GeriFulya Soybaş Virüsle mücadelede rakamların dili
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Virüsle mücadelede rakamların dili

En son 11 Haziran’da vaka sayısı binin altındaydı, sonrasında 1500’lere kadar çıktı. “Eyvah artıyor!” diye düşünürken 33 gün sonra bir ilk yaşandı ve rakam yine binin altına, 992’ye düştü. Önümüzde Kurban Bayramı var, sonrasında okullar açılacak. Haliyle akıllarda “Virüsle mücadelede hangi aşamadayız” sorusu var. Vaka sayıları ne zaman düşer? 2. dalga kapıda mı? Uzmanlara sordum, örneklerle yanıtladılar.

1000’İN ALTINA DÜŞMESİ DEĞİL SIFIRLANMASI ÖNEMLİ

HACETTEPE Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, 2 gün önce 33 günün ardından vaka sayısının ilk kez 992’ye düşmüş olmasının sevindirici olduğunu ancak mücadelenin bittiği anlamı taşımadığını söylüyor. “1000 ile 900 arasında aslında bir fark yok” diyerek virüsün hâlâ sanıldığından etkili olduğuna dikkat çekiyor ve “Mücadeleyi günlük rakamlar üzerinden değerlendirmek yanlış olur. En azından birer haftalık bloklar halinde düşüş yaşanmalı ki ‘İyi yoldayız’ diyebilelim. Yoksa günlük veriyle konuşmak yanıltabilir. Daha önce de 700’leri gördük ama akabinde artmıştı. Ne zaman sıfırı göreceğiz, o zaman ‘oh’ diyeceğiz” diyor.

Virüsle mücadelede rakamların dili

KURBAN BAYRAMI RİSKLİ

Ceyhan şöyle devam ediyor: “Bütün kalabalıklar riski arttırır. İnsanların kontrolsüz şekilde bir arada olması, sarılmaları, mesafeyi ayarlayamamaları az ya da çok ama mutlaka bir risk oluşturur. Bu noktadan bakacak olursanız Kurban Bayramı hayli riskli, hele ki eski bayramlar gibi kutlayacaksak. Okulların açılmasını da mesela ben büyük bir risk olarak görüyorum. Bunlara göre önlemler alınmalı. Vatandaşa da büyük görev düşüyor. Sonuçta evlerinin içindeki riski azaltmak da onların elinde.”

MESAJI ISRARLA ALMAYAN BİR GRUP VAR

Prof. Dr. Ceyhan, “Aylardır biz anlatıyoruz, Sayın Bakan anlatıyor, devlet anlatıyor, Cumhurbaşkanı çıkıyor, maske ve mesafenin ne kadar önemli olduğunu söylüyor. Ama ısrarla ve inatla mesajı almayan bir grup var” diyerek kuralları hiçe sayanlara dikkat çekiyor. Ceyhan vaka sayılarının aynı noktada dirençli olmasının da olası bir ikinci dalganın da mesajı almayan bu ısrarcı grup nedeniyle olabileceğinin altını çizerken “Belki Diyanet’i, belki yerel yöneticileri devreye sokarak o insanlara ulaşmak gerekiyor. O grubu etkileyebilecek yeni yöntemler geliştirilmeli ki sayılar düşsün. Yoksa mücadele kalıcı olmaz” diyor.

‘BU İŞ BİTTİ’ DEMEYİN

BİLİM Kurulu üyesi Prof. Dr. Tevfik Özlü’ye göre vaka sayısının binin altına düşmesi elbette sevindirici ancak genel tablo henüz karanlık. Özlü, “Bin rakamı psikolojik sınır, o nedenle sayının düşüyor olması sevindirici ancak öteki taraftan yoğun bakım ile entübe hasta sayımızda artış var. Ölüm oranlarında da azalma yok. Günlük vaka sayısına bakıp da ‘Oh! Bu iş bitti, rahatladık’ dememek lazım çünkü tek parametre bu değil. Salgın henüz hız kesmiş değil. Bir karar gidiyoruz işte. Tedbirlere harfiyen uymak, gevşememek lazım” diyor.

BAYRAMDA ÖZDENETİM ŞART

Prof. Dr. Özlü şöyle devam ediyor: “Kurban kesme alanlarında, evlerde ya da bayram namazı sonrasındaki bayramlaşmalarda insanların maske takıp, mesafeye uyacakları konusu bana pek gerçekçi gelmiyor. Bayramı artış olmadan atlatırsak ne âlâ. Vekâletle kurban kesilmesini öneriyorum ama biliyorum alışkanlıklar da var. İlla kurbanını kendi alacak, kendi kesecek. Hadi büyükşehirleri denetlediniz diyelim. Köyler, kasabalar, oralara nasıl yetişilecek? O insanlara ulaşmak, kurallara riayet etmelerini sağlamak çok zor. Kavurmalar yapılacak, mangallar yanacak, beraber masaya oturulacak. İnanın çok büyük risk var. Bu süreç iyi yönetilemezse vaka sayısının artacağını düşünüyorum.”

Virüsle mücadelede rakamların dili

OKULLARIN AÇILMASI BÜYÜK SORUN

Özellikle anasınıfları ile ilkokullarda denetimin hayli zor olacağını belirten Prof. Dr. Özlü, “Mesafe, maske konusunu çocuklara uygulatmak çok zor olacak. Bu noktada belki bir dönem hibrid eğitim yapılabilir. Kısmen okulda kısmen dışarıda ya da dönüşümlü, bir gün boş bir gün dolu, uzaktan eğitim takviyeli bir sistem uygulanabilir. Ayrıca aileler için gönüllülük esası da bir çözüm olabilir. İsteyen 1 sene çocuğunu okula göndermeyi erteleyebilirse yoğunluğun da önüne geçilebilir” diyor.

BİR SORU BİR CEVAP

Soru: Bayramda kurban kesip ziyarete gidecek misiniz? Ailenizle nasıl bir arada olacaksınız?

Cevap: Herhangi bir şekilde bayramlaşmaya gitmeyi düşünmüyorum. Kurbanımı da bir kurum aracılığıyla bağışta bulunarak kesmeyi düşünüyorum. Umarım herkese de örnek olur.

BİR SORU BİR CEVAP

Soru: Bayrama sayılı günler kaldı. Sizin planınız nedir, peki?

Cevap: Bugüne kadar kurbanımı hep vekâletle kestim. Bu yıl da öyle olacak. Aile büyüklerimizi ve dostlarımı ise çok özledim ama ziyarete gitmeyeceğiz ve bu bayram da ziyaretçi kabul etmeyeceğiz.

TEDBİRİ ELDEN BIRAKMAYIN

BİLİM Kurulu üyesi Prof. Dr. Levent Yamanel: “Vaka sayılarında az da olsa bir düşüş var ama istediğimiz bu değil. Biraz ağır gidiyoruz açıkçası. Her ne kadar alınan önlemler çoğu vatandaşımız tarafından benimsense de kurallara uymayan, umursamaz bir kitle de var. Gerçi bu tüm dünyada böyle ama işte bunun sonucu olarak sayılarda keskin bir düşüş yaşayamıyoruz. En kritik viraj bayramda dönülecek. Tedbiri elden bırakmamak gerek. Yoksa beklenenden büyük artışlar yaşayabiliriz.”

BİR SORU BİR CEVAP

Soru: Bu kadar örnek verdiniz. Sakıncası yoksa bu bayram planınızı sormak isterim.

Cevap: Tedbir gereği uzaktan kesim yapacağım. Yüz yüze bayramlaşma da yok. Sosyal medya ve telefonla. Mümkün olduğu kadar da evden çıkmayacağım.

X

Ramazan ayı için 3 kritik uyarı

Türkiye vaka sayılarının 60 bine dayanmasının ardından yeni önlemlerin gelip gelmeyeceğini, tam kapanmaya gidilip gidilmeyeceğini konuşuyor. Bilim Kurulu, bugün, kabine toplantısı öncesinde bir araya gelecek ve elbette bir karar alacak. Öncesinde, böyle bir ortamda alınması gereken acil önlemlerin ne olması gerektiği ve nasıl bir ramazan ayının bizi beklediğini Enfeksiyon Hastalıkları Derneği Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan ile konuştum. İşte değerlendirme ve önerileri...

SIKI TEDBİRLER ŞART

SORU şu: ‘Tam kapanma nedir? Vaka sayılarındaki artışa çözüm olur mu?’ Prof. Dr. Mehmet Ceyhan ‘Ben tam kapanma olacağını sanmıyorum’ diyor ve nedenini şöyle anlatıyor: “Bunu yapabilen tek ülke var o da Çin. Bunun dışında hiçbir ülke tam kapanma uygulayamadı. Tam kapanma 28 gün boyunca evden hiçbir koşulda çıkılamaması; sanayinin, ticaretin, turizmin durması demek. Bu ciddi ekonomik bir yük. Kısa çalışma ödeneği sonlandı, başka bazı ek yardımlar sağlanıyor ama 28 günlük bir kapanma için yeterli olmayabilir. O nedenle ‘tam kapanma’ beklemiyorum. Ancak çok sıkı tedbirler alınmalı. Ramazan ayından sonra da bu tedbirler birden değil yavaş yavaş kaldırılmalı.”

NE YAPMALI

“OKULLAR yeniden yüz yüze eğitime kapatılabilir. Virüsün yayılımını önlemek için şehirlerarası seyahat kısıtlaması olabilir. Sadece kamu değil özel sektörde de kademeli mesai zorunlu tutulmalıdır. Evden yapılabilecek işlerin evden yapılması prensibi esas alınmalıdır. Tüm bu kalabalıkları azaltacak önlemler alınmazsa sadece restoranları kapatıp, sokağa çıkma yasağı uygulayarak bu işin önünü alamayız.”


3 BÜYÜK RİSK

Yazının Devamını Oku

Vaka sayıları neden katlandı

Türkiye’de günlük koronavirüs vaka sayıları bir ay içerisinde rekor düzeyde arttı. Öyle ki 7 martta 11 bin olan vaka sayısı 55 bini aşmış durumda. Kontrolü güç bir noktaya doğru hızla gidiyoruz. Peki ne oldu da bugüne vardık? Vaka sayıları neden patladı? En önemli soru ise bu hızlı yükselişin düşüşü nasıl olacak? Tam kapanma ile mi? Amerika’da yaşayan dünyaca ünlü Türk bilim insanı - immünoloji profesörü Dr. Derya Unutmaz ile 7 soruda ‘üçüncü pik’in röntgenini çektik!

SORUN DIŞARIDA DEĞİL KAPALI ORTAMDA

Soru: Vaka sayılarının 1 ay gibi bir sürede böylesi hızlı artmasının altındaki problem nedir?

Cevap: Strateji iyi değildi. Durumun bu noktalara varacağını daha kapsamlı düşünmek lazımdı. Gerçi dünyada birçok ülke baştan büyük yanlışlar yaptı. Zira virüsü tanımıyorduk. Ama zaman içerisinde durumu kavrayıp ona göre önlemler alındı. Bu konuda Türkiye biraz geç kaldı.

Soru: Bu muazzam artışın en önemli nedenleri neler?

Cevap: Cevap virüsün nasıl yayıldığını anlayabilmekte gizli. Virüs dışarıda değil kapalı alanlarda yayıldı. Yani sorun dışarı çıkmakta değil tam tersine içeride olmakta. Özellikle restoranlar-kafeler gibi insanların maskelerini çıkarıp oturacakları kapalı alanlar çok büyük sorun. Aynı derece ev içi bulaş da korkunç boyutlara varmış durumda. Toplu taşıma araçlarındaki tedbirsizlikler, aşırı yolcu yükü de virüsün yayılımını kolaylaştırdı. Yine çalışma ortamlarının kalabalık olması etkili oldu. Birçok kişiye sokakta maskesiz gezdiği ya da bir an maskesini indirdiği için ceza kesildi fakat bilimsel olarak da kanıtlandı ki açık havada virüs bulaşma yükü neredeyse sıfır. Ceza yiyen kişi ne yaptı? Hırslandı. Kapalı bir alana girer girmez maskesini çıkarıp, attı. Bu durum yanlış bir baskı yaptı.

Soru: O zaman restoranların-kafelerin kapatılması doğru bir karardı, öyle mi?

Cevap:

Yazının Devamını Oku

‘Uzaktan çalışma’ tükenmişlik krizi yaratabilir

Pandemi ile dünya genelinde uygulanmaya başlanan ‘esnek çalışma’ yaklaşımı Türkiye’deki dev holdinglerin de hükümetin de gündeminde. Öyle ki kamuda hazırlıklar başladı. Dönüşümlü iş paylaşımı, dağıtılmış işgücü modeli, ödünç iş ilişkisi gibi modeller masada. Ancak dikkat! Uzmanlar uyarıyor. Birçok anlamda fırsat olarak görülen bu düzen beraberinde ‘tükenmişlik krizi’ ve hak ihlallerini de getirebilir.

ZAMAN VE MEKÂN KAVRAMI KALMIYOR

MICHAEL Page Türkiye Satış-Pazarlama müdürü, ‘Beyin avcısı’ Erman Kılınçoğlu hibrit ve evden çalışma modellerinin birbirine karıştırıldığını, beyaz yakalıların birçoğunun esnekten ziyade hibrit çalışma modelinden yana olduklarını belirtiyor. Nedir hibrit model? Kılınçoğlu, “Kısaca ‘yarı ev, yarı ofis’ çalışma düzeni diyebiliriz. Mesainin belirli süresi evde, belirli süresi ofiste çalışılarak geçirilmesi durumu. Böylece ofis kalabalığı hafifliyor. Belirli günlerde ofise gelen çalışan da hem ‘ofis’ işlerini halletmiş hem de sosyalleşmiş oluyor. Esnek çalışma modeli ise işin teknolojik alt yapı ile tamamen evden yürütülmesi demek ki bu durum ilk başlarda çalışanları memnun etse de bir süre sonra yalnızlaştırabilir, tükenmişlik krizine sürükleyebilir” diyor. Ne demek bu? Kılınçoğlu şöyle özetliyor:

YENİ ÇALIŞMA PRENSİPLERİ GEREK

“Normal çalışma prensiplerinde kahve molası, yemek arası, mesai gibi kavramlar var. Esnek çalışmada ise tüm bunlar iç içe geçmiş durumda. Evde tek başına yemek yiyen, tek başına kahve içen ve hatta belki de gün içerisinde, yoğunluktan, tüm bunları yapmayı unutur hale bile gelebilen beyaz yakalı günün sonunda yalnızlaşıyor, daha çok yoruluyor. Evden çalışma zaman ve mekân mefhumunu hem patronlar hem de çalışanlar açısından kolayca ortadan kaldırabiliyor. Patron ‘Nasıl olsa evdesin’ diyerek çalışanından günün en olmayacak saatinde ya da tatil günlerinde bile iş isteme, beyaz yakalı da ‘Zaten evdeyim, bütün işleri bitireyim de rahat edeyim’ mantığı yürütebiliyor. Bu tehlikeli! Çünkü özellikle de yeni nesil günün 12 saati, aralıksız çalışmak istemiyor. Çalışsa bile bu mantığın arkasında yaşamsal bir anlam arıyor. Geri kalan hayatının anlamını sorgulamaya başlıyor. O zaman da rahat etmek istediği, oyunu kendi kurallarına göre oynayabileceği yeni iş potansiyellerine kayıyor. İşte tükenmişlik burada başlıyor! Yeni neslin yeteneklerini kaçırmamak adına bizlere ama en çok şirketlere büyük görevler düşmekte. Şirketlerin bir an önce yeni kurallar, çalışma prensipleri edinmesi gerek.”

TERSİNE BEYİN GÖÇÜ

GLOBAL bir şirkette kurumsal ilişkiler müdürü olarak görev yapan Canan Keskin, pandemi ile hayatımıza giren ‘esnek çalışma’ modelinin dezavantajları kadar avantajları da olduğunu belirterek, “Daha uzun saatler çalışıyoruz. Tatilde olsak bile ‘İki dakika şu işi hallediversen’ gibi isteklerle karşılaşabiliyoruz ancak İstanbul’da olmak ve yaşamak gibi bir zorundalığın kalmış olmaması önemli bir avantaj. İş için İstanbul’a göçenlerdenim. Esnek çalışma ile doğup, büyüdüğüm İzmir’e geri döndüm. Böylelikle hem sevdiğim şehirde yaşıyor hem de sevdiğim işi yapıyorum. Trafik çilesi çekmiyorum. Sevdiklerim yanımda. Durumun en önemli artısı bu. İzmir ya da Ege sahilleri biz beyaz yakalılar için bir emeklilik hayali olmaktan çıkmış durumda” diyor.

TASARRUF DEĞİL YATIRIM

Yazının Devamını Oku

Ramazan buruk geçecek

Yeni tedbirler kapsamında yüksek riskli illerde hafta sonu sokağa çıkma yasaklarına cumartesi günü yeniden eklenirken, Ramazan ayı boyunca restoranlar yalnızca paket servis hizmeti verebilecek. Sektör temsilcileri kaygılı; “Ramazan zor geçecek” diyorlar. Bir yandan da her gün artan vaka sayıları ile tablo alarm veriyor. Hem tablonun hem de esnafın son durumunu sordum.

ESKİ ZİRVEYİ DE GEÇTİK

Siirt Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Vefik Arıca ile fotoğrafı daha net görebilmek adına tabloyu beraber değerlendirdik. Prof. Dr. Arıca Eski zirveyi bile çoktan geçtik” diyerek, şöyle devam ediyor: “Türkiye’de test pozitiflik oranı yüzde 14-15’e çıkmış durumda ve bu çok yüksek bir oran. 1 Mart’tan bugüne yeni vaka sayısı 2,5 kat arttı. Yeni hasta sayısı yüzde 92, ağır hasta sayısı yüzde 68, ölüm oranı yüzde 102. Bu şu anlama geliyor: Birinci dalganın 3. pikindeyiz. Birinci dalganın bitebilmesi için vaka sayılarının ikili sayılara inmesi, ölüm sayısının sıfırlanması gerekiyordu. Bunu yaşamadık. 8 Aralık 2020’de vaka sayısı 32 binlerdeydi. Şu anki sayı Aralık’taki sayıyı çoktan geçti.”

DİKKATLİ OLMAK ZORUNDAYIZ

“Vaka sayılarını ikiye katlayan; Polonya, Moldova, Macaristan, Bulgaristan gibi birkaç ülke var. Bizde onlardaki gibi yüzde yüz katlanmış değil ama tedbir alınmazsa listeye adayız. O nedenle çok dikkatli olmak zorundayız. Aşılamaya gelince; şu an yüzde 10’u geçti. En yüksek aşılama Çanakkale, Edirne ve Sinop’ta, yüzde 18’lerde. İstanbul’da ise bir buçuk milyon dozu geçti. Şu an 58 il kırmızı. 1 hafta önce 39 il kırmızıydı. Bu, il bazında yüzde 49 artış demek. Yatan hasta ve solunum cihazına bağlı hasta sayısında bir artış yok. Ancak bu da artarsa iş içinden çıkılamaz hale dönebilir. Bu sağlık çalışanları için büyük yük, yorgunluk demek. Cumartesi yasaklarının geri gelmesi iyi oldu.

RESTORAN KARMAŞASI

“Ramazan’da restoranlar kapalı olacak. Amaç hareketliliğin azaltılması. Ancak şunu da söyleyeyim, toplu taşımada bazı illerde, bazı saatlerde sosyal mesafe sıfıra inebiliyor. O nedenle HES kodu ile giriş, yüzde 50 kapasite koşulu ile restoranlarda toplu taşımanın 10’da biri kadar bile risk yok. Ramazan ayı için beni asıl endişelendiren husus ev içi toplaşmalar. İftar ve sahur yemekleri. Vakaların yüzde 85’i ev içi bulaş kaynaklı. Kişisel olarak kendi yasağımızı koymak zorundayız.”

SEKTÖR TÜKENMİŞLİK SENDROMU YAŞIYOR

Yazının Devamını Oku

Sanat NFT için mi

BLOCKCHAIN teknolojisi, sanat dünyasını da etkisi altına aldı. Türkçesi “Değiştirilemeyen token” olan NFT’ler (Non-Fungible-Tokens) son günlerin en çok konuşulan konusu. ‘Everyday’ adlı dijital eserin 69 milyon dolara satılması şaşkınlık yaratırken dünyaca ünlü Fenerbahçeli futbolcu Mesut Özil’in forması 2 bin 525 dolara satıldı. Sanatçı Tarık Tolunay’ın ‘Fractal İstanbul – Pandemi’ eseri, Türkiye’nin NFT’ye çevrilerek satılan ilk eseri oldu. Nedir bu NFT? Nasıl çalışır? Tehlikesi var mı? İşte 7 soruda tüm detaylar.

DİJİTAL SANAT VE MİLYONLARCA DOLARLIK BİR PAZAR

Kriptomeda Kurucusu Eray Dengiz cevaplıyor.

Soru: NFT nedir?

Cevap: Kripto sanat olarak adlandıran NFT (Non Fungible Token) değiştirilemez ve benzersiz jeton anlamına geliyor. Tıpkı diğer kripto paralar gibi, değer tutan ve tahsil edilebilen bir dijital varlık diyebiliriz. Blokzincir altyapısı kullanılarak insanların kolayca fotoğraf, video hatta bazen bir tweet görüntüsü bile satın alabilecekleri şekilde dijital eserlere çevriliyor. Nasıl günümüzde sanat eserlerinin orijinali değer anlamında paha biçilemez ise NFT’ler de dijital ortamda sadece bir tane orijinali olduğu için oldukça değerli. Bu orijinalliği koruyan, saklayan ve açık bir şekilde sahibinin kim olduğunu sergilemesini sağlayan ise blokzincir altyapısıdır.

Soru: Son günlerde neden sıkça NFT adını duymaya başladık?

Cevap: Türkiye de dahil olmak üzere dünyanın birçok yerinde NFT ile satılan dijital varlıkların değerleri inanılmaz rakamlara ulaştı da ondan. Örnek vermek gerekirse; Twitter’ın kurucusu Jack Dorsey’in ilk yazdığı tweet 2.9 milyon dolara alıcı buldu. Yine en pahalı NFT sanat değerlerinden biri olan Beeple’ın 5 bin tane eseri birleştirdiği çalışması 69 milyon dolar değerine satıldı. Türkiye’den de benzer örneklere rastlamak mümkün. Sanatçı Tarık Tolunay’ın satışa çıkardığı ‘Fractal İstanbul – Pandemi’ Türkiye’nin NFT’ye çevrilerek satılan ilk eseri oldu.

Soru:

Yazının Devamını Oku

Tiyatrosuz bir kutlama

Dün, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de Dünya Tiyatrolar Günü kutlandı ve yine her sene olduğu gibi yine birçok mecrada tiyatronun aslında ne kadar kutsal olduğu konuşuldu. Ama madalyonun bir de öteki yüzü var. Pandemi döneminde sevdiğimiz sahnelerin tek tek kapandığına da pek çok sanatçının geçim sıkıntısı nedeni ile işlerini bıraktığına da şahit olduk. Perdeler yeniden açılsın, sanatçılar hak ettikleri değeri görsün diye neler yapılmalı? Sorunun çözümü nerede saklı?

ÖZEL TİYATROLAR DUVARA KARŞIDOT tiyatrosunun kurucularından Özlem Daltaban devlet ve şehir tiyatrolarının resmi tanımları ve düzenli ödenekleriyle ülkeye toplumsal sanat hizmeti sunduğunu belirterek özel tiyatrolara ayrı bir başlık açıyor. Daltaban “Biz özel tiyatrolar şahsi yatırımlarımız ve gelirlerimizle kendi sanat kurumlarımızı yaratıyor ve yaşatıyoruz. Kendi şirketlerimiz üzerinden resmileştirip, kayıtlı hale getirdiğimiz kurumlarımızda ürettiğimiz eserleri, seyircilerle buluşturuyoruz. Ödenekli kurumlardan hiçbir farkı olmayan bu yapı ve işleyişin, tanımsızlığı ve ödeneksizliği anlaşılır gibi değil” diyor.

ÖDENEK YOK

Peki o ödenek nereden gelir? Daltaban olması gereken ama olamayan yapıyı şöyle tarif ediyor: “Merkezi yönetimin kültür-sanat yapısı bünyesinde tanımlanmış bir havuza dahil olursunuz ve tiyatronuzun varlığı ve sürekliliği düzenli olarak Hazine’den fonlanır. Yerel yönetimler açısından da yapı aynıdır, resmi kayıt altına alınır, üretim alanınıza göre kurumunuzun varlığı ve sürekliliği fonlanır. Özel sektör ise sanatsal sorumluluk, toplumsal gelişime katkı, topluma fayda amacıyla, belli üstbaşlıklar ve başvuru kabulleriyle sanat kurumları için destek fonları oluşturur. Seyirci ve sanatseverlerin pozisyonu da önemli. Bugün ‘Sanat kurumlarının yok oluşunu görmek, onları kaybetmek istemiyorum’ diyen büyük bir kitle olsaydı, böyle bir vurgunda bizleri dev bir dalga gibi içine alır, sarıp sarmalar, yaşatmak için üstüne düşeni yapardı. Maalesef gerçeğimiz bu değil.”

PANDEMİDEN SONRA NE OLACAK

Şimdi karşımızda kocaman bir duvar var ve ona doğru sürükleniyoruz. Yüzyılda bir başa gelir bu korkunç zor dönemin içindeyiz. Yarın, hayat geri döndüğünde sanat kurumlarının birçoğunun ayakta kalamadığını gördüğümüzde, o yeni hayatı ne besleyecek? Kendimizi sürekli hatırlatmak zorunda olmak çok tuhaf ama şehrin kültür sanat kurumlarına sahip çıkın, takip etmekten mutluluk duyduğunuz, size iyi gelen tüm sanat kurumlarını ve süreçlerini izleyin. Kurumlarımıza, tiyatrolarımıza üye olun, yıllık biletler, kartlar alın, yeniden buluşabilmemiz için destek fonları yaratın.”

ACİL ÇÖZÜM ÇAĞRISI YAPIYORUZ

Yazının Devamını Oku

Uzaktan eğitim yüz yüze eğitimin yerini alır mı

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un “Salgın bitse de uzaktan eğitim artık kalıcı olacak” sözleri tartışmaları da beraberinde getirdi. Zira uzaktan eğitim, ‘eğitim eşitsizliği’ bakımından hayli eleştirildi. Uzaktan eğitim, açık öğretim modelindeki gibi yüz yüze eğitimin yerini alabilir mi? Bakan Selçuk tam olarak neyi kastetti? Uzmanlara sordum.

VAR OLAN SORUNLAR DAHA DA KATLANIR

TED Genel Başkanı Selçuk Pehlivanoğlu, “Uzaktan eğitim diye bir şey yok, olsa olsa uzaktan öğretim olur. Eğitim farklı bir şey” diyor. Pehlivanoğlu, uzaktan öğretimin 15 yaş altı çocuklarda istenilen etkiyi yapmasının mümkün olmadığını belirterek, şöyle devam ediyor: “Hele de 10 yaş altı çocuklarda bu bahsettiğiniz olsa olsa ‘uzaktan eğlenme’ olur. Somuttan soyuta geçiş ile alakalı bir durum. Beyinsel gelişimini tamamlamayan bir çocuğun ekrandan beklediğiniz yetkinlikleri, becerileri kazanması mümkün değil. Biz pandeminin başından bu yana ‘Online eğitim yapacaksanız 8. sınıf üzerindekilerle yapın’ diyorduk. Gelişimini tamamlayan bu çocuklar, meraklılar ve aileleri de mentörlük yapabilecek durumda ise online eğitimden büyük kazanımlar elde edebilir. Aksi hele de diğer yaş grupları için pek mümkün değil.”

ERİŞİM PROBLEMİ

Teknolojinin araç olabileceğine ama amaç olamayacağına dikkat çeken Pehlivanoğlu, Böyle bir planlamanın çok dikkatli, en önemlisi de kademeli ve lise seviyesinde yapılması, sonuçlarının ölçümlenebilir olması lazım. Burada 2 önemli faktör var. Birincisi erişim. İkincisi ise çalışma disiplini. Bu ikisini göz ardı edemeyiz. Çocuklarımızın başarısını test ile ölçtüğümüz için birçoğunun sınav dışında bir çalışma prensibi yok. Hedef sınav geçebilmek, becerilerini geliştirmek değil. Online eğitimde kullandığımız inanılmaz başarılı programlar var. Bunları doğru kullanarak lise seviyesindeki çocuklara bazı yetkinlikler kazandırmak elbette mümkün. Ancak o zaman da soru şu: ‘Bugün erişimi olanın yarın da aynı erişimi mevcut olacak mı?’ Teknolojinin bir maliyeti var. ‘Devrim yaptık, her şeyi dijitalleştirdik’ dersek, sorunlar katlanır. Bir nesle iyilik yapayım derken felaketlerine de neden olabiliriz” diyor.

MAKAS AÇILDI

Uzun zamandır yüz yüze eğitim yapılamıyor olmasından kaynaklı hele de 10 yaş altı çocuklarda ciddi eğitim kayıpları olduğunu belirten Pehlivanoğlu şöyle devam ediyor: “Bir kısım çocuk var ki hiç internetleri yok. Bir kısım var ki erişimi var ama ortamı yok. Bir başka kısmın her şeyi var ama arzusu yok. Teknolojiye evet çok ihtiyacımız var ama bunu abartmamalı, kademeli, dikkatli kullanmalı ve eğitimsel süreçlerin gelişimleri ile paralel yürütmeliyiz. Bu süreçte avantajlı ve dezavantajlı grup arasındaki makas çok açıldı. Öğrenme krizi öğrenme yoksulluğuna dönüştü.

Yazının Devamını Oku

Tek ‘mavi’ Şırnak kaldı! Biz nerede yanlış yaptık

Türkiye’de toplam vaka sayısı 3 milyonu, toplam vefat sayısı ise 30 bini geçti. 5 ilde karantina kararı alındı. Kırmızı/çok yüksek riskli il sayısı bir haftada 25’ten 39’a çıktı. Türkiye’de tek mavi/düşük riskli il, Şırnak kaldı. Şırnak diğer illere göre neyi farklı yaptı da mavi kalmayı başardı? Ben sordum, Vali Ali Hamza Pehlivan cevapladı. 14 ilin neden kırmızıya döndüğünü ve ne yapmak gerektiğini ise uzmanlarla konuştum.

İŞİN SIRRI DENETİM VE BİLİNÇLENDİRME

ŞIRNAK Valisi Ali Hamza Pehlivan’a ‘Siz nasıl başardınız? Biz nerede yanlış yaptık?’ diye sordum. Vali Pehlivan “‘Başardınız’ denince insan elbet seviniyor ama aman rehavete kapılmayalım! Başarı ancak tüm ülke maviye döndüğünde mümkün” diyerek mütevazı davranıyor. Ancak illaki 3 haftadır ‘mavi’ kalabilmenin bir sırrı olmalı! Vali Pehlivan il olarak kırmızı alarm seviyesinde olduklarını belirterek, şöyle devam ediyor: “Belki bizim bir artımız, alan hâkimiyetini daha başarılı sağlamış olmamızdır. Örneğin geçen sene, daha pandeminin başlarında kapsamlı bir risk analizi yaparak yola çıktık. Tabiri caizse, ‘yumuşak karnımız’ neresi önce onu tespit ettik.”

SINIR KAPISI KONTROL ALTINDA

“Habur sınır kapısı Türkiye’nin en işlek sınır kapılarından biri. Günde 3 bin üzerinde araç giriş-çıkışı var. O nedenle, sınıra sahra hastanesi kurduk. Gelen araçların dezenfektasyonundan TIR şoförlerinin kontrol testlerine kadar her şey yapıldı, yapılmakta. Ayrıca ‘temassız ticaret’ uygulaması başlattık. Diyelim TIR geliyor, şoför kapıya kadar götürüyor, işlemler yapıldıktan sonra TIR’ı ara noktada bırakıp geri dönüyor. Bir başka şoför gelip, TIR’ı alıp, yola devam ediyor. Böylelikle teması sıfır noktasına indirdik.”

İL GİRİŞ-ÇIKIŞLARI DENETLENİYOR

“İl giriş-çıkışlarımız kontrol atında. 537 bin nüfusumuz var, 520 bin vatandaşımızı sağlık taramasından geçirdik. Bu bize ‘ön alma’ konusunda müthiş bir avantaj sağladı. Diyelim kişinin ateş, öksürük gibi semptomu var. Sadece o kişiyi değil tüm haneyi, gerekirse tüm apartmanı izole ettik. Gerekli durumlarda sokak, cadde, mahalle karantinaları uyguladık. Kurumlar arası işbirliğini önemsedik. Ceza değil, ikna ve bilinçlendirme yoluyla toplumun her kesimini bu mücadeleye ortak ettik. Filyasyon ekiplerimizin yanı sıra mobil ekipler oluşturduk. Denetim kadar bilinçlendirmeye önem verdik! Bu işin ne kadar ciddi olduğunu bıkmadan anlattık, uyardık.

DÜĞÜN VE TAZİYEYE SON

Yazının Devamını Oku

Avukatlar şiddete karşı tek yürek

Ersin Arslan... Henüz 27 yaşında, gencecik bir avukat. İcra memurlarıyla birlikte haciz işlemi için gittiği evde, borçlu kişinin silahlı saldırısıyla hayatını kaybetti. 80 baro bir araya geldi, eşzamanlı açıklama yaparak “Yeter artık!” dedi. Gelin görün ki ne doktora ne avukata ne de kadın ve çocuklara yönelik şiddet bitmiyor. Altında toplumsal öfke halinin yükselmesi, silahlanmanın kolaylaşması gibi nedenler de var elbette. Peki avukatlar ne istiyor? Hâkim ve savcı koruması avukatlar için de uygulanamaz mı? Sordum.

TARAF DEĞİL AVUKATIZ

İSTANBUL Barosu Başkanı avukat Mehmet Durakoğlu, avukatlara yönelik şiddetin temel sorunlarından birinin bilgi eksikliği olduğunu düşünüyor. “Nasıl bir eksiklik bu bahsettiği?” Şöyle özetliyor. “Toplumda avukatların ne iş yaptığı ve rolü ile alakalı genel bir bilgi eksikliği var. Ne acı ki baktığımız davalarla özdeş tutulup, saldırıya ya da hakarete uğruyoruz. Bu ülkede 150 bin avukat var. Ben değilsem o, o değilse bir başkası! Oysa bizler sadece müvekkilinin işini takip eden ve olayın tarafı konumunda bulunmayan, görevini layıkıyla yapmaya çalışan insanlarız. Bunun bir şekilde toplum anlatılması, avukatların siyaseten de bazı söylemlerle hedef tahtasına konulmaması lazım.”

KOLLUK DESTEĞİ ŞART

Avukat Durakoğlu’na göre ikinci ve en önemli nokta toplumsal şiddetin, öfkenin her geçen gün artıyor olması. “Cezasızlık, ‘Nasıl olsa bana bir şey olmaz’ düşüncesi bu şiddeti körüklüyor. Yeni ve genel bir çatışma dili hâkim. Bu şiddet doktorlara, kadına, çocuğa da yönelik. Bizler de avukatlar olarak bundan payımızı alıyoruz maalesef. Engellemek mümkün mü? Avukatlar olarak polis ya da jandarma temini konusunda sıkıntılar çekiyoruz. Bunun aşılması şart!” diyen avukat Durakoğlu, Avrupa’da hacze avukatların gitmediğini, aslında Türkiye’de de haciz işlemi sırasında avukat bulunması zorunluluğu olmadığını hatırlatıyor, “Ama” diyerek parantez açıyor: “İcra memurlarının haciz işlemi yapılması konusunda yeterli bilgi ve birikimi olmaması avukatlar olarak bizleri orada olma zorunluluğuna itti. Avukat, yargı mekanizmasının sacayağıdır ve hâkim ve savcı nasıl korunuyorsa, öyle korunmalıdır.”

SİLAHLANMA ENGELLENMELİ

“Üzerinde konuşulması gereken bir önemli konu da giderek artan silahlanmanın artık bir an önce önüne geçilmesi mevzusu. Bireysel silahsızlanma konusu üzerine bir çalışma yapılmalı. Kişilerin artık internetten, sosyal medyadan kıyafet alıyor kolaylığında silah alabiliyor olması sıkıntılı bir durum. Öte yandan şunu da söylemeliyim: Bizim kadar tehdide maruz kalmayan hâkim ve savcıların görev icabı silah alması çok kolay iken avukatların silah alması çok güç. Yanlış anlaşılmasın! ‘Avukatlar silahlansın’ gibi bir mantıkla bunu söylemiyorum. Ama az önce bahsettiğim korunma ve kollanma ayrımının daha net görülmesi adına böyle bir örnek veriyorum.”

BİZİ KORUYAN YASA YOK

Yazının Devamını Oku

Kitleleri peşinden sürükleyen meşin yuvarlak

Fenerbahçe, Gençlerbirliği’ne kendi evinde yenilerek şampiyonluk yarışında ağır yara aldı. Böyle yazınca bir maç kritiği geliyor sanabilirsiniz. Ancak kafamı kurcalayan başka bir nokta var! O da futbolun yaş, kültür, din, dil, ırk, eğitim farkı tanımadığı gerçeği. Fenerbahçe taraftarı olduğunu her fırsatta dile getiren dünyaca ünlü piyanist, besteci Fazıl Say’ın maç sonu paylaşımları da buna örnek. Futbol gerçekten de dünyanın dört bir yanında kitleleri peşinden sürükleyen ve birleştiren bir spor dalı mı? Sordum.

NEDENSİZ DE SEVİLİR

SPOR yorumcusu, Hürriyet yazarı Uğur Meleke iyi bir futbolsever olduğunu belirterek, “Futbolu ne zamandan beri sevdiğimi ve nasıl sevdiğimi de tam olarak bilmiyorum aslında. Sevgi anlaşmak değildir, nedensiz de sevilir öyle değil mi?” diye soruyor ve şöyle devam ediyor: “Ancak fanatik bir taraftar değilim, hiç olamadım, çocukken de defalarca tuttuğum takımı değiştirdim. Okul döneminde bir ara Inter, başka bir dönem Milan taraftarı oluyordum mesela. Oyunu seviyorum, yolculukla ilgiliyim, sonuç benim için ilk sırada değil.

HERKESİ EŞİTLİYOR

“Fazıl Say için de durumun bundan ibaret olduğunu düşünüyorum. Oyunu seviyoruz, yolda olmayı seviyoruz, kör sonuç fanatizmi içinde olabileceğine ihtimal vermiyorum Say’ın... Van Basten’ın volesini seviyoruz, Campos’un formalarını seviyoruz, Valderrama’nın saçlarını seviyoruz. Yoksa o kupayı kim kazanmıştı çok da umurumuzda değil aslında. Futbolseverlik böyle bir şey işte. Bilim adamıyla temizlik görevlisini, sanatçıyla spor yazarını aynı beton koltukta buluşturabiliyor. Herkesi eşitliyor. Eski BM Genel Sekreteri Annan’ın sözü özetliyor aslında her şeyi: Dünya Kupası’nı kıskanıyorum. Zira başka hiçbir şey 207 ülkeyi tek bir ülküde buluşturamıyor.”

TARAFTARLIK BİRLEŞTİRİYOR

SOCRATES Genel Yayın Yönetmeni Caner Eler

Yazının Devamını Oku

Pandemide 1 yıl bitti Sırada ne var

“Türkiye’de var mı, yok mu?” derken, 11 Mart akşamı ilk vakanın duyurulmasının üzerinden 1 yıl geçti. Bu süreçte maske-mesafe-hijyen başta olmak üzere, sokağa çıkma yasakları, evden çalışma, online eğitim gibi kavramlar hayatımıza girdi. AVM, restoran, konser mekânları kapandı. Sosyalleşmek hayal oldu. “Çoğu bitti azı kaldı” diyeceğim ama virüsle birlikte yaşamayı öğrenmeye başlamış olsak da ortada henüz tedavisi bulunamamış ve yaklaşık 30 bin kişinin ölümüne neden olan bir COVID-19 gerçeği var.

ÜÇÜNCÜ PİKE HAZIRLIKLI OLUN

BİLİM Kurulu üyesi ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Serap Şimşek Yavuz, 1 yıllık süreçte hem verdiği bilgiler hem de alandaki başarısıyla öne çıkan isimlerden biri. Prof. Dr. Yavuz’u 1 yılın kısa bir değerlendirmesi için aradım, şöyle diyor: “Evet, 1. yıl doldu ama maalesef daha iyi bir yerde değiliz. Varyantların da etkisi ile vaka sayıları yeniden artmaya başladı ki buna daha açılmanın etkisi yansımış değil. 1 hafta sonra onu da göreceğiz. O nedenle 3. pike hazırlıklı olmalıyız! Şu an bir gevşeme pek akıllıca olmaz. Önlemlere aynen devam.”

TEDBİRLERE DEVAM EDİLMELİ

Kalabalıklara pek girmemeye gayret edin. Kapalı ortamlardan kaçınmaya çalışın. Girdiniz mi? Havalandırmaya dikkat edin! Kapalı ortamda asla maskesiz durmayın, mümkün mertebe az zaman harcayıp açık alana çıkın. Sosyalleşmemeye çalışın. Hijyeni ve mesafeyi koruyun. 1 yıldır durum hep mi aynı? Evet, geçen yıldan bu yana davranış modellerimizde pek bir değişiklik yok anlayacağınız. Umutlu muyum? Hem de çok. Geçen yıldan bugüne birçok farklı aşı bulundu. Tüm varyantlar çok yakından takip ediliyor. Aşıların içeriğinin değiştirilmesi gerekirse diye önlemler alınıyor. Antiviral neredeyse bulunmak üzere. Ümit veren çalışmalar var. Sabırlı ve akılcı davranmayı öneriyorum.”

YOLUN SONU GÖRÜNÜYOR

1 yıldır en iyi öğrendiğimiz şey aslında sabırlı olmak. ‘Bugünler de geçer’ deyip duruyoruz da iş gün hesabı yapmaya gelince zaman adeta duruyor. O ümitle ‘Ne zaman biter pandemi?’ diye soruyorum. Prof. Dr. Yavuz “Herkes aynı soruyu soruyor, ben bile kendi kendime soruyorum. Ne zaman bitecek? Keşke net tarih verebilsek. Ama tahminimi söyleyeyim: 2021 yılı sonu itibariyle biraz daha rahat olacağımızı öngörüyorum, tabii çok büyük bir sürpriz olmazsa. Mutant virüsler şu an elimizdeki aşılardan kaçacak olsa bile yıl sonuna kadar daha farklı pek çok aşı çıkacak. 2022 başı daha iyi olacak diye ön görüyorum” diyor.

BİR SORU BİR CEVAP

Yazının Devamını Oku

Lady Diana’dan beri en büyük kraliyet krizi

Prens Harry ve oyuncu eşi Düşes Meghan Markle’ın, Amerikalı ünlü TV sunucusu Oprah Winfrey’e verdikleri röportaj İngiltere’yi salladı. ‘Modern monarşinin kalbine saplanan hançer’ diye nitelendirilen röportaj ile kraliyet ailesi, sanırım Lady Diana’nın ‘şüpheli’ trafik kazasından bu yana yaşadığı en büyük sınavlardan birini veriyor. Irkçılık tartışmasını körükleyen röportaj Büyük Britanya’yı ikiye bölmüş durumda. ‘Meghan iyi bir oyuncu’ diyenler, ‘Kraliyet çok ileri gitti’ diyenlere karşı!

İNGİLİZLER İKİYE BÖLÜNDÜ

20 yıldır Londra’da yaşayan, gazeteci dostum Aynur Tattersall’u arıyor, kraliyet ailesinin röportaja verdiği tepkiyi, İngilizlerin neler düşündüğünü, bundan sonra ne olacağını soruyorum. Tattersall, röportajın sadece kraliyet ailesini değil, kraliyet yanlıları ile monarşi hayranı milyonlarca kişiyi de derinden etkilediğini belirterek, “Meghan’ın özellikle ırkçılık üzerine yaptığı açıklamalar kraliyetin ırk, renk ayrımı yapmayacağını düşünen siyahi İngilizler de büyük bir hayal kırıklığına yol açtı... Kraliyetin korunması ve yaşatılması gerektiğine inananlar Prens Harry’i ‘bozguncu ve nankör’, Meghan’ı ise ‘kraliyeti yıkmak isteyen kişi’ olarak değerlendiriyor ve suçluyorlar” diyor.

BUCKINGHAM RAHATSIZ

Sarayın özellikle de ırkçılık suçlamasından rahatsız olduğunu ve aileden ziyade saray bürokrasinin hedef alındığının düşünüldüğünü ifade eden Tattersall, şöyle devam ediyor: “Kraliyet yazılı açıklama yaparak ‘Dile getirilen sorunlar, özellikle de ırkla ilgili olanlar kaygı verici’ dedi ve soruşturma başlattı. Meselenin tamamı üzerine ise benim şahsi görüşüm Meghan’ın ‘şirket’ olarak tanımladığı kraliyet ailesi kurallarına uymakta zorlandığı, bazı konularda dışlanıp ciddiye alınmadığı, bu yüzden de Prens Harry’yi yanına çekip, ‘kurulu düzene’ meydan okuyarak kendi yıldızını parlatmaya çalıştığı yönünde. 2 gelin, Kate ile Meghan arasında başından beri çetin bir mücadele var ve hatta birbirlerine son derece bağlı ve sevgi dolu iki kardeşi birbirlerine düşürmeyi de başardılar.”

UNVANLAR ALINABİLİR

Sussex Dükü Harry ve Düşesi Meghan’ın kraliyet unvanları da ellerinden alınabilir. Sinyallerini Buckingham Sarayı’ndan yapılan suçlamalara yönelik yapılan o kısa açıklamada gördük aslında. Çiftten dük ve düşeş yerine sadece Harry ve Meghan diye söz ediliyor. Bununla beraber Kraliçe 2. Elizabeth’in ırkçılık suçlamalarına cevaben hazırlanan açıklamayı imzalamayı reddettiği öne sürülürken oğlu tarafından suçlanan Prens Charles da gazetecilerin sorularını cevapsız bıraktı.”

Yazının Devamını Oku

Mekânlar açıldı ama... Her şey güllük gülistanlık değil

Restoran ve kafeler yüzde 50 kapasite ile ‘kontrollü normalleşme’ sürecine gireli 4 gün oldu. 09.00-19.00 saatleri arasında hizmet veren esnaf lokantaları, fast food’cular, kafeler ilgiden memnun. ‘Fine-dining’ hizmet veren alkollü restoran sahipleri ile işletmecileri ise ‘Açıldık ama durum pek de güllük gülistanlık değil’ diyor. Hem onlarla, hem uzmanlarla konuştum. Hem de restoran ve kafeleri gezip durumun fotoğrafını çektim.

SORUNLAR AÇILMA İLE ÇÖZÜLEMEYECEK KADAR BÜYÜK

GEZİ İstanbul ve Agora 1890’ın sahibi, mimar Hakan Kıran yeme-içme sektörünün şüphesiz en büyük darbeyi alan sektörlerin başında olduğunu ancak normalleşme sürecinin esnaf lokantalarına, kafe, pastane, kahvaltıcılara ciddi anlamda bir nefes aldıracağını söylüyor ve “Gezi İstanbul’un kafe bölümünde hareketlilik 4 günde önemli bir noktaya ulaştı. Biz bakanlığın uymamızı istediği her türlü önlemi aldık. HES sorgulamasından masa aralıklarına, hijyen şartlarına kadar... Tepkiler, geri dönüşler çok olumlu. Adeta koşarak geliyorlar. Herkeste sosyalleşmeye aşırı bir özlem var” diyor.

DESTEK ŞART

Kıran, özellikle alkollü restoranlarda sıkıntının devam etmekte olduğunu belirterek, şöyle devam ediyor: “Agora 1890’ı biz bugün açacağız, akşam 19.00’a kadar bu hizmeti nasıl sıkıştıracağız? 19.00 normalde bize müşterilerimizin gelmeye başladığı bir saat. Bunu yaşayarak tecrübe edeceğiz. Personelimiz uzun bir aradan sonra yeniden çalışmaktan mutlu. Ama işletme sahipleri olarak bizim için her şey pek güllük gülistanlık değil! Kira, vergi, genel gider, ödemeler... Yaklaşık 1 yıldır kapalı olduğumuz dönemden sarkan yüklü borçlar var. Sorunlarımız sadece açılma ile giderilemeyecek kadar büyük. Devlet desteği şart! Kısa çalışma ödeneğinin en azından 2 yıl daha devam etmesi ya da çalışma desteği ödemesine de çevrilmesi, stopaj, vergi, SGK ödemelerinden muafiyet, geçmiş yaraları sarabilmek için çalışana da işverene de düşük faizli destek paketi benim önerilerim.”

‘FINE DINING’ RESTORANLAR ZORDA

NİŞANTAŞI’ndaki Cabbar’ın işletmecisi Serkan Koca girişte ateşölçer, HES kodu uygulaması yaptıklarını, masaların en az 2 metre aralıkla yeniden düzenlendiğini, izin verilen saatler içerisinde kapalıdan ziyade bahçede hizmet vermeye çalıştıklarını belirterek, “Gün içerisinde hem belediye hem de polis tarafından denetimler devam ediyor. Bu da müşterimize bir güven veriyor. Saat 15 gibi başlıyor hareketlilik. Hareketlilik dediysem yanlış anlaşılmasın; belki 1, belki 2 masa. Eskisi gibi değil. Zaten o saatte herkes çalışıyor ve alkollü bir restoran olduğumuz için zaman konusunda sıkıntı var. 19.00’da kibarca uyarıp, masalara adisyonları gönderiyoruz. Herkes kısıtlamalara uyar, böyle devam ederse bu bir başlangıç olabilir. Asıl beklentimiz en az 22.00’ye kadar açık olmak. Buna gerçekten ihtiyaç var. Sektör zorda! Para kazanma hayalinden çok borçlarımızı, kiralarımızı ödeyebilelim, bu süreç geçene kadar ayakta kalabilelim derdindeyiz. Ne kadar daha dayanabiliriz bilmiyorum” diyor.

AÇILMADA KİŞİSEL GÖZLEMİM

Yazının Devamını Oku

Meteor mu yoksa uzaylılar mı

3-4 gün önce atmosfere giren, Trabzon ve Giresun başta olmak üzere Yozgat, Çorum, Çankırı ve Tokat’tan da çıplak gözle izlenebilen, dün gece de İstanbul’da ortalığı gündüz gibi aydınlatan meteor düşmesi sosyal medyanın gündeminde. “Sonunda bu da oldu! Uzaylılar geldi” diyerek mavra yapanların yanı sıra durum depremi tetikler endişesi yaşayanlar da var. Ben de aynı kaygıyla tehlike var mı yok mu diye uzmanlara sordum.

GÖKTAŞLARI DİNOZORLARI YOK ETTİ

SABANCI Üniversitesi’nden astrofizik profesörü Dr. Ersin Göğüş, İstanbul’da geceyi adeta gündüze çeviren düşme anını izleme imkânı yakalayamadığını, ancak video kayıtlarından edindiği izlenime göre bunun atmosfere giren bir göktaşı olduğunu söylüyor. Prof. Dr. Göğüş, “Dünya, Güneş çevresinde saniyede 30 kilometre yol kat ediyor. Bu oldukça hızlı bir hareket. Dünya bu hızlı hareketini tamamlarken yörüngesindeki göktaşlarına çarpıyor. Yerden bakınca biz bunu göktaşı sanki dünyaya çarpıyormuş gibi algılıyoruz. Oysa biz ona çarpıyoruz. Bu gök cismi atmosfere girmesiyle aşırı sürtünmeden dolayı yanmaya başlıyor. Hatta bazen yanarken ciddi bir patlama da gerçekleştiriyor. İstanbul’da da diğer illerde de gözlemlediğimiz olay budur” diyor.

ZAMANI DEĞİL

Meteor yağmurlarının olağan olduğunu ancak şu an zamanı olmadığını belirten Prof. Dr. Göğüş’e “Şu an zamanı değil de ne demek?” diye soruyorum. Prof. Dr. Göğüş, meteorların belli zaman aralıklarında düştüğünü ve bilim insanları olarak bu zamanları bildiklerini belirterek, şöyle devam ediyor: “Burada garip olan durum şu: Şu an böyle bir meteor yağmuru zamanı değil. Şubat-mart aylarında böyle bir durum gözlemlemeyi beklemiyorduk. Neden oldu? Zaman zaman böyle küçük düşüşler yaşanabilir. Bunun uzay çalışmaları ile ilgili olduğunu söylemek ise mümkün değil. Endişelenilecek bir durum yok. Merak etmeyin. 66 milyon yıl önce dünyaya çarpan göktaşları dinozorların yok olmasına sebep oldu. Korku biraz bundan kaynaklı galiba. Ama onun başka nedenleri de var, sadece çarpma ile alakalı değil. Dünya atmosferi küçük boyutlu göktaşlarını parçalayarak, eritebilecek kabiliyette. Bu durum göktaşı avcılarına yarar. Bunun meraklıları çok, satıyorlar. Göktaşı sektörü var diyebilirim.”

METEOR DÜŞMESİ GAYET OLAĞANDIR

İSTANBUL Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü’nden Doç. Dr. Hasan Esenoğlu da düşme anını video kayıtlarından izlemiş ve “Görebildiğim kadarı ile bu bir göktaşı. Şubat-mart aylarında sıklıkla görülebilecek bir durum değil. Meteor yağmurları bu tarihte olmuyor. Olsa olsa Güneş sisteminden düşen küçük bir asteroit olabilir” diyor. Güneş batarken atmosferde bir kızıllık oluştuğunu ancak düşme esnasında gökyüzünün maviye boyandığını belirten Doç. Dr. Esenoğlu, şöyle devam ediyor: “Göktaşları normalde mercimek küçüklüğünde olur. Havanın çok karanlık olması durumunda çok parlak görünürler ve iz bırakırlar. Burada öyle bir durum yok. Loş bir ortam olmasına rağmen hayli parlak ve canlı göründüğü için belki insanlar çekindi. Oysa çekinecek bir şey yok. Bu taş biraz daha irice olduğu için ya da sürtünmeden dolayı fazla ısınıp, içindeki kimyasalın aniden yanmasından dolayı parlaklığı arttırmış olabilir. Bu bizim sıklıkla karşılaştığımız, sıradan bir durum.”

NEDEN HER YERDEN GÖRÜNDÜ

Yazının Devamını Oku