşta ölen, savaşta öldüren, savaştan kaçan, savaştan saklanan ve savaşı bitirmeye çalışan herkes aynı canlı türüne ait. Ne yazık ki…
Paylaş