GeriFulya Soybaş Yaprak döker bir yanımız bir yanımız bahar bahçe
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Yaprak döker bir yanımız bir yanımız bahar bahçe

Bir yanda pandemi, müsilaj, sel felaketi, deprem ve şimdi de orman yangınları... Diğer yanda Mete Gazoz’un olimpiyat şampiyonluğu, voleybolcu kadınlarımızın muhteşem başarısı, boksta Busenaz Sürmeli ve Buse Naz Çakıroğlu’nun yarı final sevinci. Hasan Hüseyin Korkmazgil’in şiirinde de dediği gibi; ‘Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe.’ Üzülelim mi? Sevinelim mi? Karışık duygular içerisindeyiz. Ruh halimiz hiç de iyi değil. Peki, böylesi sancılı süreçlerden nasıl çıkmalı? Kaygı, korku, suçluluk, öfke ile başa çıkmanın bir yolu var mı? Uzmanlar yanıtladı.

ORMANLARIN YASINI TUTUYORUZ

PSİKİYATRİST İlker Küçükparlak ülkece yas hali içinde olduğumuzu belirterek, örneklendiriyor: “Belki daha önce hiç Marmaris, Bodrum tarafına gitmedik. O ormanları görmedik. Orada yaşamıyoruz. Ama o kaybın yasını beraber yaşıyoruz. Bu size öyle gelmese de benim penceremden aslında hayırlı bir durum. Çünkü bir toplumu tanımlarken ortak yas tutup, tutamadığına bakarız. Ve biz belki de uzun zaman sonra ilk kez ortak yas tutuyoruz. Bu birlikteliğe işaret. Bakın mesela, sportif başarılardan bahsettiniz. Maalesef orada ortak bir sevinç göremiyorum. ‘Bu sporcu neyi temsil ediyor?’ ya da ‘Bu sporcudan, ideolojik-kültürel düzlemde, temsil ettiğim grup adına bir başarı devşirebilir miyim?’ gibi kaygılar, tereddütler, söylemler hâkim. ‘Biz’ duygusundan uzak. Orman yangınları ile alakalı ise ‘Bu durum benimle alakalı değil’ diyen yok. Tüm ülkenin içi yanıyor. Bu durum ne kadar acı da olsa toplumsal düzeyde ortak bir ulusallığın varlığına işaret ediyor ki kutuplaşmanın hızlıca derinleştiği bir ortamda, bir kaybın ‘ortak’ acı yaratması hiç de kötü değil aslında. Elbette bu acıyı yaşamak herkesin hayatı sadece bu üzüntüden müteşekkil olacak, ‘Başka bir duyguya yer yok’ demek de değildir.”

Yaprak döker bir yanımız bir yanımız bahar bahçe

YANINIZDAYIZ

Peki, bu ‘yetememe/yetişememe’ duygusu ile nasıl baş edeceğiz? Psikiyatrist Küçükparlak sorumu taziye ziyaretlerindeki duygu karışıklıklarından örneklerle açıklıyor: “Kişi ne diyeceğini bilemez, ‘Ne söylesem boş’ diye düşünür, ‘Ne işe yaracağım ki? Bu acıyı dindirebilecek miyim? Burada işim ne?’ gibi bir sorgulamalara düşebilir ya... Burada yaşanılan da benzer aslında. Acıyı geçirmese de o acıya eşlik etmenin, yan yana olmanın güç verdiği bilinmelidir. Bu durum çok kıymetlidir. Elbette elimizde bir zaman makinası yok! Ormanları yanmamış, insanları, canlıları ölmemiş var saymak mümkün değildir. Ancak ‘Karınca hac yolunda’ misali... Gücümüz her şeyi iyi etmeye yetmeyecek olsa bile elimizden geleni yapmak önemlidir. Meseleyi bir de bu açıdan düşünmekte fayda var.”

UMUDUNU ASLA KAYBETME

ÇOCUK ve genç psikiyatristi Doç. Dr. Veysi Çeri’de aynı görüşte, ‘Şu an yas içindeyiz’ diyor ve nedenini de şöyle özetliyor: “Dünyanın ortak mirası doğamızı, canlıları ve insanlarımızı kaybettik. Evimizden birini, anne-baba ya da en yakınımızı kaybetmişiz gibi hissetmemiz normal. Bunun öncesi de var; pandemi, ekonomik zorluklar, müsilaj, deprem, sel felaketi... Az önce genç bir kadın, Azra Gülendam Haytaoğlu’ndan acı haber geldi. Mustafa Murat Ayhan tarafından katledildiğini öğrendik. Tüm bunlar, her kayıpta olduğu gibi, yas reaksiyonu başlattı ve her yasın depresyon, umutsuzluk, kaygı, suçluluk, öfke, yalnızlık gibi duygusal-ağlama, tükenmişlik, geri çekilme gibi davranışsal-yaşanılan olayı sürekli düşünmek, çaresizlik düşünceleri, konsantrasyon güçlüğü gibi bilişsel tepkiler getirmesi doğal. Ancak kendimizi bu üzüntü içerisinde kaybetmenin de bir manası yok! Bu yasın ne kendimize ne de duruma bir çaresi var.”

HAYAT DEVAM EDİYOR

“Tabii ki üzüleceğiz. Ancak bir yandan da hayat devam ediyor. Milletçe aldığımız başarılara ya da kendimiz ile ilgili bir gelişmeye sevinmek, anlık bir durumdan mutlu olmak, ‘o’ mutluluğu paylaşmak, paylaşarak çoğaltmak da hayatın bir parçası. Kaldı ki bu durum negatif havayı dağıtmaya da yardımcı olur. Kendi psikolojik öz kaynaklarımızı harekete geçirir, stresi azaltır. Ancak bunu yaparken sosyal medya paylaşımlarına da biraz özen göstermeli. Empati kurabilmek önemli! Her şeyin sınırı, bir adabı olduğunu bilmek, pervasızca davranmamak gerek. Çocukken komşumuzun evinde cenaze varken TV, radyo bile açmazdık... Tıpkı onun gibi. Bir de yanmış hayvan fotoğrafları, teyide muhtaç bilgilerin paylaşılması da travmayı tetikleyip, büyütebilir.”

SUÇLU HİSSETMEYİN

Peki, başka neler yapmalı? Doç. Dr. Çeri önceliğin umudu asla kaybetmemek olduğunu belirterek, “Umudu ayakta tutacağız. Herkes, kendince elinden geleni yapacak. Depresifliğin ne bize ne başkasına faydası var. Unutulmamalı ki bu depresiflik yapabileceğimiz bazı şeyleri yapmamıza engel olup, durumun kötüleşmesine de yol açabilir. O nedenle yaptıklarınız ya da yapamadıklarınızdan dolayı suçlu hissetmeyi bir kenara bırakın! İçinizden sevinmek mi geliyor? Sevinin. Mesela, kadın voleybolcuların zaferi! Sevinin. Şu an bir felaket yaşansa da her başarının bir başka nesle ilham verdiğini unutmayın! Hobilerinize zaman ayırın, sevdiğiniz işlerle uğraşın! Yürüyün, spor yapın! Arkadaşlarınız ile sohbet edin. Biraz işe, eve odaklanın! Yükünüzü hafifletin” diyor.

 

X

Yıldızlara bakmadan adım atmayanlardan mısınız

Burçlardan ya da astrolojiden bahsedilirken hangimiz kulak kabartmadık? ‘Merkür geriliyor’ diyerek hangimiz yeni bir anlaşmayı imzalamaktan vazgeçmedik? Astroloji böyle işte! İsteseniz de istemeseniz de bir şekilde hayatımıza giriyor ama ortada hiçbir emare yokken 6 yıllık eşini doğum haritasına bakarak, ‘Aldatıyor’ diye kıskanmak, suçlamak ve akabinde boşamak! Bugüne kadar duyduğum en saçma gerekçe. Hayatını sadece yıldızlara göre yönlendirenler var mı? Öngörüler ne kadar gerçek? Astroloji konusundaki hatalı yaklaşımlar neler? Sordum.

ASTROLOJİDE KESİNLİK YOKTUR

ASTROLOG Aygül Aydın, ‘Astroloji 4 bin yıllık kadim bir bilgidir’ diyerek giriyor söze ve astrolojinin ne olmadığını şöyle anlatıyor: “Osmanlı’da doğum haritasına ‘feleğin çemberi’ denirdi. Doğum haritası dediğimiz şey de senin hangi yıldız ya da gökyüzü olayı altında doğduğunu gösterir. Buna bakarak da birtakım öngörüler ortaya koyar. Mesela ‘Venüs’ün aslan. Sen şöyle bir evlilik yapabilirsin’ ya da ‘Şu işe daha yatkınsındır’ deriz. Yani birtakım ihtimalleri konuşuruz. İlla bu ihtimaller gerçekleşecek gibi bir durum söz konusu değildir. Önemli olan kişinin iradesidir. İnsan iradesi gezegenlerden üstündür.

Bizler gökyüzüne bakarak belirli izleri takip eder, yaşadığımız zamanı anlamaya çalışırız. Yani astroloji gelecekten ya da şu andan haber vermez! Diyelim bir proje var elinizde ve ‘Acaba şimdi mi başlasam yarın mı?’ diye düşünüyorsunuz. Eskiden yıldızlar aynı konumdayken ne olmuş? Astroloji bunu söyler ki ders al. Ama kimseye ‘Kesin böyle olacak’ ya da ‘Olmuş’ demez, diyemez. Hiçbir astroloji haritası, hiçbir astrolog kader belirleyemez. ‘Doğum haritasına göre yaşamak’ gibi durum olamaz. Olsaydı bu işi yapan biri olarak ben yaşar, her şeye önlem alırdım. Astroloji sonuca giden yolda davranışlarımızın nasıl olması gerektiğini söyler ama kesinlik barındırmaz” diyor.

BOŞANMA SEBEBİ

ÖZGE Eğrikar’ın haberini okumuşsunuzdur. Futbolcu Özer Hurmacı, Trabzonspor’da oynadığı dönem evlendiği Mihriban Hurmacı ile ‘astroloji’ yüzünden boşanıyor. Boşanma dilekçesine de konu olan iddiaya göre Mihriban Hurmacı, astroloji haritasına bakarak eşini kıskandı, ‘Beni aldatıyorsun’ baskısı yapmaya başladı. Zaten var olan sorunlarına bir de bu eklenince çift soluğu mahkemede aldı.

YILDIZLARA BAKMADAN FİLM ÇEKMEZ

Yazının Devamını Oku

5 dakikalık ‘jet’ muayene sağlıkta şiddeti körükler mi

Hekim ve sağlık çalışanlarının gündeminde, COVID-19 ve aşılama kadar önemli bir konu daha var: ‘Merkezi Hekim Randevu Sistemi’ndeki randevu aralıklarının 5 dakikaya düşürülmesi. ’TTB, hastaya ayrılan beş dakikalık muayene süresinin hataları ve dolayısıyla da sağlıkta şiddet olaylarını arttıracağı kaygısı ile Sağlık Bakanlığı’na bir yazı gönderdi. Peki, 5 dakikalık ‘Jet’ muayene şiddeti neden, nasıl artırır? Ortalama muayene süresi ne olmalı? Hekimler anlatıyor...

ORTALAMA SÜRE 20 DAKİKA OLMALI

TTB Şiddet Çalışma Grubu üyesi Dr. Samet Mengüç, Dünya Sağlık Örgütü tarafından bir muayenenin ortalama süresinin 20 dakika olarak belirlendiğini belirterek, “Bugün geriye dönüp baktığımızda, sağlık çalışanlarına uygulanan şiddetin ana problemlerinden biri bu işte: zamansızlık. Günde kaç hasta baktığınızdan ziyade hastaya ne kadar zaman ayırdığınız önemli. Neden biliyor musun? Çünkü bizim meslekte asıl olan iletişimdir. Doktorun hastası ile iyi bir diyalog kurması, hastanın rahatlaması lazım ki hasta en namahrem bilgiyi bile çekinmeden anlatsın, doktor-hasta arasında bir güven ilişkisi kurulsun. Takdir edersin ki bunun için de 5 dakika yetmez. Bir muayenenin temel unsuru, anamnez dediğimiz karşılıklı soru-cevap, yani işte bahsettiğim bu diyalogdur çünkü doktorların yüzde 80-90’ı bu noktada teşhisi koyar. Tahlil ve tetkikler tereddütte kaldığımız, ‘Aman, şunu atlamayayım’ dediğimiz noktada devreye girer. Tüm bunlar da ortalama 20-25 dakika süre alır” diyor.

SİSTEM REVİZE EDİLMELİ

Türkiye’de sistem, her 10 dakikaya bir randevu veriyor. Ancak sistem, hastanın randevusuna gelmeme ihtimalini de hesaba katarak aynı saate 2 randevu da verebiliyor. Bu da, muayene süresini 5 dakikaya düşürüyor. Buna ayaktan gelen hastaları da ekleyin! Muayene süresi kısaldıkça kısalıyor. Dr. Mengüç, “Sistem daha çok hasta bakmaya odaklı. O zaman da hekim-hasta ilişkisi yok oluyor. Hasta, ‘Doktor yüzüme bile bakmadı’ diyerek, tabi ki bilmediğinden, sistemi değil hekimi suçluyor. O an orada bir şiddet yaşanmasa da hastanın kafasında doktora karşı bir ön yargı oluşuyor, haliyle bunu çevresine yansıtıyor. Dolayısıyla bir sonraki karşılaşmada şiddet ihtimali artıyor. Tersinden bakalım: Hekim, kafasına göre muayene süresini uzatsın diyelim. Bu sefer de diğer hastalar kapıya vurmaya, ‘Hocam sıram geldi niye bekliyorum hala?’ demeye başlıyor. Nitelikli sağlık hizmeti sunmak ve almanın en önemli kuralı muayene sisteminin oturtulmasından geçer. Bu bile tek başına çözülse eminim şiddet büyük oranda yok olacaktır” diyerek randevu sistemimin yeniden düzenlenmesini talep ediyor.

MUAYENE SÜRELERİ TÜKENMİŞLİK HİSSİ YARATIYOR

ŞÜPHESİZ ki 20 milyonluk nüfusu ile sıkıntının en çok hissedildiği illerin başında İstanbul geliyor. İstanbul Tabip Odası Genel Sekreteri Prof. Dr. Osman Küçükosmanoğlu, “Sistem ‘Hasta gelmezse’ diye aynı saate bir başka hasta daha atıyor ama neredeyse randevusuna gelmeyen hasta yok! Bu da 10 dakikalık süreyi beşe düşürüyor. Elbette bu, işin merkezi bir sitemden yürütülmesi, suistimalleri engellemesi, işi kolaylaştırması açısından önemli ancak bir yandan da meslek pratiğimizi kötü etkiliyor. Hastaya yeteri kadar zaman ayıramamak, kapıda bekleyen hastaların yarattığı baskı hekimleri tükenmişliğe itiyor ki bu da hem hizmetin kalitesini düşürüyor hem de genç hekimlerin ya daha kolay branşlar seçmesine ya da yurt dışına gidip orada çalışma arzusuna kapı açıyor” diyor.

Yazının Devamını Oku

Bir garip miting

Küreselcilerin oyunundan bahsediyorlar; argümanları da pankartları da başlarında miğfer ile ABD kongresini basan küresel komplo teorisyenleri, QAnon grubundan arak. ‘Aşı karşıtıyız’ diyorlar; içlerinde 2 doz aşılılar var. On binlerce kişi oldukları iddiasındalar; koskoca miting alanında hepi topu 3-4 bin kişiler. Türkiye’de aşı zorunlu olmamasına rağmen ‘Aşı karşıtı değil, aşı dayatmasına karşıyız’ diyenlerin Maltepe toplaşması bir kez daha kanıtladı ki argümanları gerçek değil. Peki, gerçek ne? Halk sağlığı uzmanı Prof. Dr. Sarp Üner ile argümanlarını ve mitingi masaya yatırdık.

ARGÜMANLARI TEMELSİZ

MALTEPE’deki mitinge katılanlar neşeyle Türk bayrakları sallıyor, o sırada sahnedekilerden biri ‘Akın akın geliyorlar’ anonsları yapıyor; dönüp bakıyor, ‘Hani’ diyorsunuz içinizden. İnanmıyorsanız buyurun izleyin YouTube’a yükledikleri videoları. Toplasınız 3 hadi taş çatlasın 4 bin kişiler. Prof. Dr. Sarp Üner “Tamamen dışarıdan toplanıp, buraya getirilmiş bir grup. Bazı pankartlar ile o pankartları taşıyanların inandıkları arasında fark olduğu çok belli. Birileri önceden pankartları yazıp, ellerine tutuşturmuş sanki” diyerek bana katılıyor. Çoğunluğu muhafazakârlar oluşturuyor gibi gözükse de aslında heterojen bir grup. Kendini Atatürkçü olarak tanımlayanlara kadar geniş bir yelpazedeler.

KÜRESEL GÜÇLER

AKİT yazarı Abdurrahman Dilipak da konuşmacı. Komplo teorilerine dayandırıyor konuşmasını. mRNA aşısı için, ‘Aşı değil, gen terapisi. Ne idüğü belirsiz sıvı’ diyor, güvenli dünya çağrısı yapıyor. Konuşma bitince biri ‘Arkaya ses gelmiyor’ diye sesleniyor. Sunucu ‘Londra-ABD devreye girdi, engellediler’ diyerek topu yine ‘küreselcilere’ atıyor. Mitinge gelenlerin iddiaları benzer; alüminyum (Grafen Oksit) çip, 5g, Bill Gates, küresel çeteler, İllüminati gibi. ‘Büyük oyunu biz çözdük’ kafasındalar. Bunu aşı karşıtı bu insanları küçümsediğim için söylemiyorum çünkü iddialarının gerçek olmadığını biliyorum. Prof. Dr. Sarp Üner de “Söylediklerinin temeli yok. Sloganlarının altı boş! İddiaların hepsi çürütüldü ama ısrarla aynı söylemlerdeler. Amaç kafa karışıklığı yaratmak. Benim anladığım aşı karşıtlığından nemalanan bir grup var. Hem siyasal hem finansal anlamda. Siz ne derseniz deyin çıkarları uğruna aynı yalanı söylemeye devam edecekler. Küresel komplodan bahsediyorlar ama kendileri komplonun parçası. Aşı karşıtlarının argümanlarını aslında 12 kişinin uydurduğu ispatlandı” diyor.

KİM BU 12

Yeri gelmişken not düşeyim; yanıltıcı bilgilerle mücadele eden Dijital Nefretle Mücadele Merkezi ve Aşı Karşıtlığını İzleme Kurumu 1 Şubat-16 Mart 2021 tarihleri ​​arasında sosyal medyada tespit edilen 812 binden fazla gönderiyi analiz etti. Bulgulara göre Facebook ve Twitter’da paylaşılan tüm yanlış ve yanıltıcı bilgilerin yüzde 70’i 12 kişinin elinden çıkma. ‘Dezenformasyon düzinesi’ denilen ve aşı karşıtlığı üzerinden servet elde eden grubun içinde bitkisel hap satmaya çalışan doktorlar ile suikaste kurban giden ABD Başkanı John F. Kennedy’nin yeğeni Robert F. Kennedy de var.


Yazının Devamını Oku

11 Eylül’ün ardından uçuşlarda ne değişti

Bundan 20 yıl önce 11 Eylül’de San Francisco ve Los Angeles’a giden 4 yolcu uçağı kaçırıldı. O uçaklardan biri İkiz Kuleler’in kuzey, 17 dakika sonra ise ikincisi, hem de canlı yayında, güney kulesine çarptı. Yirmili yaşlarda genç bir muhabirken, tüm dünya ile aynı anda izlediğim bu görüntü aklımdan çıkmıyor. Saldırı sonrası ABD politikaları yeniden şekillenirken Afganistan ve Irak da o enkazın altında kaldı. Müslüman karşıtı ayrımcılık arttı, sansür yaygınlaştı. Ama değişen bir şey daha vardı! Uçak yolculukları...

UÇMANIN KEYFİ KAÇTI

YAZMAK istediğim konu hem havacılık hem de 11 Eylül olunca gazetenin bu konudaki en önemli ismi, Uğur Cebeci’yi aradım. Cebeci 20 yıl önce 11 Eylül’de New York’taydı ve İkiz Kuleler’in yıkılışına şahit oldu. Afganistan’daki askeri varlığın daha düne kadar kalıcı olması, Müslümanlara karşı önyargı, nefret, ırkçılığın artması, sınır dışıların çoğalması, ABD İçişleri Bakanlığı’nın kurulması hiç şüphesiz 11 Eylül’den sonraki önemli değişimlerden. Ancak havacılık da en az bu saydıklarım kadar değişti. Cebeci de aynı görüşte. “Eskiden uçmak rahat, keyifli bir işti. 11 Eylül havacılığın kimyasını değiştirdi. Alınan katı kararlar işin heyecanını da keyfini de kaçırdı. Şimdi uçmak daha çok bir eziyet!” diyor.



KUYRUKLAR YOKTU

Yazının Devamını Oku

Bilim insanları ayakta

COVID-19 aşısı karşıtları yarın İstanbul Maltepe’de Akit yazarı Abdurrahman Dilipak’ın da konuşmacı olarak katıldığı ‘Büyük Uyanış’ mitingi düzenliyor. İstanbul Valiliği’nin izin verdiği mitinge karşı bilim insanları sesini yükseltti. ‘Salgın zamanı aşısızların, maske-mesafesiz toplanması halk sağlığına meydan okumaktır’ diyen uzmanlar ‘Demokratik hak mıdır?’ sorusuna ise sadece Türkiye’de yaklaşık 60 bin kişinin öldüğünü hatırlatarak gönül rahatlığı ile evet diyemiyor.

TAAMMÜDEN İNSAN ÖLDÜRMEYE TEŞEBBÜS

ANKARA Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Necmettin Ünal aşı karşıtlarının her türlü girişiminin ‘topluma karşı işlenen suç’ kategorisinde olduğunu söylüyor ve “Mitingi organize edenlere karşı devletin tüm mekanizmaları harekete geçmeli, bunun başında yargı gelir, ağırlaştırılmış cezalar verilmeli. Tüm sivil toplum örgütleri ve kuruluşlar da tepkisini dile getirmeli, etik sorumluluğuna göre davranmalı. Çünkü aşı karşıtları yalan yanlış bilgilerle ‘taammüden insan öldürmeye teşvik suçu’ işlemektedirler. Toplumu yanlış etkileyecek girişimlere olanak verilmesi vatandaşı tehlikeye atar. Pandemi şartlarında, ‘Kanaryaları seviyorum. Kanaryalara özgürlük mitingi yapacağım’ desem bana izin verilir mi? Verilmez. Bu mitinge de izin verilmemeli. Ayrıca, bu insanlar aşı karşıtı ve mitingde de korunmayacaklar, salgının abartılı hale gelmesine neden olacaklar. ‘Birbirlerine bulaştırsınlar, bize ne’ demek Hipokrat yemini eden bizlere yakışmaz. Devlet müdahil olmalı” diyor.

RANT PEŞİNDELER

Prof. Dr. Ünal aşı karşıtlarının argümanlarının bilimsellikten uzak olduğunu hatırlatarak, “Bill Gates’in adamları soykırım yapıyorlar, Türk ırkını yok edecekler’ diyen kişileri ciddiye alıp bilim insanı olarak ne cevap vereyim, inan şaşırdım. Komedi artık bu! Ya gerçekten çok zekiler bizimle eğleniyorlar ya da gram akıl yok! En başından söyledim; aşı kararsızlarına saygı duyarım. Onları ikna etmek, bilimsel dayanaklar sunmak bizlerin görevi. Ama aşı
karşıtlığı bambaşka! Aşı karşıtı olup da bu işten rant elde eden, çıkar sağlamaya çalışan o kadar çok kişi var ki! Hekim kimliği altında aşılara karşı çıkan bazı kişilerin, kendi ürünlerini fahiş fiyata pazarlamaya çalıştıklarını biliyoruz” diyerek Sağlık Bakanlığı’nın bu konuda bir adım atması gerektiğinin altını çiziyor.

DEMOKRATİK HAK DEĞİLDİR

HEMATOLOJİ Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Çetiner

Yazının Devamını Oku

Kripto para piyasası altüst... Bitcoin çakıldı

Daha birkaç yıl öncesine kadar birçoğumuzun yatırım aracı ya altın ya da dövizdi. Bu işlerden biraz daha iyi anlayanlar borsaya yönelirdi. Şimdilerde ise durum farklı. Gözümüz kulağımız kripto paralarda! Piyasanın lideri ise şüphesiz Bitcoin. Ancak Latin Amerika ülkesi El Salvador’un Bitcoin’i ‘yasal para’ kabul etmesiyle 52 bin 900 dolar seviyesine kadar yükselen Bitcoin’in dün bir anda yaklaşık yüzde 20’lik çöküş ile yatırımcıyı şoke etti. Binlerce dolar buhar oldu. Peki, olağandışı bu çöküşün nedeni ne? Daha da önemlisi piyasa toparlanır, yatırımcı yeniden kârâ geçebilir mi? Yıldızı parlayan kripto paralar hangisi? Huobi Global Araştırma Müdürü Beste Naz Süllü ile konuştum.

DÜŞÜŞÜN KAYNAĞI TWITTER’DA

HUOBİ Global Araştırma Müdürü Beste Naz Süllü sadece Bitcoin değil, neredeyse her coinin yüzde 20’ye yakın düşüş yaşadığını belirterek, düşüşün nedenini Twitter’dan öğrendiğini söylüyor. Bilmeyenler için konuyu şöyle özetleyeyim; ABD Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu (SEC) yüksek faizli kripto ürün planları yapan, (plan stabilcoin sahiplerine tasarrufları üzerinden yüzde 4 faiz vaat ediyor) Coinbase borsasını uyarıyor. Uygulamayı başlatırlarsa Coinbase’e dava açılacağı duyuruluyor. Bunun üzerine Coinbase Borsası’nın CEO’su Brian Armstrong da oturup SEC’e karşı hayal kırıklığını ve öfkesini dile getirdiği uzun bir tweet atıyor. Sonrasını Huobi Global Araştırma Müdürü Beste Naz Süllü anlatıyor:

SEC ELEŞTİRİSİ

“Düşüşün kaynağını Coinbase Borsası CEO’su Brian Armstrong’un tweetlerinden öğrendik. Borsa gecelik borç alıp verme işlemlerini gerçekleştirmek istiyor ancak SEC bunun dava konusu olabileceği yönünde sert bir karşılık veriyor. Armstrong ise karşılığında eleştirel bir tweet dizisi yayınlıyor. Diğer tarafta fon yönetim şirketi Grayscale CEO’su Michael Sonnenshein yine salı günü yaptığı açıklamada bu sefer spot ETF’lerden önce vadeli ETF’lere izin verilmesinin hata olacağı uyarısında bulunuyor. Bunlar iki farklı konu fakat aynı gün bu eleştirilerin SEC’e yöneltilmesi piyasayı karıştırıyor. Tüm bunlar ardı ardına gelen sert satışları tetikleyerek, hacimsiz bir saatte derin satışlara neden oluyor.”

TWITTER NE KADAR ETKİLİ

Burada araya giriyorum. Elon Musk’ın daha önce attığı tweetlerle piyasayı nasıl manipüle ettiğini ve adı bile duyulmayan kripto paraları överek, fiyatını yükselttiğini hatırlatıyorum. Kripto para piyasasını bir tweet ile etkilemek bu kadar kolay mı? Süllü şöyle yanıtlıyor:  “Katılmıyorum çünkü Elon Musk bir borsa CEO’su değil. Musk ya da piyasa tüyosu veren herhangi birini daha çok ‘influencer’ olarak kabul etmeli. Bu olayda ise CEO problemi özetliyor. O nedenle manipülasyon denilemez. Benzer bir durum hisselerde de oluyor. Biri bir toplantıdan fotoğraf paylaşıyor diyelim, hop! Hisseler bir an tavan. Buna benzer bir durum ancak burada övgü değil eleştiri var. Düşüşün bir kaynağı bu.”

ALTCOINLERİN HATIRINA TOPARLANIR

Yazının Devamını Oku

Türk mutfağını şampiyonlar ligine nasıl sokarız

Tarhanasından, karnıyarığına, zeytinyağlı enginarından, topiğine, sarmasından, tandırına kadar dünyanın belki de en geniş ve en kadim mutfaklarından biri Türk mutfağı. Bize göre dünya sıralamasında ilk 3’e rahat girer ama gerçek maalesef öyle değil. İspanyollar, Fransızlar, İtalyanlar, Japonlar ipi çoktan göğüslemiş. Hele de yurt dışında Türk mutfağı denilince akla genellikle ya kebap ya da döner geliyor. Peki, ne yapmalı da böylesi kadim bir mutfağı ‘şampiyonlar’ ligine sokmalı?

CİDDİ BİR GASTRONOMİ PLANI YAPILMALI

Şef Ali Ronay,Asırlık tariflerle Türk mutfağı’ kitabına en büyük katkıyı koyan isimlerden biri. “Biliyor musun? 20 sene önce işe ilk başladığımda da aynı şeyi konuşuyorduk, şimdi de. Şükür ki artık daha bilinçliyiz” sitemiyle giriyor söze, şöyle de devam ediyor: “Doğrudur; Türk mutfağı dünyanın en kadim mutfaklarından biri ama maalesef bir türlü hak ettiği yere gelemiyor. Neden? Bireysel çaba ile bunu başarmak mümkün değil de ondan. Sürdürülebilir, fark edilir, gelişimsel olması, devlet tarafından desteklenmesi lazım. Ali, Mehmet, Somer, Maksut, Didem ile olacak bir iş değil. Tek başımıza bizler ancak bu kadar fark yaratabiliyoruz. Gelecek nesillere Türk mutfağını doğru bir şekilde teslim edebilmek, sürdürülebilir politikalarla da bunun gelişimini sağlamak önemli. Devletin ciddi bir gastronomi planı olmalı, ki biz kitap ile bunun ilk adımını attık. Ancak günün sonunda bu işi herkes sahiplenmeli. Sadece yapanlar değil! Köşe başı tutma derdi olunca ortaya birliktelik çıkmıyor.”

MALZEME ZENGİNİYİZ

“Başka? Dünyadaki trendlerini takip etmek ve sürekli aynı mesajı vermek gerek. Bu sene yaptığınızı seneye de devam ettirmelisiniz, istikrar önemli. Her ne kadar hoyratça tüketiyor olsak da Anadolu inanılmaz bir hazine. Hem kültürel hem de malzemelerden gelen zenginliği var. Bunu işleyebilmeli ve doğru anlatmalıyız. Geçtiğimiz yıllarda dünyaca ünlü birçok şefi Türkiye’de ağırlama şansımız oldu. Birçok malzemeyi tanıttık, gittiler ülkelerinde bu malzemeleri uyguladılar. Mesela, Michelin yıldızlı İspanyol şef Elana Arzak ‘sumak’ diye bir baharatın varlığına hayret etti, üzerine çalıştı. Bizim sadece yemekte kullandığımız sumaktan dondurma yaptı. Farklı bakış açılarıyla yeni yaklaşımlar sergilemek mümkün. Yeter ki tanıtılsın. Ayrıca yurt dışına daha çok şef göndermeliyiz. Gençlerimizin önünü açıp, tecrübe sahibi ederek, yurt dışına gönderip, eğitim almaları sağlanarak bilinirlik yaratabiliriz.”

ASIRLIK TARİFLERLE TÜRK MUTFAĞI

Emine Erdoğan öncülüğünde, Cumhurbaşkanlığı himayesinde ünlü şef, akademisyen ve uzmanların katkılarıyla bir kitap hazırlandı. Adı, ‘Asırlık tariflerle Türk mutfağı.’ İçinde atıksız, fermante, yöresel, yerel ve glütensiz gibi sağlıklı- alternatif beslenmeye yönelik 218 tarif var. Daha da önemlisi kitap eski reçeteleri de kayıt altına alıyor. İngilizce, İspanyolca, Arapça başta birçok dile çevrilerek raflardaki yerini alacak. Amaç, Türk mutfağının zenginliğini uluslararası alanda tanıtmak, ki böylelikle Türk mutfağının ayaküstü yenilen, bol acılı- mayonezli kebap ve dönerden ibaret olmadığını anlatacağız yabancılara.

Yazının Devamını Oku

PCR testinin sahtesi mümkün mü

Pazartesi’den itibaren COVID-19 aşısı olmayan kişiler; konser, sinema, tiyatro gibi toplu etkinliklere katılmak, şehirlerarası uçak, tren, otobüs yolculuğu yapabilmek için ‘negatif sonuçlu PCR testi’ ibraz etmek zorunda. Uygulamanın aşıya olan ilgiyi arttırması bekleniyor. Kararı uygulayacak olanlar ‘Her şey bizim sağlımız’ için diyerek karardan memnuniyetlerini belirtse de kafamda deli bir soru var; ‘Bu testin sahtesini yapmak mümkün mü?’

VER PARAYI AL SONUCU

Çapa Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Tufan Tükek, gözüyle görmediğini ancak benzer duyumlar aldığını doğruluyor ve “1.5 yıldır merdiven altı tabir edilen bazı yerlerde, sahte PCR raporları verildiğini duyuyoruz. Parasını veriyorsun, istediğin sonucu alıyorsun. Pazartesi’den itibaren başlayacak uygulama bu dolandırıcıların ekmeğine yağ sürebilir, çoğalabilirler. O nedenle bu işin bazı kriterleri olmalı. Bakanlığımızca akredite yerler belirlenebilir; ‘Devlet kurumları ile belirtilen yerler dışında alınan PCR testleri kabul edilmiyor’ denilebilir” önerisinde bulunuyor.



AŞISIZ ÖĞRENCİMİZ YOK

Yazının Devamını Oku

Hızla yayılıyor, belirtileri Covid ile aynı: Krup'a dikkat!

Baş-boğaz ağrısı, burun akıntısı, ateş ve sürekli öksürük! Çocuğunda bu belirtileri gören soluğu, ‘COVID-19’a yakalandı’ endişesi ile hastanede alıyor. PCR testi negatif çıktığında ise seviniyor ama şaşırıyor da. Oysa bir ihtimal daha var; Krup! Bu hastalık Delta-Delta Plus varyantlarının semptomları ile neredeyse aynı. Maske, mesafe, hijyen gibi kişisel önlemlerin azaldığı yaz aylarında ise artışa geçti. Hele de yüz yüze eğitimin yeniden başladığı bugünlerde daha da sık karşılaşacağız gibi. Uzmanlar anlatıyor...

KLİNİKTE GÖRMEYE BAŞLADIK

ÇOCUK Sağlığı Ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Hilal Kızıldağ Göktürk Krup’un kışın daha çok görüldüğünü ancak bu ara sıklıkla karşılaşmaya başladıklarını doğruluyor, “Geçtiğimiz kış daha az rastlamıştık. Tabii hijyen kurallarına uyum vardı, maske ve mesafe ile teması azaltmıştık. Yazın gelmesi, kısıtlamaların gevşemesiyle bizlerde de biraz rahatlama oldu. Temasın artması ile yeniden görmeye başladık. Hızlı yayılıyor ve son günlerde klinikte de sıklıkla görmeye başladık” diyerek uyarıyor. Bu uyarının aslında önemli bir sebebi de çocukların okula dönmesinden kaynaklı. Zira bu sıra veliler arasında ‘aşılı-aşısız’ tartışmaları alıp başını gitmiş durumda. Peki, Krup nedir? Koronavirüs ile bir bağlantısı var mı? Çocuğunuzun Krup mu alerji mi yoksa CovId-19 mu olduğunu nasıl anlarsınız? Dr. Göktürk şöyle anlatıyor:

KÖPEK HAVLAMASI GİBİ

“Üst solunum yolu hastalıkları genellikle; ateş, iştahsızlık, baş-boğaz ağrısı, kulakta tıkanma hissi, öksürük, burun akıntısı ve tıkanıklığı, halsizlik, kas eklem ağrıları gibi şikâyetlerle seyretmektedir. Krup da aslında koronavirüs gibi bir üst solunum yolu enfeksiyonudur ancak ses tellerinin hemen altında, soğuk algınlığının devamı şeklinde, ödem olarak ortaya çıkar. Buna bağlı olarak da nefes alma sırasında bir solunum güçlüğü yaşanır. Hastalığın en tipik bulgusu havlar biçimde boğuk bir öksürük, geceleri daha da belirginleşen soluk darlığıdır. Buna halk arasında ‘köpek öksürüğü’ de denir. Gürültülü, kuru, kolay kesilmeyen bir öksürüktür. Genellikle 3 ay-6 yaş aralığındaki çocukları tutar. Kreş, yuva, okul gibi kalabalık ortamlarda öpme, yakın pozisyonda konuşma, hapşırma, öksürme ile havaya saçılan damlacıklardaki virüslerin, ağız ve burundan alınmasıyla kolaylıkla bulaşır. En sık rastlanan etkenlerinden birisi de parainfluenza virüsüdür.”

PCR TESTİ YAPIYORUZ

“Normalde özel bir laboratuvar testi ya da test yapılmaksızın muayene ile Krup tanısı koyardık ancak bulaşıcılığının daha yoğun ve kolay olduğu, şu an Türkiye’de bulunma oranı yüzde 90’ı geçen Delta ve sayısı her geçen gün artan Delta Plus varyantının semptomları da neredeyse aynı; boğaz ağrısı, burun akıntısı, ateş ve öksürük. Bu semptomlarla baş vuran tüm hastalarımıza PCR testi yapıyoruz. Negatif ise Krup tedavine başlıyoruz. Soğuk buhar uygulanması, bol ılık sıvı içirilmesi, yüksek ateş varsa ateş düşürücü verilmesini öneriyoruz. Hastalık ağır geçiyorsa oksijen, kortikosteroid tedaviler yapılabilir. Bu hastalık sıcak sevmez! Ihlamur, adaçayı gibi bitki çaylarını da bu nedenle önermeyiz. Yerine soğuk uygulamalar yapılmasını, bolca dinlenmeyi, bol sıvı alımı ve C vitamini takviyesini önerebilirim. Bu hastalık, elbette Covıd-19 kadar olmasa da bulaşıcı. O yüzden hastaya fazla yaklaşılmamalı. Çocukları birbirinden uzak tutmak, hijyene dikkat etmek çok önemli. Böyle bir durumdan şüpheleniyorsanız ya da teşhis aldıysanız, hele de böyle bir salgın döneminde, çocuğu okula göndermemekte fayda var.

PANDEMİ ÖNCESİNE DÖNECEĞİZ

Yazının Devamını Oku

Ağlar balıkla doldu - Marmara'da durum ne

15 Nisan’da başlayan av yasağı sona erdi; Karadeniz, Marmara ve Ege’de aylar sonra ağlar balıkla doldu. Bu şüphesiz hem bizler hem de deniz salyası nedeniyle geçtiğimiz yıl zor bir sezon geçiren balıkçılar için harika haber! Peki, Marmara’da yaşanan kâbus bitti mi? Acil eylem planı ne kadar başarılı oldu? Müsilaj Bilim Kurulu Üyeleri Prof. Dr. Mustafa Sarı ile Prof. Dr. Saadet Karakulak’a sordum.

YÜZEY TEMİZ DİPLERE DİKKAT

Bandırma 17 Eylül Denizcilik Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Sarı:

Müsilaj tehlikesi geçti mi? Denizlerimiz güvende mi?

“Marmara denizi yüzeyinde şu an müsilaj yok. Yapılan çalışmalar kapsamında yüzey tamamen temizlendi. Ancak tehlike tam olarak geçmedi, diplerde devam ediyor. Dipte halen küme halinde büyük parçalar var. Bu parçaların olması tehlikenin geçmediğinin göstergesi. Karadeniz’den gelen suyun etkisiyle müsilajın etkisi kırıldı ancak kasım gibi yeniden ortaya çıkabilir. O nedenle ‘Kurtulduk’ diye düşünmemek, önlemleri almak, tam gaz uygulamaya devam etmek lazım.”

Peki, Marmara’dan güvenle balık yiyebilecek miyiz?

“Ben size sorayım; geçen sene piyasada satılan balıklar neredendi? Marmara’dan değil mi? Yedik mi? Yedik. Sağlık- Çevre ve Şehircilik- Tarım ve Orman Bakanlıklarımız var. Bunların teşkilatları var. Sürekli analizler yapılıyor. Balığın yenmeyeceğine dair bir kanaate ulaşılırsa zaten açıklayacaklardır. Sadece resmî kurumların açıklamalarını dinlemeli, uyarılarını dikkate almalıyız. Balık tüketirken önceden neye dikkat ediyorsak aynı hassasiyetlere devam! Böyle zamanlarda konunun uzmanı olmayan; gök bilimci, yer bilimci, yok efendim dahiliyeci herkes ahkam keser. Kulak asmayın.”

EYLEM PLANI UYGULANMALI

Yazının Devamını Oku

'Bağıran şefin yemeği yenmez'

Müzisyen ve TV programcısı Ayhan Sicimoğlu, bir programda ‘Bağıran şefin yemeği yenmez’ dedi. Aslında bu konuyu son yıllarda şefler de tartışıyor. Modern tabaklar yapıyorlar ama zihniyet pek de modern değil! Usta-çırak ilişkisi hâlâ bağırma üzerinden kuruluyor. Ayhan Sicimoğlu’na aslında ne demek istediğini, mutfağında ve programlarında azarlamaları ile tanınan Şef Rafet İnce’ye de neden bağırdığını sordum.

BAĞIRMA KÜLTÜRÜ BİZE AMERİKA’DAN İTHAL

Ayhan Sicimoğlu’nu yakından tanıyorsunuz aslında, anlatmaya gerek yok ama tekrar edelim. O bir müzisyen, gezgin, gurme, TV programcısı. Bir dünya vatandaşı. Tüm bunlara ‘jüri’ üyeliği vasfını da ekledi. Geçtiğimiz günlerde Aslıhan Doğan Turan’ın YouTube kanalına konuk oldu ve ‘Şef Akademi’ programını bir şartla kabul ettiğini açıkladı Sicimoğlu: “Bağıran şef istemiyorum.” Ve dedi ki ‘Bağıran şefin yemeği yenmez.’ Arıyorum. Her zamanki gibi kibar. Soruyorum. ‘Bağıran şefin yemeği yenmez ne demek?’ “Bizim kültürümüzde, Anadolu kültüründe bu bağırma işi yoktur. Bu kültür tamamen Amerika’dan ithal!” diyor ve başlıyor örnekleri ile anlatmaya.



CEHENNEMİN MUTFAĞI

Yazının Devamını Oku

Asıl risk aşı değil aşı olmamak

Bir yanda aşı olmadıkları için hayatını kaybeden iki hekim, diğer yanda koronavirüse yakalanan ve aşı oldukları için hastalığı kolay, ağrısız geçirdiklerini duyuran oyuncular Ezgi Mola, Enis Arıkan ve şarkıcı Mahsun Kırmızıgül. Örnekleri yan yana koyunca ortaya çıkan bu tablo bile aşının ne kadar önemli olduğunu anlamak için yeterli ama gelin görün ki aşı karşıtları toplumun kafasını karıştırmaya devam ediyor. Uzmanlar bir kez daha uyarıyor: “Aşılılar ile aşısızlar arasındaki fark gece ile gündüz kadar net!”

AŞILI-AŞISIZ FARKI GECE-GÜNDÜZ KADAR NET

HEMATOLOJİ Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Çetiner geçtiğimiz günlerde ‘Bilim bizi kandırıyor mu?’ isimli bir kitap çıkardı. Aslında son 1 yıldır, hele de aşıların gündeme gelmesiyle farklı kesimlerden birçok kişi aynı soruyu soruyor. Ben de Prof. Dr. Çetiner’e soruyorum. ‘Böyle bir şey mümkün mü?’ diyor, şöyle devam ediyor: “Son yıllarda bilim hurafeler ve safsatalar arasına sıkıştı. Bilimdışılığa övgü arttı. Eskiden insanları yönlendirmenin yolu onları bilgisiz bırakmaktı. Yeni yöntem; yarım yamalak bilgi bombardımanıyla kişileri sizin istediğiniz şekilde düşündürtebilmek. Aşı karşıtlarının yaptığı bu. Oysa aşılar üzerine onlarca bilimsel çalışma yanı sıra gördüklerimiz, tecrübe ettiklerimiz var. Hâlâ birileri ‘Bizi denek olarak kullanıyorlar’ ya da ‘Deneysel bir sıvı bu’ gibi ipe sapa gelmeyen bir argümanla aşı karşıtlığı yapıyorsa yanlış yoldadır. Aşılılar-aşısızlar arasındaki fark gece ile gündüz kadar nettir.

“Bir önerim var; Bakanlığımız yaşamını yitirenler ile yoğun bakımda yatan ağır hastalarımızın aşı dağılımlarını yayınlansın. Hayatını kaybedenlerin kaçı aşılı, kaçı değil? Yoğun bakımda yatanların kaçı ya aşısız ya da tek doz aşılı? Tüm bu verilerin derli toplu verilmesi aşı kararsızlığına son verilmesi adına önemli. Bir ikincisi de şu; aşı karşıtlığı hep vardı, koronavirüs ile yeni ortaya çıkmadı. Ancak bu süreçte o kadar keskin söylemlere girdiler ki bizler de karşılık olarak aşıları olduğundan fazla yücelttik, yanlış anlaşıldık. Mesela, ‘Aşılar yüzde yüz koruma sağlamaz’. O zaman neden aşı olmalıyız? Çünkü hastalığa yakalansak bile hafif atlatırız, ölüm riski azalır, yeni varyantlar oluşmasına engel olur. Aşı olanlar-olmayanlar arasında ağır hastalığa yakalanma, hastaneye yatış, vefat sayıları arasında uçurum var. (Sağlık Bakanlığı aşısızların hastaneye yatış oranının yüzde 90-95’lerde olduğunu açıklamıştı.)

HASTALIK, YAN ETKİSİNDEN DAHA TEHLİKELİ

VİROLOG Dr. Semih Tareen, dünyanın en eski ve prestijli tıp bilim dergilerinden, New England Journal of Medicine’de yer alan BioNTech aşısı ile ilgili bugüne kadar yapılan en kapsamlı güvenlik araştırmasının sonuçlarını yayınladı. Araştırma aşı karşıtlarının elindeki son argümanları da çürütecek türden.

BULGULAR

İsrail’

Yazının Devamını Oku

PCR testi 'zorunlu' tutabilir mi

6 Eylül’de başlayacak olan ‘zorunlu’ PCR testinin ücretli mi ücretsiz mi olması gerektiği tartışması, ‘Karar yasal mı değil mi? Kişiler PCR testine zorlanabilir mi?’ tartışmasına evrildi. Birçok sosyal medya kullanıcısı ‘zorunlu’ uygulama karşısında mahkemeye gideceğini duyururken hukukçular da kararın makul ve Avrupa’da örnekleri olmasına rağmen anayasaya aykırı olduğuna dikkat çekiyor.

ANAYASAYA AYKIRI

İstanbul Üniversitesi Anayasa Hukuku Ana Bilim dalı öğretim üyesi Dr. Volkan Aslan, zorunlu PCR ya da zorunlu aşı uygulamalarının makul, anlaşılır ve hatta karşılaştırmalı örneklere uygun olduğunu ancak anayasaya aykırı olduğunu söylüyor. Dr. Aslan “ABD ve Avrupa’da aynı tedbirler uygulanmakta. Hatta biz geç bile kaldık! Naçizane, çok daha sert tedbirler alınması gerektiğini düşünüyorum ancak bir hukukçu olarak tedbirlerin hukuka aykırı olduğunu söylemeliyim. Mart 2020’den yani pandeminin başından beri alınan sokağa çıkma, maske zorunluluğu, restoranların kapanması gibi her tür kısıtlama anayasaya aykırıydı. ‘Zorunlu’ PCR testi uygulaması da aynı nedenden anayasaya aykırıdır” diyor.

HUKUKTAN ÖDÜN VERİLMEMELİ

Nedir o nedenler? İç işleri Bakanlığı ‘zorunlu’ PCR testi uygulaması için bir genelge yayınladı. Yeterli değil mi? Dr. Aslan şöyle açıklıyor: “Hayır, değil. Sıkıntı prosedürde. 1982 anayasası ‘Temel hak ve özgürlükler sadece kanun ile kısıtlanabilir’ diyor. Bu şu demek; pandemi gibi olağanüstü bir durumda ‘zorunlu’ uygulamalar ancak OHAL ya da TBMM’nin bir pandemi yasası çıkarması ile mümkün. ‘Ha genelge ile uygulanmış ha kanun. Ne fark eder?’ diyenler var. Çok fark var. Yasal zemine oturmayan her kısıtlama hak ihlallerini meşrulaştırır, aşı karşıtlığını kuvvetlendirir. İç İşleri Bakanlığı genelgenin dayanağı olarak İl İdaresi Kanunu ve Umumi Hıfzıssıhha Kanunu gösteriyor ancak bu yeterli değil çünkü o kanunlarda (kolera- tifüs gibi hastalıklardan bahsediliyor) genelgelerle uygulanan tedbirlerden bahsedilmiyor. İtalya, Fransa, Belçika gibi ülkelerde de benzer uygulamalar var. Ancak bu ülkeler OHAL ya da pandemi yasası ile durumu yasal bir zemine oturttu. Bizde ise parlamento yasallık sorununu umursamıyor, yüksek mahkemeler de tedbirlerle ilgili tatmin edici kararlar vermiyor. Unutulmamalı ki hukuk devletinden verilen her ödün salgın hastalıklar kadar tehlikeli olabilir.

TOPLUM SAĞLIĞI ÖNEMLİDİR

Avukat Mahir Işıkay: “Birçok konuda olduğu gibi işin hukuki boyutunu sonradan tartışıyoruz. Kamu sağlığını korumak için şüphesiz her türlü önlem alınabilir. Elbette toplum sağlığı çok önemlidir ancak bunu yaparken bireyin vücut bütünlüğünün ihlalini nasıl engelleyeceğiz? Hak ihlallerinin önlenmesi, tıbbi tedbirler ve de zorunlu uygulamalar ile sonuçları bakımından daha açık, öngörülebilir, anlaşılabilir kanuni dayanağa ihtiyaç vardır. Eğitim hakkı, sağlık hakkı gibi kamusal hizmetlerde aşılı- aşısız vatandaş ayrımı yapılamaz ve kişinin PCR testi olup, olmayacağı ‘zorunlu’ kılınamaz. Zira bu konuda bir yasal düzenleme bugüne kadar yapılmamıştır.”

KANUN İLE MÜMKÜN

Yazının Devamını Oku

PCR testinin ücretini kim ödemeli

Genelge yayınlandı, 6 Eylül’de yeni dönem başlıyor! Yüz yüze eğitim verecek öğretmen, personel, üniversite öğrencileri ve çalışanları ile konser, sinema tiyatro gibi etkinlikler ve de uçak, şehirlerarası otobüs yolculuklarında aşı olmayanlardan PCR testi istenecek. Öğretmen, üniversite öğrencileri ile çalışanları ücretsiz PCR testi yaptırabilecek ancak itirazlar var. Biliminsanlarının birçoğu kamu sağlığını tehlikeye atan aşısızların PCR testinin ücretini, Avrupa’daki gibi cebinden ödemesi gerektiğini söylüyor.

DEVLETİN SIRTINA DAYANMAMALI

TARTIŞMANIN fitilini Kardiyoloji uzmanı Prof. Dr. Bengi Başer ateşledi. Sosyal medyada ‘Aşı olmamayı hak sayan her öğretmen, personel ve öğrencinin, düzenli-zorunlu PCR test ücretlerinin, vergilerimle ödenmesine itiraz ediyorum’ yazdı. Prof. Dr. Başer’i arıyorum, ‘Durum vergilerimiz meselesinden çok öte. Burada amacımız caydırıcılık olmalı’ diyor, şöyle devam ediyor: “Fransa’da ya aşı ya da parasını verip PCR testi yaptırma zorunluluğu var. Bir gün geçerli hızlı test 20-25, 3 gün geçerli PCR testi 50 Euro. Birçok ülke de bu yönde adım atıyor. ‘Başkası aşı olsun da bir göreyim’ diyerek, bencilce bir tutumla bu ülkeyi zora sokuyorsan, eğitimin sekteye uğramasını göze alıyorsan zorunlu PCR testini de o zaman devletin sırtına dayamayacaksın. Bu haksızlık!

PARA İLE ZORUNLU KILMAK YANLIŞ

BİLİM Kurulu üyesi Prof. Dr. Tevfik Özlü öğretmenler ve okul çalışanlarına haftada 2 kez PCR testi zorunluluğu getirilmesinin makul olduğunu belirterek, “Virüsün bulaşma ve kuluçka süresi 3 gün kadar. Pazartesi günü bir şekilde virüs ile karşılaştığınızı varsayalım o gün testiniz negatif çıktı, 3 gün sonra, perşembe günü yapılan test pozitif çıkabilir. Böylelikle yeni enfekte olan kişi, virüsü etrafına yaymadan, hemen tespit edilip izole edilebilecek. Almanya’da sistem bu şekilde yürüyor. Başka türlü okulları açık tutmak da sosyal hayatı devam ettirmek de mümkün olmaz. PCR, salgın ile başa çıkmak için önemli ve etkili bir yöntem” diyor.

TEŞVİK EDEBİLİR

Yazının Devamını Oku

'Çocuksuz restoran' konsepti ne kadar doğru

Çocuğuyla bir mekâna giden anneye, görevlinin “Konsept gereği restorana çocuk almıyoruz” yanıtı, günlerdir sosyal medyanın gündeminde. 8 yaşında bir çocuk annesi olarak bunun düpedüz ayrımcılık olduğunu ve hiç hoşuma gitmediğini söyleyebilirim. Neden böyle düşündüğümü anlatacağım ancak konusunda uzman psikolog ve psikiyatristlerin de kapısını çaldım. İşte, ‘Çocuksuz restoran’ tartışması!

O SAATTE ÇOCUĞUN RESTORANDA İŞİ NE

UZMAN Psikolog, Yeşim Akıncı 21.00-22.00 arasının çocukların uyku saati olduğu hatırlatmasını yaparak, tartışmaya katılıyor: “Gece o saatte gidilen restoranlarda pek tabii ki çocuk olmamalı. O saatte çocuğun restoranda işi ne? İçkili mekân ise hele... Buralarda sigara içiliyor, alkol kana girince konuşma adabı, üslubu değişiyor. Bunlar çocuklara kötü örnek olabilecek durumlar. Çocuklar hele de küçük yaşlarda ebeveynlerini rol model alırlar. O nedenle de gittiğiniz restoran ‘aile’ restoranı değilse ben çocukların o restorana alınmaması taraftarıyım. Aile restoranıysa 19:00-20:00’de tabii ki gidersin. Hele bir de mekânda yüksek müzik varsa! Çocuk açısından kötü bir durum.”

ÇOCUKSUZ BİR DÜNYA SEVİMSİZDİR

PSİKİYATRİST, Prof. Dr. Arif Verimli:Çocukların içinde olmadığı bir dünyayı cıvıltısız, renksiz ve ne yalan söyleyeyim sevimsiz buluyorum. Çocuksuz, sessiz, kurallı, köşeli bir yaşam tarzını benimsemiş kişiler olabilir. Ancak bu şekilde bir ‘Çocuk kabul etmeyen restoran’ konsepti benim anlayışıma ters. Çocuklar akılsız ya da duygusuz değil. Bir yerden döndürüldüklerinde bunu anlar, incinirler. Ayrıca, her çocuk gittiği mekânı birbirine katıyor diye bir şey yok. Her çocuğun kendi karakteri var. Kapısına gittiğiniz mekândan ‘Çocuk almıyoruz’ diye çevrilmek hem ebeveyn hem çocuk için büyük utanç.”

BANA GÖRE DÜPEDÜZ AYRIMCILIK

HÜRRİYET Kelebek yazarları Orkun Ün ve Cihan Şensözlü Çocuksuz restoran’ konseptine pek sıcaklar. Katılmıyorum. Bence, ‘Eşit hak’ meselesi önemli! Çocuklar da yetişkinler gibi eşit haklara sahipler. Restoranlar da dahil tüm kamusal mekânlardan faydalanmak ‘hak’ kategorisindedir, kısıtlanamaz. TCK’ya göre de 18 yaş altındaki herkes çocuktur. Bu restoran, 17 yaşındaki çocuğu kabul etmemekte mi? Yaş, sübjektif bir kriter değil mi? Çocuklar yetişkinlere kıyasla daha deneyimsiz, daha hareketli olabilirler. Koşup oynar, hangi ses tonuyla, nerede, ne konuşacağını bilemeyebilirler. Doğrudur, çocuk yapmayı tercih etmemiş olanlar için tüm bunlar sorun olabilir ancak hiçbir argüman onları haklı çıkarmaz. Zira, kamusal alanın huzuru çocuğu, kadını ya da belli bir din, ırka mensup kişiyi oraya kabul etmemek ile çözülmez. Gereken sessizliği sağlayamayan misafirlerin, ki bu çocuk da yetişkin de olabilir, oradan ayrılmasını istersin, olur biter. ‘Hepsi aynı’ tonlaması ile çocuklara ortak muamele etmek düpedüz ayrımcılıktır.

Yazının Devamını Oku

'Afgan' kadının adı yok

Taliban, Afganistan’da gücü ele geçirdiğinden bu yana özellikle de kadınlar üzerinden ‘ılımlı’ mesajlar veriyor. Ancak geçmişte yaşanılanlar düşünüldüğünde tüm bunların Taliban’ın bir halkla ilişkiler çalışması olması kuvvetle muhtemel. Suriye ve Afganlar başta mülteciler, sığınmacılar ve göçmenler üzerine çalışan akademisyen, Dr. Begüm Başdaş ile Afganistan’daki kadınların bugünü ve geleceğini, Taliban’ın kadınlar üzerinden verdiği mesajların anlamını ve Türkiye kamuoyunu da meşgul eden ‘Mülteciler arasında neden kadınlar yok?’ tartışmasını 3 soruda masaya yatırdık.

KURTARILMAYA DEĞİL DAYANIŞMAYA İHTİYAÇ VAR

Taliban’ın kadın haklarına saygılı olacağı açıklaması, geçmiş düşünüldüğünde ne kadar gerçekçi?

Net bir şey söylemek mümkün değil. Sorunun cevabını zaman gösterecek. Söz değil eylem önemli ancak şu an yapılan basın açıklamaları ile Taliban daha çok kendi tanıtımını hatta pazarlamasını yapıyor gibi geliyor. Geçen zamanda, kadın hakları hakkında ne öğrendi bilmiyorum ama uluslararası toplum ile nasıl konuşulacağını, sorulara nasıl muallak cevap vereceklerini daha iyi öğrenmişler. Ancak unutulmamalı ki Afganistan zaten bir İslam devletiydi. Taliban ise bunun yetersiz olduğunu, şeriat kanunları çerçevesinde yönetilmesi gerektiğini düşünüyordu. Hala da bunu ifade ediyor. Bir yandan da ‘Kadın haklarına saygılı olacağız’ diyorlar. Kadını ve haklar kavramını uluslararası normlar çerçevesinde mi yoksa ataerkil, İslami bakış (hangisi ve de) açısıyla mı tanımlayacaklar? Burada kadını ve hakları nasıl tanımladığına bakmalıyız. ‘Kadınlar toplumumuz için önemli’ diyorlar ama bu önemin tanımı ne? Taliban kadınların toplum için önemini sadece anne ve kız kardeş olmaları üzerinden mi belirliyor, yoksa doktor, hâkim, gazeteci yani çalışan özgür bireyler olarak mı belirleyecek? Bu soruların cevabı yok. Geçmişte yaşananlar ise ortada. Bazı medya kuruluşlarında kadınların görevden alındığına dair haberleri gördük bile. O nedenle sözleri bir güvence değil. Ayrıca meseleye sadece Kabil üzerinden bakmamalıyız. Haklara erişimlerinin zaten kısıtlı olduğu uzak kırsalda yaşayan kadınlar ne olacak? O da muamma.

ULUSLARARASI TOPLUMUN ‘BEKLE- GÖR’ POLİTİKASI

Uluslararası toplum özellikle de kadınlar özelinde, halen neden bir aksiyon almadı öyleyse?

Uluslararası toplum ‘bekle- görpolitikası uyguluyor ve bu işine de geliyor. Şu an yaşanılan sorunların bir kaynağı da uluslararası toplumun 40 yılı aşkın süredir devam eden müdahaleleri değil mi aslında? ‘Kadın ve çocuklar öncelikli olmalı’ diyoruz ama bunu batının doğuya baktığı dilden yapmamak lazım. Antropolog Lila- Abu Lighod, ABD’nin Afganistan’ı işgal ettiği ilk yıllarda, ‘Müslüman kadınların gerçekten kurtarılmaya ihtiyacı var mı?’ başlıklı bir yazı yazmıştı. Batı, ABD işgalini meşrulaştırmayı Müslüman kadınların bedenleri üzerinden kurgulayarak onların “kurtarılması” gerektiği fikrini savunarak yaptı. Ve bu da belli bir amaç için, askeri müdahale dahil, her şeyi mubah gören zihniyet için yeterli oldu. Bu kolonyal bakış açısından uzak; gerçek bir durum tespiti ile risk altında olan herkesin eşit haklar çerçevesinde ve adil bir sığınma süreçleri üzerinden korunması gerekiyor. Bush’un ilk işgal döneminde ‘Kadın haklarını koruyacağız’ söylemlerini hatırlayın. 20 yıl içinde birçok kazanım olmasına rağmen tam da bu bakış açısı yüzünden bugüne geldiğimizi unutmamak gerek. O nedenle dilimizi doğru yerden kurmanın öncelikli olduğuna inanıyorum. Taliban, eğer sadece Afganistan ile sınırlı bir yapıya dönüşürse ve uluslararası bir güvenlik tehdidi olarak görülmez ise, uluslararası toplum ve batı liderleri Afganistan’ı tamamen unutacak. Gazeteci ve insan hakları savunucusu birkaç kadın ülkeden çıkarıldıktan sonra, “görevimizi yaptık” yanılsaması içinde ‘o ülkenin kendi içleri’ denilip, durumdan sıyrılacaklar. İş oraya varmadan, bir tavır almamız gerekiyor. Buna yönelik de en başta zaten Avrupa’da olan Afganların sığınma başvuruları etkin şekilde değerlendirilip, sığınma hakkına erişimleri güvence altına alınıp, zorla geri göndermeler hemen süresiz durmalı. Bütüncül bir çözüm getirmek için hem Afganistan’daki hem de çıkabilmiş kadınların -ve herkesin- haklarını korumak için mücadele etmeliyiz.

Yazının Devamını Oku

Olimpiyatlara Türk kadını damgası

Boksta Busenaz Sürmeneli altın, Buse Naz Çakıroğlu gümüş, kumitede Merve Çoban, tekvandoda Kübra İlgün, güreşte Yasemin Adar bronz madalya ile olimpiyatlarda tarih yazarken, Kadın Voleybol Milli Takımımız tarihinde ilk kez çeyrek finallerde mücadele etti. Mete Gazoz’un muhteşem altınını bir yana koyarsak ‘Olimpiyatlar kadınlarımızın zaferi ile taçlandı’ demek pek de yanlış olmaz sanki! Kadınlarımızın başarısının sırrı ile bunu devam ettirmenin yollarını işin uzmanlarına sordum.

BELEDİYELERİN GÖREVİ PROFESYONEL LİGDE TAKIM KURMAK DEĞİL

TÜRK A Milli Futbol Takımı’nın psikolojik danışmanlığını yapan, TFF bünyesinde “Genç sporcularda karakter gelişimi” ve “Psikolojik performans danışmanlığı” programlarını da yöneten Psikolog, Prof. Dr. Acar Baltaş ‘çocuk’ gelin kavramının olduğu, neredeyse her hafta bir genç kadının katledildiği bir ortamda çözümü gençlerin spora yönlendirilmesinde görüyor. Prof. Dr. Baltaş, gençlerin hayat deneyimi kazanması ve içlerindeki ‘kaotik’ enerjinin anlamlı bir amaca yönelmesinin ancak spor ile mümkün olduğunu belirterek, “Ailelere olduğu kadar yerel yönetimlere de önemli görevler düşmekte. Mahalle aralarında, köylerde sıkışıp kalan gençlere belediyeler aracılığı ile ulaşılabilir. Belediyelerin görevi profesyonel liglerde takım kurup oynatmak değildir! Bu lafım ile Başakşehir’i kastetmiyorum, yanlış anlaşılmasın. Alt kümelerde de birçok belediye takımı var. Belediyelerin görevi, spor alanları yaratmak ve buralara eğitimli hocalar koymak, gençlere ama özellikle genç kızlarımıza ulaşmak, bu faaliyetleri organize etmektir, ki bu gençler işte o zaman birer şampiyon, iyi birer sporcu olmaktan da öte kazanacakları becerilerle önce iyi vatandaş, iyi insan olurlar” diyor.

DESTEK GEREK

SPOR medyasında ‘Yetenekli kuşak’ inancının hâkim olduğunu ancak bu inancın temelsiz olduğunu belirten Prof. Dr. Baltaş ‘Hangi yetenekli kuşak bu?’ diye soruyor, şöyle de devam ediyor: “Bunun kuşak ile alakası yok! Bizde kapasite var ama kullanan yok. Türkiye maalesef bilime-spora sırtına dönmüş durumda. Kadınlarla ilişki de bunun bir parçası. Kadını eve kapatıyor, kapasitesinden faydalanmıyor, ‘Yapamaz, edemez’ diyoruz. İmkân verilen genç kadınlarımızın neler başardığına bir bakın. Onların olimpiyatlarda aldığı bu dereceler başka kız çocuklarını da motive edecektir. Tüm bunlar yeni nesli harekete geçirecek, bakış açısını da değiştirecektir. Tek gereken ise biraz destek!”

FIRSAT EŞİTLİĞİ SAĞLANMALI

Yazının Devamını Oku

Yangın ile mücadelenin ünlü isimleri

Şahan Gökbakar... Demet Akalın... Selin Ciğerci... Ece Erken... İbrahim Çelikkol... Ve daha adını sayamadığım birçok ünlü... Türkiye’nin dört bir yanını saran yangınlar için tek yürek oldular. Kimi alanda, elinde hortum ile yangın söndürme çalışmalarına katıldı, kimi de felaket bölgelerine yardım için seferberlik başlattı. ‘A, onun yangın alanında işi ne?’ ya da ‘Ay, inanamıyorum içinden melek gibi biri çıktı!’ diyenlere de bir mesajları var: ‘Bu vatan hepimizin...’

TÜM EKİPLERE MİNNETTARIZ

YANGIN felaketinin belki de en öne çıkan isimlerinden biri Şahan Gökbakar. Bir haftadır, bölgedeki tüm ekiplerle koordineli bir çalışma yürütüyor, canlı yayınlar yapıyor. Hatta yaptığı paylaşımların ardından bölgeye üç helikopter gitti. Geçen gece ise yine hayli zorluydu. Delikli yol koyundaki söndürme ve soğutma çalışmalarına katılan Gökbakar, “Tüm gece bizimle olan donanmamıza, cesur askerlerine, sahil güvenlik komutanlığına ve tüm ekiplere minnettarız” mesajı veriyor.

BURADA OLMAK İSTEDİM

‘DERDİ evini korumak’ diyenlere ise sosyal medya hesabından şu cevabı veriyor: “Yangın çıktığında eşimle İstanbul’daydık. Eşime, burada olmak istediğimi söyledim. Bin adet yangın söndürücü getirdim, dağıttım. Kendi evimin etrafında yangını söndürecek su pompaları aldım. Evim yangın tehlikesi taşımıyor, gereken önlemleri aldım. Evimin yandığını görmek isteyenler için de o gün geldiğinde kimseden yardım istemeyeceğim.” Küçük bir hatırlatma, Şahan Gökbakar’ın oynadığı Recep İvedik film serisi izlenme ve hasılat rekorları kırmış, 6 filmden 350 milyona yakın gelir elde etmişti. O nedenle evi üzerinden yapılan eleştiriler bana anlamsız geliyor.

Allah korusun ama evi yansa yerine aynısından en az 5 tane yaptıracak gücü var sanki...

BU MEMLEKET BİZİM

TÜRKİYE

Yazının Devamını Oku

Bir katil zanlısının anatomisi: üst düzey cani

Türkiye, henüz hayatının baharında, çevresi tarafından ‘lükse düşkün ve nazik biri’ olarak tanınan 48 yaşındaki mühendis, emlak şirketi sahibi, 1 çocuk babası Mustafa Murat Ayhan tarafından vahşice katledilen Azra Gülendam Haytaoğlu cinayetini konuşuyor. Katil zanlısı, genç kızı boğarak öldürdüğünü sonra da banyoda 5 parçaya ayırarak cesetten kurtulmaya çalıştığını itiraf etti. Peki, nasıl bir insan gözünü bile kırpmadan böylesine canice bir cinayet işleyebilir? Cem Garipoğlu, Cemal Metin Avcı ve şimdi de Mustafa Murat Ayhan... Canilerin ortak bir portresi olabilir mi? Sordum.

STATÜSÜNÜ KORUMAK İÇİN GENÇ KIZI KATLEDEN BİR SAPIK ADLİ Tıp Uzmanı, Prof. Dr. Nevzat Alkan gerçekçi bir analiz için önce durumun fotoğrafını çekerek, vahşi cinayeti kendi penceresinden şöyle yorumluyor: “Katil zanlısı 48 yaşında, boşanmış, nazik, parası var, iyi giyimli, iyi eğitimli bir mühendis. Genç kıza bir abi gibi yaklaşıyor, ki ifadesinde iş teklif ettiğini söylüyor. Anlayacağınız maktulle güven ilişkisi kuruyor. Azra ise hem çalışıyor hem okuyor. Belli ki ihtiyacı var! Ailesinden ayrı, ablası ile yaşıyor. Üstüne bir de koronavirüse yakalanıyor, ablası ile tartışmış, kalacak yeri yok! Yardım için daha yeni tanıştığı ve sosyal statüsü, görünüşü sebebiyle ‘iyi’ bir insan olduğunu düşündüğü katil zanlısını arıyor, oysa nereden bilecek adam cani bir sapık! Yardım bahanesi ile götürdüğü evinde genç kıza ya cinsel saldırıda bulunuyor ya da teşebbüs ediyor, tüm bu detaylar adli tıp incelemesinde ortaya çıkar, kızdan beklemediği bir direnç gelince de kızın boğazına yapışıp, öldürüyor. Bu adam sapık! Bu adam cani! Onun dışında, ‘Yok, kızın adını vücuduna yazmış’ falan... Kulaktan kulağa yayılan diğer her şey bana göre hikâye! Romantikleştirme çabası.

SİCİL KAYGISI

“BU adam bir seri katil falan olsa bu yaşına kadar mutlaka bir ‘uyarı’ verirdi! Araştırdığım kadarı ile sicili temiz. O an kuvvetle muhtemel, ‘Bu kız gider beni şikâyet eder, statüm yerle bir olur, işim bozulur... Öldüreyim, ortadan da kaldırayım’ gibi düşünerek genç kızı yok etmek amacı ile canice ve soğukkanlı hislerle bu cinayeti işledi. Katil zanlısının portresi Münevver Karabulut cinayetini işleyen Cem Garipoğlu’ndan mesela çok uzak! Garipoğlu da son derece aklı başında, munis, iyi huylu bir delikanlıya benziyordu. İlk bakışta katil zanlısı ile benzer özellikler gösterdiğini söylemek mümkün ancak Garipoğlu’nda dışa vurulmamış anti-sosyal kişilik özellikleri sözkonusuydu. Kendi iç dünyasında devam ettirdiği yoğunlaşmış agresyonu, çıkmaz yolda olduğunu anlayınca ortaya çıkardı. Ve orada bir ilişki vardı. Burada bir ilişki yok. Tamamen sapık bir adamın çaresiz bir genç kızdan faydalanmaya çalışması ve sonrasında, hele de Azra, ‘Şikâyet edeceğim, rezil edeceğim seni’ dediyse, parçalayarak yok etme çabası var. Bu kişinin patolojik düzeyde bir manyaklığı olsaydı bugüne kadar mutlaka ipuçlarını verirdi. Sapıkça, cinsel dürtülerle bir hamle yaptı... Kız direndi... ‘Cinsel saldırı şikâyeti olur da kepaze olurum’ diye de öldürüp, ortadan kaldırdı. Burada sıkıntı genç kızın böyle muhtaç bir durumda kalması!”

İDAM TARTIŞMASI

PROF. Dr. Nevzat Alkan konuşmamız sırasında çokça tartışılan bir konunun da fitilini ateşliyor. İdam! Prof. Dr. Alkan “Bir sağlıkçı olarak hem istismara yol açacağını düşündüğümden hem de ‘Etkili ceza ver, idama gerek yok!’ bakış açısına sahip olduğum için idama kesinlikle karşıydım. Bugüne kadar... Ama şimdi bu katil zanlısının da diğerleri gibi ağırlaştırılmış müebbet alıp, 10-15 sene sonra çıkacağını biliyorum. Böyle bir sistemde, kadın cinayetleri ve çocuğa cinsel istismar davalarında, idam konusu ciddiyetle tartışılmalı!” diyor.

Yazının Devamını Oku