Paylaş
Toplam 13 filmin gösterildiği seçkide farklı yönetmenlerin benzer konular etrafında, farklı anlatım yolları ve tekniklerle de olsa buluştuğunu gördük.
Özellikle son birkaç yıldır sinemamızda sıkça karşımıza çıkan hafıza, kent belleği, kimlik, kökler ve aidiyet gibi temalar bu yılın kısa film seçkisinde yer bulmuş, kısa filmciler de gerek kendi kişisel yolculuklarından gerekse güncel toplumsal dertlerimizden yola çıkmışlar.

Yarışma seçkisinde "Hevraz", "İnziva", "Prosedür", "Beyazlar ve Renkliler", "30 Dakikadan Sonra", "Kirpik", "Taşın Rengi", "Aslında Herkes", "Mutlu Ayaklar", "Bimba", "Alis", "Yaşarım Bence (Müzisyen Olan Değil)" ve "Bizim Olan Her Şey" filmlerini izledim.
Bu kısalar 36. Ankara Film Ferstivali’nin ardından festival yolculuklarına devam edecek. Kısa film meraklıları ve filmleri bu yolculukta takip etmek isteyenler için aklımda kalanları dilim döndüğünce paylaşmak isterim…

ALİS (BERİL TAN)
Alis, Türkiye’de yalnız yaşayan Ermeni kökenli bir kadın, bu toprakların insanı Alis ama aslında hep bir yabancı olmuş kendi yurdunda, öyle görülmüş, öyle davranılmış ve belki de ona göre zırhlanmış. Alis’in kimliğinin, hafızasının, geçmişinin kalesi olan, çiçekleriyle, fotoğraflarla, anılarla dolu evi elinden gitmek üzere. Apartman eskidiği için kentsel dönüşüme sokulmak isteniyor. Ve herkes için bu gıcır gıcır bir ev, deprem konusunda daha güvenli bir yaşantı anlamına gelirken Alis için acı dolu kayıplar demek. Filmin temel çatışması da buradan doğuyor, sözü Alis’in bedeninde ve zihninde şekilleniyor. İçine sıkıştığımız “seçeneksizlik” çok zor; bu büyük, zorlu seçim artık hepimizin kapısına dayanmak üzere olan da bir gerçek aslında… Varoluşumuzun en kıymetli parçalarına sık sıkı tutunmak ya da hem maddi hem de güvenlik açısından rahata ermek…

ASLINDA HERKES (EMRE CEF KAMHİ)
Aslında Herkes de Alis’in yaşadıklarının farklı bir yansıması. Bir apartmana yayılan kötü kokular, tüm bina sakinlerinin maskesiz durmayacakları hale geldikleri oldukça sıkıntılı bir durum yaratıyor. Ve tüm bu sıkıntının ve kaosun içinde aynı apartmanda yaşasa da o kötü kokuyu alamayan bir adamla tanışıyoruz. Kokunun kaynağını arayan komşular toplantılar yapıyor, binayı ilaçlatmaya çalışıyor ama biliyorlar ki hiçbir çare olmazsa zaten evlerini kentsel dönüşüme sokup kokusuz, “temiz” bir yerden devam edebilirler. Cafer kokuyu duyamadığı için panikte, doktora gidip çare arıyor, kokusuzluk yüzünden bir anda ait olduğu topluluktan uzaklaşıp daha da yalnızlaşıyor, ayrıksı hale geliyor. Oysa kötü bir koku bile bizi ait olduğumuz yere, şeye, topluluğa dahil edebiliyor ve o bütünlük hissi rahatsızlık vermesine rağmen bir nevi sık sık tutunduğumuz m kimliğimizle bütünleşiyor. Cafer kaybettiği kokunun peşinde kimi zaman komik kimi zaman acıklı durumlara düşüyor ama arayışından da vazgeçmiyor.

MUTLU AYAKLAR (SEVGİ ESMAN)
Mutlu Ayaklar, içine düştüğümüz toplumsal ve ekonomik krizin çıkışsızlığını kara mizahtan beslenerek karşımıza koyuyor. İş arayan ama bulamayan, babanın muhtemelen hayatını kaybettiği ve tablodan çıktığı, yalnız, yoksul ve birbirine tutunmuş bir anne kızı izliyoruz. Annesi Semanur’u her gün hayır dualarıyla iş aramaya yolluyor ama ortada iş yok, iş varsa yeterli bir maaş yok, o varsa güvence yok… Ülkenin genç nüfusunun yaşadığı buz gibi gerçek karşımızda. Semanur internette tesadüfen gördüğü, ayak fotoğraflarını bir siteye yükleyip kullanıcıların da bunun karşılığında para ödediği bir uygulamayla karşılaşıyor. Ahlaki bir ikilemde kalsa da annesini, rızasını almadan, haberi olmadan bu yola sokuyor. Film mizahi tonu güçlü olsa da oldukça sert ve finalini de aynı sertlikte yapıyor. İzleyiciyi de aynı ahlaki gri alan içinde bırakarak sonlanıyor.

KİRPİK (DOĞA KILCIOĞLU ESEN)
Seçkinin tek animasyon kısası Kirpik derdini sözsüz, sessiz ve derinden anlatan, çizgileri de alabildiğine minimal bir yapım. Bir kız çocuğu ve karşısında duran kocaman göz ve kirpikleri izlediğimiz bu dokunaklı kısa film zamansal döngü, kayıp ve yası çok doğal ve nahif bir anlatıyla ele alıyor. Gözün küçük kıza, kızın da bir nevi koruyucusu (bir baba ya da dede figürü) olduğunu anladığımız kocaman göze bakışı yoğun bir sevgi ve bağlılığı barındırıyor. Filmin siyah beyaz yalınlığı taşıdığı duyguyu seyircisine aynı kendiliğindenlikle kolayca geçiriyor.

TAŞIN RENGİ (TUĞBA YAŞAR)
Bir kez daha kimlik ve bellek temasına döndüğümüz Taşın Rengi tam da “kişisel olan politiktir” diyen bir film. Video art ve belgesele de yakın duran bu kısa, yönetmenin kendi aile albümündeki siyah beyaz, kimisi eskimekten sararmış fotoğraflarını kesip biçip kolajladığı, kendi sesini de filmin dış sesi olarak kullandığı, oldukça etkileyici şekilde kurgulanmış bir hafıza yolculuğu. Kürt coğrafyasında, özellikle 90’lı yıllarda, ki bu yıllar yönetmenin çocukluğunu yaşadığı dönemler, yaşanan talanı, ölümleri, siyasi baskıyı, travmaları göz önüne seriyor. Kimliğine ve köklerine dönen yönetmen meselesini güçlü ve ajitasyondan uzak, sapasağlam bir duruşla anlatıyor. İçeriğin ağırlığı filmin biçimsel tercihleriyle birleşince izleyende çok daha derin izler bırakıyor.

YAŞARIM BENCE (MÜZİSYEN OLAN DEĞİL) (TOPRAK IŞIK)
Hepimizin diline doladığı, hep hatalarıyla, beğenmediğimiz yönleriyle bahsettiğimiz günümüzün genç kuşağının sinemada temsili yok denecek kadar az. Yaşarım Bence (Müzisyen Olan Değil), adından bile kendini belli eden, oyuncaklı kurgusu ve kısa metrajda çok rastlamadığımız biçimsel tercihleriyle dikkat çeken bir gençlik filmi. Sevgilisinden ayrılmanın üzüntüsüyle Ankara’dan İstanbul’a gelen ve burada geçirdiği birkaç günde bu üzüntüyü üzerinden atmaya çalışan Nergis’i, bu süreçte karşılaştığı yaşıtlarıyla izliyoruz. Gençler tam da olmaları gerektiği gibi, delidolu, yanlış yollara da sapıyorlar, birlikte doğruyu da arıyorlar. Her şey çok umurlarında, hiçbir şey umurlarında değil… Çok dürüst, eğlenceli ve anlattığı gençlerin enerjisiyle dolu bir film.

Paylaş