Paylaş
Özcan Alper’in senaryosunu Uğur Aydedim’le birlikte kaleme aldığı Erken Kış arabayla çıkılan, İstanbul’da başlayıp Hopa’da, Alper’in de kendi memleketi olan bu şehirde, bir sınır kapısında sonlanan bir yol hikâyesi.
Ukrayna’daki savaştan kaçan, kendisi de yarı Ukraynalı yarı Gürcü olan Lia ve Ferhat bu uzun yola çıkarken ikisi de üzgün, kırgın ve gidilen bu yolun dönüşü olmayacağını bilir haldeler.
Lia bir ajans aracılığıyla bir araya geldiği Ferhat ve Handan çiftine taşıyıcı anne olmuş, bebeği doğurduktan sonra bir süre daha bu aileyle ve Ada adı verilmiş bebeğiyle birlikte kalmıştır.

Film boyunca yapılan konuşmalardan anladığımız kadarıyla yasa dışı şekilde gerçekleşen bu doğumun ardından artık ailenin, özellikle de Handan’ın kurtulmak istediği Lia, Ferhat tarafından arabayla Hopa’ya, Gürcistan sınırına bırakılacaktır.
Çektiği “zahmetler” karşılığı kazandığı para ve taşıyıcı anne olduğu ailenin zapt ettiği pasaportuyla birlikte…
Lia, savaşın, savaşta hem yoksul hem de kadın olmanın açmazından kurtulabilmek için gönüllü olmasa da girdiği bu yolda kaybolmuş, bir başka aile için doğurduğu bebeğini geride bırakmak konusunda şüpheye düşmüştür.
Film boyunca kendisini görmediğimiz, eşi Ferhat’la yaptığı telefon konuşmalarında sesini duyduğumuz Handan ise bu kadından hemen kurtulmak ister. Çünkü onun bebek konusundaki hislerini anlamıştır.
Üstelik yine bu telefon konuşmalarından anladığımız kadarıyla Ferhat ve Handan’ın evliliği de bu bebeğe rağmen ne mutludur ne de aşk dolu… Lia genç ve güzeldir. Ve etrafta, Ferhat’ın etrafında olması tehlikelidir.
Leyla Tanlar'ın Altın Portakal'da ödül alan oyunculuğu izleyicinin içine işleyen cinsten
Ferhat ve Lia’nın bir günde bitirmek üzere çıktıkları yolculuk kimi zaman hava şartları yüzünden çoğu zaman da aslında onlar bu sonla yüzleşmek istemediğinden uzadıkça uzar.
Yol boyunca yaşanan yüzleşmeler bir yandan taşıyıcı annelik, kadın bedeninin kapitalist sistemin bir metasına dönüşmesi gibi ahlaki tartışmaları izleriz, bir yandan da bu iki kimsesiz insanın, Ferhat ve Lia’nın birbirlerine kaçınılmaz yaklaşmasına tanık oluruz.
Ferhat kimsesiz değildir elbet; bir eşi ve artık bir de bebeği vardır. Ama yol boyunca anlarız ki aslında o da Lia gibi kimsesizdir, üstelik Lia’nın yalnızlığı bir başka ülkede, yabancıların arasında olmaktan, canının parçasını yabancıların eline bırakıp terk etmekten gelir. Ferhat’ın yalnızlığı ise çok daha derinlerde gizlenmiştir…
Filmi baştan sona sürükleyen iki karakterin ruh hali ve bakışlarının arkasına yerleşen keder bu yolculuk boyunca bizimle kalmaya, Erken Kış’ın hem tonunu hem de temposunu belirlemeye devam eder…

Erken Kış, taşıyıcı annelik gibi bıçak sırtı bir konuyu merkezine alırken bir yandan da evlilikler, aşklar, aile, kökler ve aidiyet duygusu gibi birçok temadan bahsediyor. Yolda Ferhat’ın köyüne uğruyor, onun köklerine, kendi geçmişiyle olan sorunlu ilişkisine de şahit oluyoruz.
Film karakterlerine şefkatle, taraf tutmadan, onların yaptıkları seçimleri çok sorgulamadan yaklaşıyor. Erken Kış’ın ilk ve son sahnelerinde taşıyıcı anne olmanın, bu zor seçimi yapmanın ağırlığı son derece sade ama sert şekilde seyirciye aktarılıyor.
Erken Kış bir noktadan sonra Lia’nın durumundan çok Lia ve Ferhat arasındaki hesaplaşma ve yakınlaşmaya daha çok alan tanımaya başlıyor. Belki de filmin en aksayan tarafı da bu oluyor. İzleyici olarak Lia’da ve onun imkansız seçiminde kalmak, Ferhat’ın iç hesaplaşmaları ve Lia’yla duygusal yakınlaşmasını daha ikincil bir taraftan görmeyi tercih ederdim naçizane…
Ferhat ve Lia'nın yolculuğu aslında tam da bittiği yerde çok daha zor bir şekilde yeniden başlayacak...
Filmin ağır bir temposu, Ferhat ve Lia’yı takip ettiğimiz yol uzadıkça ve sona yaklaştıkça açılan bir hikâyesi var. Özcan Alper’in kamerası bu ikilinin peşinden ayrılmıyor, yakın planlarla onların duygularını seyirciye etkili şekilde aktarıyor.
Filmin İstanbul’dan Hopa’ya uzanan yolculuğu boyunca, çok başarılı bulduğum görüntü yönetmenliği sayesinde Karadeniz’in puslu havası, yağmurları ve dalgalı denizi de Ferhat ve Lia ile bütünleşiyor, filmin üçüncü karakteri haline geliyor ve bizi o yola, o arabanın içine adeta hapsediyor.

Mutsuz evlilikler, koptuğumuz köklerimiz, evlilikleri kurtarma umudunu yüklediğimiz minicik bebekler, o bebeklerin, annelerinin, kadınların en büyük yaraları aldığı savaşlar, her şeyin metalaştığı; kadınların kendi bedenleri için verecekleri kararların acımasızca ellerinden alındığı bir dünya… Bu dünyaya kış belli ki daha erken geliyor, gelince de kolay kolay kalkmıyor üzerimizden.
Kurtuluş umudunun ızdıraba dönüştüğü yerde söylenmeyenler kendi kişisel hapishanelerimize dönüşüyor. Uzayan yollar ne yaparsak yapalım illa acıyla bitiyor…
Paylaş