GeriFulya Soybaş Zorunlu PCR ve karantina kararları neden değişti
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Zorunlu PCR ve karantina kararları neden değişti

Salgın ile mücadelede yeni bir dönem başlıyor. Eylül ayında başlayan ve aşısız ya da hastalığı geçirmemiş kişilerden; toplu ulaşım araçlarını kullanma, şehirler arası seyahatler ve birçok etkinliğe katılabilmeleri için talep edilen PCR testi zorunluluğu kaldırıldı. Yanı sıra pozitif vakaların tamamı 7 gün izolasyonu tamamladıktan sonra PCR testi yaptırmaksızın izolasyondan çıkabilecek. Omikron varyantının hızla yayıldığı, vaka sayılarının 2 yıldır görülen en üst seviyeye çıktığı bugünlerde, haklı olarak birçok kişi, ‘Ne değişti de kurallar esnetildi?’ diye soruyor. Ben de cevabın peşine düştüm.

PCR TESTLERİNİ DOĞRU VE VERİMLİ KULLANMAK ÖNEMLİ

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Necmettin Ünal, 5 soruda cevapladı.

Zorunlu PCR ve karantina kararları neden değişti

Alınan kararlar doğru mu?

Bir kararın doğruluğunu şartlara göre değerlendirmek lazım. Tüm dünyada test ile belirlenen vaka sayısı günlük 3 milyon. Türkiye’de ise 77 binlerin üzerinde, ki bugüne kadar görülen en yüksek vaka sayısı. Şükür ki aşı sayesinde, virüsün ağır hastalığa dönüşmesinin yavaş olduğu bir dönemdeyiz. Bu şartlar altında PCR testinin neye mal olduğu, ne kadar yapılabilir olduğunu doğru değerlendirmek gerek. PCR maliyeti yüksek bir testtir. Uygulayacak yetişmiş personel, ekipman ve özellikleri geniş KİT’ler gerekir. Vaka sayılarının böylesi hızla arttığı bir dönemde, bir süre sonra lojistik sıkıntı olabilir. O nedenle eldeki PCR testlerini daha doğru yerlere yönlendirmek zorundasınız.”

Bugüne kadar uygulandı ama...

PCR testi ne demek?

Gel önce bunu anlatayım. Kişinin burun, boğaz ya da balgamından örnek alıp o örnek içindeki aktif ya da inaktif, halk tabiri ile ölü ya da canlı virüsü çıkarırsınız. Ne bakıyoruz virüste? SARS-CoV-2’ye ait nükleik asit, yani RNA. Bunu alıyor ve ortamda çoğaltıyoruz. Sonra da o RNA, COVID-19 RNA’sı mı yoksa başka bir virüsün RNA’sı mı kodlamasına bakıyorsunuz. Kodlama COVID-19 derse ‘Pozitif’ diyoruz. Yani PCR testi, çoğaltma işlemi de yapıldığı için hassasiyeti ve güvenirliliği yüksek ancak öte yandan maliyeti, tecrübeli eleman, ekipman, KİT ve zaman gereksinimi de çok yüksek bir test. O nedenle de böyle komplike bir testin Omikron gibi hızla yayılan bir varyant karşısında, rutin olarak herkese uygulanabilmesi imkânsız.

İzolasyon süresi neden 7 güne düşürüldü, peki?

PCR testi genetik koda bakar. Bu genetik kodu inaktif yani ölmüş, hastalık yaratma şansı olmayan virüs parçalarından bile elde etmek mümkündür. Yani ‘PCR pozitif’ demek o virüs illa bulaştırıcı ya da hastalık oluşturur durumda demek değildir. Virüsün canlı, aktif olup olmadığı nasıl anlayacağız? Bunun için de virüs kültürü yapmak gerekir. Ancak virüs kültürleri sadece araştırmalarda yapılır çünkü zahmetli, pahalı, özel laboratuvar donanımı, yüksek biyogüvenlik önlemleri gerektiren bir yöntem. İşte böyle bir araştırma yapıldı ve sonuçları da The New England Journal of Medicine’da yayınlandı. Araştırmanın sonucuna göre; kültür ile virüs üretme süresi, hastane yatışı gerekmeyen hafif vakada 7, ağır vakalarda 12 gün ile sınırlı. Yani 7 gün sonunda virüs çoğalmıyor, bulaşma yeteneği kalmıyor. Karantina süresinin kısaltılması bu araştırmaya dayanıyor.

HIZLI ANTİJEN TESTLER ALGORİTMAYA ALINSIN

PCR yerine yapılabilecek bir test yok mu?

Bak bu iyi soru. Bunun altını kalınca çizmek isterim. Temaslılar ile özellikle de okullar, toplu çalışılan yerlerde başka testlerin yapılması gerekiyor, ki bu da antijen testtir. Maalesef Türkiye’de tarama testi olarak Sağlık Bakanlığı algoritması içinde antijen testleri yok. Bunlar daha pratik, daha çabuk sonuç veren ve daha ucuz testler. Tüm dünyada işleyiş şu; siz antijen test yaparsınız, sonuç pozitif çıkarsa PCR testi yapılır. Antijeni pozitif çıkanların yüzde 89’unda PCR’da pozitif çıkar. Başı boş bırakmak yerine temaslılar ve tarama için de antijen testlerin acilen algoritmaya sokulması şart!

Zorunlu PCR ve karantina kararları neden değişti

BİLİME GÜVENİN

AŞI-maske-PCR testi karşıtları bu durumu ‘zafer’ gibi görüyor. Öyle mi?

Sağlık Bakanlığı’nın aldığı bu karar kimsenin zaferi değildir. Onlar komplo teorileri ile yol almaya çalışıyorlar. Oysa bilim dinamiktir. Bazı sonuçlar üretir ve sonuçlarını da her zaman ‘Bu doğru mu?’ diye test eder. Bu testler sonucunda da bir karara varılır. Yarın başka bir araştırma ‘Karantina süresi 10 gün olmalı’ der ise o zaman ona dönülür. Bilimin gösterdiği kanıta göre hareket edilir. O nedenle kararların değiştirilebilir olması güvensizlik değil, güven unsuru olmalıdır. Bu bir modifikasyondur.

GELİŞEN ŞARTLARA GÖRE ALINMIŞ BİLİMSEL KARARLARDIR

Prof. Dr. Feriha Öz Acil Durum Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Alpaslan Tanoğlu: PCR testi özel bir testtir. Burada amaç virüse ait genetik materyali hassas bir yöntemle tespit etmek. COVID-19, RNA virüs grubundadır ve tespit etmek de kolay değildir. İşte bu nedenle bugüne kadar atılacak adımları daha net belirleyebilmek adına daha hassas ve güvenilir olan PCR testleri kullandık. Ancak yapılan son araştırmanın sonuçları artık buna ihtiyaç olmadığını gösteriyor. Nitekim İngiltere başta bazı Batı Avrupa ülkeleri zorunlu PCR testini kaldırdı. Bizim Bilim Kurulumuz da bu yeni çalışmaları masaya yatırdı ve bu kararı aldı. Halkımızın içi rahat olsun. Hızlıca alınan kararlar değil, bilime dayalı kararlar bunlar. Delta-Delta Plus ile Omikron arasında çok fark var. Omikron çok hızlı bulaşıyor. O kadar çok temaslı var ki! Geçen hafta hastane önünde PCR testi kuyruğu vardı. 3-4 saatte çıkan sonuç, 24 saatte çıkmaya başladı yoğunluktan. Gelişen şartlara ve duruma göre alınmış kararlar bunlar. Yarın başka bir araştırma çıkar, başka bir varyant denkleme girer bakarsınız PCR zorunluluğu geri gelir.”

X

Gülşen'in kıyafeti olay oldu

Tartışmanın fitilini, İzzet Yıldızhan’ın, “Burası Türkiye. Sahne adabı denilen bir gerçek var. Külotla da sahneye çıkmasınlar” eleştirisi ateşledi. Yıldızhan isim vermedi ama hepimiz sahne şovlarında mayo kostüm tercih eden Hadise, Hande Yener ve Gülşen’i kastettiğini anladık. Bu üçlüden Yıldızhan’a sözlü cevap veren olmadı ama Gülşen’in Cahide sahnesinde giydiği transparan, cesur kıyafeti cevap niteliğindeydi! Gelin görün ki bu sefer de ‘Abartmış!’ yorumları yapılmaya başlandı. Ben de yıllarını sahnelere veren isimlere sordum: Gülşen abarttı mı? Sahne adabı diye bir şey var mı?

DÜNYAYA ENTEGREYİZ

İlk söz eğlence dünyasının canlı tanığı, ‘Gazinocular Kralı’nın oğlu Sacit Aslan’ın. ‘Sahne adabı nedir?’ diye soruyorum. Yanıtı şöyle: “Gazinoların olduğu dönemde de dekolte vardı. Bu kadar abartı değildi ama vardı. Çok net söyleyeyim ki beni de zaman zaman rahatsız eden, bir gazinoya, alkollü ortama uymayan dekolte kıyafetler olurdu. O tarihlerde bu durum kadınların gazinodan ayağının çekilmesine neden oldu. Şimdi buraya kocaman bir ‘ama’ koyalım. Bu dediklerim 35-40 sene önceydi. O zaman ile bu zaman bir mi? ‘Burası Türkiye’ diyor bazı arkadaşlar. Bu bağnaz bir söylem. Burası Türkiye’dir doğru. Ama bu Türkiye, dünyaya entegre olmuş bir memlekettir. Madonna, Beyonce gibi ünlüler sahneye bundan bile açık kostüm ile çıkıyor. Eğer sen gündelik yaşamında, Batı’nın iyi-kötü tüm kavram ve alışkanlıklarını alıp uyguluyorsan ve de dünyaya entegre bir ülkede yaşadığını söylüyorsan o zaman bu popçuların sahnede giydiği ‘kostüm’ mü sorun? 3-5 kişi yadırgamış olabilir ama bin kişi alkışlıyor ki bu insanların konserleri hınca hınç dolu. Dolayısıyla boş yere konuşmaya gerek yok.

BU KADAR DA OLMAZ

SEREN Serengil: Gülşen’i yakın bir zamana kadar destekliyordum, herkes istediği gibi giyinebilir. Ama bu son kıyafet... Gerçekten de don ve sutyen ile çıktı karşımıza. Çıktığı yer, evet bir gece kulübü ama yemekli bir yer. İnsanlar karı-koca gelmişler. Seyirciye doğru eğilip kalçasını sallaması falan... Bence durum amacını aştı. Seksapellik ve dekolteye tamam ama bu fazla. Striptiz kulüplerindeki kadınlar gibi... Bu kadar da olmaz.

‘BEACH PARTİ’DE OLSA GİYİLİR
Demet Akalın: Ben Gülşen olsam inan tırnağımın ucunu göstermem. Çünkü inanılmaz yetenekli ve başarılı bir kadın. Ki makyajsız bile çok güzel. Ayrı bir havası var. Biri kalkmış, ‘Sahnede onu giyme’ demiş. E, yani! Ben hayatta aldırmazdım, kim ne demiş. Tırnağımın ucunu göstermem inat uğruna. Sahneye çıktığın yer ‘beach party’ olsa o zaman giyilir, hepimiz giyiyoruz mayo.

Yazının Devamını Oku

Doğum koçu skandalı

41 haftalık hamile bir kadının ‘doğum koçu’ ile evde doğum yapmaya çalışırken bebeğini kaybettiği haberini hepiniz okumuşsunuzdur.

Gerçekten de çok üzücü ancak sosyal medyanın da etkisi ile özellikle de her şeyin organiğini, doğalını arayan şehirli kadınların üzerinde sanki ‘Normal, evde, doğum koçu ya da ebe ile doğurmak’ gibi görünmeyen bir baskı var. Uzmanlar uyarıyor! Birincisi, ‘doğum koçu’ doktor değildir. İkincisi, ‘evde doğum’ steril ve sağlıklı değildir. Üçüncüyü de ben araştırdım. 84 saatte, uzaktan eğitimle 2-3 haftada, 699 liraya bile doğum koçu sertifikası alabilirsiniz.

VER PARAYI AL SERTİFİKAYI

BİRÇOK üniversite ve akademi 2-3 haftalık online eğitimin ardından ‘doğum koçluğu’ sertifikası veriyor. Fiyatı 699 ile 10 bin lira arasında. Bazı üniversiteler açıklama kısmında doğum koçluğunun tıbbi-psikoterapötik bir yaklaşım olmadığını açıkça belirtmiş. Ancak açıklama bile yapmayıp, ‘Ver parayı, al sertifikayı’ mantığı ile iş yapan akademiler de var. Yani ‘etik’ bu işi yapanın vicdanına kalmış.

TREND OLDU DİYE KENDİNİZİ RİSKE ATMAYIN

KADIN Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Nazlı Korkmaz, sosyal medyada fenomenler ve ünlülerin yaptığı paylaşımlar ile doğum koçluğunun ‘trendler’ arasında girdiğini söylüyor. Haklı. Özellikle de biz şehirli kadınların her şeyin ‘en sağlıklısı’, ‘en organiği’, ‘en normali’ni arayışımız biraz fazlaca takıntı haline gelmiş olacak ki arkadaşlarım ile doğum öncesi aramızda, ‘Şu ünlü suda doğum yapmış’, ‘Şu fenomen Doula tutmuş’ gibi sohbetler yapardık. Dr. Korkmaz, kavramları karıştırmamak gerektiğini belirterek, “Doğum koçu; doğum esnasında annenin elini tutan, saçını okşayan, moral/motivasyonu sağlayan, masaj yapan, nefes alışverişini düzenleyen kişidir. Doktor değildir. Yeri annenin yanıdır, alta geçemez. Ne yasal ne de vicdani olarak doğum yaptırmaya yetkisi yoktur” diyor.

Kendisine de ‘trend’ olması sebebiyle ‘Evde doğum yaptırır mısınız?’ soruları geldiğini söyleyen Dr. Korkmaz, “Doğumun yapılacağı en doğru yer hastanedir. Bu iş evde olmaz! Ev o hijyene sahip değil. Hadi diyelim her şey yolunda gitti. Ya doğum sonrası, kordon sarkması - dolanması, perine ya da rahimde yırtılma, kanama, enfeksiyon gibi bir komplikasyon olursa! Acil ameliyat gerekebilir, serum, kan lazım olabilir. Ki Ankara’da yaşanan acı olayda örneğini gördük. Bebek ters, makat doğum.  Makat doğum hastanede bile tecrübeli bir doktor tarafından, ultrason muayenesi ile yapılabilir. Bırakın ebeyi, doğum koçunu!” hatırlatması yapıyor.

HERKESİN FORMATI FARKLI

Yazının Devamını Oku

Çaput bağlama, toprağa gömme, tütsü yakma... Astrolojide ritüellerin yeri var mı

Eskiden 3-4 kadın arkadaş bir araya gelince ya evimizden ya sevgilimiz ya da işimizden konuşurduk. Şimdi ise sohbetler daha çok ‘Venüs’ün hangi burçta?’, ‘Stelyum’unda hangi gezegenler var?’ gibi astroloji odaklı. Hele de büyükşehirlerde yaşayan, beyaz yakalı kadınların çoğu sanırsınız uzman astrolog. Tüm bu konuşmalara ‘Dolunayda mum yak!’, ‘Merkür retrosunda çaput bağla!’, ‘Venüs geriliyor, evini tütsüle!’ gibi ritüelleri de ekleyin. Kafam iyice karıştı. Ben de astrologlara hem ‘Astrolojide ritüelin yeri var mı?’, hem de ‘Şu an hangi gök olayları yaşanıyor? Neye dikkat edelim?’, sordum.

EN BÜYÜK RİTÜEL İYİLİK YAPMAKTIR

Astrolog, Can Aydoğmuş’a astrolojide ‘Dilek tutma, toprağa gömme, ateşe atma, çaput bağlama gibi ritüeller var mı?’ diye sordum. Astrolojide Jiesta, Fomalhaut, Sirius gibi bazı yıldızların olduğu ve bu yıldızların döneminde özellikle yaratım çalışmaları, meditasyon yapmanın, dilemenin hayli etkili olabileceğini söylüyor.

‘Dileyin’ derken ne kastettiğini de şöyle açıklıyor: “İnsanın düşünce gücü hayatındaki tüm potansiyelini ortaya çıkarmak, yanlışı düzeltmekte ciddi anlamda etkilidir. Bunu yapmak için de düşünce ile bilinçaltının paralel olması gerekir. Dilemekten kastım, ‘Göm! Suya at! Üzerinden atla!’ gibi değil de bazı dönemler de bazı bilimsel teknikleri uygulamak daha etkili olabilir. Ben daha çok, ‘Hayal panosu hazırlayın, isteklerinizi yazın’ ya da ‘İmajinasyon yapın’ diyorum. Bu yöntemler yıllardır çeşitli psikoterapiler için kullanılıyor. Kocaman bir ev mi istiyorsun? Kocaman bir evin içinde hayal et kendini. Kişi bu sistemli imajinasyon çalışmaları sayesinde hedeflerine yönelik davranış geliştirir ve uygun seçimler yaparak hedefine yönelik sistemli bir ilerleme içerisinde olur.

ŞİFA İSTEYEN ŞİFA DAĞITSIN

Astrolojide en büyük ritüel ‘iyilik’ yapmaktır. Örnekleyeyim. Venüs, kadını temsil eder. Biri size ‘Venüs’ünüz kötü’ diyorsa şifalanmak için kız çocuklarına, kadınlara iyilik yapmalısınız. Ki 19 Aralık’ta Oğlak burcunda başlayıp 29 Ocak’ta bitecek bir Venüs retrosu var. Ne demek bu? Şu an herkesin kadınlar ve kız çocuklarına iyilik yapması lazım. 14 Ocak’ta başlayıp 4 Şubat’a kadar devam edecek bir Merkür retrosu da içindeyiz. İletişime ait her şey; konuşma kabiliyetimiz, kendimizi ifade ediş tarzımız, yazıp çizmemiz, entelektüelliğimiz, Merkür’le ilişkili. Merkür geri gittiğine göre bu alanlarda sıkıntılar yaşanabilir. Nasıl şifalanacak? Maddi zorluk çeken, okuyamayan, kitap alamayan, eğitim materyallerine ulaşamayan çocuklara, gençlere bağışlar yapacağız. Yoksa istediğin kadar enerji çalış, kâğıtları yak, dilekleri suya at... Siz başkalarına ne kadar yardım ettiniz? Asıl önemli olan bu.

BİR SORU, BİR CEVAPTÜNELİN SONUNA YAKLAŞTIK

Yazının Devamını Oku

Bir kadını daha koruyamadık

Kadın cinayetleri istatistiklerine göre son 1 yılda 369 kadın, erkekler tarafından öldürüldü, ki bu rakam son 10 yıldır 300 ile 400 arasında neredeyse sabit. Yani bu, her gün en az 1-2 kadın cinayeti işleniyor demek. Bunun en son ve en acı örneği Avukat Dilara Yıldız oldu.

Karakoldan sadece 10 adım ötede, hakkında onlarca kez şikâyetçi olduğu eski nişanlısı tarafından katledildi. İnsan ister istemez kendine şu soruyu soruyor: Bir kadın avukatın dahi kendini koruyamadığı bir ortamda biz nasıl korunacağız? Kadın cinayetleri nasıl duracak?

ABLAM ‘MELEK GİBİYDİ’
DİLARA Yıldız’ın kız kardeşi Merve Yıldız ile konuştum. Ablasının, katili Oktay Dönmez’den agresif yapılı biri olduğunu görünce ayrılmak isteğini belirterek, “Ama ablamın peşini bırakmadı. Tehdit ediyordu. Hakkında uzaklaştırma kararı var. Yaşadığı sitenin güvenliğine de haber verdik, ‘İçeri almayın!’ diye. Aklım almıyor! Buna rağmen o katil çilingir ile eve giriyor. Bu nasıl olur? Ablamı silahla rehin alıyor. ‘Açım’ demiş, kandırmış. Müdahale etmeleri kolay olur diye, karakolun yanındaki bir restorana götürmüş onu. Ama yetişemedik. Melek gibi bir insandı. Ablamı koruyamadık” dedi.

KOLLUK KUVVETLERİNE EĞİTİM ŞART

İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği Koordinatörü ve Baro Başkan Yardımcısı, avukat Nazan Moroğlu, meslektaşının katledilmesinin devletin kadınları koruyamadığının göstergesi olduğunu söylüyor ve “Yaşamından endişe duyduğunu bildirmesine, koruma kararı aldırmasına, polise haber verilmesine rağmen öldürülen bir kadın! Yaşananlar elbette o restorana giden polis memurlarının suçu değil! Ancak yıllardır, kolluk kuvvetlerinin bu tarz olaylarda nasıl davranılması gerektiği ile alakalı eğitim alması gerektiğini söylüyoruz. O polisler üniformalı değil sivil kıyafetli olsaydı, hemen 10 adım ötesindeki karakol ile zamanında iletişim kurulabilseydi Dilara belki şimdi yaşıyordu” diyerek her olayın niteliğine uygun davranmak gerektiği hatırlatmasını yapıyor.

KADIN-ERKEK EŞİTLİĞİ

Peki, kadın cinayetleri nasıl duracak?

Yazının Devamını Oku

Esenyurt'ta Suriyeli gerginliği

İstanbul Esenyurt’ta, iki grup arasında sigara isteme nedeniyle başlayan tartışma Türk-Suriyeli çatışmasına döndü. Bir grup mahalleli Suriyelilerin dükkânlarının bulunduğu AVM’ye sopa ve taşlarla saldırdı. Olay sonrası sokağa çıkan başka bir grup ise, “Burası Türkiye, Suriye değil” sloganları attı. Görüntüleri tam da ‘Kulüp’ dizisinin 6-7 Eylül olaylarını anlattığı, bir grubun ellerinde bayraklar ve attıkları sloganlarla ‘öteki’ne saldırdığı, final sahnesinden sonra izledim. Esenyurt’ta yaşananlar ile kıyaslanabilir miydi? Yoksa bu tamamen münferit bir durum mu? Taraflar arası gerginliğin nedenlerini ve çözümünü sordum.

HER İKİ TARAFI DA RAHATLATACAK POLİTİKALARA İHTİYAÇ VAR

Koç Üniversitesi’nden siyaset bilimci Prof. Dr. Murat Somer, Türkiye’nin göçmenler konusunda bugüne kadar birçok fedakârlık yaptığını ancak Türkiye ve Suriye vatandaşlarını karşı karşıya getiren bu tarz olaylarda asıl sorumluluğun yine devlete ait olduğunu söylüyor ve “Toplumsal barışı sağlamak, buna uygun iklimi yaratmak devletin, dolayısıyla iktidarın sorumluluğudur. Türkiye, şu an tüm dünyada da olduğu gibi önemli bir göç sorunu ile karşı karşıya. Elbette bunun yarattığı ekonomik, toplumsal, kültürel sorunlar var. Bu iklimi teskin edecek, toplumu rahatlatacak atmosfer yaratmak iktidarın ve akabinde siyasetçilerin işidir. Göçmenleri düşmanlaştırmayan, insan hakları ve hukuk ile uyumlu fakat toplumdaki meşru rahatsızlıkları da yok saymayan, uzun vadeli bir çözüm olmadığı sürece bu tarz olaylar maalesef yaşanır, ki dünyanın her yerinde de bu böyledir” diyor. İşin bir de toplumsal boyutu olduğuna değinen Prof. Dr. Somer, sivil toplum örgütlerini de durumun insani boyutunu unutmadan ama ortada bir sorun olduğunu bilerek, kutuplaşmayı yumuşatmak adına çağrı yapmaya davet ediyor.

RADİKAL SÖYLEMLERE DİKKAT EDİLMELİ

Peki, Suriyeliler geri dönsün diye ek tedbir ve kararlar alacağını açıklayan Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan, parti politikasını Suriyelileri göndermek üzerine kuran Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ ve bazı siyasetçilerin ‘radikal’ söylemleri Türk-Suriyeli çatışmasında ne kadar etkili? Prof. Dr. Somer, “Makul, gerçekçi ve bilimsel çözümler ortaya konulmadığı sürece, üzücü ama bu tür radikal; toplumun korku, kaygı ve duygularını istismar eden siyasal söylemler ve eylemler ortaya çıkacaktır. Bu söylemler sorunun çözümüne hizmet etmediği gibi, insanların duygularını istismar etmekten öteye de geçmiyor. Bunu engellemenin bir yolu var mı? Var. Acil, sorunun uluslararası boyutu da hesaba katılarak başta Suriye’ye yönelik olmak üzere dış ülkelerle risk ve maliyet paylaşımına yönelik, işleyen, barış odaklı, yeni politikalar üretilmeli. Hasmane söylemlerden kaçınılmalı. Sosyolojik ve ekonomik anlamda sonuç yaratacak politikalar üretebilir, bunu da toplumu ikna edecek şekilde anlatabilirsek sorun çözülür” önerisinde bulunuyor.

ÜZERİNE GİDİLMEZSE KONTROL EDİLEMEZ BİR HALE DÖNÜŞÜR

Mülteci Hakları Savunucusu Hukukçu Abdulhalim Yılmaz, Esenyurt’taki saldırının bir benzerinin daha önce İkitelli’de, Bağcılar’da ve Ankara, İzmir gibi başka şehirlerde de yaşandığını, yani münferit bir olay olmadığını söylüyor. Mültecilere yönelik saldırıların cezasız kaldığını ve bu nedenle durumun daha da vahim hale geldiğini belirten Yılmaz, “Suriyeliler yerinden, yurdundan edilmiş, hayatlarını kurtarmak için Türkiye’ye sığınmış insanlar. Yeni bir hayat kurmaya çalışırken kendilerini daha büyük bir mağduriyet içinde buldular. Ne yazık ki kamuoyunda saldırılanlar suçlu, saldıranlar vatansevermiş gibi bir algı yaratmaya çalışanlar var” diyor.

CEZASIZ KALMAMALI

Yazının Devamını Oku

Bir 'like' için sağlığınızdan olmayın

Hakan Gence Hürriyet Pazar için oyuncu Hazal Kaya ile harika bir röportaj yaptı. Kaya, daha önce de değindiği ‘body shaming’, -Türkçeye ‘Vücudundan utandırma’ olarak çevirebiliriz- konusunu es geçmedi. Kadın oyuncuların özellikle de sosyal medyada fizikleri üzerinden psikolojik baskıya maruz kaldıklarını hatırlatarak, “Şok diyetler yaptım, bedenimle ilişkim bozuldu” dedi. Sayın Kaya sadece sizin değil, hangimizin ilişkisi bozulmadı ki!.. Daha zayıf, daha güzel, daha genç görünmek için çoğumuzun yapmayacağı diyet, olmayacağı ameliyat, almayacağı hap yok! Ama dikkat! Takipçilerinize güzel görüneyim derken beden ve ruh sağlığınızdan olabilirsiniz.

TEK TİP BESLENME HASTALIKLARI TETİKLİYOR

BİYOLOG, diyetisyen Burçak Çubukçu, genellikle ergenlik dönemi ile 20 yaş grubundaki genç kadınların fenomenlere ya da büyüklerine benzeme, onlar gibi ‘güzel’ olma kaygısı ile şok diyetlere kalkıştığını söylüyor. Şok diyetlerle kilo vermenin kolay olduğunun ancak sağlıktan gittiğinin altını çizen Çubukçu, “Tehlike sanıldığından büyük çünkü kiloyu yağdan değil su ve kastan kaybediyorsunuz. O an tartıda kilo veriyorsunuz ama diyeti bırakıp normal beslenmeye geçtiğiniz an vücut sanki kıtlıktan çıkmış gibi strese giriyor ve hemen yeniden kilo almaya başlıyor. Bu da metabolizmayı mahvediyor. Ver- al, ver- al... Bu bir kısır döngü. Bir hastam var, tek tip beslenmeden kaynaklı kansızlık sorunu yaşıyor, saçları dökülüyor. Regl döngüsünün bozulması, böbrek hasarları, B12 eksikliğinden kaynaklı hafıza kayıpları, stres, agresiflik, odaklanma bozuklukları da cabası. Ruhsal olarak da kişi kendini sevmeyen birine dönüşüveriyor” diyor.

ANOREKSİYA’YA DİKKAT

Normalde bir kişinin günlük 1000-1500 kalori alması gerektiğine değinen Çubukçu, tek tip diyetlerin vücudun alması gerektiği vitamin ve mineralleri yok ettiğini de belirterek, örneklendiriyor: “Zayıf olan ‘mutlak sağlıklıdır’ diye bir şey yok. Kişi ancak uzman eşliğinde, kendine özgü beslenme programına uyarak daha sağlıklı olabilir. Mesela, bir kişinin normalde alması gereken C vitamini 70 gramdır. Sigara içiyorsa bu miktar 120 grama kadar çıkabilir. Yani beslenme kişiye özgüdür. Çok yaşadığımız bir başka sorun da anoreksiya. Çok sayıda genç, kilo almamak için, yemek sonrası kendini kusturuyor, ki bunun sonu ölüm olabilir.”

NORVEÇ FİLTREYİ YASAKLADI
NORVEÇ’te beden algısı sorunlarını tetiklediği, ‘idealize insan’ algısı oluşturulduğu için sosyal medyaya özel bir düzenleme yapıldı. Fenomenler ve markalar, ticari amaçla yayınladıkları rötuşlu, filtreli, oynanmış ya da bir başka şekilde manipüle edilmiş görüntüleri belirtmek zorunda. Aksi takdirde suç işlemiş sayılacaklar. Yeni yasa gençler arasındaki dış görünüş baskısını azaltmayı hedefliyor.

Yazının Devamını Oku

Düğünlerde altın devri kapandı; gümüş çağı başlıyor

Bizde âdettendir, düğün yapana altın takılır ancak geçtiğimiz yıl, altın fiyatlarında yaşanan artış, düğün yapanı da o düğüne gitmeyi planlayanı da zora soktu. 2021 başında gramı 450 lira olan altın, aralık ayında 900 lirayı geçerken bu günlerde 800 TL civarına geriledi. Altın fiyatlarındaki bu yükseliş nedeniyle de birçok kişi yönünü gümüşe çevirdi. Öyle ki önümüzdeki hafta düğünde takmalık çeyrek, yarım ve cumhuriyet altın büyüklüğünde kulplu ‘gümüş sikkeler’ piyasada olacak.

GELİNE HALASINDAN ÇEYREK GÜMÜŞ

Davet edildiğimiz her düğün öncesi hiç abartısız aile arasında, ‘Acaba ne taksak? Para taksak ayıp olur mu? O bana çeyrek takmıştı ama fiyatlar da yükseldi, biz ne takalım?’ gibi sorular havada uçuşuyor. Geçtiğimiz yıl altın fiyatlarının hızla yükselmesi, gümüşün de değer kazanmasının ardından birçok kişinin gümüş (altın kaplama) takıya yöneldiğine şahit olmuştum. Ancak önümüzdeki haftadan itibaren işin rengi değişiyor. Gelin ya da damada gümüş çeyrek de takılabilecek.

KULPLU, KURDELELİ

Altın ve Para piyasaları uzmanı İslam Memiş, kendilerine gelen yoğun talebin ardından piyasaya altın süren, GM rafineleri anlaşarak çeyrek (5gr), yarım (10gr) ve cumhuriyet altın (20 gr) büyüklüğünde, kulplu gümüş sikkeler bastırtmış.

İslam Memiş

Memiş’i arıyor, bu işe neden kalkıştığını soruyorum. Kendisine geçtiğimiz düğün sezonunda binlerce kişinin ulaştığını belirten Memiş, “Vatandaşlar ‘Para taksam ayıp olur’ diyordu. Gramın gramını ya da para takmayı kendine yakıştıramıyordu. Oysa gümüş çok değerli bir metal. 2020’de altından daha fazla kazandırdı. Son iki yıldır ‘altın’ çağını yaşıyor. Ben de bunu düşünüp gümüşe yöneldim. En makul çözüm bu oldu. 100, 200 lira takmak yerine isteyen gümüş sikke takacak. Gümüş sikkelerin kulpu var, kurdele de takılıyor. Böylelikle altın fiyatları yükseldiği için kaybolmaya başlayan takı kültürü de ölmeyecek” diyor.

GÜMÜŞ ‘ALTIN’ ÇAĞINI YAŞIYOR

Yazının Devamını Oku

Kripto paralar neden düştü

Kripto para piyasaları yine çakıldı. Kripto paraların en yüksek hacimlisi Bitcoin son 24 saatte yüzde 8’e yakın değer kaybederek 43 bin dolar seviyesine indi. Ethereum’da ise değer kaybı yüzde 9’un üzerinde. Binance Coin, Cardano, Chiliz, Solana, Polkadot gibi diğer büyük coinlerde de kayıp yüzde 10’u aştı. Peki, bu düşüşün sebebi ne? Yeniden yükselişe geçer mi? Geçerse, ne zaman? Uzmanlara sordum. Uyardılar: “Piyasa aşırı duyarlı. Kredili ve kaldıraçlı işlemlerden uzak durun!”

KALDIRAÇLI İŞLEMLERDEN UZAK DURUN

Altın ve para piyasaları uzmanı İslam Memiş, kripto para piyasalarında yaşanan bu sert düşüşten yaklaşık 10 gün önce, ‘Kripto para piyasasında işlem yapan arkadaşlar; Uzun vadeli ve ihtiyacınız olmayan parayı bağlarsanız iyi olur. Ulus devletler, tokat atacak! Üzülürseniz üzülürüm’ uyarısı yapmıştı. Bugün tam da o noktadayız. İslam Memiş’i aradım. Tahminini neye dayanarak yaptığını sordum. Memiş, “Bu tahmini kaldıraç işlemi yapanları düşünerek yapmıştım. Türkiye’de kripto para daha çok kumar gibi, yatırım amaçlı düşünülmüyor. Uyarmak istemiştim. Nitekim de dediğim gibi oldu” diyor. Peki, ne oldu da piyasa bir anda toz duman oldu? Memiş, bu düşüşte FED etkisi olduğunu belirterek, şöyle devam ediyor:

KRİPTO PARALARDA DÜŞÜŞ SÜRECEK

ABD Merkez Bankası (FED) 14-15 Aralık’ta düzenlenen Federal Açık Piyasa Komitesi (FOMC) toplantısı tutanaklarını yayımladı. Tutanaklar, faiz artışının piyasa beklentisinden daha erken olabileceğini gösterdi. Bu da yatırımcıyı dolara itti, satışlar başladı. Ben şimdi bir tepki yükselişi bekliyorum, 47 bin dolar civarına çıkabilir. Ama kalıcı olmayacak. Gözümüz, bugün ABD kanadından gelecek olan Tarım Dışı İstihdam ve İşsizlik verilerinde. 25 Ocak’ta da FED’in faiz kararı var ve muhtemelen de mart ayında faiz artırımına gidilecek. O nedenle satışların devam edeceğini, Bitcoin’in 40 bin dolar altına ineceğini düşünüyorum. Yatırımcılar dikkatli olmalı!”

YAZA KADAR BEKLEYİN

Peki, bu düşüşler kalıcı mı? Memiş, ‘Hayır’ diyor, yaz aylarını işaret ederek, “Haziran-Temmuz gibi kripto para piyasalarında yine-yeni rekorlar bekliyorum. Bitcoin’de 70-80 bin dolar seviyesine yükseliş görebiliriz. Ama bundan önce bir beklenti olmasın. 25 Ocak’tan sonra yaza kadar ikinci düşüş dalgası devam eder. Kısa vadede zengin olma hedefleri olanlar eldekinden de olabilir. Özellikle kredili ve kaldıraçlı işlemler yapanlar dikkatli olsun.”

METAVERSE CANLANABİLİR

Yazının Devamını Oku

5 yaş üstü çocuklar aşı olmalı mı

Polonya 13, Macaristan 14, Almanya, İspanya, Yunanistan 15, İtalya 16, Fransa ise 22 Aralık’tan itibaren 5-11 yaş arası çocukları aşılamaya başladı. Amerika ise kasımdan bugüne kadar 5-11 yaş arası 8.7 milyon çocuğu aşılamış durumda. Türkiye’de ise bu yaş aralığı çocuklara henüz aşı hakkı tanınmış değil. Omikron varyantının korkuttuğu bugünlerde uzmanlar ve birçok ebeveyn küçük çocuklara da bir an önce aşı hakkı tanınması gerektiğini savunuyor. Peki, COVID-19 aşısı çocuklar için ne kadar güvenli? Kafamdaki 5 soruyu TTB Okul Sağlığı Çalışma Grubu Üyesi Dr. Tomris Cesuroğlu’na sordum.

AŞIYI HALKIN AYAĞINA GÖTÜRELİM

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de Omikron hızla yayılıyor. Aşılama ne durumda? Bu hızlı yayılımın kaynağı okullar mı?

“Hayır, asla değil. Sanılanın aksine virüsü ağırlıklı olarak çocuklar değil yetişkinler alıyor ve yayıyor. Okulların yayılımın odak noktası olmadığını yapılan çok sayıda ciddi araştırmaya dayanarak söyledik, ki bir buçuk yıl boyunca çocuklar boşu boşuna eğitimden uzak kaldı. Esas yayılma yetişkinlerin toplu olarak bulunduğu; restoran, eğlence mekânı, işyeri, fabrika, toplu taşıma gibi hele de maskesiz durulan ya da havalandırması iyi olmayan kapalı mekânlardan kaynaklı. Durum böyleyken yetişkinlerin aşılanması çok önemli ancak Türkiye aşılama konusunda ne yazık ki iyi bir noktada değil. Milyonlarca yetişkin henüz birinci doz aşısını dahi olmadı. Sadece 2 doz Sinovac olanlar da risklere açık. 15-25 yaş arası gençler virüsün hızlı yayılmasında etken. Tüm bu grupların acilen aşılanması, aşı tereddüttü olanların bilgilendirilmesi, kampanyalar başlatılması lazım. Halkı aşıya davet etmek yerine aşıyı halkın ayağına götürmeliyiz, okullarda, kampüslerde ve işyerlerinde aşı kampanyaları yapmalıyız.”

ONLARA DA AŞI HAKKI TANINMALI

Peki, 5-11 yaş çocuklarımız ne kadar risk altında?

“En yüksek risk yetişkinlerde. Hastalığı ağır geçirme ve vefat riski çocuklarda çok daha düşük. 5 yaşında bir çocuğun hayatını kaybetme riski 65 yaşındaki bir yetişkinin hayatını kaybetme riskinin binde biri. Ama bu demek değil ki çocukları aşısız bırakacağız. Hele de Omikron gibi hızlı yayılan bir varyant söz konusuyken. Vaka sayıları yükseldiği zaman nadir olan da görülür olmaya başlıyor. Dolayısıyla çocukları korunmasız bırakmamalıyız. 5-11 yaşa da aşılama hakkı verilmeli. Türkiye bu konuda geri kaldı.”

Eğer çocuklar hastalığı o kadar ağır geçirmiyorlarsa neden aşı olmalılar?

Yazının Devamını Oku

Sanat sanat için mi yoksa NFT için mi

2021 hiç şüphesiz sanatta NFT yılı oldu. Dijital sanatçı Beeple’ın eserinin 69.3 milyon dolara satılması ile yükselişe geçen NFT satışları, yıl sonunda 246 milyon dolara ulaştı. ABD’nin eski First Lady’si Melania Trump geçtiğimiz hafta, 2 gün önce de ünlü televizyoncu Acun Ilıcalı NFT platformu kurduklarını açıkladı. Ankara Üniversitesi Rektörü Necdet Ünüvar ise, Güzel Sanatlar Fakültesi’ne seçmeli ‘NFT’ye Giriş’ dersi konulduğunu duyurdu. NFT birçok açıdan geleneksel sanata rakip gibi duruyor. Peki ama ders olarak okutulabilir mi? NFT gerçekten sanat mıdır?

‘ALAN ALSIN, TEPE TEPE KULLANSIN’

Tarih boyunca neyin sanat olarak adlandırılacağına dair fikirler sürekli değişmiş olsa da bana göre sanat maddi bir faydayı değil, insanlara haz vermeyi amaçlayan özel bir faaliyettir. Belki de o nedenle her ne kadar zamanın ruhunu yansıtıyor olsa da NFT konusuna bir türlü ısınamadım. Önce, yakın zamanda 80. yaşını açtığı sergi ile kutlayan ressam Gürkan Coşkun ya da bilinen adıyla Komet’i aradım, ‘NFT, sanat mıdır?’ diye sordum. O da bana ‘NFT ne?’ diye sordu. Anlattım, örnekledim. Komet, “Olabilir, neden olmasın? Biri ona sanat diyorsa öyledir. Alan varsa alsın, tepe tepe de kullansın. Beni şahsen rahatsız etmez alınıp satılabilir olması ya da ders olarak okutulması” diyor.

NFT SEÇMELİ DERS OLDU

KRİPTO para ile hayatımıza giren NFT, lisans eğitimine de taşındı. Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Necdet Ünüvar, ‘NFT’ye giriş’ dersinin senato kararıyla genel sosyal seçmeli dersler havuzuna eklendiğini kendi sosyal medya hesabından duyurdu. Edindiğim bilgiye göre ders bu dönem 70 kişilik kontenjan ile verilmeye başlanacak. Türkçeye ‘Değişimi Mümkün Olmayan Para’ olarak çevrilebilen NFT’nin seçmeli ders olarak verilmesi ise son yıllarda sanattan dijital oyuna kadar her alanda karşımıza çıkmasıyla doğru orantılı. Ankara Üniversitesi böyle bir çalışmaya öncü olmaktan, konuştuğum birçok öğrencisi de okullarının ‘Zamanın ruhu’nu yakalamasından gayet memnun.

‘NFT, SANATIN KURTULUŞU DEĞİL BATIŞIDIR’

Uluslararası tanınırlığa sahip çizgi roman, karikatür ve illüstrasyon sanatçısı ve Ece’nin yaratıcısı M.K. Perker’i de aynı soru ile arıyorum, “Ders olarak okutulması kafa karıştırıcı çünkü bu bir sanat akımı değil, herhangi bir metot değil” diyor, şöyle devam ediyor: “NFT daha çok ekonomik bir metot ve sanat okulunda da ekonomik bir metodun okutulması saçma. Sanat kolektörleri bir eseri kalitesi, durumu, sanatçının ya da işin tarihsel özelliğine göre satın alır, oysa NFT’yi alanlar daha çok yatırım amaçlı alıyor. NFT eser toplayanlar daha çok ‘Dursun da yarın öbür gün değerlenir’ mantığı ile hareket ediyorlar ki sanatçı da eserinin değerini, Coin gibi, manipüle ederek arttırıp düşürebiliyor. Sanatın kurtuluşu değil, batışı oldu bence bu durum” diyor.

ŞANSIMI DENEYEYİM

Yazının Devamını Oku

2 fotoğraf 2 farklı yorum

Taliban yönetimindeki Afganistan’dan 2 çocuğuyla kaçan ancak Türkiye-İran sınırında kendi çoraplarını çocuklarının ellerine giydirdiği için donarak ölen Afgan kadının trajik öyküsü çoğumuzun vicdanını yaraladı. Öyle ki Afgan kadının cansız bedeni ve geride bıraktığı 2 çocuğunun fotoğrafını, özellikle de sosyal medyada ‘Vah, vah!’ diyerek paylaşmalara doyamadık! Ancak donarak ölen Afgan anne üzerinden mültecilere duyulan empati bir başka fotoğrafta yerini yine nefrete bıraktı. Aynı gerekçelerle ülkelerinden kaçan Afgan mültecilerin Beyoğlu’ndaki yeni yıl eğlencesine kültürümüzü dejenere ettikleri gerekçesiyle ateş püskürdük. Mültecilere bakışımız konfor alanımıza dokunduğu zaman neden değişiyor? Sordum.

SINIRA DUVAR ÖREREK KÜLTÜRÜ KORUYAMAZSINIZ

Göç, mültecilik ve göç sosyolojisi üzerine araştırmalar, çalışmalar yapan Sakarya Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Yusuf Adıgüzel’i arıyorum. ‘Donarak ölen Afgan anne ya da Aylan bebek örneğinde de olduğu gibi mülteci meselesine ancak ortada bir ölüm varsa empati ile yaklaşıyoruz. Eğlendiklerinde ya da ev, iş sahibi olduklarında ise onlardan nefret ediyoruz. Neden?’ sorusunu yönelttim. Prof. Dr. Adıgüzel mülteciliğin bir insanlık sorunu olduğunu belirterek giriyor konuşmasına ve “Yaşam hakkı dünyadaki en temel haktır ve unutulmamalı ki mülteciler de insandır” diyor, şöyle devam ediyor: “Bu insanları donarak ölmek ya da vahşi hayvanlar tarafından parçalanmayı göze alacak kadar böylesi uzun bir yola çıkmaya zorlayan nedenler neler? Önce buna bakmak lazım. Mültecilik sadece bir göç sorunu gibi değerlendirilmemelidir. Bu yaşam hakkı meselesidir. Mülteciliği ortadan kaldırmak mümkün olmadığı gibi azaltmak, engellemek için yapılması gereken de mültecileri suçlamak değildir. ‘Ne yapmalı?’ diyecek olursan da kişileri vatanını terk etmeye, mülteci olmaya iten sebepler ve çözümleri bulunmalı, uluslararası bağlamda harekete geçilmelidir. Yoksa sınıra duvar örerek ya da sınıra dikenli tel çekerek bitirilebilecek bir mesele değil. Göç konusunun en masum tarafı mültecilerken, yanlış politikalar gereği bugün hedef haline gelmişlerdir.”

KÜRESELLEŞME ETKİSİ

En son yılbaşı gecesi Taksim, Beyoğlu’nda eğlenirken videolarını paylaşan Afganistan, Suriye ve Pakistanlı mültecilere kültürümüzü dejenere ettikleri gerekçesiyle tepki gösterildi. Afgan anne ve çocuklarının dramı üzerinden kurulan empati bir anda yerini yine nefret söylemlerine bıraktı. Burada asıl sorun mülteciler mi? Yoksa politikalar mı? Prof. Dr. Adıgüzel, “Kültürümüzü dejenere edecekler korkusu, gelenlerin kültürünün bize benzemediği korkusuyla üretilmiş bir travma, korku. Aslında Türkiye göçmen meselesine pek de yabancı değil. Osmanlı’nın son zamanları ve nihayete ermesinden sonraki süreçte de sürekli göç aldı. Bunların çoğunluğu ortak din ve soy birliğine dayanan göçlerdi. Bu göçler Kafkasya’dan, Kırım’dan gelen ve kültür olarak daha yakın olduğumuzu düşündüğümüz yerlerdendi. Dolayısıyla kültürel olarak bizi riske edeceklerini düşünmedik. Oysa kültür dediğiniz şey sabit duran bir şey değil ki! Aksine değişen, kendini geliştiren bir olgu. Son 10 yılda yaşanan göçler olmasaydı, ‘Bugün hâlâ aynı şekilde yaşardık’ diyebilir misiniz? Hayır. Kültürün dejenere olması mültecilik meselesinden öte küreselleşmenin getirdiği bir durum. Küreselleşmenin etkisi altına aldığı bir dünyada, siz sınırı kapatarak kültürünüzü koruyabilir misiniz?” diye soruyor.

ORTAK BİR DİL YARATMALIYIZ

PROF. Dr. Adıgüzel, kültürel dejenerasyon ve değişimin sadece sınırdan geçen insanla değil eldeki tablet, bilgisayar, telefonla da olacağını söyleyerek, “Bu yeni dünya sadece tek tip kültürde, sadece kendimize benzeyen insanlarla yaşayacağımız sabit bir dünya değil artık. Burada ortak zeminde buluşabilmek için farklılıklara mümkün mertebe saygı duymak gerekiyor. Avrupa için eski olsa da Türkiye için bu yeni bir süreç. 2. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’ya milyonlarca göçmen geldi. 70 yıldır farklı kültürlerden 50 milyondan fazla göçmen yaşıyor, buna rağmen hâlâ Avrupa’da en önemli meselelerin başında göçmenlik ve göçmen kültürü meselesi geliyor. Türk toplumunun endişesini anlamak, fazla yargılamamak lazım ama öte yandan bu anlayış Türk toplumuna da mültecilere hak-hukuksuzluk yapma hakkını da vermiyor. Birlikte yaşayarak, ortak bir dil yaratacağız. Tabii bu biraz zaman alacak. Kültürel değişim ve dönüşüm geceden sabaha olabilecek bir şey değil” diyor.

Yazının Devamını Oku

Kanser hastalarına kur şoku

Biliyorsunuz uzun ve meşakkatli bir kanser tedavisinden yenice çıktım. Yani yakından biliyorum ki bu süreçte aldığınız ilaç, tedavi yöntemi ve moral büyük önem taşımakta. Oysa bugünlerde yüzlerce kanser hastası büyük bir umutsuzluk ile bekleyiş içinde. Daha önce yazmıştım, dozu 50 ile 80 bin TL arasındaki bazı akıllı-kanser ilaçları SGK kapsamında değil. Kanser hastaları ya kredi çekiyor ya da elde avuçta ne varsa satıp ilaçlarını alıyorlardı. Ama şimdi parasını ödeyen de ilaç alamıyor. Türk Eczacılar Birliği uzun süredir, parasını ödeyenlere de ilaç temin edemiyor. Tedavisi yarım kalan kanser hastaları çaresizlik içinde...

TEK UMUDUMUZU ELİMİZDEN ALMAYIN

AYTEN Göymen, eski bir gazeteci, benim de arkadaşım. Uzun süredir yumurtalık ve meme kanseri tedavisi görüyor. Onun da kemoterapileri bitti ancak 2 yıl boyunca hastalığın tekrarını ve metastaz yaparak başka organa sıçramasını önlemek adına Lynparza adı verilen akıllı ilacı kullanmak zorunda. İlacın kutusu 5 bin 239 Euro. İlaç Sağlık Bakanlığı onaylı ancak SGK geri ödemesi kapsamında değil. O nedenle parasını yatırıyorsunuz, Türk Eczacılar Birliği ilacı yurtdışından sizin için ithal ediyor. Göymen bugüne kadar, 16 aydır -56 günde bir, sabah- akşam 8 kutu Lynparza aldığını geçtiğimiz kasım da yeni bir kür daha alması gerektiğini ve her zamanki gibi Türk Eczacılar Birliği’ne (Euro kuru o gün 13 lira civarında) yaklaşık 70 bin lira ödeyerek ilaç siparişini verdiğini söylüyor. Ancak o gün bugündür ne ilaçtan ne de Eczacılar Birliği’nden ses yok! Devamını kendisi anlatsın...

SERTİFİKA BAHANE

“İstanbul ve Ankara’daki Eczacılar Birliği ile sürekli görüşme halindeyim. Ne olduğunu anlamadık... 16 aydır düzenli kullandığım ilaç ne oldu da şu an Türkiye’ye getirilemiyor? Şöyle bir mesaj attılar: ‘Yurtdışından ilaç temini ve kullanım kılavuzu genel hükümlerinin 5. madde 3. fıkrası gereği ilgili ilacın sertifikaları tedarikçi tarafından sunulamadığı ve aynı zamanda üreticinin verdiği yüksek fiyat nedeniyle tedarik sıkıntısı yaşanmakta.’ Yani 16 aydır hiçbir sorun yaşamadan ithal edilen ilacın sertifikası eksikmiş... Ondan gelmiyormuş. Bunca ay nasıl geldi? Anlayacağın sertifika bahane.”

LÜTFEN YALVARTMAYIN

“Asıl sorun para. Kur farkından dolayı ithalat durdu. Ben ilacı yazın 50 bin liraya alıyordum. Euro artınca 70 bin lira ödedim. Olsun dedim çünkü hayat memat meselesi. Ancak parayı ödediğim halde ilacım gelmiyor. Şimdi kur eski seviyesinde. Hadi şimdi getirsinler ilacı. Ne bekliyoruz? 8 ay daha bu ilacı kullanmak zorundayım. Yani grip olmadım ki! Kanserim. Benim tek umudum o ilaç. Niçin kanser hastalarının tek umudu ile oynuyorlar. Bizim umudumuz bittiği gün, ölürüz. Her sabah ‘Şükür, yaşıyorum’ diyerek uyanıyorum. İlacı almazsam kanserim nüksedebilir. Lütfen bizi yalvartmayın.

MAHKEME KARARI VAR

Yazının Devamını Oku

Sokaktan hayvan toplamak sorunu çözer mi

4 yaşındaki Asiye’nin -sahiplerinin özel eğitim vererek vahşileştirdiği- 2 pitbull’un saldırısına uğramasının ardından ülke çapında belediyeler sokak hayvanlarını toplamaya başladı. Toplanan köpekler ya belediyelerin sınırlı imkânlarla oluşturduğu barınaklara ya da bu karda kışta ormana terk ediliyor. Onlarca barınağı gezmiş, bazı barınaklara yapılan gizli baskınlarda bulunmuş bir haberci olarak biliyorum ki barınak demek ‘ölüm kampı’ demek. ‘Bırakalım da insanları ısırsın mı?’ diyeceksiniz. Hayır. Ancak herkesi memnun edecek bir çözüm olmalı. Ne mi o? Sordum.

SORUNU YARATAN BELEDİYELERİN KENDİSİ

Bu konuda hassas ve çözüm odaklı olduğunu yakinen bildiğim HAÇİKO Derneği Başkanı Ömür Gedik’i aradım. “İnan günlerdir o minik kızımıza ağlıyorum. Kalpten üzgünüm. Acil şifalar diliyorum ailesine ama sence bu acı olayda suçlu köpekler mi yoksa o köpekleri dövüştürmek, çevreye ‘güç’ gösterisi yapmak için saldırganca eğitip, büyüten sahipleri mi?” diye soruyor. Canı gönülden o köpeklerin sahiplerinin adam öldürmeye teşebbüsten yargılanması gerektiğine inanıyorum. Hayvanları hem saldırgan yetiştiriyor hem de tasmasız, ağızlıksız bırakıyorlar. Gedik, Dikkat çekmek istediğimiz nokta işte bu. Gelin görün ki şimdi kurunun yanında yaş da yandı. Böyle bir olaydan yola çıkarak sokakta sevgiye ve bir lokma ekmeğe muhtaç hayvanları toplamak gerçekten vicdansızlık, olacak iş değil!” diyerek şöyle devam ediyor: “Türkiye’de yaklaşık 3 milyon sokak hayvanı var. Bu hayvanları koyacak yeterli barınak ise yok. Yani bu hayvanları toplayıp ne yapacaklar? Bu alenen ölüme terk etmek. Barınağı olan belediyelerin ise mevcut yasaya göre görevi hayvanları kısırlaştırıp, aldıkları yere geri bırakmaktır. Ve yine kanun, ‘Barınaklarda sadece sakat ve bakıma muhtaç hayvanlar kalabilir’ der. O nedenle yapılan ‘toplama’ yasaya göre suçtur.”

Barınak deyince insanlar ‘barınacak sıcak ev’ gibi düşünüyor. Ama maalesef birçok barınakta gerçek bu değil. Gidin bir görün manzarayı! Sorunun çözümü hayvanları toplayıp, barınağa koymak değil; veteriner istihdam etmek, kısırlaştırma yapmak, barınakları düzenlemek, hayvanların para ile satılmak üzere üretilmesini ve hayvan sahiplenenlerin ‘Sıkıldım, bakamıyorum’ diyerek hayvanları sokağa bırakmasını engellemek, sokakta bu kadar hayvan varken de hayvan satışını yasaklamak. Belediyeler görevlerini yapmadıkları için bugün bu sorunu yaşıyoruz yani sorunu yaratan belediyelerin kendisi... Biz devletimiz ile el ele çalışmaya hazırız.”

ÜRETİM VE SATIŞ ACİLEN DURDURULMALI

Dayanışma Hayvan Hakları Federasyonu Başkanı Timur Ugan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘tehlike arz eden tüm köpeklerin toplanması’ yönündeki çağrısının ardından belediyelerin onlarca köpeği topladığını söyleyerek, “Ortada bir yanlış anlama var. Sayın Cumhurbaşkanı bu çağrıyı yaparken hayvanların sokaktan toplanıp, huzurla, sıcak barınaklarda yaşayacaklarını düşünüyor haklı olarak. Belediyeler maalesef gerçekleri söylemiyor. Türkiye’de şu an 2.5 milyon sokak hayvanı var. 1.389 belediyenin ise sadece 300’ünde barınak, kısırlaştırma ve tedavi imkânı var. Hatta bazılarında veteriner hekim dahi yok. Durum böyleyken belediyeler hayvanları toplayıp ya katlediyor ya da komşu ilçelere gönderiyorlar. Oysa sokak hayvanlarının kısırlaştırılması ve her ilçeye tedavi merkezi kurulmasının maliyeti 100 bin TL. Üstlerine düşeni yapsalar ortada sorun kalmayacak ama onlar ‘Yok edelim’ düsturu ile hareket ediyor. Esnafın kapısının önünde kuzu gibi yatan, sesi soluğu çıkmayan masum hayvanları topluyorlar” diyor.

Yazının Devamını Oku

2 çocuk 2 şiddet

Türkiye bugün iki farklı şiddet olayını konuşuyor. İlki, Gaziantep’ten... 4 yaşındaki Asiye Ateş oturduğu sitenin bahçesinde pitbull cinsi 2 köpeğin saldırısına uğradı, ağır yaralandı. Küçük kızın başına gelenler ise hayvan hakları savunucuları ile hayvanseverleri karşı karşıya getirdi. Öte yandan gündemde 11 yaşındaki öğrencisini tekme tokat döven ‘cani’ öğretmen ve o şiddete şahit olduğu halde hiçbir şey yapmayan meslektaşı var. Çocuğu o cehennemden kurtaran ise yine bir öğretmendi. 1 olay, 3 farklı öğretmen profili... Her iki konuyu da detayları ile mercek altına aldım.

BU İŞİN HAYVANSEVERLİKLE İLGİSİ YOK, ÖNLEM ALINMALI

Küçük kızın parkta oyun oynarken pitbull cinsi köpeğin saldırısına maruz kaldığı o anların görüntülerini izlemeyi yüreğim kaldırmadı. Öyle bir vahşet! Tam da bunu düşünürken müzisyen, Soner Arıca hislerime tercüman bir paylaşımda bulundu, şöyle diyor: “Hayvanların mutlak korunmasından yanayım ancak pitbull cinsi gibi ‘kontrol edilemeyecek güçte’ olanlar (ağızlıksız olarak da) sosyal ortamda gezdirilmesin, ki zaten bu yasa ile yasaklanmış durumda. Sadece 5 saniye o kız çocuğunun yakını olduğunuzu düşünün, ne hissederdiniz?” Arıca’ya destek çığ gibi büyüdü. Benzer endişeler taşıyan binlerce insan hayvanlara yönelik şiddeti kınıyor ancak bir gün sokakta başlarına benzer bir olay gelme ihtimalinden de rahatsızlık duyuyor. Gazeteci Feyza Gümüşlüoğlu da, “Birkaç ay önce bisikletle işe giderken bir sokak köpeği hızla üzerime koşarak hafifçe ısırdı. Tedbir amaçlı 4 doz kuduz aşısı olmak zorunda kaldım. Yorucu bir süreçti. Bu işin hayvanseverlikle ilgisi yok” diyerek önlem alınmasını istedi.

HEPİMİZ ÖLELİM HAYVANLAR YAŞASIN

HAYVANLARA uygulanan her türlü şiddet ve istismarın karşısındayım. Hayvan hakları yasasının çok geç kalınsa da yürürlüğe girmiş olmasından memnuniyet duyuyorum. Ancak hayvan sevmek ve haklarını korumak ile küçük kızın uğradığı vahşet arasında ince bir çizgi var. 2004 yılında “Yıkılıyo” şarkısıyla ün kazanan, şarkıcı Ayça Tekindor işte o ince çizginin ötesine geçti. Vahim olay sonrası Twitter hesabından “Bak bir daha sek söylüyorum: Hepimiz ölelim, hayvanlar yaşasın! Önüme ‘Şu köpek saldırıları, yok pitbull vahşiymiş bilmem ne!’ gibi salak haberleri düşürenler, beğenenler dahil herkesi engelleyeceğim. Fenalık bastı! Buna ‘Ama çocuklar’ diye yorum yapanları da” tarzında bir paylaşım yaptı. Tepkilerin büyümesinin ardından da sosyal medya hesabını kapattı.

HAYVANLAR DEĞİL SAHİPLERİ TEHLİKELİ

Hayvanları Koruma Derneği Başkanı, Avukat Gülçin Yapıcı’yı arıyorum. Yaşanan olaydan dolayı hem küçük kızın ailesi hem de hayvanlar adına çok üzgün. “İnanın bana tehlikeli ve vahşi olan bu köpekler değil, sahipleri” diyor ve şöyle devam ediyor: “Ortada hayati tehlikesi olan masum bir evladımız var. Gerçekten üzgünüm. 40 yılda bir de olsa psikolojisi bozuk hayvan çıkmaz mı? Çıkabilir. Ancak burada yüzde 99 oranda sorun o hayvanların sahibinde. Aslında pitbull cinsi

Yazının Devamını Oku

Son kullanma tarihi geçmiş aşılar kafa karıştırdı

Dün iki arkadaşım 3. doz aşılarını olmak için hastaneye gitti ancak aşılarını olmadan geri döndüler. Sebep, aşıların üzerindeki son kullanma tarihinin geçmiş olmasıydı. Sağlık Bakanlığı’nın “BioNTech aşıları dahil tüm aşıların raf ömrü, üretim tarihinden itibaren 9 aya çıkarılmıştır. Son kullanma tarihlerinin geçmesi gibi bir durum söz konusu değildir” açıklamasını göstersem de inandıramadım. Ben de alanında uzman iki isme son kullanma tarihi geçmiş ya da üzerinde Çince etiket olan aşıların kullanılıp kullanılmayacağını ve durumun neden kaynaklandığını sordum.

GÖNÜL RAHATLIĞI İLE AŞINIZI OLUN

Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu Üyesi ve Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Nurettin Yiyit, son söylemesi gerekeni başta söylüyor: “Aşıları gönül rahatlığı ile olabilirsiniz.” Olalım ama nasıl? Bugün marketten alışveriş yaparken bile her şeyin son kullanma tarihini kontrol ediyoruz. Bazı aşıların son kullanma tarihinin geçmiş olması özellikle aşı tereddüttü yaşayanlara haklı olarak ‘Acaba?’ dedirtiyor. Aşıların üzerinde neden eski tarih var? Normal şartlarda yeni bir aşı ya da ilacın geliştirilmesi için uzun zaman gerektiğini belirten Prof. Dr. Yiyit, COVID-19 aşılarının acil kullanım onayı alarak piyasaya sürüldüğünü hatırlatarak sorumu şöyle yanıtlıyor: “Piyasaya çıkmadan önce ilaç ya da aşılar son kullanma tarihinin belirlenmesi için gerçek zamanlı testlere tabi tutulur. Mesela -5 derecede saklanması gereken bir aşı faz çalışmaları boyunca belirlenen sıcaklık koşullarında saklanır ve o süre dolduğunda aşının içindeki etken maddelerin kaybolup kaybolmadığına bakılır. Buna göre de son kullanma tarihi belirlenir. Ancak COVID-19 aşıları acil kullanım onayı ile çıktı, biliyorsun. Raf ömrü belirlenirken bir yandan da testler devam ediyordu. O nedenle kısa süreli raf ömrü verildi ama sonra bakıldı ki 2 yıl rafta kalabiliyor, etkinliği kaybolmuyor, son kullanım tarihleri de güncellendi.”

DERİN DONDURUCUDAN ÇIKAMAZ

Madem son kullanma tarihleri güncellendi, flakonların üzerine yeni tarihler basılamaz mıydı?
Prof. Dr. Yiyit, “Hayır, mümkün değil” diyor ve şöyle devam ediyor: “Biz bu aşıları -80 derecede muhafaza ediyoruz. -80’de saklanan bir aşıyı çıkarıp ambalajını değiştirip yeniden -80’e sokamazsınız. Dondurucudan çıkardığınız gıdayı buzunu çözdürüp nasıl dondurucuya geri koyamıyorsanız burada da aynısı söz konusu.
O nedenle aşıların üzerindeki etiketlerin değiştirilmesi gibi bir lüksümüz yok.”

Yazının Devamını Oku

Kanser vakaları neden artıyor

İnsan başına kötü bir şey geldiğinde, bir tek kendisinin sınandığını düşünüyor ama gerçek öyle değil. Biliyorum ki herkesin sınavı başka. Birbirimize destek olmak, güç vermek önemli. Tüm bu süreçte öğrendiğim bir şey daha var. Genetik yatkınlık dışında, ne kadar inkâr etsek de kanseri sinir, stres, endişe, kaygı, sağlıksız beslenme-uyku, ölçüsüz sigara-alkol tüketimi, hava kirliliği gibi ‘kendi hatalarımız’ ile biraz da biz besliyoruz. ‘Erken teşhis hayat kurtarır’ diyerek farkındalık yaratmaya çalışıyoruz ama farkına varmamız gereken bir şey daha var; o da yaşam biçimimiz ve kalitesi...

TEDAVİYE YÖNELİK YENİ SİLAHLARIMIZ VAR

EKİBİ ile uyguladığı tedavi ve yöntemlerle kanserimi tedavi eden Acıbadem Üniversite Hastanesi Meme Sağlığı Merkezi Başkanı Genel Cerrah Prof. Dr. Cihan Uras ile kanser aşıları, yeni tedavi yöntemleri ile yaşam kalitemizi artırmanın yollarını konuştum.

‘Erken teşhis hayat kurtarır’ diyoruz. Doğru ama bu demek değil ki geç teşhis kurtarılamaz. Öyle değil mi?

Bilim insanları doğru tanı ve tedavi ile kanserde çığır açıyor. Ayrıca akıllı ilaçlar ile hedefe yönelik tedavilerin sayısı her geçen gün artmakta. mRNA yöntemiyle geliştirilen yeni aşı ve tedaviler de yolda. Geçtiğimiz hafta ABD’nin San Antonio şehrinde her yıl yapılan meme kanseri sempozyumundaydım. Mesela bazı hastalar senin kadar iyi cevap vermemiş oluyor tedaviye. O tür hasta gruplarına da ikinci grup tedaviler olarak elimizde artık yeni silahlar var. Hasta ilk tedaviye cevap vermemişse hemen bu ikinci silahları kullanıyoruz. Hormona duyarlı olanlarda mesela anti-hormon tedavi başlıyoruz.

Akıllı ilaç mı peki bunlar?

Hayır, o başka. Birkaç tip akıllı ilaç var. Her2 pozitif teşhisi alanlara uygulanan, hedefe yönelik ilaçlar o senin bahsettiğin. Benim bahsettiğim ise yeni immünoterapi tedaviler. Bunlar da tümöre yönelik. Bunların bir kısmı henüz SGK’dan geri ödeme almamış ilaçlar. Yurtdışından getirtiliyor. Özellikle bizim ‘ümitsiz’ gibi gördüğümüz metastatik hastalık dediğimiz, 4. evre hastalarda çok işe yarıyor. Eskiden bu hastaların yaşam süreleri çok kısayken bu yeni hedefe yönelik immünoterapi tedaviler sayesinde bu hastaları yaşama döndürmek mümkün oluyor.

mRNA yöntemiyle geliştirilen kanser aşıları ne durumda?

Yazının Devamını Oku

Ben kazandım sıra sizde

İki ay önce kötü haberi duyurmuştum şimdi sıra iyi haberde. Kanser ile olan bir yıllık mücadelemi ben kazandım. Peş peşe gelen kemoterapiler, yorgunluk, halsizlik, mide bulanmaları, ağzımda bıraktığı demir tadı artık bitti! Kaybettiğim saçlarım, tırnaklarım ve hatta kirpiklerim yeniden uzamaya başlayacak. Hayat; ‘Bitti’ dediğim yerden şimdi yeniden başlıyor… Muhteşem haberi yine sizlerle paylaşmamın sebebi ise bu süreçte bana ulaşan binlerce kanser hastası ve onların her gün ‘Ne olacak?’ endişesiyle bekleyen aileleri. Umudunuzu kaybetmeyin ve unutmayın ‘Bu da gelir bu da geçer…’

Geçtiğimiz nisanda HER+ ER- koltuk altı metastazlı, ileri evre meme kanseri teşhisi aldım. Kendim bile kansere yakalandığım gerçeği ile yüzleşememişken, durumu kimselere duyurmak gibi bir niyetim de yoktu aslında ama sayısız hastane ziyareti, 16 kemoterapi ve aynı kaderi paylaştığım onlarca kadın ile tanıştıktan sonra, ‘Ekim meme farkındalık ayı’ kapsamında, kendi kişisel tecrübelerimden yola çıkarak, yaşadıklarımı ‘Kanser ile yaşam’ yazı dizisine dökmeye karar vermiştim. İyi de yapmışım! Yazı dizisinin ardından öyle e-postalar, telefonlar aldım ki... Meme kanseri başta farklı kanser türlerine yakalanan binlerce hasta ile yakınına yazdıklarım güç vermiş, umut olmuştu. Bugün aynı motivasyon ve istekle kaleme alıyorum bu satırları. Ben kurtuldum! Peki ama nasıl?’ Bana uygulanan tedavi neydi? Hepsini, sürecimi en başından beri sıkı takip eden kocaman bir ekibin, Acıbadem Üniversite Hastanesi Meme Sağlığı Merkezi’nin Başkanı Genel Cerrah Prof. Dr. Cihan Uras ile konuştum.



HER HASTAYA FARKLI TEDAVİ UYGULUYORUZ

* Artık kanser değil miyim? Emin misiniz?

Yazının Devamını Oku

Samuray kılıçlı caniye ve ailesine ne olacak

Aklım almıyor. Günlerdir gencecik bir kadının fotoğrafına bakıp kahroluyorum. Yolda yürürken benim ya da bir başka kadının ‘güçsüz’ görüldüğü için başına aynısının gelebilme ihtimali ise beni mahvediyor. Çocuğunu tedavi ettirmek yerine ona ayrı ev açıp sadece para ve rahatlık sağlayan ailesinin de en az oğulları kadar suçlu olduğunu düşünüyorum. Peki, şimdi ne olacak? Aile hakkında dava açılabilir mi? Katil zanlısı ‘deli’ raporu alıp 3 gün sonra serbest mi kalacak? Aileler çocuklarının tedaviye ihtiyacı olup olmadığını nasıl anlar? Psikiyatrist Prof. Dr. Fatih Öncü ile konuştum.

AİLE, HEM VİCDANİ HEM KANUNİ ANLAMDA ÇOCUĞUNDAN SORUMLUDUR

PROF. Dr. Fatih Öncü, Türkiye Psikiyatri Derneği Başkan Yardımcısı. Uzun yıllardır Adli Tıp psikiyatrisi konusunda çalışıyor ve ayrıca Bakırköy ruh ve sinir Hastalıkları eğitim Araştırma hastanesi öğretim üyesi. Birkaç gündür sosyal medyada katil zanlısı Can Göktuğ Boz kadar ailesinin de yargılanması gerektiği konuşuluyor. Yasal olarak bu mümkün mü? Prof. Dr. Öncü’yü aradım hem bunu hem de katil zanlısı Boz’un avukat annesi Ayşe Nejla Yomralıoğlu’nun yaptığı “14 yaşından beri psikolojik tedavi görüyor. Verilen ilaçları düzenli kullandıramadık. Son 2-3 senedir tedaviyi reddediyor. Sıkıntıların arttığını, akıl sağlığının yerinde olmadığını ben de gözlemledim” savunmasını sordum. Prof. Dr. Öncü, “Kişilerden ziyade genel uygulama nasıl gel sana onu anlatayım” diyor ve şöyle devam ediyor:

‘AKIL SAĞLIĞI YERİNDE DEĞİL’ DEMEK YETMEZ

KİŞİDE ciddi bir ruhsal hastalık belirtisi, garip tutum ve davranış (ki bu alkol ya da madde kullanan kişilerde de görülebilir. Alkol ya da madde etkisinde suç işleyenlerin ceza sorumluluğu tamdır) varsa aile çocuk ya da yakınlarını hastaneye götürmek, yatırmak ile sorumludur. Hastanın kendine zarar vermemesi ve toplum güvenliği açısından aile kişiyi hastaneye ulaştırmak için çaba harcamalıdır. Bu vicdani bir sorumluluk. ‘Sıkıntıların arttığını, akıl sağlığının yerinde olmadığını ben de gözlemledim’ demek yeterli değil. Elbette ki aileler bazen bazı garip tutum ve davranışların hastalık olup olmadığını, muayeneye götürmekte zorluk yaşanıyorsa nasıl bir yol takip edeceklerini bilemeyebilirler. O zaman da bir psikiyatristten yardım alabilirler.”

TCK’YA GÖRE SUÇ

“TÜRK Ceza Kanunu’nun 175. maddesi ‘Akıl hastası üzerindeki bakım, gözetim yükümlülüğünü-başkalarının hayatı, sağlığı veya malvarlığı bakımından tehlikeli olabilecek şekilde ihmal eden kişi- 6 aya kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır” der. Tabii bunun için ortada kesin bir tanı olmalı. Ancak unutulmamalı ki aileler ya da varisleri kişinin hareketlerinden kanuni olduğu kadar ahlaki anlamda da sorumludur.”

Yazının Devamını Oku

'Sahte' indirimlere dikkat

‘Efsane Cuma’, ‘Bekârlar günü’, ’11-11 günleri’ derken indirimlerle dolu bir kasım ayına daha girdik! Ben dahil çoğumuz, ihtiyacımız olmasa bile ‘Ama indirimde!’ deyip alıyoruz. Peki, gerçekten indirimde mi? Ticaret Bakanlığı, “Fiyatı önce arttırılan sonra indirilen ‘sözde’ indirim kampanyalarına karşı dikkatli olun” uyarısı yaptı. İyi de nasıl? Fiyatların gerçekten indirilip indirilmediğini anlamak mümkün mü? Kime, kimi nasıl şikâyet edeceğiz? Uyanık tüketicinin ‘indirim alışverişi’ rehberini hazırladım.

BENİM BİLE BAŞIMA GELDİ

TÜKETİCİ Başvuru Merkezi Onursal Başkanı Aydın Ağaoğlu, yıllarını tüketici haklarını korumaya adamış bir isim. Konu özelinde okumadığı yönetmelik yok. Kimseyi de dava etmekten çekinmiyor. Bundan
3 yıl önce ise, o da ‘sahte’ indirim kurbanıydı. Sonrasını kendisi anlatsın: “Hayli popüler, zincir bir tekstil devinin Etiler’de bir AVM’de bulunan mağazasına girdim. Güzel bir ceket beğendim. Etikette 4.045 TL yazıyor. Üzeri çizilmiş yüzde 65 indirim yazılmış, ceket olmuş 1.400 TL. Ben uyandım tabii olaya. Bozacının şahidi şıracı misali... Kalem oyunu ile etikete önce fiyat bindirmişler sonra da ‘indirim’ yapmışlar. Mağaza yöneticisini çağırdım, ‘Bu ceketi daha önce 4.045 TL’den satışa sunduğunuzu bana ispatlayın’ dedim. Şahsın, ‘Sattık tabii’ demesi ‘Ne münasebet’ demesi yetmez. 6502 sayılı kanunun fiyat etiketi yönetmeliğinin 11. madde 1. fıkrası gereğince ceketin indirimli fiyattan daha yüksek bir fiyata satıldığını ispatlama yükümlülüğü satıcınındır ki ispatlayamadılar.

KEYFİ DEĞİL, KANUNİ

“BEN, ceketi indirimli dedikleri fiyattan-1.400 liradan aldım ve hemen Tüketici Hakem Heyeti’ne dilekçe ve faturam ile şikâyet ettim. Karşı tarafın beyanı alındı ama ceketin daha önce iddia ettikleri gibi 4.045 liraya satıldığını belgeleyemediler. Bak burası önemli: Tüketici Hakem Heyeti böyle bir ispat sunamadığı için mağazayı suçlu buldu ve söz verdikleri yüzde 65 indirimi 1.400 lira üzerinden uygulamak zorunda bıraktı. Bu bana özel bir durum değil. Kanun böyle. Eğer satıcı malı, daha önce sattığını söylediği fiyata sattığını ispat edemezse tüketiciye indirimli dediği fiyattan gerçek indirimi yapmak zorunda. Ezcümle, ceket için ödediğim 1.400 liranın 914 lira 95 kuruşunu geri aldım. Ceket yüzde 65 indirimle 485 liraya mal oldu, ‘gerçek’ fiyatına geldi. Genellikle böyle indirim dönemlerinde indirim değil bindirim uyguluyorlar.”

İNDİRİM SEVİYORUZ

“ZOR kazanıyoruz, haliyle indirim seviyoruz. Bir malın fiyatına 100 lira dense kimse bakmaz ama 200 yazıp 125’e indir, herkes almak ister. Oysa tüketici kanununda yalan indirimler yasak olduğu gibi ‘kapatıyoruz’, ‘tasfiye ediyoruz’ gibi gerçek olmayan zararına satışlar da yasaktır. Tüketici uyanık olmalı.”

Yazının Devamını Oku