GeriFulya Soybaş 'Oğlum çok küçük daha'
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

'Oğlum çok küçük daha'

Bugün ve yarın köşeyi benimle aynı tanıyı alan ve benzer kemoterapi süreçlerinden geçen ünlü oyuncu Canan Ergüder’e bırakmak istiyorum. Daha çok iki meme kanserli kadının dertleşmesi ve uyarıları gibi okuyun lütfen bu röportajı...

Ünlü oyuncu kanser olduğunu öğrendiği ilk anı- ki benim tepkim de çok benzerdi- şöyle tarif ediyor: “Ne yapabilirsin ki! Oturdum hüngür şakırt ağladım. Düşüncelerimin en tepe noktasında oğlum vardı. Henüz 3.5 yaşında. Ya bana bir şey olursa... Çok küçük daha...”

Meme kanserine yakalandığınızı okuduğumda henüz kanser olduğumu bilmiyordum. Sıkı bir hayranınız olduğum için çok da üzülmüştüm. Hayat! Sizden bir ay sonra ben de benzer bir kâbusa uyandım. Banyodayken yakaladım tümörü ya siz nasıl fark ettiniz?

Ben de öyle. Gece iki falandı. Setten gelmiştim. Setlerde çalıştığımız için alışkanlığımdır geç de olsa illa duş alırım. Hele de pandemi zamanı günün kiri akmalı üstünüzden. Duş lifi ile uğraşmadım. Sabun ile çabuk çabuk yıkandım. İyi ki de öyle yapmışım. O an memede bir değişiklik fark ettim.

Oğlum çok küçük daha
Canan Ergüder

Kontrole gittiniz mi pandemi sürecinde? Ben 1.5 yıldır adım atmadım hastaneye de...

Değişikliği fark eder etmez takvimimi kontrol ettim. Ne göreyim! Senelik kontrolümü iki ay atlamışım. Hemen doktordan randevu aldım.

Tümör elinize geldiği o ilk an ne hissettiniz?

Orada olmaması gereken, kötü bir şey olduğunu hissettim. Randevuya kadar da elim hep oraya gitti. Dolayısıyla da içimde hep bir korku ve ‘Acaba’ vardı. Yalnız gittim doktor kontrolüne, normalim bu. Ama kontrolün ortasında doktor ‘Biyopsi’ falan deyince ve ne kadar saklamaya çalışsa da yüzündeki değişikliği gördüğümde... Çok korktum! Hemen eşim ile ablamı yanıma çağırdım. Ne yapabilirsin ki! Oturdum... Hüngür şakırt ağladım.

Kimse için kolayca göğüslenebilecek bir haber değil ki bu... Aklıma ilk oğlum gelmişti benim.

Benim de öyle. Düşüncelerimin en tepe noktasında oğlum vardı. Henüz 3.5 yaşında. Çok küçük.

Benimki de sekiz. ‘Ya bana bir şey olursa...’ diyor insan. Çok ağır bir duygu bu.

Evet, kelimenin tam anlamıyla öyle. Çok ağır bir duygu. ‘Ya bana bir şey olursa...’ (Bu noktada ikimiz de biraz duruyor, nefes alıyor, ağlamamaya çalışıyoruz ama pek başarılı olduğumuzu söyleyemem.)

ALTI HAFTA O SIRRI BENİMLE TUTTULAR

Kesin sonuç peki? Ne zaman ve nerede ulaştı?

Setteydim. Oyuncu arkadaşlarım, set ekibim, yönetmenler, yapımcılar... Herkes benimle aynı anda öğrendi. Setin ortasındaydık, yakın plan çekim yapılıyordu. Telefonum çaldı. Herkes de biliyordu bir sonuç beklediğimi. O telefon ile öğrendim. İnvazif, duktal, karsinoma meme kanseriyim. Altı hafta, haber basına yansıyana kadar, bu sırrımı ‘Menajerimi Ara’ ekibi ile tuttuk. Beni sarıp sarmaladılar. Kamera önü-arkası tüm ekibe, Ay Yapım’a minnettarım.

Ne kadar devam ettiniz çalışmaya?

Pandemi ortamında çalışabildiğim kadar çalıştım. Onkoloğum bağışıklık sistemimin ilk 2 dozdan sonra düşeceğini, saçlarımı kaybedeceğimi söyledi. Tüm bu söyledikleri olana kadar çalışmaya karar verdim. Saçlarımı kaybetmek önemli bir noktaydı çünkü büyük bir karakter değişikliği gerekecekti o zaman.  Peruk ile çalışmak da ben istemedim. Feris karakterinin sonunu kurgulayarak getirdik.

Oğlum çok küçük daha

Hayatımın en iyi performansını yaşadığım bir dönemde başıma geldi bu iş...

İnan benim için de öyle.

Saçlarım da o performansın bir parçasıydı. Kaybetmek en az kanser kadar büyük bir travma yaşattı bana. Siz nasıl baş ettiniz?

Dışarıdan bakan birine çok mantıksız geliyor, ‘Nasıl olsa çıkacak Canan’ diyorlar. E, böyle bakınca mantıklı ama bir yandan da insan saçıyla tanımlıyor kendini. Saçım işin büyük bir parçasıymış. Bu süreçte 2 kez panik atak yaşadım. Kazıtmak, peruk yaptırmak için gittiğim yerde yaşadım ilk atağı. Folligraft tekniği ile kafanıza yapıştırılan bir peruk benimki. Bir de bu perukların takıp çıkarılabilenleri var. ‘Bak böyle bir model de var’ diye onu gösterdiler. O an bir kırılma yaşadım, ‘Gidin, gidin, gidin!’ demeye başladım. Nefes alamadım. İstemedim kafama hiçbir şey takılmasını.

Diğer atak?

Kemoterapi ilacı damarlarıma verilmeden hemen önceydi. O anda da benzer bir durum yaşadım. Bu arada saçı bir kez kaybettikten sonra çok çabuk üstesinden geldim o da ayrı. Alışıyorsunuz. (Ben hala peruk kullanıyorum. Peruğumu kaldırıyor, yavaş yavaş uzayan saçlarımı gösteriyorum kendisine. O ise daha özgüvenli. Çoktan peruğu çıkarıp atmış. Harika görünüyor...)

ÇOK FAZLA AĞRI ÇEKTİM

Tedaviniz şu an hangi aşamada?

Dördü iki haftada bir ağır, dördü daha hafif olmak üzere toplam sekiz kemoterapi aldım. Bitti. Bu arada daha hafif denilen kemoterapi beni mahvetti. Çok fazla ağrı çektim. Kas ağrılarım çok fazlaydı. Insomnia yaptı. Uykusuzluk çıldırtıcı bir şey. Sonra hafifliyor ama işte! Çok şükür vücudum iyi baş etti tüm bunlarla. Ayak ve ayakaltı taban ağrım da fenaydı. Sende de oldu mu?

BEN: Hem de nasıl. Bir de acayip bir yorgunluk. Bir hafta kafamı yataktan kaldıramıyordum...

Ben de öyle. Yataktan kalkamıyorsun. Kemoterapi aldıktan beş gün sonra ancak toparlanıyordum. Üzerine radyoterapi aldım. O da bitti, şükür. Görüntülü henüz hiçbir şey bakılmadı henüz. Bakılacak.

Ameliyat? Ben henüz olmadım. Kemoterapiden sonra olacak. Siz?

Tanılar aynı olsa da süreçler her hasta için farklı. Benim tümör seninki ile kıyaslanınca daha küçüktü. Ameliyatımı kemoterapiden önce oldum. Ameliyatta lenf bölgesinde de kitle tespit edildi. Metastaz yapmış. Sonrasında da kemoterapi başladı zaten.

YARIN DEVAM EDECEK...

X

Samuray kılıçlı caniye ve ailesine ne olacak

Aklım almıyor. Günlerdir gencecik bir kadının fotoğrafına bakıp kahroluyorum. Yolda yürürken benim ya da bir başka kadının ‘güçsüz’ görüldüğü için başına aynısının gelebilme ihtimali ise beni mahvediyor. Çocuğunu tedavi ettirmek yerine ona ayrı ev açıp sadece para ve rahatlık sağlayan ailesinin de en az oğulları kadar suçlu olduğunu düşünüyorum. Peki, şimdi ne olacak? Aile hakkında dava açılabilir mi? Katil zanlısı ‘deli’ raporu alıp 3 gün sonra serbest mi kalacak? Aileler çocuklarının tedaviye ihtiyacı olup olmadığını nasıl anlar? Psikiyatrist Prof. Dr. Fatih Öncü ile konuştum.

AİLE, HEM VİCDANİ HEM KANUNİ ANLAMDA ÇOCUĞUNDAN SORUMLUDUR

PROF. Dr. Fatih Öncü, Türkiye Psikiyatri Derneği Başkan Yardımcısı. Uzun yıllardır Adli Tıp psikiyatrisi konusunda çalışıyor ve ayrıca Bakırköy ruh ve sinir Hastalıkları eğitim Araştırma hastanesi öğretim üyesi. Birkaç gündür sosyal medyada katil zanlısı Can Göktuğ Boz kadar ailesinin de yargılanması gerektiği konuşuluyor. Yasal olarak bu mümkün mü? Prof. Dr. Öncü’yü aradım hem bunu hem de katil zanlısı Boz’un avukat annesi Ayşe Nejla Yomralıoğlu’nun yaptığı “14 yaşından beri psikolojik tedavi görüyor. Verilen ilaçları düzenli kullandıramadık. Son 2-3 senedir tedaviyi reddediyor. Sıkıntıların arttığını, akıl sağlığının yerinde olmadığını ben de gözlemledim” savunmasını sordum. Prof. Dr. Öncü, “Kişilerden ziyade genel uygulama nasıl gel sana onu anlatayım” diyor ve şöyle devam ediyor:

‘AKIL SAĞLIĞI YERİNDE DEĞİL’ DEMEK YETMEZ

KİŞİDE ciddi bir ruhsal hastalık belirtisi, garip tutum ve davranış (ki bu alkol ya da madde kullanan kişilerde de görülebilir. Alkol ya da madde etkisinde suç işleyenlerin ceza sorumluluğu tamdır) varsa aile çocuk ya da yakınlarını hastaneye götürmek, yatırmak ile sorumludur. Hastanın kendine zarar vermemesi ve toplum güvenliği açısından aile kişiyi hastaneye ulaştırmak için çaba harcamalıdır. Bu vicdani bir sorumluluk. ‘Sıkıntıların arttığını, akıl sağlığının yerinde olmadığını ben de gözlemledim’ demek yeterli değil. Elbette ki aileler bazen bazı garip tutum ve davranışların hastalık olup olmadığını, muayeneye götürmekte zorluk yaşanıyorsa nasıl bir yol takip edeceklerini bilemeyebilirler. O zaman da bir psikiyatristten yardım alabilirler.”

TCK’YA GÖRE SUÇ

“TÜRK Ceza Kanunu’nun 175. maddesi ‘Akıl hastası üzerindeki bakım, gözetim yükümlülüğünü-başkalarının hayatı, sağlığı veya malvarlığı bakımından tehlikeli olabilecek şekilde ihmal eden kişi- 6 aya kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır” der. Tabii bunun için ortada kesin bir tanı olmalı. Ancak unutulmamalı ki aileler ya da varisleri kişinin hareketlerinden kanuni olduğu kadar ahlaki anlamda da sorumludur.”

Yazının Devamını Oku

'Sahte' indirimlere dikkat

‘Efsane Cuma’, ‘Bekârlar günü’, ’11-11 günleri’ derken indirimlerle dolu bir kasım ayına daha girdik! Ben dahil çoğumuz, ihtiyacımız olmasa bile ‘Ama indirimde!’ deyip alıyoruz. Peki, gerçekten indirimde mi? Ticaret Bakanlığı, “Fiyatı önce arttırılan sonra indirilen ‘sözde’ indirim kampanyalarına karşı dikkatli olun” uyarısı yaptı. İyi de nasıl? Fiyatların gerçekten indirilip indirilmediğini anlamak mümkün mü? Kime, kimi nasıl şikâyet edeceğiz? Uyanık tüketicinin ‘indirim alışverişi’ rehberini hazırladım.

BENİM BİLE BAŞIMA GELDİ

TÜKETİCİ Başvuru Merkezi Onursal Başkanı Aydın Ağaoğlu, yıllarını tüketici haklarını korumaya adamış bir isim. Konu özelinde okumadığı yönetmelik yok. Kimseyi de dava etmekten çekinmiyor. Bundan
3 yıl önce ise, o da ‘sahte’ indirim kurbanıydı. Sonrasını kendisi anlatsın: “Hayli popüler, zincir bir tekstil devinin Etiler’de bir AVM’de bulunan mağazasına girdim. Güzel bir ceket beğendim. Etikette 4.045 TL yazıyor. Üzeri çizilmiş yüzde 65 indirim yazılmış, ceket olmuş 1.400 TL. Ben uyandım tabii olaya. Bozacının şahidi şıracı misali... Kalem oyunu ile etikete önce fiyat bindirmişler sonra da ‘indirim’ yapmışlar. Mağaza yöneticisini çağırdım, ‘Bu ceketi daha önce 4.045 TL’den satışa sunduğunuzu bana ispatlayın’ dedim. Şahsın, ‘Sattık tabii’ demesi ‘Ne münasebet’ demesi yetmez. 6502 sayılı kanunun fiyat etiketi yönetmeliğinin 11. madde 1. fıkrası gereğince ceketin indirimli fiyattan daha yüksek bir fiyata satıldığını ispatlama yükümlülüğü satıcınındır ki ispatlayamadılar.

KEYFİ DEĞİL, KANUNİ

“BEN, ceketi indirimli dedikleri fiyattan-1.400 liradan aldım ve hemen Tüketici Hakem Heyeti’ne dilekçe ve faturam ile şikâyet ettim. Karşı tarafın beyanı alındı ama ceketin daha önce iddia ettikleri gibi 4.045 liraya satıldığını belgeleyemediler. Bak burası önemli: Tüketici Hakem Heyeti böyle bir ispat sunamadığı için mağazayı suçlu buldu ve söz verdikleri yüzde 65 indirimi 1.400 lira üzerinden uygulamak zorunda bıraktı. Bu bana özel bir durum değil. Kanun böyle. Eğer satıcı malı, daha önce sattığını söylediği fiyata sattığını ispat edemezse tüketiciye indirimli dediği fiyattan gerçek indirimi yapmak zorunda. Ezcümle, ceket için ödediğim 1.400 liranın 914 lira 95 kuruşunu geri aldım. Ceket yüzde 65 indirimle 485 liraya mal oldu, ‘gerçek’ fiyatına geldi. Genellikle böyle indirim dönemlerinde indirim değil bindirim uyguluyorlar.”

İNDİRİM SEVİYORUZ

“ZOR kazanıyoruz, haliyle indirim seviyoruz. Bir malın fiyatına 100 lira dense kimse bakmaz ama 200 yazıp 125’e indir, herkes almak ister. Oysa tüketici kanununda yalan indirimler yasak olduğu gibi ‘kapatıyoruz’, ‘tasfiye ediyoruz’ gibi gerçek olmayan zararına satışlar da yasaktır. Tüketici uyanık olmalı.”

Yazının Devamını Oku

Yediğin et mi ödediğin hesap mı statünü belirliyor

Et tuzlama hareketi ile dünyaca ünlü bir figür haline gelen kasap Nusret’in Londra’daki restoranı hesapların kabarıklığı nedeniyle İngiliz gazetelerin manşetlerinden inmiyor. 4 kişilik yemeğe 465 bin lira ödeyen misafirlerinin ardından Nusret bu kez Vietnam’ın kamu güvenliğinden sorumlu Komünist Partili Bakanı’na 20 bin liralık altın kaplama et yedirmesi ile gündemde.

‘Hamama giren terler...’ demişler. Madem bu kadar pahalı, neden ısrarla gidiyorlar? Hesabın görselini paylaşmak da neyin nesi? Sosyal medyanın yükselişiyle şahlanan ‘görgüsüzlük’ ile imtihanımızı Dr. Serap Duygulu’ya sordum.

Bir başka müşterinin paylaştığı hesapta en pahalı et 630 Sterlin (8 bin 250 TL) ile bir porsiyon ‘giant tomahawk’ yani kemikli dana pirzola oldu.

HESAP KRİZ ÇIKARTTIAÇILDIĞI günden bu yana Leonardo DiCaprio, David ve Victoria Beckham, Wayne Rooney gibi birçok ünlüyü ağırlayan Nusret’in bu sefer konuğu Vietnam’ın Komünist Partili Bakanı To Lam’di. Nusret’in Vietnamlı bakana kendi elleriyle 1450 Sterlin (yaklaşık 19 bin TL) değerindeki altın kaplama biftek yedirdiği o anlar, milyonlarca insanın ekonomik olarak zor günler geçirdiği ülkede tepki çekti.

BEĞENİLMEK İÇİN YAPAMAYACAĞIMIZ İŞ YOK

UZMAN psikolog, Dr. Serap Duygulu Amerikalı psikolog Maslow’un 1943’te yayımladığı ve bir insanın en önemli 5 ihtiyacını tanımladığı ‘ihtiyaçlar hiyerarşisi’ne gönderme yaparak, “İlk sırada fiziksel (nefes alma, besin, yemek, su, uyku vs.) ikinci sırada yaşamsal (iş, kaynak, ahlak, aile, sağlık vs.) ihtiyaçlar var. Hemen arkasından ait olma, kabul görme gelir. Anlayacağınız bizler varlığımızı, sahip olduğumuz gücü birtakım simgesel durumlar ile insanlara ispat etme, kabul ettirme ihtiyacı içindeyiz. Bunun arkasında ise onaylanma, kabul görme güdüsü var. Bunu var olan sanatınız, eğitiminiz ya da herhangi bir kazanımınız yani hali hazırda elinizdeki statünüz ile yapabileceğiniz gibi girmek-ulaşmak istediğiniz, hedeflediğiniz bir statüye ait simgesel şeylerle de yapabilirsiniz. Örnek vereyim: marka giyinmek... Marka kıyafetler giyerek, ‘Pahalı kıyafetler alabilecek güçteyim’, ‘Ben bu kategorideyim, beni öyle değerlendirin’ diyorsunuz topluma. Ezcümle: o kadar pahalı olduğunu bile bile yine de bu restorana gitmek, menüdeki en pahalı yemeği ısmarlamak, ne hesap geleceğini bildiğiniz halde pek de önemsemiyormuş gibi davranmak, üstüne bir de hesabı sosyal medyada paylaşmak görgüsüzlük olduğu kadar, ‘Ben de zenginler topluluğuna aitim’, ‘Sizden farklıyım’ demenin yolu-topluluktan onay, beğeni, alkış alma çabasıdır. Yani yediğimiz yemek, bulunduğumuz ortamdan keyif almak yerine başkalarından beğeni almak, güçlü olduğumuzu göstermek için yapmayacağımız iş yok” diyor.

HAZ ALMA DÜRTÜSÜ

Yazının Devamını Oku

Salgının seyri iki hap ile değişecek: Molnupiravir ve Paxlovid

ABD’nin geliştirdiği ve COVID-19 tedavisinde kullanılacak olan Molnupiravir hapı için İngiltere onay, Avrupa Birliği’nin ilaç düzenleyicisi EMA ise kullanılması tavsiyesi verdi. Pfizer’ın ürettiği COVID-19 hapının ise yüksek riskli hastalarda, hastaneye yatış ve ölümleri yüzde 89 oranında azalttığı açıklandı. Anlayacağınız aşıdan sonra COVID-19 tedavisinde kullanılacak iki farklı hap da yolda. Bu haplar pandeminin seyrini nasıl değiştirecek? Sordum...

AŞI ARTI İLAÇ, PANDEMİNİN SONU GELDİ DEMEKTİR

İmmünoloji uzmanı Prof. Dr. Derya Unutmaz, her iki hapın da piyasaya sürülmesi ile pandeminin seyrinin değişeceğini söylüyor. Dünya tarihinde yepyeni bir hastalığa karşı bu kadar kısa sürede ilk kez aşı ve tedavisi için de hap geliştirildiğini belirten Prof. Dr. Unutmaz, “Grip virüsü yüzyıllardır bizimle ama bu kadar etkili bir aşısı ya da ilacı yok. Hem aşı hem de bu ilaçlar bilimin zaferidir. Bu haplar ile COVID-19’un sonu gelmiştir. Zaten aşılarla çok büyük oranda hastalığı önleyebiliyoruz. Aşı olduğu halde hasta olanlar ile aşısızların tedavisinde bu haplar etkili olacak artık. Korona ölümcül bir hastalık, korkulacak bir virüs olmaktan çıkacak. Aşı ve ilacın beraber kullanımı pandeminin de sonu demektir. Umuyorum ülkemize de en kısa zamanda gelir, bir daha kimseyi kaybetmeyiz” diyor.

BİLİMİN ZAFERİ

Her 2 hapın da ağızdan alındığını belirten Prof. Dr. Unutmaz, Molnupiravir’in virüsün kendi kopyalarını oluşturmak için kullandığı bir enzimi hedef alarak genetik kodunu değiştirdiğini; Paxlovid’in ise proteaz isimli bir enzime bağlanarak virüsün kendini çoğaltmasını engellediğini söylüyor, şöyle anlatıyor: “Pfizer’ın çalışmasında hapla birlikte hastalara HIV tedavisinde kullanılan bir ilaç daha verildi. İkisinin aynı anda kullanılması etkisini daha da arttırdı. Molnupiravir ağır hastalığı yüzde 50, Pfizer’inki yüzde 90 civarında engellemiş durumda. Pfizer’ın ilacı Molnupiravir’e göre daha başarılı görünüyor, ki bu ilaç için bir ay içerisinde acil kullanım onayına başvurulacağını düşünüyorum.”

PANDEMİDE TÜNELİN ÇIKIŞINDAYIZ

Kocaeli Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları-Klinik Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sıla Akhan,

Yazının Devamını Oku

Avcılık spor mu cinayet mi

Danny Ray isimli avcılık meraklısı bir turistin kalkıp Amerika’dan Kahramanmaraş’a gelip 235 bin lira karşılığında 9 yaşındaki erkek yabankeçisi avlaması ve önünde poz vermesi hayvanseverleri ayağa kaldırdı. Aslında Av Turizmi Uygulama Talimatı’na göre yapılan yasal ancak yaşam hakkı savunucuları ‘avcılık spor değil, cinayettir’ diyor. Hem yetkililer hem de hayvan hakları savunucuları ile konuştum.

GELECEK PARAYA İHTİYAÇ MI VAR

DAYANIŞMA Hayvan Hakları Federasyonu Yönetim Kurulu Başkanı Timur Ugan, “Bundan 30 yıl önce Tarım Bakanlığı üreme yeteneğini kaybeden, yaşlanan hayvanların para karşılığında avlanmasına izin vermiş adına da ‘Hasat’ denmiş. Buradan elde edilen parayla da avcılığın gerçekleştiği köye çeşme, okul, yol gibi yatırım yapılıyormuş. Hadi o dönem ihtiyaç vardı ama bu dönemde bakanlığımızın buradan elde edilen 16 bin 500 liraya ihtiyacı mı var? Oysa aracı şirket dağ keçisini Amerikalı turiste 235 bin liraya satmış. Paranın sadece 16 bin 500 lirası bakanlığa gitti. “Değer mi?” diye soruyor.


Danny Ray, bu pozu sosyal medya hesabından paylaştı.

Dünyanın dört bir yanını sadece trofe (görkemli) hayvan avlamak için gezen avcılar olduğunu belirten Ugan, şöyle devam ediyor:

DOĞANIN DENGESİNİ BOZMAYIN

“En yaşlı hayvanlar ‘hasat’ ediliyor deniyor ama bu hayvanların yaşlı olduğu nereden belli? Doğa Koruma ve Milli Parklar yetkilileri hangi hayvanın yaşlı olduğunu, hangi hayvanın üreme kabiliyeti olmadığını nereden biliyor? Ellerinde yaban hayatı gözleme helikopteri, fotokapan, hayvanların kulağına takılmış bir işaret ya da işin uzmanı bir veteriner ve istatistik yok. Hangi hayvanın avlanacağına kim, nasıl karar veriyor?”

“Kaldı ki adı üzerinde bunlar yaban hayvanı. Yattıkları yer belli değil. ‘

Yazının Devamını Oku

13 yıl sonra AKM yeniden

29 Ekim sadece Cumhuriyet’imizin 98. yıldönümü değil, kültür tarihimize geçecek önemli bir gündü de. Türkiye’nin belli başlı sembollerinden, manevi değeri bir hayli önemli olan, kapatılmasının Cumhuriyet değerlerine saldırı olarak görüldüğü ve dahası yeni bir bina vaadine şüphe ile yaklaştığımız Atatürk Kültür Merkezi yeni binasına kavuştu. Sanatçılar, 13 yıl sonra ‘ev’lerine döndükleri için heyecanlı. Ben de ne hissettiklerini sordum. İşte yanıtlar.

YEŞİLÇAM’IN 4 YAPRAKLI YONCASI
ESKİ ADI, YENİ HALİYLE SEYİRCİSİ BOL OLSUN

Hülya Koçyiğit: Atatürk Kültür Merkezi’nin yeniden hayatımızda olması sanat dünyamız ve sanatseverler için hayli önemli bir kazanımdır. Umarım bu kazanımlarımız daha da çoğalır.

Türkan Şoray: Atatürk Kültür Merkezi Cumhuriyet dönemimizin en önemli merkezlerinden biridir hiç şüphesiz. Adı korunarak, olduğu şekli ile -Atatürk Kültür Merkezi olarak- yeniden hayatımıza girmesi büyük bir mutluluk benim için ve diliyorum ki sanatı seven herkes için. Umuyorum ki sadece İstanbul değil, ülkemizin her şehrinde böyle görkemli birer Atatürk Kültür Merkezi açılır.


Yazının Devamını Oku

Böyle doktor olur mu

Farkında mısınız? Son zamanlarda en çok doktorları konuşur olduk! Hiç şüphesiz pandemide onların kıymetini çok daha iyi anladık. Ancak televizyonların gündüz kuşağı programlarında boy gösteren, sosyal medya reklamları ile öne çıkan bazı hekimler ezber bozdukları kadar kamuoyunu da ikiye bölmüş durumda. Seda Sayan’ın programında göbek atan doktorun ardından şimdi de pullu, payetli, assolist elbiseli reklamı ile Dr. Şükran Taştan ve ‘ölüleri dirilten doktor’ olarak anılan Dr. Hamit Çelik gündemde. Soru şu: ‘Böyle hekim olur mu, bu tarz paylaşım ya da reklamlar mesleğin itibarını zedeliyor mu?’

MESLEK ONURU RENCİDE EDİLİYOR

İç hastalıkları-Tıbbi Onkoloji uzmanı, İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Pınar Saip, hekimlerin hiçbir şart altında reklam yapamayacağını, yanıltıcı bilgi veremeyeceğini ve bunun mesleki etik kurallara aykırı olduğunu belirterek, “TTB olarak önemli görevlerimizden biri de hekimlik etik, ahlaki değerlerini korumaktır. Hekimlerin reklam vermesi yasak olduğu gibi, ‘Tek çare benim’, ‘En iyisiyim’, Mucize yöntem’ gibi bir algıya da yol açması etik değildir. Doktor yaptığı işi ancak genel hatları ile anlatabilir, hastalığın seyri hakkında olumlu veya olumsuz bilgiler verebilir ancak aldığı vakaları ya da içinde olduğu durumu kendisinin reklamına dönüştüremez. Aksi her türlü reklam-sosyal medya paylaşımı hasta-doktor güvenini sarsmakta, meslek onurunu rencide etmekte, saygınlığımızı düşürmektedir” diyor.

Pınar Saip

SORUN KIYAFET DEĞİL

Prof. Dr. Saip, Seda Sayan’ın programında dans eden Dr. Banu Küçükpolat örneğini hatırlatarak, şöyle devam ediyor: “Doktorların ne giydiği, nasıl dans ettiği, saçının ne renk olduğu... Bunlarla ilgilenmiyoruz. Doktor da insan. İstediği şekilde hareket eder. Burada temel problem ilan, reklam, sosyal medya ya da TV yolu ile reklam yapmaları ve kendi muayenehanelerine insan yönlendirmeleri. Bursa’daki meslektaşımızın giydiği pullu elbisede bir sorun yok! Sorun panolara reklam vermiş olması. Bazı zincir hastaneler de yapıyor bunu. Oysa bu TTB’nin disiplin yönetmeliklerine aykırı. Her odanın seçimle başa gelmiş onur kurulları var. Şikâyet halinde, bu tarz ihlallere (hekim ya da hastane fark etmez) soruşturma açıyoruz, gerekirse ceza veriyoruz.

TOPLUMSAL YOZLAŞMA

İğneyi doktorlara batırdık ama çuvaldızı da biraz kendimize batırmak lazım sanki. Hekimlerin güzellik, estetik üzerinden yaptıkları reklamların ilgi görmesi, sosyal medya paylaşımlarının fazlaca ‘tık’ alması toplumsal yozlaşmanın da bir kanıtı. Prof. Dr. Saip ise “Evet, toplumsal yozlaşma arttı. Genel değerler aşındı ve değişti. Güzellik, estetik kaygısı her alanda ön planda, ‘doğal’ formüllerin hep alıcısı var. Tüm bunların bir getirisi olduğu aşikâr. Bazı hekimler de bu yola sapmakta beis görmüyor, döneme ayak uyduruyorlar çünkü bundan hoşlanan insanların olduğunu biliyorlar” diyerek beni doğruluyor.

OT SATAN HEKİMLER HER GÜN TV’DE

Yazının Devamını Oku

Kadınların tek derdi nafaka almak mı

Özcan Deniz ve Feyza Aktan arasında yaşananlar o kadar çirkinleşti ki artık en magazin takip etmeyenimiz bile o cephede neler olduğuna hayli hâkim. Bir süredir devam eden çekişmeli velayet davasında son perdede Feyza Aktan’ın bir sebepten Özcan Deniz’e saldırdığı görüntüleri izledik. Deniz boş durur mu? Çıktığı bir canlı yayında “Kadınların çoğu para koparmak için boşanıyor’ diyerek skandal bir açıklamaya imza attı. Ben de tanınmış boşanma avukatlarından Ayşegül Mermer’e ‘nafaka ile zenginleşir mi?’ diye sordum. Hem de bizim magazin konseyini ‘acil’ başlığı altında topladım.

KİMSE ‘BOŞANIP, PARA KAZANAYIM’ DEMEZ

ÖZCAN Deniz- Feyza Aktan cephesinde yaşanan gelişmeler aklıma, ünlü isimlerin de avukatlığını yapan Ayşegül Mermer’in yazdığı, ‘Ayrılırken tanışalım!’ kitabını getirdi. Mermer, kitapta meslek hayatında kendisinde iz bırakan boşanma, velayet davalarını anlatıyor; bazı bölümlerde de birbirini iyi tanıdığını iddia eden eşlerin, boşanma sürecinde, nasıl da ‘gerçek’ yüzlerinin ortaya çıktığından bahsediyor. Anlayacağınız, Deniz ve Aktan cephesinde hepimizin şahit olduklarına benzer olaylar. O nedenle kendisini aradım. Deniz’in ‘Kadınların çoğu para koparmak için boşanıyor’ açıklamasını ve Deniz ile Aktan arasındaki hır-güre nasıl bakmak gerektiğini sordum. Avukat Mermer, Özcan Deniz’in son açıklamasını hayli talihsiz bulduğunu belirterek giriyor söze ve şöyle de devam ediyor:

NAFAKADAN PARA KAZANILMAZ

Hiç kimse ‘boşanacağım’ diye evlenmez ve hiç kimse gözlerine sevgiyle baktığı insanla ayrılırken düşman olacağını da düşünmez. ‘Kadınların çoğu boşansa dahi ömür boyu çalışmadan kafası rahat geçinme yolunu arıyor’ demek kadınlara hakarettir ve kadınlar özelinde genellenemez.”

Peki, Deniz’in iddia ettiği gibi kadınların boşanma üzerinden para kazanması gibi bir durumu söz konusu mu? Avukat Mermer, kadın ve çocuk kadar erkek mağduriyetlerinin de söz konusu olduğu durumlar olduğunu belirterek, şöyle anlatıyor: “Ama bunu da genelleyemeyiz. Çünkü her ilişkinin, dolayısıyla her boşanmanın kendine has bir dinamiği, yapısı var. 2 tür nafaka var. Biri çocuğa verilen iştirak, diğeri eşe verilen yoksulluk-nafakası. Mahkeme şahitleri dinler, araştırmasını yapar, kadına ona göre yoksulluk nafakası bağlar. Kadın çalışıyor mu? Başka yerden para kazanıyor mu? Üzerine kayıtlı mal, mülk var mı? Bunlar belirlenir. Her kadına illa nafaka bağlanacak diye de bir durum yok. Kaldı ki öyle bazı ünlüler nedeniyle kamuoyunun gündemine gelen fahiş miktarda nafaka da kimseye verilmiyor, öyle büyük paralar alınmıyor.”

ASGARİ ÜCRET OYUNU

“Gelelim çocuğa verilen

Yazının Devamını Oku

Çocukları bekleyen büyük tehlike!

Cuma günü oğlumun okulundan bir e-posta geldi. Şöyle diyordu: “Çocuğunuza Squid Game dizisini izletmeyin, oyununu oynatmayın. Akran zorbalığına teşvik ediyor. ” Biraz sosyal medyayı kurcaladım, psikolog ve psikiyatristlerle konuştum. E-posta kendini doğruluyordu. Birçok ebeveyn çocuklarının ısrarı ve geri kalacağı korkusu ile şiddet ve cinsel içerikli bu +18 diziyi izlemelerine izin vermiş.

Sonuç mu? Dizideki ‘kırmızı ışık- yeşil ışık’ oyunu hem okul bahçelerine indi hem de bilgisayar oyunu olarak en çok indirilip oynananlar arasına girdi. Uzmanlar uyarıyor! Yaşlarına uygun olmayan oyun, dizi ve aktiviteler çocuklar için en az sokaklar kadar tehlikeli...

ÇOCUĞUNUZ DIŞLANMASIN DİYE KÖTÜLÜK YAPIYORSUNUZ

ÇOCUK ve ergen psikoloğu Irmak Kerimoğlu ‘Bugün, Squid Game’den bahsediyoruz. Dün, Beyaz Balina oyunuydu. Yarın adı başka bir şey olacak. İsimler farklı ama tehlike hep aynı’ diyerek giriyor söze ve internet, sosyal medya ve platformların çocuklar için en az sokaklar kadar tehlikeli olduğu uyarısını yapıyor. Milyonların hayran kaldığı, ‘severek’ izlediği Squid Game dizisinin ilk 2 bölümünü, ‘Aman uzak kalmayayım’ kaygısı ile zorla izleyen ben, Psikolog Kerimoğlu bazı danışanlarının, ‘Arkadaşları izliyor. Bizim çocuk sohbete katılamıyor, dışlanıyor’ gibi bahanelerle çocuklarına dizi izleme izni verdiklerini anlatınca inanın çok şaşırdım. Ekranda koskoca +18 ibaresi var. Hadi onu geçtim, bir yetişkini bile derinden sarsabilecek şiddet sahneleri çocuğunuzu nasıl etkiler hiç mi düşünmüyorsunuz? Psikolog Kerimoğlu, “Aslında düşünüyorlar ama nasıl ‘hayır’ diyeceklerini bilmiyorlar çünkü ‘Bu içerik sana uygun değil’ dese, diziyi izlemesine izin vermese gerçekten de çocuğu dışlanacak. Oysa çoğunluk her şeyi değiştirebilir. Bir değil birden çok ebeveyn aynı tepkiyi verse çocuk da ‘Benim annem, babam da aynı şeyi söyledi’ diyecek bu tarz oyun-filmler popüler olamayacak. Veli grupları var mesela. En ufak durum bile orada yazılıp çiziliyor ama iş böyle önemli konulara geldi mi ortak karar alınamıyor. Oysa ortak anne-baba tutumu çok fark yaratabilir” diyor.

YASAK CAZİPTİR

Her çocuk için doğrudan yasak koymanın tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini belirten Kerimoğlu, şöyle örneklendiriyor: “Yasak demek yerine neden o diziyi izlememesi gerektiği ayrıntılı anlatılmalı. Ve hatta ‘Gel 1-2 sahnesine beraber bakalım’ diyerek çocuğun doğruyu kendisi bulması sağlanmalı. Çünkü yasak deyip geçerseniz çocuk farklı kaynaklardan, arkadaşı üzerinden ya da bizim olmadığımız ortamlarda bilgisayarından konuyu araştırmaya devam eder. Ayrıca, çocuğunuzu nasıl sokağa bırakıp ‘Şu saatte evde ol da ne yarsan yap, nereye gidersen git’ demiyorsak internette de ‘Ne yaparsa yapsın’ demek gibi bir lüksümüz yok. Çocuk mutlaka denetlenmeli.

OYUNU KAYBEDENE ŞİDDET UYGULANIYOR

Yazının Devamını Oku

Homeopati, fitoterapi, hacamat... Tıbbın alternatifi olur mu

Twitter’da bir haftadır bir video dolanıyor. Videoda ilk görüşte hekim oldukları düşünülen beyaz önlüklü öğrenciler laboratuvarda Anzakların karşılama törenlerine benzer el, kol hareketleri ile ilaç hazırlıyorlar. Sonradan anlaşılıyor ki bu aslında bir Homeopati eğitimi. Türkiye’de 7 yıldır ‘Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği’ kapsamında uygulanan bir yan tedavi homeopati. Üniversitelerdeyse sertifika programı ile öğrenci yetiştiriliyor. Zaten tartışmanın fitilini ateşleyen de bu. Alternatif tıp eğitiminin yeri üniversiteler mi? Tıbbın alternatifi olur mu?

TIP EĞİTİMİ İÇİNDEYSE ŞARLATANLIKTIR

Topum Sağlığı Genombilim uzmanı Dr. Serdar Savaş, “Tıp bilimdir ve alternatifi yoktur. Alternatif matematik, alternatif kimya olmadığı gibi alternatif tıp diye de bir şey olamaz” diyor. Geleneksel ya da alternatif tıp tanımlamasına şiddetle karşı çıkan Dr. Savaş, homeopati, fitoterapi, hacamat, sülük gibi uygulamaların tıp dışı sağlık uygulaması olduğunu belirterek, şöyle devam ediyor:

“Faydalı mı faydasız mı? Bu konuda bilgim yok. Ama bu uygulamaların tıp müfredatının parçası olmadığı kesin. Çünkü bilimde ‘Vallahi denedik, insanlara da çok iyi geldi’ gibi bir durum olamaz. Etki mekanizması bilinmiyor. Bir şeyin bilim olması için sebep-sonuç ilişkisi lazım. Laboratuvar ortamı, insan-hayvan deneyleri ile gözlem, takip, raporlamalar olmalı. Yoksa anneannemin kaynattığı çorba da iyi geliyor. O halde anneannem bilim insanı mı? Mesela akupunktur tıp bilimi uygulamalarına girdi. Neden? İğne uçları ile dokunulan sinirlerin gönderdiği sinyalle ağrıyı yok ettiği, iştahı baskıladığı ispatlandı. Diğerlerininse ne yaparak iyileştirdiğine dair elimizde karşılaştırmalı bir çalışma ya da veri yok.” Peki, üniversitelerde okutulabilir mi? Dr. Savaş, “Tıp dışı sağlık uygulaması olarak okutuluyorsa tamam ama tıp eğitimi içerisinde böyle bir ders veriliyorsa onun adı şarlatanlıktır! Bir hekim çıkıp, ‘Bunu tıp uygulaması olarak yapıyorum’ derse bu da şarlatanlıktır. ‘E, Almanya’da da yapıyorlar.’ Efendim o da şarlatanlıktır. İşin sağlık tüccarlığı kısmı da var. Bilimden para kazanamadıkları için ‘doğal yöntemler’ diyerek, buna başvuruyorlar” diyor.

YERİ ÜNİVERSİTELERDİR MERDİVEN ALTI DEĞİL

Dokuz Eylül Tıp Fakültesi mezunu Dr. Levent Buda, Almanya’daki Avrupa Homeopati Enstitüsü’nde 4 yıl homeopati, 3 yıl da homeopati eğitici eğitimi almış. Nedir homeopati? Dr. Buda, “DSÖ’nün bağrına bastığı, tamamlayıcı - nispeten geleneksel bir tedavi yöntemidir” diyor. Homeopatik reçetelerin doğadaki maddelerden elde edildiği ve özel bir hazırlama yöntemiyle -defalarca seyreltme ve çalkalama ile- yapıldığını belirten Dr. Buda, “Avrupa’da kullanım oranı yüzde 58. Almanya ve İngiltere’de çok yaygın. Kraliçe Elizabeth özellikle akut hastalıklarda homeopatik ilaçlar tercih ediyor. Dünyaca ünlü biyomedikal veri tabanı PUBMED’de homeopati hakkında 6 binden fazla araştırma var. Hollanda Utrecht Üniversitesi’nde yapılandan bir örnek vereyim; içinde canlı hücre olan tüpler ısıl işleme tabi tutuluyor yani yakılıyor. Sonra bir gruba plasebo, diğerine homeopatik ilaçlar uygulanıyor. Homeopatik ilaç alan hücreler -doza bağlı olarak- 8 ile 20 kat daha fazla protein üretiyor yani iyileşiyor. Bu önemli bir kanıt değil mi?” diye soruyor.

Yazının Devamını Oku

Hepimiz gerginiz

Geçtiğimiz hafta dünyaca ünlü tıp dergisi Lancet’ta bir araştırma yayımlandı. Hatta bizde de haber oldu ama üzerine daha fazla konuşmak, düşünmek gerekirdi diye düşünüyorum. Haber şu; “COVID-19 pandemisi nedeniyle küresel çapta depresyon ve kaygı bozuklukları artıyor. Türkiye’deki vaka artışı ise Avrupa’nın zirvesinde.” Bir sohbetimizde Prof. Dr. Arif Verimli hocam ‘Pandemi elbette bitecek ama bittiğinde yoğun bakımların yerini psikiyatri servisleri alacak” demişti. Haklıymış! Psikiyatrist Doç. Dr. Veysi Çeri ve Dr. Emine Kılınç’a hem araştırmayı nasıl okumak gerektiğini hem de depresyonda olup, olmadığımızı anlamanın ve tedavinin yollarını sordum.

O ARAŞTIRMA
204 ülkedeki 48 farklı çalışma ile pandeminin ruhsal etkileri incelendi. Buna göre salgın ile bağlantılı olarak Türkiye’de depresif bozukluklar yüzde 38.7, anksiyete yüzde 28 üzerinde arttı.

HER 4-5 KİŞİDEN BİRİ DEPRESYONDA

ÇOCUK ve Genç Psikiyatristi, Doç. Dr. Veysi Çeri’ye göre araştırmanın önemli bulgularından biri de kadınlar ve 20-24 yaş arası gençler ile Arjantin, Güney Afrika, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin depresyon ve kaygı bozukluğundan daha fazla etkilenmiş olması. Neden? Şöyle açıklıyor: “Pandemi ile evlere kapandık. Bu da beraberinde ekonomik zorluklar getirdi. İşe gidemedik, para kazanamadık. Destekler oldu ama sınırlı sayıda kaldı. Ailemiz, sevdiklerimiz, dostlarımızla görüşemedik. Sosyal yaşantıdan uzaklaştık. Yalnızlaştık! Özellikle sokağa çıkma yasaklarıyla başlayan süreçte pek çok kişi huzursuz hissetmeye başladı ki kadınlar bunu daha yoğun hissetti. Okul, ev, iş yükü de üstlerine bindi. Ev içi şiddet arttı. COVID-19’un fiziksel tehdidinden ziyade sosyal hayatta neden olduğu bu tip değişiklikler ve kısıtlamalar durumu daha da tetikledi. Şu an salgından daha etkili bir ruh sağlığı pandemisi ile karşı karşıyayız. Her 4-5 kişiden birinde depresyon ya da anksiyete yaşanıyor. Dahası bu rahatsızlıklar uzun süre tedavisiz kalıyor çünkü farkında değiliz ve hastalıkların semptomlarını dahi bilmiyoruz.” 

DEPRESYONA GİRDİĞİMİZİ NASIL ANLARIZ

PEKİ, depresyonda olup, olmadığımızı nasıl anlayacağız? Doç. Dr. Veysi Çeri 7 ipucu veriyor:

Yazının Devamını Oku

Bu karar trafik magandalarına ders olsun

Yol vermedi diye aracın içindeki hamile kadına saldıran baklavacı kardeşler, sarı ışıkta gaza basmadı diye 6 kişi bir olup terör estiren trafik magandaları! Örnekleri çoğaltmak mümkün zira trafikte neredeyse her gün benzer bir manzara ile bizzat karşılaşıyoruz. Cezası var mı? Yok. Daha doğrusu düne kadar yoktu. İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi, trafikte tartıştığı sürücüyü bıçakla yaralayan zanlıya 6 yıl hapis cezası verdi. Mahkeme heyeti başkanı “Umarım bu karar buna yeltenecek insanlara ve sana ders olur” dedi. Gerçekten de ders olur mu? Üst sınırdan ceza hakkaniyetli mi? Trafikte kendimizi neden kaybediyoruz? Avukatlara ve psikiyatristlere sordum.

HÂKİMİ ALKIŞLIYORUM

AVUKAT Duygu Delibaş, kararı yerinde bulduğunu ve hâkimi bu kararından ötürü alkışlamak gerektiğini söylüyor. Neden? “Her şeyden öte bireysel silahlanmanın önüne geçebilmek adına emsal bir karar. Üzerinde taşınması yasak silah, bıçak taşıyor ve hatta bu silahı kullanıyorsan bunun ağır sonuçları olduğunu da bilmelisin. Burada zanlı, ‘Yaralama niyetinde değildim’ gibi bir savunma yapıyor. O halde elinde niye bıçak var? Mahkeme takdir ve haksız tahrik indirimini de uygulamamış bu davada. Nedir takdir indirimi? Genellikle kadına yönelik şiddet davalarında görürüz bu indirimi, ‘Kravat taktı’ diye verilir mesela. Bu indirim genelde zanlı tarafından ‘cepte’ görülür ama adı üzerinde hâkimin ‘takdir’ yetkisi vardır. Tabii bu ‘takdir’ de sınırsız değil. Neye bakar mahkeme? Sanığın hal, davranış, pişmanlığına bakılır. Demek hâkim bunları görememiş sanıkta ki indirim vermemiş” diyerek özetliyor.

EMSAL OLSUN

Davanın emsal olması gerektiğini belirten Delibaş, “Kararın detaylarını bilmemekle birlikte hâkimin haksız tahrik indirimi uygulamamasını da haklı buluyorum. ‘Sol şeridi işgal ettin’ ya da ‘Kornaya bastın’ gibi durumlar indirim sebebi sayılamaz. O zaman herkes trafikte birbirini bıçaklasın. Uzun zamandır görmeyi beklediğimiz kararlar. Normalde ‘Yatarı yok’ deriz bu davalara. İndirim uygulanarak kuşa çevriliyor cezalar” diyor.

TRAFİKTE KAFAMIZ ÇOK KARIŞIK

PSİKİYATRİST, Prof. Dr. Arif Verimli’ye ‘Neden öfkemizi kustuğumuz yer çoğunlukla trafik oluyor?’ diye sordum. Prof. Dr. Verimli “Çünkü trafikte homojen değil heterojen bir yapı var. Yani farklı duygu, düşünce, sosyo-ekonomik seviyeden birçok insan bir arada. Bunların içerisinde zekâdan geri kişiler, hasta olanlar, aşırı detaycı ya da anti-sosyal kişilik yapısında olanlar var. Çeşit çeşit. Şimdi tüm bu kişileri mekanik bir araç üzerinde yola odaklanmaya çalışırken düşünün. Beyin o dakika birden fazla fonksiyon ile meşgul olduğu için zaten çok karışık oluyor. Haliyle tahrik olmak da kolaylaşıyor. Stres ve öfkeye açık hale geliyor. Bir de insanlar başkalarına karşı biriktirdikleri öfkeyi hiç tanımadıkları birinden daha acımasızca çıkarabiliyor. Mesela eşinizle mi kavga ettiniz? Yolunuzu kestiğinizi düşündüğünüz birisine bağırmak daha kolay. Ya da patronunuz beklenen terfinizi onaylamadı mı? Daha yeşil yanmadan kornaya asılıp ilk yanlış yapana hakaret etmek daha basit öyle değil mi?” diyor.

Yazının Devamını Oku

Kaç yıl ömrünüz kaldığını öğrenmek ister miydiniz

‘Ecelin ne zaman kapıyı çalacağı belli olmaz’ denir ama bir hesap makinası olsa ve yaş, kilo, hastalıklar, beslenme şekilleri dahil tüm bilgilerinizi girseniz, sonrasında da ne zaman öleceğinizi öğrenme şansınız olsa yapar mıydınız? İşin ilginci böyle bir ‘ölüm hesaplayıcısı’ var. Sigortacılar için tasarlanan bir aplikasyon ne kadar yaşayacağınızı, kalan yaşamınızı da ne kadar sağlıklı geçireceğinizi söylüyor. Korkmadım! Hesapladım. Benden kolay kurtuluş yok! 83 buçuk yaşıma kadar buralardayım. Peki ama insan ölüm zamanını niye bilmek ister? Ecel gününü bilmek bugünü değiştirir mi? Sordum...

ÖNEMLİ OLAN, ANI YAŞAYABİLMEK

UZMAN psikolog Esra Ezmeci, ‘Unutma ki öleceğini bilerek yaşayan tek canlı biziz’ diyerek etkili bir giriş yapıyor konuya. İstanbul’da yaşayanlar bilirler. Zincirlikuyu Mezarlığı girişinde Ali İmran suresinin 185. ayetinde de belirtildiği gibi ‘Her canlı ölümü tadacaktır’ yazar. Hayat koşturması içinde çoğumuzun unuttuğu bu gerçek bir otobüsün camından bakarken bir anda buz gibi çarpar yüzünüze. Yine de insan bunun ne zaman olacağını niye bilmek istesin ki? ‘Merak’ diyor psikolog Ezmeci ve şöyle anlatıyor: “Merak duygusu insanda yaşamı besleyen en önemli duygulardan biri. İnsan evveli ezelden geleceği merak eder. Bu nedenle fal baktırır ya da astrolojiye ilgi duyar. ‘Ne olacağım?’ sorusunun cevabını arar. Ölümlü olduğunu hatırlamak elbette kıymetli ama sadece bunu düşünerek de yaşanmaz ki. Öleceği günü bilmek, o güne odaklanmak çok büyük bir stres ve kaygı yaratır. İnsan her şeyi o güne kadar tamamlamak için çırpınır durur. Aplikasyon size 90’da öleceğinizi söylese de yaşam döngüsünde bazı şeyler bilinmez olmalı ki an keyifli olsun! Ne geçmişe takılmanın bir faydası var ne de gelecek kaygısı ile yaşamanın. Anı-bugünü yaşamak daha kıymetli.

HAREKETE GEÇ

“Bir kere böyle bir aplikasyon size ancak varsayım olarak ölüm yaşınızı verir. Aplikasyon olabilecek doğal afetler, hastalık, salgın gibi bulaşıcı hastalıklar -ki 1.5 yıl önce böyle bir süreç yaşayacağımızı söyleseler inanmazdık- bunlarla ilgili bir bilgi verebiliyor mu? Hayır. Ne veriyor peki? Verdiğiniz bilgilere dayalı olarak genetiğinize, beslenme şekillerinize ve hastalıklarınıza bakarak durumunuzun bir fotoğrafını çekiyor, değerlendirme yapıyor ve sağlıklı beslenirseniz, kontrollerinizi düzenli yaptırırsanız, spor yaparsanız hayatınızı ne kadar uzatabileceğinizi gösteriyor. Verdiğiniz bilgiler: ‘Tansiyonunuz var mı? Şeker hastası mısınız? Düzenli spor yapıyor musunuz?’ gibi var olan ve geliştirilebilir bilgiler. Aplikasyonu hazırlayanlar ölüm üzerinden ‘korku’ yaratarak sağlıklı kalmanın ipuçlarını vermiş aslında. Çünkü herkes sağlıklı ve uzun bir hayat ister. Bu pencereden bakarsak da aplikasyon ‘Harekete geç’ motivasyonu vermesi açısından faydalı olabilir.”

ÖLECEĞİN GÜNÜ BİLMEK AMAÇSIZ BİR YAŞAM GETİRİR

ERİKSON Ekolü Profesyonel Koç Binhan Dirilgen, “Doğanın kurallarına müdahale etmek gibi geliyor bana öleceğiniz günü bilmek. Bunu bilseniz kendinizi, beyninizi ‘O güne kadar bunları yapacağım, pervasız olacağım’, ‘Yiyip, içip, eğlenip, gezeceğim’ ya da ‘Kaybedecek hiçbir şeyim yok zaten’ minvalinde şartlarsınız. Amaçsız bir yaşam olabilir. İnsanın yaşam sevincini, geleceğe dair umudunu yok eden bir durum değil mi bu sizce de?” diye soruyor ve ekliyor: “Asla bilmek istemezdim ne zaman öleceğimi. İnan çoğu kişi de istemez. Bugün bir seyahate çıkmadan önce bile bir plan yaparsınız ‘Gidince şurayı gezeceğim, şunu yiyeceğim’ dersiniz. Bu size mutluluk verir. Oysa zamanı belli bir sonu planlamanın ne anlamı var? Aplikasyonun vereceği tarihe inanıp buna göre yaşamak, yaşam hedefi koymak bize verilen şu anı boşa harcamak değil mi?”

HER ŞEYİ BİLMEK İYİ DEĞİL

Yazının Devamını Oku

Hem ruhu hem bedeni iyi beslemek önemli

Meme kanseri tedavisi sürecimi anlattığım ve röportajlarla desteklemeye çalıştığım yazı dizisinin son gününü ruhsal ve bedensel beslenmeye ayırmak istiyorum. Çünkü bu süreçte bir kez daha gördüm ki, ‘Komşumuza iyi geldi, sen de şunu ye’ lobisi çok güçlü. Elbette haklı oldukları noktalar da var. İnsan, ‘Belki iyi gelir’ umudu ile hepsini de denemek istiyor ama tersi de mümkün, iyi gelmeyebilir. İstedim ki, kulaktan dolma bilgi ile değil de tedavi sürecinde beslenmenin önemini ve kansere yakalanmamak için neler yapılması ve dahası ruhu nasıl beslemek gerektiğini uzmanlar anlatsın.

Biyolog-Diyetisyen Burçak Çubukçu kanser derneklerinde kanserli hastaların beslenmesi üzerine yıllardır gönüllü çalışıyor. Annesini 39 yaşında meme kanserinden kaybettikten sonra hayatını buna odaklamış. Bu süreçte bana da beslenme üzerine çok tavsiye gelince ‘Yardım et!’ diyerek kendisini aradım çünkü kemoterapi alırken ne yiyip içtiğiniz kadar yemeyip içmemeniz gerekenler de çok önemli. Mesela benim hormon pozitif meme kanseri olduğum için hayatımın sonuna kadar soya, keten tohumu, greyfurt yemem, adaçayı içmem yasak. Oysa bugün interneti açın, saydığım tüm bu besinlerden ‘Kanserden koruyan besinler’ olarak bahsediliyor. Nasıl oluyor da genele iyi gelen bana yasak! Çubukçu, “Birine iyi gelen ötekine de iyi gelecek diye bir şey yok. Hele de kanser beslenmesi tamamen kişiye özeldir. Parmak izi gibidir! En iyi şey bir uzmandan kanser beslenmesi üzerine bilgi almak” diyor.

Kemoterapi alırken kanser hastalarının genelinin protein ağırlıklı beslenmesi gerektiğini belirten Çubukçu, “Hastalar genelde karbonhidrata yöneliyor ama yanlış. Bu süreçte protein alımı çok önemli. Normal bir insanda protein ihtiyacı kilogram başına yaklaşık 0.8-1 gram iken, kanser hastası bir insanda bu ihtiyaç, metabolizmanın hızlanmasına bağlı olarak, 2 grama kadar çıkabiliyor.

ALINAN HER KİLO TÜMÖRÜ BESLER

Ayrıca bu süreçte hastalarımızın zayıflaması da asla istediğimiz bir durum olmadığı için diyetten de uzak durulmalı. Ama dediğim gibi her süreç kendine özel. Bak mesela senin durumun farklı. Kemoterapi alırken meme kanseri hastaları zayıflamak yerine kilo alır ki bu da asla istemediğimiz bir durum. Yağ dokusu östrojen ile alakalı. Alacağın her kilo tümörü besler. Kilolu kadınlarda meme kanseri daha çok görülür. Karın-kalça bölgesinde yağ dokusu arttıkça, kanser riski de artar” diyerek uyarıyor.

2014 yılında yapılan geniş çaplı bir araştırmaya göre kanserin önlenmesi Akdeniz beslenme biçimiyle çoğu zaman mümkün. Biyolog-Diyetisyen Burçak Çubukçu araştırmayı doğrulayarak, şöyle devam ediyor: “Zaten bu işin yüzde 10’u genetik, yüzde 25-30’u da beslenme ile alakalı.

Yazının Devamını Oku

Maddi gücü olmayan kanser hastaları ne yapacak? Yalnız değilsin

Kanser tedavisi uzun, zorlu ve maddi olarak da yıpratıcı bir süreç. SGK, meme kanseri tedavisinde kemoterapiyi karşılasa da bazı akıllı ilaçların ücretini karşılamıyor. Ayrıca, almanız gereken vitaminler, psikolojik destek, peruk gibi kalemler de var... Tam da bu noktada birçok hastanın yardımına kanserle mücadele dernekleri koşuyor. 7 yıl önce meme kanseri teşhisi konulan Pİ Kadın Kanserleri Derneği Başkanı Arzu Karataş ile hem kendi sürecini hem de ihtiyacı olan kadınların desteğe nasıl ulaşacağını konuştuk.

Altı ay önce kanser ile ilk tanıştığımda sürecin birçok açıdan bu kadar meşakkatli olacağını bilmiyordum. Kemoterapileri devlet karşılıyordu ancak tedavi süreci sadece ilaç almaktan ibaret değildi. Mesela peruk almak kendimi iyi hissetmem için önemli ama maddi açıdan zorlayacak bir kalemdi. Ayrıca iyi beslenmek, ek vitaminler almak, ruh sağlığımı onarmak için bir terapist ile görüşmek, yoga ve nefes terapisi, akupunktur gibi upuzun bir ‘yan’ tedavi listesi vardı elimde. Şükür ki kurumum, -Hürriyet gazetesi- başından beri yanımda. Her aşamada desteklediler, sahip çıktılar. Minnettarım. Peki ama ya benim kadar şanslı olmayanlar? İnsan bir kere başına gelince sadece kendi değil “Acaba başkaları için ne yapabilirim”i de düşünmeye başlıyor. Pembe İzler Kadın Kanserleri Derneği Başkanı Arzu Karataş da öyle. 40 yaşında meme kanserine yakalanmış. 18 kemoterapi-30 radyoterapi-4 ameliyat sonrası hayatını kanser hastalarının mücadelesine adamış. Gelin önce kendi hikâyesini dinleyelim.



KANSER EŞİTTİR ÖLÜM DEMEK DEĞİL

- Nasıl fark ettiniz tümörü?

40 yaşıma kadar mememe de koltuk altıma da asla

Yazının Devamını Oku

Vücudunuzu tanıyın - Arada elle muayene yapın

Karşımda gözleri ışıl ışıl parıldayan, saçlarını kestirmek zorunda kaldığı için yaşadığı ‘mecburi’ ama bana göre yüzüne, gözüne müthiş yakışan yeni tarzıyla, morali yüksek bir kadın; Canan Ergüder var. Röportaj için oturduğumuz masada sanki aynada kendi kendimize konuşuyor gibi dürüstüz. Bunu yapıyoruz diye de aman yanlış anlaşılmasın! Moralimiz süper, keyfimiz iyi, tüm süreçler çok güzel gidiyor. Söyleşinin ikimiz için de önemli bir anlamı daha var: ‘Farkındalık yaratmak.’

DESTEK ÇOK ÖNEMLİ

KEMOTERAPİ almaya başladıktan ve iş denklemden çıktıktan sonra günler nasıl geçti?

Dışa dönük gibi biri gibi görünsem de aslında içe dönük biriyim. E, bir de salgın var. Çok fazla insanla görüşemedim çünkü bu dönemde başıma gelebilecek en kötü şey COVID-19 olmaktı. Zaten kemoterapi de yatırıyordu. Bol bol dinlendim.

En büyük destek kimdi?

Tüm ailem. Eşim, oğlum, annem, babam, ablam, kayınvalidem, bakıcımız. Bu hastalıkta en önemli şey destek. Her ne kadar elimden geldiğince çocuğuma ilgi göstersem de yorgun oluyorsunuz, yardım gerekiyor.

Demir biliyor mu durumu? Anlatabildiniz mi? Kerem, benimki, kanser değil de ufak bir meme hastalığı olarak biliyor.

Kendi çapında durumun farkında. Tabii ki kanserin ne olduğunu bilmiyor ama benim hastalandığımı ve belirli aralıklarla yok olup hastaneye gittiğimi biliyor. O kadar biliyor ki son kemoterapimden 2 gün önce,

Yazının Devamını Oku

Saçlarım döküldü kel kaldım... Şimdi daha az kadın mıyım?

Kemoterapinin yüzlerce yan etkisi var ve bir nevi ‘zehir’ ama faydalı zehir demek yanlış olmaz.

Hele de yeni geliştirilen ilaçlar adeta mucize çünkü direkt tümör odaklı çalışıyor ve inanılmaz fayda sağlıyorlar. Ama birkaç şartla! Kemoterapi size inanılmaz bir yorgunluk veriyor. Bir hafta kafamı yastıktan kaldıramıyorum. Hijyene de ekstra dikkat gerekiyor. Bir de saçlarınız inanılmaz bir hızla dökülüyor, kelleşiyorsunuz. Kel halimi sevmiyor değilim ama bana başlarda daha az kadın hissettirdiği için ve bir de oğlum şok olmasın diye folligraft saç kullanmaya başladım. Bazı fotoğraflarda uzun saçlı halimi görmeniz bundan. Ne menem bir şey bu saç meselesi? Gelin anlatayım.



SAÇIMLA BÜYÜK VEDALAŞMA

GERÇEKLE ilk yüzleştiğimde, gazetecilik deneyimim sebebiyle de başıma az çok ne geleceğini pekâlâ biliyordum. Saçlarım bir noktada illa dökülecekti. Bu ne zaman olacaktı? Belli değildi. Neredeyse belime gelen saçlarımı, bir anda dökülmeye başlarlarsa, ‘şok’ olmayayım diye önceden gidip kısacık kestirdim. Bir nevi kendimi duruma alıştırma süreci yani.

Yazının Devamını Oku

Eyvah mememi kaybedecek miyim?

Bir hafta sürecek yazı dizimizin ilkini dün okudunuz. Okumayanlar için yenileyeyim: ‘Ben meme kanseriyim.’ Kolayca yazdığıma bakmayın zira kötü haberi hazmetmek bile uzunca zamanımı aldı. Bugün bu satırları yazmamın sebebi de içinizden birine umut olma, birini erken tanı ile kurtarma ihtimalim var diyedir. Başıma gelen ilginç bir durum ile devam edeyim bugün. Meme kanseriyim dediğimde ister istemez meraklı gözler inceden memenize yöneliyor çünkü benim de olduğu kadar herkesin aklında ‘Acaba memesine ne oldu?’ sorusu var. Doktorum, Prof. Dr. Cihan Uras, ‘Artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Herkes memesini kaybedecek diye bir şey yok, saçmalama” diyor.

KISA ÇÖPÜ BEN ÇEKTİM 6 ay önce, nisan ayında hormon duyarlı, ileri evre meme kanseri olduğumu öğrendim. Öğrendiğim gün dünyam kelimenin tam anlamıyla başıma yıkıldı. Hayatımın en verimli döneminde, henüz 44 yaşında başıma böyle bir iş gelmiş olamazdı. Ne ailemde böyle bir hastalık geçmişi vardı ne de bende bir gen bozulması. (Hastalığımın 1. ayında yaptırdığım gen testi sağlıklı çıktı.) Sağlıklı beslenen, spor yapan, asla sigara içmeyen biri nasıl olmuştu da ortada hiçbir risk faktörü yokken böyle bir hastalığa yakalanmıştı. Kafamda deli sorular, Acıbadem Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı-Meme Bilimi Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Cihan Uras’ın kapısını çaldım. Yalnız değilsin. Bazen senin gibi çok sağlıklı bir insan, hiçbir risk faktörü yok, ailesinde kanser geçmişi yok, bir bakıyorsunuz pat diye karşımda” oldu ilk sözü. Sanırım bu kısa çöpü çekmek gibi bir şeydi.



BAHANELERLE KENDİNİZİ AVUTMAYIN

Yazının Devamını Oku

Her 8 kadından biri benim diğeri siz olabilirsiniz

Türkiye’de her 8 kadından biri meme kanseri ve ben de onlardan biriyim. İnsan çoğu kez ‘Benim başıma gelmez’ diye düşünüyor ama hayat! Sürecin bana öğrettiği önemli derslerden biri pozitif olmak. İkincisi ise farkındalık. Zaten bu yazıyı yazmamın sebebi de bu. Çünkü biliyorum ki dışarıda, benim ile aynı süreçleri yaşayan binlerce insan var. Korkmayın! Meme kanseri tedavi edilebilir bir hastalıktır ve erken tanı hayat kurtarır. Ekim Meme farkındalık ayı kapsamında, 1 hafta boyunca benim ve ünlü oyuncu Canan Ergüder ile alanında uzman hekimlerin tecrübe, öneri ve uyarılarını okuyacaksınız.

BEN NEREDE YANLIŞ YAPTIM

SAĞ memedeki kitleyi fark ettiğimin ertesi günü hastaneden randevu aldım ki sabaha kadar ‘Ya bir şey varsa?’ diye içim içimi yedi. Kendi kendimi teselli etsem, ‘Yok, değildir’ desem de insan hissediyor. Bir şeyler yanlıştı. Ama kendime konduramıyor, yakıştıramıyordum. ‘Yok yahu ne kanseri?’ Ertesi gün rutin mamografi ve meme ultrasonları yapıldı. Birkaç gün sonra telefonum çaldı. Doktor kitlenin başka bir şey olabileceğini söylüyor, ‘İleri tetkiklere ihtiyaç var’ diyordu ki zaten diğer dediklerini de hatırlamıyorum. Çoktan yere oturmuş, derin derin nefes alıyordum. Tansiyonum düşmüştü sanırım, kalbim hızla atıyordu. Sakinleşmeye çalışıyor ama başaramıyordum. Bir yanım ‘Saçmalama’ dese de diğer yanım ‘Ya kanserse’ endişesine çoktan kapılmıştı. Birkaç gün içinde doktorun bahsettiği ileri tetkikler, biyopsi ve PET çekimi yapıldı ve ben kuşkularımı haklı çıkaran sonuç ile ömrümde ilk defa ölümle yüzleştim. Daha çok erken değil miydi? Hele de oğlum henüz sekiz yaşında küçük bir çocukken bu başıma gelmiş olamazdı. ‘Peki, ben nerede yanlış yapmıştım da bu gelmişti başıma?’

KEŞKE KONTROLLERİMİ AKSATMASAYDIM

İNVAZIF- HR+/ ER- (Tümörün östrojen ve progesteron reseptörleri taşıdığı anlamına gelir) ileri evre meme kanseriyim. Tümörü ilk kez nisan ayında duşta, elle kontrol yaparken fark ettim. Bir çoğunuz gibi pandeminin başından beri ben de mümkün mertebe zamanımı evde geçiriyor, lüzumlu olmayan haller hariç dışarı çıkmıyorum. Hastaneye hele... Hiç gitmedim. ‘Aman ne gerek var sonra yaptırırım’ diyerek, 40 yaş üstü her kadının yılda en az 1 kez yaptırması gereken mamografi ve meme ultrason kontrollerini de pandemi bahanesiyle erteledim. Keşke ama keşke kontrollerimi aksatmasaydım. Keşke ‘Aman boş ver!’ demeseydim. Belki o zaman erken evrede yakalar, kemoterapi almama bile gerek kalmazdı. 6 ayda -4’ü üç hafta aralıklar, 7’si haftalık- toplam 11 kemoterapi aldım. 5 tane daha var. Sonrası ameliyat ve radyoterapi. Sürecin bu kadar uzun ve meşakkatli olmasının sebebi tümörün geç yani ileri evrede fark edilmiş olmasından kaynaklı. Çünkü durum fark edilene kadar tümör koltuk altı lenf bezlerine metastaz yaptı yani yayıldı. Buraya bir virgül koyayım. Erken tanı neden önemli, Acıbadem Hastanesi Onkoloğu Prof. Dr. Taner Korkmaz anlatsın ki benimle aynı kaderi paylaşmayın!

ERKEN TANI HAYAT KURTARIR

Soru:

Yazının Devamını Oku