Vaka sayıları kısmi düşüşte ancak yolumuz uzun

Son 1 aydır uygulanan tedbirler meyvesini vermeye başladı. İstanbul’daki vakalarda yüzde 25 düşüş var. Böyle giderse, 6 aylık aranın ardından geçtiğimiz hafta sonu yeniden başlayan tam kapanmanın da etkisiyle, tünelin sonunda ışık var. Uzmanların çoğu seyahat gibi ekstra yasakların uygulanmasının da sonuca daha hızlı etki edeceği görüşünde. Ancak yasak olsun olmasın, ortak görüş zorunlu olmadıkça evden çıkılmaması yönünde. Zira yoğun bakım doluluk oranları hâlâ yüzde 70’lerde...

VİRÜSÜN GÖÇ ETMESİ ENGELLENEBİLİR

SAĞLIK Bakanlığı Toplum Bilimleri Kurulu üyesi Prof. Dr. Mustafa Necmi İlhan, hafta sonu tam kapanmanın etkisinin 7-10 gün içerisinde etkisini göstereceğini, İstanbul’da vaka sayılarında yaşanan yüzde 25 düşüşün ise kısmi kısıtlamaların sonucu olduğunu söylüyor. ‘Ancak’ diyerek uzunca bir parantez açıyor: “Türkiye geneline baktığımızda Samsun gibi Hatay gibi vaka sayılarının arttığı illerimiz var. O nedenle vaka sayılarındaki düşüşün devamı ve tüm illere yayılması çok önemli. Şu an plato çiziyoruz. Hastalarda 6 bin, vakalarda 30 bin civarında sabitiz. Bu gidişi aşağı yönlü çevirmek zorundayız ki ‘Başardık’ diyebilelim. Bu da kurallara harfiyen uyulması, seyahat yasağı gibi uygulamalarla olabilir.”

Vaka sayıları kısmi düşüşte ancak yolumuz uzun

GÖRECELİ AZALMA VAR

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı da olan Prof. Dr. İlhan, “Son birkaç gündür bizim fakülteye başvuranların sayısında da göreceli bir azalma gözlemliyoruz. Bunun kalıcı olması için 2 yol var. İlki toplumun kurallara uyması. İkincisi de kamusal anlamda alınacak ekstra önlemler. Ben ikincisine gerek kalmaması için ilk kuralın önemine vurgu yapmak isterim. Çünkü bu yasaklar bizlerin sağlığı için. Mesela şu an! Sizinle konuşurken camdan bakıyorum. Sokağa çıkma yasağı devam etmekte! Ama sitenin bahçesinde ve hemen dışarıdaki yürüme yollarında bir kalabalıklaşma, banklarda koyu bir sohbet var. Oysa zorunlu haller dışında sokağa
çıkılmamalı” diyor.

SEYAHAT YASAĞI UYGULANABİLİR

Salgının başka illere yayılmasının önlenmesi adına şehirlerarası ulaşım kısıtlamasının faydalı olabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. İlhan, şöyle devam ediyor: “Zorunluluk ya da görev dışında seyahatin engellenmesi virüsün göç etmesini engelleyebilir. İlla bir yasağa da gerek yok. Toplum bu konuda hassas olmalı. İller arası seyahat haziran ayına kadar yasaktı biliyorsunuz. Yazın gelmesi ve yasağın kalkması ile salgın Anadolu’da da yaygın hale geldi. Tekrarı yaşanmaması için zorunlu haller dışında bir yere kıpırdamamalı. Ayrıca akşam sokağa çıkma kısıtlamaları belki daha da daraltılabilir. Ama önemli olan bu aşamaya gelmemek. Çekirdek aile ile bir süre daha evde kalmak ve ziyaretçi kabul etmemek gerekiyor. Bunu başarabilirsek salgının üstesinden gelebiliriz.”

ZORUNLU OLMADIKÇA EVDEN ÇIKMAYIN

İSTANBUL’da vaka sayılarında yaşanan kısmi düşüşün daha önce alınan kısmi yasakların etkisi olduğunu belirten Sağlık Bakanlığı Bilim kurulu üyesi Prof. Dr. Tevfik Özlü, yeni uygulanmaya başlanan kısıtlamaların etkisiyle tablonun iyiye evirilmesini umut ettiğini söyledi. İstanbul’daki azalmanın devam etmesi, Anadolu’da da sayıların düşüşe geçmesinin alınan tedbirlere uyum ile mümkün olduğunu belirten Prof. Dr. Özlü, “Daha ileri kısıtlamalar ihtiyaç halinde elbette devreye sokulabilir ama öncelikle halihazırdaki yasaklara tam uyum şart. Keşke herkes bu konuda daha uyarlı olsa! Yani ben anlayamıyorum, elbette alışverişimizi yapacağız ama haftada 1 kez olmalı. Her gün illa 2-3 defa markete çıkmak şart mı? Hadi çıktınız! Saatlerce oyalanmadan eve dönmelisiniz. ‘Hafta içi yasak yok. 21.00’e kadar hakkımı kullanayım, gezeyim, dolanayım, keyfedeyim’ derseniz bu işten çıkamayız. Eşe dosta, konu komşuya, memlekete kafa dinlemeye gitme zamanı değil. Yoğun bakımlarda doluluk devam etmekte. Bu kısıtlamalar bize ‘Zorunlu olmadıkça evden çıkma’ diyor” dedi.

Vaka sayıları kısmi düşüşte ancak yolumuz uzun

SEYAHAT YASAĞI ŞART

ENFEKSİYON Hastalıkları Derneği Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan toplanmalara sayı sınırı konulması, seyahatin zorunlu durumlar dışında yasaklanması, test politikasının değiştirilerek, testlerin öncelikli olarak insanlara virüsü bulaştırma potansiyeli yüksek gruplara (şoförler, market çalışanları gibi) uygulanması gibi önlemlerin vaka sayılarında kalıcı düşüş sağlayacağını belirtiyor. Prof. Dr. Ceyhan “İstanbulda vaka biraz düştü ama fark etmez. Sonuçta İstanbuldan her yere seyahat var. Şehirlerarası geçişler kontrol altına alınmalı, seyahat kısıtlamasına gidilmeli. Şehirlerarası seyahat kısıtlamasına gidilmezse vaka sayıları belki İstanbul’da azalacak ama başka şehirlerde artacak. Vakaların çoğunun asemptomatik olduğu, yani hastalığı belirti göstermeden atlatanların sayısının yüksekliği göz önüne alınmalı. Nisan, mayıs aylarında uygulanan önlemlerin benzerleri hayata geçirilmeli” diyor ve Türkiye’nin her noktasında mesailerin yeniden düzenlenmesi ve esnek çalışmanın yaygınlaştırılması gerektiğinin de altını çiziyor.

 

X

Akran zorbalığı out, ekran zorbalığı in

Sizce de bilgisayar, akıllı telefon ve tabletler hele de pandemiyle neredeyse vücudumuzun bir uzvu haline dönüşmedi mi? Yolda, evde, işte ve hatta yatakta bile elimizden düşürmediğimiz bu dijital aletler artık eğitim-iş-sosyalleşmenin olmazsa olmazları. Geçtiğimiz yıllara oranla son 1 yıldır dijital kullanımın hızla artması, çocuklar ve gençleri de iki büyük tehlikeyle karşı karşıya bırakmış durumda: Siber zorbalık ve zararlı içeriklere kolay erişim. Öyle ki şimdi akran zorbalığı ‘out’, ekran zorbalığı ‘in’.

SİBER ZORBALIK İNTİHARA SÜRÜKLEYEBİLİR

ÇOCUK ve genç psikiyatristi Doç. Dr. Veysi Çeri, okul ve aile yaşantısı dört dörtlük olmasına rağmen arkadaşları tarafından siber zorbalığa uğrayan, depresyona giren, sonrasında da intihara kalkışan 7-8 danışanı olduğunu ve sürecin maalesef ki gençleri intihara kadar sürükleyebileceğini söylüyor. Yani ‘siber zorbalık’ da en az akran zorbalığı kadar tehlikeli. Hele de sistematik bir hal aldıysa! Doç. Dr. Çeri “Bu noktada en büyük görev ebeveynlere düşüyor. Mücadelenin en önemli anahtarı çocuk ile ebeveynleri arasında kaliteli bir iletişim. Anne-babasının her durumda yanında olduğunu bilen çocuk, başına bir şey geldiğinde durumu ilk olarak onlarla paylaşacaktır. Bu noktada aşırı baskıcı ya da aşırı zayıf; her olumsuzluktan etkilenip üzülen, çözüm yolu aramaktansa sadece kendini parçalamak ile yetinmek yerine çözüm odaklı, sevgi dolu ebeveynler olunmalı. Ki zorbalığa uğrayan çocuk ya da gençte ‘Babam duyarsa ya beni ya arkadaşımı döver/öldürür’ ya da ‘Anneme anlatsam kahrolur’ gibi düşüncelere kapılmamalı” diyor.

DİJİTAL OKURYAZARLIK ÖNEMLİ

Amerikan Pediatri Derneği’nin 18 yaşına kadar ‘ekran gözlemlemesi’ önerisinde bulunduğunu belirten Doç. Dr. Veysi Çeri, sanılanın aksine ergenlik dönemindeki çocukların değil 10-15 yaş arasının ekran zorbalığından daha çok etkilendiğini söyleyerek, şöyle devam ediyor: “Aileleri olarak sizler çocuğunuzun tabletinde, bilgisayarında ya da telefonunda neler döndüğünü bileceksiniz. Yalnız dikkat! Bunu yaparken siz de bir zorbaya dönüşmeyin. Onun yerine dijital okuryazarlık, teknoloji konularında kendinizi geliştirin ki çocuğunuz ‘Hangi sitelerde dolanıyor? Ne okuyor? Kimlerle yazışıyor/konuşuyor? Kullandığı cihaz ne? Hangi oyun tehlikeli?’ gibi konuları rahatlıkla takip edin. Ayrıca eğitimciler-okul yöneticileri de bu konuda bilinçlendirilmeli. Çünkü bu konu ‘Arkadaşın sana şaka yapmıştır’ deyip geçilemeyecek kadar önemli. Farkındalık çalışmaları yapılmalı.”

SOSYAL MEDYAYA DİKKAT

“Zorbalar, mağdurların psikolojisinin çökmesiyle zorbalığın şiddetini daha da artırırlar. Zaman zaman cinsel tacize kadar varan süreçler de yaşanabilir. Yöneltilen zorbalığın menşei ve şiddetine bakılmaksızın her durum gerekli yerlere (savcılık-polis) bildirilmeli. Zorbalığı yapan, yaptığının yanına kalmayacağını bilmeli. Ayrıca çocuklar adına açılan sosyal medya hesaplarının ya da ‘masum’ denilerek paylaşılan fotoğrafların da siber zorbalığı tetikleyebileceği unutulmamalı. Bugün birçok ebeveyn güvenli olmadığı gerekçesiyle çocuklarının sokakta oynamasına izin vermiyor. Oysa kimin ne olduğunun belli olmadığı sosyal medya o sokaklardan daha tehlikeli.”

SİBER ZORBALIK NEDİR

Yazının Devamını Oku

Dikkat dikkat! Yılın ikinci dolunayı kapıda

4 gün önce astrologların son 1 yıldır bağıra bağıra seslendirdiği Satürn-Uranüs kare açısı gerçekleşti. Merkür ise bugün itibarıyla gerilemesini bitirdi, düz seyrine başlayacak. Ve dahası 27 Şubat’ta yılın ikinci dolunayı var. Tüm bunlar ne demek mi? İnanmazsınız ama uzun zaman sonra astrologlar ilk kez müjdeli haberler veriyor. ‘Büyük güç mücadeleleri yaşansa da aklını kullanana şans, bolluk, bereket getirecek.’

MAKSİMUM POTANSİYELİNİZİN ORTAYA ÇIKACAĞI BİR DÖNEM
Uranyen astrolog Sevilay Eriçdem bu dolunayın insanlardaki maksimum potansiyeli açığa çıkaracağını, kolları sıvayıp işe koyulmanın tam zamanı olduğunu söylüyor ve şöyle devam ediyor: “Müjde! Kova burcunda gerçekleşen Merkür gerilemesi sonlandı. Ne demek bu? Merkür gerilerken, kişiler, zihnen daha rasyonel bir bakış açısı içinde bulunur ve konulara daha ziyade duygu katmadan bakar. Kova ise düzeni temsil eder. O nedenle de bu süreçte kişiler kendilerine ‘İçinde bulunduğum düzen doğru ve sağlıklı mı?’, ‘Böyle mi devam eder?’ yoksa ‘Bitmek zorunda mı?’ gibi sorular sordu ve yaşamları ile alakalı kararlar aldı. İlişkiler, ailevi durumlar, çocukların eğitimi, mesleki anlamda, bir işe girmek-ayrılmak, şirket açmak- kapatmak gibi konular masaya yatırıldı. Yani birçoğumuz sosyal-toplumsal statülerimiz ile alakalı kararlar aldık. Retro bittiğine göre şimdi alınan kararları uygulama zamanı.”

MASRAF ENERJİSİNE DİKKAT

“17 Şubat’ta ise Uranüs-Satürn karesi yaşandı, biri Boğa diğeri Kova’da. Boğa para ile alakalıdır. Yani der ki: ‘Düzen değiştirmek istiyorum ama maddi koşullarımın da beni desteklemesi lazım.’ İşte bu noktada kişiler maddi anlamdaki konulara çözüm üretmek zorunda kalacak. Kredi yapılandırmaları, borç alma ya da var olan tasarruf kaynaklarını kullanarak bir düzen değişimine gitme gibi durumlar söz konusu olabilir. Bir tür ‘masraf enerjisi’ diyelim. Ama unutmayalım Satürn-Uranüs karesi, bize her zaman yeni olana gitmemiz gerektiğini söyler. Mevcut düzeni korumaya çalışmak işe yaramaz.”

DEĞİŞİM RÜZGÂRLARI ESİYOR

“Yani ‘Yeniliklere gidin’ diyor size hayat! Değişim rüzgârları esiyor. Ancak, insanlar, hele de bizim toplumumuz değişimden korkar, gelecek kaygılıdır ki kaygılar özellikle bu dönemde ayyuka çıkmış durumda. 27 Şubat dolunayı Balık-Başak hattında olacak ki Balık-Başak endişe, kuruntu, büyük hayal kırıkları, depresyon demek. Önümüzdeki 5-6 günlük süreçte birçok kişi duygusal değil ama zihinsel depresyona girebilir. Gelecek korkusu, kaygısı ile ‘Acaba ne olacak?’, ‘Beni ne bekliyor?’ soruları kafa karıştırır. Güneş ve Ay’ın karşı karşıya geldiği durumlarda kadın-erkek ilişkileri de öne çıkar. Yani hem toplum önündeki statülerimiz hem de ilişkilerimiz etkilenecek. Ayrılmalar, boşanmalar veya tam tersi ani kararla alınan evlenmeler, beklenmedik barışmalar potansiyeli var. Burada önemli olan verilen kararın mutlaka uygulanmasıdır. Korkmak hiçbir şeye çözüm olmaz.”

GÜÇ MÜCADELELERİ KAPIDA

“İçinde bulunduğumuz düzen içerisinde bizi kışkırtan, zorlayan insanlarla ciddi anlamda zihin savaşı vereceğiz.

Yazının Devamını Oku

‘Sağlıklı olmak’ mutluluğa yetti

Türkiye’de mutsuz olanların sayısı mutlu olanlara göre hâlâ geride olsa da geçen yıla kıyasla mutsuzların sayısı artışta. Bunu ben değil, TÜİK araştırması söylüyor. Ankete göre evliler evli olmayanlara, kadınlar erkeklere, eğitimsizler eğitimlilere oranla daha mutlu. Pandemi süreci ankete de yansıdı. 2020’de bireyleri en mutlu eden durum ‘sağlıklı olmak’ oldu. Peki, mutluluğu çoğaltmanın bir formülü var mı? Mutsuzluk sebeplerimiz neler? Araştırdım.

MUTLULUK NEYİ NASIL YAPTIĞIMIZLA ORANTILI

KLİNİK psikolog Prof. Dr. Ebru Şalcıoğlu’na göre ‘mutluluk’ genel hayattan memnuniyet halidir ve kıstasları var. Neler o kıstaslar? Prof. Dr. Şalcıoğlu “Romantik bir birlikteliği var mı? Ekonomik durumu ne? Sağlık sorunları bulunuyor mu? Sosyal ilişkileri; aile-arkadaş-çevre nasıl? Sorulara verilecek olumlu cevaplar kişinin mutlu hissedip hissetmediği üzerinde hayli belirleyicidir. Yani kişi romantik ya da diğer sosyal ilişkilerinden birinde mutsuz, ekonomik gücü istediği ölçüde iyi değilse ‘mutlu’ diyemeyiz” diyor.

PANDEMİNİN ETKİSİ

TÜİK verilerine göre 2020’de insanları en çok sağlıklı olmak -yüzde 70.9 oranla mutlu etti. Bunu sevgi, başarı ve para takip etti. Prof. Dr. Şalcıoğlu “İnsanların herhangi bir fiziksel soruna sahip olmadan yaşaması elbette çok önemli. Ama böyle bir oran ilk kez çıktı. Demek ki sağlık paradan bile kıymetliymiş” diyerek hayatımızda pandemi ile öncelik sıralamamızın da değiştiğine dikkat çekiyor.

65 YAŞ ÜSTÜ NEDEN MUTLU

Yaş gruplarına göre ise en mutlular 65 ve üzeri grubu. Prof. Dr. Şalcıoğlu sonucun bilimsel literatür ile uyumlu olduğunu belirterek, şöyle devam ediyor: “Genç iken mutsuzlar, yaşlandıkça birden mutlu olmuyorlar elbette ama büyük olasılıkla yüklerden, sorumluluklardan kurtuldukları için daha özgür ve mutlu hissediyorlar. İstedikleri gibi bir hayat yaşayabilmenin keyfini sürüyorlar.”

“Araştırmaya göre evli olanlar olmayanlara oranla daha mutlu. Bu da literatürde mevcut.

Yazının Devamını Oku

Kadından mühendis bal gibi de olur

Kadına yönelik şiddet sadece aile içinde değil, çalışma yaşamında da kendini gösteriyor. Daha geçtiğimiz günlerde maden mühendisi Canan Tosun, Marmara Adası’nda çalıştığı mermer ocağının sahibi tarafından yumruklu saldırıya uğradı. Kadınlar işyerinde şiddetin önlemesi ve işyerinde şiddete uğrayan kadınların korunması için yasaların uygulanması talebinde. Bir de erkek egemen olduğu düşünülen mühendislik gibi mesleklerde “Biz de varız, alışın” diyorlar...

İŞYERİNDE ŞİDDET SON BULSUN

TMMOB Maden Mühendisleri Odası İkinci Başkanı Banu Kekeç Saçın öncelikle Canan Tosun’a yönelik saldırının kabul edilebilir olmadığını belirterek, “Şiddetin her türlüsüne karşıyız. Toplumsal cinnet hali öyle bir noktaya vardı ki kadınlar artık işyerinde de güvende değil. Tosun’un yaşadıkları basına yansıdı. Bir de yansımayan, duyulmayan durumlar var. ‘Cezasızlık’ erkeklere güç veriyor. İstanbul Sözleşmesi’nde de yer alan işyerinde şiddetin önlemesi, işyerinde şiddete uğrayan kadınların korunması maddelerinin uygulanmasını talep ediyoruz. Bu tarz olaylar cezasız kalmamalı” diyor.

Maden mühendisi Saçın, sorunların aslında daha eğitim görürken başladığını belirterek, şöyle devam ediyor:

SORUNLAR STAJDAN BAŞLIYOR

“Daha yolun başında kadın mühendisleri staja kabul etmeyen şirketler var. Şantiye ortamı tamamen erkeklere yönelik. Ne kadın soyunma odası, ne tuvalet ne de yatakhane var. Profesyonel yaşamda ise erkeklerin tercih etmediği işler için daha az ücretle çalışma koşuluyla iş bulabiliyoruz. Erkekler ne kadar hata yaparsa yapsın göze batmazken biz ilk hatamızda ‘Kadın işte, bu işi yapamıyor’ diyerek öteleniyoruz. Mühendislik fiziksel olarak değil, beyinle yapılan bir meslek olmasına rağmen bambaşka kıyaslamalar yapılıyor. Fiziksel ve sözlü tacize uğrayan çok kadın arkadaşımız var. Patron da aynı çalışan da aynı. Bunlara kulaklarımızı tıkayıp büyük çabalarla işimize devam ediyoruz. Kadın mühendisler olarak çalışma grupları oluşturduk. Çözüm örgütlenmede. Biz mücadele etmezsek kimse bize bu hakları kimse vermez. Vazgeçmeyeceğiz. Varız ve hep olacağız.”

TÜRK Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) 2019 sonu verilerine göre odaya kayıtlı 446 bin 824 erkek (yüzde 77) 133 bin 44 kadın (yüzde 23) var. Kadınların sayısı geçtiğimiz yıllara oranla artmış olsa da sayıca üstünlük mesleğin ‘erkek işi’ olduğu algısına sebep oluyor.

VAR OLMA SAVAŞI VERİYORUZ

Yazının Devamını Oku

Gara’da teröre büyük ‘Pençe’

Terör örgütü PKK’nın 3’ü personel, 13 sivil vatandaşımızı canice şehit ettiği, 48 teröristin öldürüldüğü, 2’sinin ise sağ yakalandığı Gara’da Pençe-Kartal 2 Harekâtı tamamlandı. ‘Son derece özel ve kritik’ olarak nitelendirilen bu harekât ile terör örgütüne ağır bir darbe vuruldu. Peki, operasyon neden önemliydi? Sincar’a uzanır mı? İşte yanıtları...

AMAÇ, TERÖRÜ SINIR İLERİSİNDE BERTARAF ETMEK

İSTANBUL Aydın Üniversitesi öğretim üyesi ve emekli Tuğgeneral Dr. Naim Babüroğlu, Irak’ın kuzeyinde Türkiye sınırından yaklaşık 40 kilometre uzaklıkta, Kandil ile Sincar arasındaki Gara’nın, Kandil Dağı’na uzak ancak arazisinin dağlık olması sebebiyle terör örgütü PKK’nın kalbi Kandil kadar önemli ve stratejik bir konuma sahip olduğunu söylüyor. PKK’nın bu bölgede 1990’lardan bu yana yuvalandığını belirten Dr. Babüroğlu “TSK, bugüne kadar adı konulmayan birçok operasyonla aslında burada ‘güvenli bir bölge’ oluşturdu. Amaç, sınırı ‘ileriden’ korumak. Çünkü PKK, 1984’ten bu yana her bahar sınırdan sızar, eylemlerine başlar, yaza doğru da eylemlerini arttırır. Kışın ise belirli alanlarda toplanır, hazırlık yapar, eğitimlerini tamamlarlar. Türkiye, iklim-doğa şartları ne olursa olsun, örgütün hiç beklemediği bir zamanda baskın tarzında böylesi bir operasyon yaparak, PKK’nın mühimmat depoları ile kamplarının ve yeraltı mağaralarının bulunduğu Kuzey Irak’ta örgütün varlığını ortadan kaldırmak, eylem yapmasını engellemek, sınırların güvenliğini sağlamak adına önemli bir adım attı” diyor.

KUZEYDEN SİNCAR’IN KONTROLÜ SAĞLANDI

Sincar’ın Türkiye sınırına Nusaybin’e 90, Silopi’ye 100 kilometre uzaklıkta, Türkiye-Irak sınırının kesiştiği stratejik bir noktada olduğunu belirten Dr. Babüroğlu, Gara’nın ise Sincar’ın kuzeyinde olduğunu hatırlatarak, şöyle devam ediyor: “Dolayısıyla TSK burayı kontrol ederek, bir noktada Sincar’ın da kontrolünü sağlamış oldu. Fırat’ın doğusu, Suriye’nin kuzeydoğusunda var olan PYD/PKK terör örgütünün Gara’ya geçiş imkânları sınırlandı.”

SİNCAR’A OPERASYON OLMAZ

“Biliyorsunuz, Gara’ya yapılan bu operasyonu ABD’nin Türkiye büyükelçisi destekledi,

Yazının Devamını Oku

'Mutlu aşk vardır' ama nasıl

Louis Aragon şiirinde ‘İnsan her şeyi elinde tutamaz hiçbir zaman’ der ‘Mutlu aşk yoktur’ diye de bitirir. Öyle mi dersiniz? Hele de içinde olduğumuz bu yüzyılda aşk zor ve imkânsız mı? Sizi bilemem ama psikologlar ‘Hiç de değil. Kalıcı ve güçlü bir aşk mümkün’ diyor. İyi de nasıl? Tam da Sevgililer Günü’nde var mı verebilecekleri bir formül? Sizin için sordum...

KENDİNİ SEV, KARŞINDAKİNİ MUTLU ET

Uzman psikolog Şenay Ölmez’e göre partner ilişkilerinde uzun süreli mutluluk mümkün. Bu işin öyle formüle falan da pek ihtiyacı yok aslında. ‘Empati, saygı, doğru sevmeyi bilmek işin anahtarı...’ Ama bazen anahtar elinizde olsa da kapıyı açmak o kadar kolay olmuyor. Neden? Ölmez ‘Çünkü kişi önce kendini sevmeli, kendine saygı duymalı’ diyor, şöyle devam ediyor: “Karşı taraftan büyük beklentiler içine girmek, mutlu olmanın koşulunun, sadece karşı tarafın sizi mutlu etmesine bağlanması gibi durumlar aşkı zora sokuyor. Oysa mutluluk öncelikle bireysel bir kavramdır. Kişi önce kendini mutlu etmeyi öğrenmeli. Hayatta bir hedefi, hobisi, farkındalığı olan yani varlığını ve mutluluğunu bir başka kişinin varlığına bağlamayan kişiler mutludur. Bu aşamayı başarıyla tamamlayanlar partner ilişkilerinde de mutlu olur. Yani kendini sevip mutlu eden karşısındakini de aynı ölçüde tamamlar.”

AŞKTA KOŞUL YOKTUR

İlişkilerde yaşadığımız sorun ve mutsuzluğun en önemli nedenlerinden biri koşullu davranmaktır. Sevgilimizi, eşimizi, partnerimizi ‘bizi mutlu edecek tek kişi’ olarak görüyoruz. Bu, beklentiyi arttırır. Oysa, o da biz de kendi kendimize var olmayı öğrenirsek, ilişki kendiliğinden iyileşir. Bırakın birlikte olduğunuz kişi mutlu hissettiği şeyi yapsın. Siz de yapın! Beslenin ki birbirinizi besleyebilin. ‘Sen bunu yaparsan mutlu olurum’ laflarını bırakın. Sevgide, aşkta koşul yoktur.

BAŞKA İLİŞKİLER SİZİ BESLER

Arkadaşlık, aile ilişkileri, eğitim, hobiler... Tüm bunlar kişileri besler. Bu kaynakları tutmak, beslemek size farklı yaşam alanları oluşturur. Tıpkı bir çiçek gibi! Çiçek sadece su ile beslenmez. Vitaminini vermek, toprağını değiştirmek, güneşe çıkarmak da gerekir... İlişkilerde de böyle. Kendiniz için oluşturacağınız farklı yaşam alanları ilişkinizi olgunlaştıracağı gibi bu durum sevgilinizi ne daha az sevdiğinizi ne de ondan vazgeçtiğinizi ne de artık onunla ilgilenmediğinizi gösterir.”

SEVGİYE YATIRIM YAPIN

Yazının Devamını Oku

Hurafeye inanma maskeyi çıkarma

Sarmısak, yanmış portakal, hindi otu, arı sokması ya da etil alkol... İnternet koronavirüse iyi geldiği iddia edilen bu saçma hurafelerle dolu. Yetmezmiş gibi bir de sosyal medyada ‘Maskeyi çıkarıyoruz’ etiketiyle tehlikeli bir kampanya başlatıldı. Aman gaza gelmeyin! Uzmanlar bu tür bitki ve yöntemlerin karaciğerden böbrek yetmezliğine ve hatta kalp krizine kadar bambaşka sorunları beraberinde getireceği ve maskeyi çıkarmak bir yana, kapalı mekânlarda çift maske takılması gerektiği yönünde uyarıyor.

ÖLÜMLE SONUÇLANAN DURUMLAR VARALTINBAŞ Üniversitesi öğretim üyesi, mikrobiyolog Dr. İpek Ada Alver, internette yer alan bilgi kirliliğinin salgının önüne geçmede zorluklar yarattığını belirterek, “Salgınla mücadelede en kritik noktadayız! Uzman olmayan kişilerin verdiği tedavi kürleri ve kulaktan dolma bilgiler nedeniyle sağlığımız tehdit altında ve işin kötüsü internette dolaşan bu hurafeleri uyguladıkları için acile kaldırılan, organ yetmezliği yaşayan hatta ölümle sonuçlanan pek çok durumla karşılaştık” diyor.



BİLİME GÜVENİN

İran’da koronavirüse iyi geldiğini düşünerek etil alkol içen çok sayıda insan hayatını kaybetti. Çin’de günde 1.5 kilo sarmısak tüketen bir kadın boğazında meydana gelen tahriş nedeniyle acile kaldırıldı. Hindistan’da şeytan elması meyvesi ve deve idrarını tüketen onlarca kişi ölümle burun buruna geldi. Türkiye’de de hayli popüler olan udi hindi otunun karaciğer yetmezliğine sebep olduğu

Yazının Devamını Oku

Restoran ve kafeler açılacak mı

Cumhurbaşkanı Erdoğan vaka sayısının durumuna göre kısıtlamaların kademeli olarak kalkabileceğini söyledi; kafe, restoran ve lokanta sahiplerinin de gözü kulağı gelecek iyi habere çevrildi. Öyle ki bir kısım esnaf sosyal medyada #1MarttaAcıyoruz hashtag’i ile hem tarih veriyor, hem de yaşadıkları zorluklara dikkat çekmeye çalışıyorlar. Neredeyse 1 yıldır kapalı olan işletme sahipleri gösterilecek yol haritasına harfiyen uyacaklarını belirterek “En kısa zamanda, en sert tedbirlerle açılsın” çağrısı yapıyor.

HES KODU İLE AÇALIM

TÜM Restoranlar ve Turizmciler Derneği Başkanı Ramazan Bingöl, konu toplum sağlığı olduğu için hassas davrandıklarını, Bilim Kurulu tavsiyeleri ile hükümetin atacağı adımları beklediklerini, o nedenle de sosyal medya üzerinden de olsa yürütülen kampanyalara şimdilik destek vermediklerini belirtiyor ve “Ama bu demek değildir ki esnafımız zorda değil” diyor. Peki beklenti ne? Şöyle anlatıyor: “TSE ile bir protokol imzaladık. Temizlik, hijyen, gıda güvenliği gibi konularda şartları harfiyen yerine getiren işletmelere COVID-19 Güvenli İşletme Belgesi veriyoruz. Bu belgeye sahip olan ve iyi niyeti suiistimal etmeyecek binlerce işletme var. Gelin, HES kodu ile bu işletmeleri açalım. 5 önerimiz var.”

5 MADDEDE YOL HARİTASI

1)Bir an önce ‘en sert tedbirlerle’, gerekirse ilk etapta yüzde 50 kapasite ile açalım.

2)Hijyen kuralları en katı şekilde uygulansın. Tedbirlere uymayanlar gerekirse kapatılsın.

3)Müşteriler HES koduyla restoranlara girsin.

4)Yeme-içme sektörü çalışanlarına aşılamada öncelik verilsin, risk en aza indirilsin.

Yazının Devamını Oku

Omurilik soğanını bilmeyen hekim olur mu

‘Kim Milyoner Olmak İster’ yarışmasında Dr. Ali Çiçek’in sorulan soruya ‘omurilik soğanı’ yerine omurilik sarımsağı cevabı vermesi, “Böyle basit bir soruya nasıl yanıt veremez?” sorusunu gündeme taşırken, “Türkiye’de yeterli tıp eğitimi verilmiyor” tartışmasını da beraberinde getirdi. Dr. Ali Çiçek, şıkları duymadığı için yanlış cevap verdiğini savunuyor. Peki, bir doktor bir soruya yanlış cevap verdi diye “Türkiye’de tıp eğitimi bitti” denilebilir mi?

‘ŞIKLARI DUYMADIM’
TARTIŞMALARIN odağındaki isim Dr. Ali Çiçek sosyal medya hesabından bir açıklama yaptı. Dr. Çiçek ilk etapta soru ve şıkları hiç duymadığını belirterek, “Sadece ilk şık olan ‘omurilik sarımsağını’ duydum. Sonrasında diğer şıkların tekrar edilmesini istedim. Ses kesilince ‘omurilik soğanı’ olması gerektiğini söyledim. Videoda bu bölüm yok. Sanırım süre nedeniyle kesilmiş. Olayın özeti bu” dedi.

LATİNCESİNİ BİLMESİ YETERLİ

TÜRKİYE’nin sayılı üniversitelerinden, İstanbul Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Tufan Tükek, soruya verilen yanlış cevaptan yola çıkarak “Türkiye’de tıp eğitimi bitti” demenin yanlış olduğunu düşünüyor. Prof. Dr. Tükek “Tıp fakültesi öğrencilerimize bunu ‘omurilik soğanı’ diye öğretmiyoruz ki... Latincesini (medulla oblongata) ve İngilizcesini öğretiyoruz. Tıp dili bu. Sanki ‘Çok basit bir şeyi dahi hekimlerimiz bilemiyormuş’ gibi bir algı oluşturuldu. Kaldı ki hekim arkadaşımız cevabı belki biliyordu ama anlık bir dalgınlık, dikkat dağınıklığının kurbanı oldu. Hepimiz insanız. Durumun bu kadar abartılmasını ve meslektaşımın linç edilmesini anlamsız buluyorum” diyor.

‘TIP EĞİTİMİ BİTTİ’ SÖZÜ DOĞRU DEĞİL

YÖK, 2019-2020 eğitim-öğretim döneminde 5’i yurtdışında, toplam 139 tıp fakültesi için 15 bin 500 kontenjan açtı. Bu fakültelerden 38’i mezuniyet öncesi tıp eğitimi programına akredite. 14’ünün başvurusu henüz sonuçlanmadı. Başka bir ifadeyle, 82 tıp fakültesinin mezuniyet öncesi eğitim programlarının asgari standartları taşıyıp taşımadıkları belli değil. Prof. Dr. Tükek “Tıp fakültesi eğitiminin belli bir standardizasyonu olmadığı açık. Neredeyse her ilde bir fakülte var. Bunların denetimleri YÖK tarafından yapılıyor. Aralarında iyi eğitim verenler kadar altyapı, pratik ve hoca sorunları nedeniyle yeterli eğitimi veremeyenler de illa var. Ancak bir soruya verilemeyen cevabı ‘Tıp eğitimi bitti’ gibi bir tartışmaya bağlamak doğru değil. İkisi farklı. En iyi fakülteden mezun olan bir gençte bu soruyu bilemeyebilirdi ki bilmek zorunda da değil” diyor.

Yazının Devamını Oku

Bizim anketin şampiyonu Tarhana

‘Menemen soğanlı mı olur soğansız mı?’, ‘Pizza mı yoksa pide mi?’ sorularıyla zaman zaman anketler düzenleyen ünlü yemek eleştirmeni Vedat Milor, bu kez ‘Tarhana mı, mercimek mi?’ diye sordu. Mercimek çorba yüzde 52 oyla şimdilik önde gidiyor ama Türkiye’nin sayılı şefleri tercihini şüphesiz tarhanadan yana kullanıyor. Peki neden?

ANADOLU KADINININ EL EMEĞİ VAR

FRANSA, İtalya, Katar, Almanya ve Yunanistan gibi dünyanın farklı yer ve kültürlerinde gastronomi ve mutfak koordinatörlüğü yapan ödüllü şeflerimizden Mehmet Yalçınkaya’nın oyu tarhanaya... Üzerinde çalıştığı yeni kitabında tarhanaya ayrı bir başlık açan şef Yalçınkaya, “Tarhana sosyolojiktir” diyerek uluslararası bir çalışmaya tarhana ile katılabileceğini söylüyor. Nedenine gelince: “Emek var, emek... Anadolu kadınlarının alın teri var. Onların ellerinde şekillenmiş bir ürün. Şu an makinede kurutuluyor olsa da teknik olarak güneşte kurutuluyor. Kiler kültürünü ortaya koyduğu gibi teknik de bir yemek. Hikâyede yoğurt, un ve baharatlar var. Bunları birleştirmek bile başlı başına bilgi, beceri ister. Ayrıca farklı tarhanalarımız var. Yani işin içine coğrafya da giriyor. Bazı bölgelerde sarımsaklı, bazı bölgelerde sadece kekik, domates, biber salçalı yapılıyor. ‘Tarhana işte!’ deyip geçilmemeli.”

GEL Bİ’ SICAK TARHANAMIZI İÇ

Tarhananın kültürel olarak sıcaklığı, aileyi de temsil ettiğini anlatan şef Yalçınkaya, “Anadolu’da ‘Gel bir tarhana çorbamızı iç’ derler. Kahve gibidir tarhana çorbası oralarda. Şifa tarafı da vardır. İnsanlar hastalandıklarında hemen bir tarhana çorbası kaynatırlar. Ben sadece çorba olarak değil, kaplama ürünü olarak da kullanıyorum, ‘Tarhanalı levrek’ yapıyorum mesela. Su ile eziyorum, balığın üzerini tarhana ile kaplıyorum. Tarhananın tüm bu serüvenini anlattığınızda şüphesiz büyük ödülü alacaktır. Mercimek metropolde önde gidebilir, ticari anlamda çok satabilir ama hikâyesi ne?” diye soruyor.

ÖNYARGI KURBANI

OSMANLI yemeklerini orijinal tarifleriyle günümüze taşıyan şef Ali Güler daha sorumu tamamlamadan cevabı yapıştırıyor: “Elbette tarhana.” Yanıtı sürpriz değil aslında. Çünkü restoranında ‘klasik restoran çorbaları’ olarak bilinen ezogelin ve mercimek yasak. Şef Güler bu iki çorba yerine menüye ‘Soran yemez’i sokmuş. Aslında günün çorbasına verdiği isim bu. Peki neden? Şöyle anlatıyor: “Önyargı yüzünden. Tarhanadan ısırgana, bakla, kereviz, bamyaya kadar her tür sebzeden lezzetli çorbalar yapıyoruz. Ancak ne zaman müşteriye ‘Tarhana ya da bamya çorba var’ desek ‘Mercimek alayım’ diyor. Çorbayı daha tadına bakmadan, ismine göre tercih ediyor. Çorbanın adını ve içinde ne olduğunu söylemediğinizde ise afiyetle yiyor. Tarhana da bu önyargının kurbanıdır.”

TÜRK MUTFAĞINI TANITAMIYORUZ

Yazının Devamını Oku

Mutasyonlu COVID-19'un a-b-c'si

Daha yeni COVID-19 virüsüyle yaşamaya alışmışken, hatta aşılamaların başlamasıyla “Eski normale yakında döneriz” düşüncesi ile hayal kurarken bu kez de virüsün ‘mutasyonlu’ versiyonları çıktı. Yayılma hızı en yüksek ve en riskli olan V1’e Türkiye’de 23 ilde rastlandı, V2 ve V3 versiyonları ise üç kişide görüldü. Mutant COVID-19 virüslere dair tüm bilinmeyenleri ve dikkat edilmesi gerekenleri araştırdım.

BEKLENMEDİK DEĞİL AMA ENDİŞE VERİCİ

BİLİM insanları bir virüsün mutasyona uğramasının beklenen yapısal bir değişim olduğunu söylüyor. Tüm RNA virüsleri için bu değişim neredeyse önlenemez bir netice. Hatırlayın! Influenza/grip, MERS ve SARS virüsleri de mutasyona uğramıştı. Teknik bir bilgi ama bilmek isteyenler için yazalım: Mutasyona ‘RNA polimeraz’ enzimi neden oluyor. Çünkü bu enzimin geriye yönelik düzeltme mekanizması yok. Yani virüs oluşurken meydana gelen hatalar düzeltilemediği için virüs farklılaşıyor. Oluşan bu yeni virüs ‘aslına uygun’ olmadığı için bulaşma hızı, hasta etme kabiliyeti, bağışıklık gücümüze etkisi gibi konular da haliyle tartışma konusu haline geliyor.

TÜRKİYE’DE 3 ÇEŞİT MUTASYON GÖRÜLDÜ

İNGİLTERE’de vaka sayısını hızla arttıran ve koca ülkenin bir anda kapanmasına yol açan mutasyonlu virüse Türkiye’de 23 şehirde, yaklaşık 200 kişide rastlandı. Güney Afrika ile Brezilya varyantına ise 3 kişide rastlanmış durumda. DSÖ verilerine göre, İngiltere’de ortaya çıkan mutasyon/varyant -biz V1 diyoruz- şu ana kadar 70, Güney Afrika kaynaklı olan -biz V2 diyoruz- 31 ülkeye yayıldı.

TETİKTE OLUNMASI GEREKEN BİR SÜREÇTEN GEÇİYORUZ

BİLİM

Yazının Devamını Oku

4 gencin sır ölümü: İntihar mı cinayet mi

Geçtiğimiz hafta sonu Manisa’da henüz 20’li yaşlardaki dört gencin cansız bedenleri yan yana bulundu. Üçü av tüfeğiyle, biri iddiaya göre boynu kırılarak öldürülmüştü. Bugün ise 3 gencin ‘Öteki tarafta görüşürüz’ diyerek çektikleri veda videosu ortaya çıktı. Ekipler intihar şüphesinde yoğunlaşsa da cinayet ihtimali de hâlâ masada. Zira gençlerden birinin iddia edildiği gibi boynu kırılarak ölmediği tespit edildi. Bu sır nasıl çözülecek? Adli Tıp Uzmanı, Türkiye’nin ilk CSI kitabının yazarı Prof. Dr. Halis Dokgöz ile konuştum.

BİTİŞİK NİZAM ATEŞ EDİLDİ

ÖNCE tüyler ürperten ve ‘Ah’ dedirten olayı hatırlamakta fayda var. 30 Ocak Cumartesi gecesi gençler, Amasya’ya askere gidecek bir arkadaşları için sonradan cansız bedeni bulunan Muharrem Zengin’in babasına ait bağ evinde eğlence düzenledi. Pazar sabahı gruptaki bazı gençler evden ayrıldı. Alaşehir’den gelen Neşet Dalgın, Serkan Zangal, Ümit Zangal ve Muharrem Zengin evdeki partiye devam etti. O gece neler yaşandı, bilinmiyor! Ancak pazar 17.00 sularında, 4 gencin cansız bedenleri bağ evinden 500 metre ötede yan yana dizilmiş halde bulundu. İddiaya göre, 3 genç sırayla tüfeği alıp intihar etti. Gençlerden ikisinin alnından, birinin çenesinin altından vurulduğu ve bitişik nizam ateş edildiği belirlendi. Vücudunda yara ya da kesik izi bulunmayan Ümit Zangal’ın ölüm nedeni ise otopsi sonucu belirlenecek ancak İzmir Adli Tıp Kurumu iddia edildiği gibi gencin boynunda herhangi bir kırık saptamadı. Gençlerin uyuşturucu kullanıp kullanmadıkları ise araştırılıyor.

HER OLASILIK MASADA

Üniversite öğrencisi Şule Çet’in bir plazanın 20’nci katından düşerek hayatını kaybettiği iddialarına karşın hazırladığı raporla dava dosyasının seyrini değiştiren Mersin Üniversitesi Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Halis Dokgöz 4 gencin ölümündeki sır perdesinin bir an önce aydınlatılması ve cinayet de dahil her ihtimalin masada olması gerektiğini söylüyor. İyi de ‘Bitişik nizam ateş edildi’ deniyor. Bu, intihara işaret etmez mi? Dokgöz “Her zaman değil” diyor ve şöyle özetliyor: “Namlunun ucunun vücuda temasıyla yapılan atışa ‘bitişik nizam’ denir. Bu tür atışlar intihar şüphesini güçlendirse de tetiği çekmek kendi kararları mıydı, 5. kişi var mıydı, buna zorlandılar mı? Tüm bunları anlayabilmek için öncelikle balistik inceleme yapılmalı. Kişilerin ellerinden örnek alınıp, ‘Elde atış artıkları var mı?’ gibi detaylara bakılmalı. Bu detaylar intihar ihtimalini güçlendirebileceği gibi aksi iddiaları çürütebilir de. Adli Tıp Kurumu henüz sonuçları yayımlamadı. O nedenle, kesin konuşmak için erken.

4 GENÇ NASIL ÖLDÜ

Prof. Dr. Dokgöz, vücudunda herhangi bir yara, iz ya da kesiğe rastlanmayan 4. kişi Ümit Zangal’ın boynunda, haberlere konu olduğu gibi bir kırık tespit edilmediğini belirtiyor, “Kesin ölüm nedeninin belirlenmesi için toksokolojik inceleme raporuna ihtiyaç var. Herhangi bir madde kullanımı var mı? Uyuşturucu, uyarıcı madde ya da alkol... Bu kişi, kuvvetle muhtemel diğer 3 arkadaşından önce vefat etti. Otopsi sonucunu görmek lazım ama mevcut bulgulara göre ‘Yaklaşık 1 gün önce ölmüş’ demek mümkün” diyor.

İNTİHAR BULAŞICIDIR

Yazının Devamını Oku

Küçük balığın büyük balığı yeme öyküsü

ABD borsası 1 haftadır ‘küçük yatırımcının büyük intikamı’ ile çalkalanıyor. Öyle ki yatırım şirketleri, teknoloji devleri ve hatta Beyaz Saray kafa kafaya vermiş, bu örgütlü intikamı nasıl durduracaklarının planlarını yapıyor. “Borsadan anlamam” diyenler bile olup biteni aksiyon dolu dizi kıvamında şaşkınlıkla izlerken, “Büyük balık küçük balığı yutar” hikâyesini tersine çeviren GameStop hadisesi ne? Ekonomist Prof. Dr. Emre Alkin’e sordum.

KÜÇÜK YATIRIMCININ İNTİKAMI

GAMESTOP, ABD’de video oyunlar satan 37 yıllık bir şirket. COVID-19 salgını etkisiyle ekonomik sıkıntılar yaşayan şirket, bir süre önce 450’ye yakın mağazasını kapatacağını duyurdu. Haliyle durum borsaya da yansıdı, şirketin değeri düştü. Hisseleri en fazla ‘açığa satılan’, yani yatırımcıların daha da düşeceğini tahmin ettiği hisseler arasına girdi. ABD’li yatırım fonları boş durur mu? Bu iflası paraya çevirmek isteyen Melvin Capital ve Citron Research harekete geçti ve şirketin 17 dolara kadar düşen hisselerinden ‘kısa pozisyon’ yöntemiyle para kazanmaya çalıştı. Benim gibi borsaya uzak olanlar için dipnot düşeyim: Kısa pozisyon ‘bir hisse senedinin fiyatının daha da düşeceği beklentisiyle ödünç alınıp, satılması’ demekmiş. Yani, şimdi sat! Kâğıt değer kaybedince daha düşük fiyattan al yerine koy! Elinizde dolar var diyelim. Daha da düşeceğini öngörüp bozuyor, sonra düştüğü seviyeden tekrar alıp borcunuzu ödüyor, aradaki kârı da cebe koyuyorsunuz. Kolay para!

‘KISA’ GÜNÜN ZARARI 5 MİLYAR DOLAR

Ancak işler Melvin Capital ve Citron Research’ün umduğu gibi gitmedi. Sosyal medya platformu Reddit’te bir araya gelen küçük yatırımcılar durumu fark etti ve örgütlü bir şekilde, Melvin Capital ve Citron Research sattığı an, hisseleri toplamaya başladı. WallStreetBets adlı forum üzerinden organize olan amatör yatırımcıların küçük alımları ile GameStop hisseleri yeniden yükselişe geçti. Öldürücü darbe ise ABD’li milyarder Elon Musk’tan geldi. 26 Ocak’ta Twitter’dan ‘Gamestonk!’ yazarak WallStreetBets forumu linkini paylaşınca grup daha da genişledi. 17 dolar civarındaki hisseler, küçük yatırımcı alımıyla, 400 dolara kadar çıktı. GameStop’u ve diğerlerini ‘short’ ederek milyarlar kazanan yatırım şirketleri Melvin Capital, Citron Research ve diğerleri ise 5 milyar dolardan fazla zarara girdi.

KAPİTALİZMİ KENDİ KURALLARIYLA ALT ETTİLER

Olayı böyle özetleyince ortada “Zenginden alıp fakire veren Robin Hood, güçlüye karşı kazanılmış zafer, kapitalizmi yenip, borsada devrim yapan halk var” gibi düşünebilirsiniz tabii. Yani en azından ben, “Nasıl olsa borsada param da yok” rahatlığı ile öyle düşünüyordum. Ekonomist Prof. Dr. Emre Alkin ile konuşana kadar. “Mesele o kadar romantik değil!” diyor. 5 soruda şöyle özetliyor.

ABD BORSASINDA HALK DEVRİMİ Mİ

Yazının Devamını Oku

Bale spor mu sanat mı

Gençlik ve Spor Bakanlığı’na bağlı Türkiye Dans Sporları Federasyonu’nun ‘bale antrenörlüğü’ kursu açmasının ardından “Bale spor mu yoksa sanat mı?” tartışması alevlendi. Sanatçılar ‘Bale spor değil sanattır’ kampanyası başlatırken, Türkiye’ye dansı sevdiren kişi olarak tanınan TDSF Başkanı, tartışmaların odağındaki isim Tolga Han Çinkitaş ile konuştum. Balenin sanatsal bir spor olduğu, amaçlarının baleyi ‘elit’ olmaktan çıkarıp halka indirmek olduğunu söylüyor.

BALE SANATSAL BİR SPORDUR

Türkiye Dans Sporları Federasyonu Başkanı Tolga Han Çinkitaş’a tartışmayı başlatan ‘bale antrenörlüğü’ kursunu sorarak başladım. Çinkitaş “Yeni bir şey değil” diyerek, şöyle devam ediyor: “2007 yılında, federasyonun ilk genel kurulunda baleyi, diğer tüm danslarda olduğu gibi, spor branşı olarak kabul ettik. Hatta ilk as başkanlığı Yonca Evcimik yaptı.

O dönem şartlar elverişli olmadığı için, bunu bir branş haline dönüştüremedik.  Geçtiğimiz yıl Gençlik ve Spor Bakanlığı antrenör kursları konusunda yeni bir sistem geliştirince, biz de bu işi bilen insanlara 5 kademeli bir müfredat yazdırdık. Yönetmelik çıkınca da ‘bale antrenörlüğü’ ilanı verdik.”

GENÇ MEZUNLAR İŞSİZ

‘Aman bu ilanı nasıl verirmişiz?’ Bir feveran! İyi de kursu sokaktan geçen, bale bilmeyen insanlar için açmadık ki! En az 5 yıllık tecrübe arıyoruz. Konservatuvar mezunları eğitim dairesinden, ikinci kademe antrenör belgesi alabiliyor. Yeni mezunlar? Dedik ‘Onlara bir istihdam açalım.’ Ben kaç kez şahit oldum, gençlerin çoğu boş geziyor, anaokullarına eğitmen girip çocuklara masal anlatıyorlar. Hem sportif bağlamda temelleri oturtmak, hem ihtiyaç duyulduğunda yetiştirdiğimiz antrenörleri değerlendirmek hem de konservatuar mezunu gençlerin kendilerini geliştirmelerine, yer bulmalarına yardımcı olalım istedik. Bizim 150’den fazla kulübümüz o kadardan fazla spor salonumuz var.”

ÇIKAR İDDİALARI ASILSIZ

“Peki, bale spor mu sanat mı?”

Yazının Devamını Oku

Merkür retrosu başladı... Artık uyanma vakti!

Adını mitolojide Roma’nın haberci tanrısı Hermes, nam-ı diğer Merkür’den alan, aklı, iletişimi, ifade ve düşünce gücünü simgeleyen gezegen geri gittiğinde ‘Bakalım başımıza bu kez ne gelecek?’ diye endişelenmeyen artık neredeyse yok gibi. 2021’in ilk Merkür retrosu başladı. 3 hafta sürecek. Astrologlar uyarıyor. Her şeyi iki kere kontrol edin, özellikle dijital iletişim konusunda dikkatli davranın. Bir de eski sevgiliniz, eşiniz ya da partnerinizin barışma teklifine öyle hemen kucak açmayın.

BİR İLLÜZYONA ESİR OLMAYIN2020’de astrologların birçok öngörüsünün gerçekleşmesi, sosyal medyanın hayatımızda daha etkin rol oynamasıyla astrolojiye olan ilgi de hayli arttı. Öyle ki geçenlerde annemi bile ‘Merkür mü ne varmış, geri gidecekmiş, aksilikler ondanmış!’ derken yakalayınca astrolog Aygül Aydın’ı aradım. Yılın ilk Merkür retrosunda ‘Bizi ne gibi sürprizler bekliyor?’ diye sordum. Anlattı ama önce ilk sorudan başlayalım. Dillere pelesenk olan bu gezegen gerçekten de geri mi gidiyor? “Hayır tabii ki. Sadece yavaşlıyor. Hiçbir gezegen geri hareket etmez” diyen Aydın örnekle açıklıyor:



GERİ GİTMİYOR YAVAŞLIYOR

“Eminim trafikte başınıza gelmiştir. Siz trafik ışığında tam durduğunuz anda yandaki araba hareket eder ve bu sizde araba sanki geri kaymış gibi bir his uyandırır. Bu da işte öyle bir illüzyon. Dünyadan baktığımızda Merkür’ün hızı düştüğü için biz ‘geri gidiyor’ zannederiz. Aslında sadece yavaşlıyor. Bu dönemler önemlidir. Hangi burçta geri gidiyorsa o burcun temsil ettiği özellikleri de işin içine katmak ve etkilerini buna göre düşünmek gerekir. Dün 18.33 itibarıyla Kova burcunda geri hareketine başladı. 22 Şubat’a kadar da devam edecek.”

İLETİŞİMDE AKSAKLIKLAR

Yazının Devamını Oku

Eğitimde kayıp nesil olmasın

Uzaktan eğitimin kalitesi ve fırsat eşitliği açısından getirdiği sorunlar eğitimcilere havlu attırdı. 15 Şubat’ta bitecek yarı yıl tatili sonrası yüz yüze eğitim tam kapasite başlayacak mı? Net değil. Eğitimciler “Geleceğimiz tehdit altında” diyerek öğretmenlerin öncelikli aşılanması, ihtiyaç duyulan sağlık çalışanı, temizlik görevlisi ve öğretmen açığının acilen kapatılarak tam kapasite okula dönüş çağrısı yapıyor.

SAĞLIK İLE GELECEK ARASINDA DENGE KURMALIYIZ

TÜRK Eğitim Derneği Genel Başkanı Selçuk Pehlivanoğlu “Bireyin sağlığı ile geleceği arasında denge kuramazsanız bir neslin felaketine yol açarsınız” diyor. Biz bu dengeyi kuramadık mı? Şöyle yanıtlıyor: “Kuramadık. Afrika, Orta Doğu’daki ülkeler, Güney Amerika’da birkaç ülke ile Türkiye dışında okulları tamamen kapatan ülke yok. ABD, HES benzeri bir uygulama ile alıyor, okul bazında eğitimi açıp, kapıyor. İngiltere-Almanya’da hayat komple durdu. Fransa’da sokağa çıkmak yasak, okullar açık! Önceliğimiz sağlık, aynı zamanda eğitim olmalı. Sağlık bugünü, eğitim geleceği kurtarır.”

ÖĞRENME YOKSULLUĞU BAŞLADI

Özellikle 15 yaş altı, aile geliri düşük, uzaktan eğitime erişim imkânları zor ve özel eğitim görmesi gereken çocuklar için eğitim adaletsizliğinin kapatılamaz bir noktaya geldiğini belirten Pehlivanoğlu, “Geri dönülemeyecek kazanım kayıpları yaşandı ki durum artık öğrenme yoksulluğuna dönüşmüş durumda. Toplumun neredeyse yüzde 85’ine denk gelen dezavantajlı bu grup için yeni bir müfredat düzenlemeden kaybı telafi etmek mümkün değil. Ayrıca çocuklarda görülen sağlık sorunları; obezite, ekran bağımlılığı, dikkat eksikliği had safhada. Gayrisafi milli hasılaya yansıyacak ekonomik kayıpları saymıyorum dahi. Okulları tamamen kapatmak gibi bir lüksümüz artık yok” diyor.

5 TED’İN ÖNERİSİ

Öğretmenleri A2 birinci gruba alalım. 15 Şubat’a kadar birinci aşıları yapılsın.

Yüksek risk grubunda olanlar bir süre daha eğitimden uzak kalsın.

Yazının Devamını Oku

Medyum ve büyücüler sosyal medyada cirit atıyor

Büyücüler, medyumlar artık teknolojinin nimetlerinden faydalanmaya başladı! Sosyal medyada, deyim yerindeyse cirit atıyorlar. 48 saat içerisinde, hem de ‘garantili’ online büyü bozma, eski sevgiliyi döndürme hizmeti veren onlarca sahtekâr, insanların manevi duygularından faydalanarak dolandırıcılık peşinde. İşin ilginç yanı ise adres, telefon paylaşarak bu kadar kolayca reklam yapabilmeleri! Peki biz niye kanıyoruz?

HERKESİN BİR KURTARICI BEKLENTİSİ VAR

PSİKİYATRİST, Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Çözemediğimiz olayları doğaüstü, paranormal, mistik güçlerle bağlantılandırarak açıklamaya çalışıyoruz. Pozitif bilim ile büyücülere inanç zayıflasa da hâlâ talep var ve dolandırıcılar da bu talebi çok iyi kullanıyorlar. Bir kere büyü ve falla uğraşanlar, bana göre, kendilerine başvuranlardan daha zeki! Karşı tarafın ihtiyaçlarını iyi biliyorlar. Yüz ve zihin okuma becerileri de çok yüksek. Tahminlerini kişinin eşik altı konuşmalarına, vurgularına, mimiklerine bakarak yapıyor ve ‘Şunun için gelmiştir’ demeleri zor olmuyor. Bunu duyan kişi de ‘Ah bak bildi’ diyor. Niye? Çünkü insanlar inanılmayacak kadar güzel bir yalana inanmaya hazırlar! Herkesin bir kurtarıcı beklentisi var. Kültürümüzde özellikle büyü konusuna, Şamanist gelenekten kaynaklanan bir inanma eğilimi var.”

ZAAFLARI KULLANIYORLAR

“Çoğumuzun zaafları var. Mesela çocuğuma ya da aileme, yakınlarıma bir şey olacak korkusu! Bu korkular karşısında aciz ve zayıf hissederiz. Dolandırıcılar da bu duyguyu sömürürler. İnsanların istekleri, korkuları sınırsız ama gücü sınırlıdır. İnsanoğlu bu aradaki boşluğu büyü, falla kapatmaya çalışır. Oysa yaptıkları dolandırıcılıktır. İnanmayın! Bir bilene danışın. Bize cinciden, büyücüden geçmeden gelmeyen hasta sayısı o kadar az ki... Hep aynı şeyi söylüyorum: Dur, düşün, sonra inan!” SANKİ ÜRÜN PAZARLIYORLARO dolandırıcılardan biriyle Instagram, sonrasında da WhatsApp üzerinden yazıştım. 1000 lira karşılığı sözde görümcemin bana yaptığı büyüyü bozabileceğini söyleyerek benden isim, anne ismi, doğum tarihi, yaşadığım şehir gibi özel bilgilerim ile bir fotoğraf talep etti. İşlemlerin ‘garantili’ olduğunu söyleyen dolandırıcının bunu sanki ürün pazarlar gibi pazarlaması da dikkat çekici.

EN ÇİRKİN ALDATMA DİN ADINA YAPILANDIR

TÜRK

Yazının Devamını Oku

En gözde meslekler: Astroloji ve şeflik

Bir araştırmaya göre gençlerin, hele de pandemiyle birlikte alışkanlıkları kadar meslek tercihleri de değişti. Her 10 kişiden en az 2-3’ü şef ya da astrolog olmak istiyor. Bunun için eğitim alanların sayısında hızlı bir artış var. Her iki alanda da özellikle çevrimiçi eğitimlerde yer bulmak neredeyse imkânsız. Peki ama astroloji ve mutfak merakının sebebi ne? Bu işlerin zorlukları yok mu? İşin uzmanları anlatıyor…

İKİ TABAK YAPMAK İLE ŞEF OLUNMAZ

DÜNYA Aşçılar Olimpiyatı’nda Türkiye’ye ilk defa 3 olimpiyat madalyası kazandıran tek Türk şef Rafet İnce gençlerin mesleğe ilgisinden memnun. “Ama” diyor, parantez açıyor: “Bizim mutfak pembe panjurlu değil! İki yemek pişirmek ya da bir yarışmada birinci olmakla şef olunmuyor.” ‘Peki ne oldu da onlarca kişi bir anda şef olmaya merak sardı?’ Şef İnce “Son 3 yıldır ekranlarda sayısı hızla artan yemek programları, yemek yarışma programları ilginin fitilini ateşledi. Bu işi farklı bir boyuta taşıdı. Pandemi de etkili oldu. Bu süreçte mutfakta bir şeyler yarattığını ve bundan keyif aldığını fark eden kişiler de bu işi profesyonel yapma isteği oldu. Aman dikkat! 3-5 tabak yapmak, bir TV programında birinci seçilmek sizi şef yapmaz. Şeflik dipsiz bir kuyu. Çok çalışmak, araştırmak, öğrenmek gerek. Teknik bilmeden, eğitim almadan, bir mutfakta çalışmadan, staj yapmadan bu iş olmaz” diyor.

MUTFAK SERT BİR YER

“Neden bu kadar katı, zor olmak zorunda?” Şef İnce’nin yanıtı net: “Çünkü en ufak bir yanlış en güzel anları mahvedebilir, birilerini canından edebilir. Mesela 500 kişilik bir düğün yemeğinde yapılacak en ufak hata o kadar kişinin zehirlenmesine yol açabilir ya da 100 kişilik bir organizasyonda 99 kişiyi memnun edersin de birinin tabağından kıl çıkar, at 30 yıllık kariyeri çöpe... O nedenle ‘A, ne kolay iş’ diye bakmayın. Çok okumak, araştırmak, sürekli çalışmak, dünya mutfaklarını takip etmek, yeniliğe açık olmak, disiplinli olmak gerek. Mutfak sert ve zor bir yerdir.”

AĞZI İYİ LAF YAPANI HERKES ŞEF ZANNEDİYOR

PEKİN, Tokyo, Singapur, Hong Kong ve Bangkok’ta global mutfakların derinliklerine inen ve Michelin yıldızlı restoranlarda baş aşçılık, mutfak koordinatörlüğü yapan Fatih Tutak, “Dışarıdan çok karizmatik görünen, gayet çekici bir iş. Bizleri izleyen gençler haliyle özeniyor ama işte öyle zannettikleri kadar kolay değil. ‘2-3 yıl okudum, 5-10 yıl çalıştım, şef oldum!’ Öyle bir dünya yok. Herkes ‘star’ olmak istiyor ama zor! Bir işyeri, hastane yemekhanesinde ya da esnaf lokantasında çalışanlar da Michelin yıldızlı restoranlarda çalışanlar da şef. Herkes en iyi restoranlarda çalışacak diye bir durum yok. Bu iş uzun saatler, bıkmadan, çalışmayı, sabretmeyi, arzu etmeyi ve tutarlı olmayı gerektirir. Yaptığınız işi sonuna kadar aynı kalite ve standartta yapmanız lazım” diyor.

DİSİPLİN VE SAYGI ŞART

Yazının Devamını Oku

Bir kadim tartışma: Futbol karın doyuruyor mu

Ekonomist Prof. Dr. Özgür Demirtaş’ın, tesadüf bu ya, Mesut Özil’in Fenerbahçe’ye transferinin ardından yaptığı “Futbol karın doyurmuyor” temalı paylaşım, kadim bir tartışmayı yeniden gündeme taşıdı. Gerçekten de futbol gündemden koptuğumuz, cebimizi boş verdiğimiz, uykuya dalıp güzel rüyalar gördüğümüz ‘beşiklerimiz’ ya da Karl Marx’ın ünlü sözüne atıfla, ‘kitlelerin afyonu’ mu? Yoksa hayat; sporsuz, sanatsız geçmeyecek kadar kısa ve sıkıcı mı? Buyurun tartışmaya...

FUTBOL KARIN DOYURMUYOR

EKONOMİST, akademisyen Prof. Dr. Özgür Demirtaş sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda “Tuttuğunuz futbol takımı kazanınca veya istediğiniz transferi yapınca, şampiyon olunca: Karnınız doymuyor. Cüzdanınız dolmuyor. Geleceğiniz yeşermiyor. Eviniz, barkınız olmuyor. Size ne oluyor?” diye sordu. Prof. Dr. Demirtaş eleştiriler sonrasında ise şunu yazdı: “İnsanların bir şeyi tutkuyla sevmesi güzel. Ama hayatlarındaki problemleri unutacak, kendisini bile ikinci plana atacak kadar fanatik olması güzel bir şey değil...”

FUTBOL BAZEN FUTBOLDAN FAZLASIDIR

SPOR yorumcusu, Hürriyet’in değerli yazarlarından Uğur Meleke’yi arıyor, ‘Ne dersiniz? Futbol karın doyurmuyor mu?’ diye soruyorum: “Özgür Hoca’yı severim, sayarım. Hatta benim lisansım da iktisat. Ancak o sözünü duyunca babamın meşhur lafı geldi aklıma. Çocukluğumda çok fazla maç izlediğimi görür ve bana ‘Bunları seyrettiğin için sanki sana 5 kuruş mu ödüyorlar’ derdi hep. Meğer bir gün ödeyeceklermiş! Tabii babamın konuya böyle yüzeysel yaklaşması doğal ama Özgür Hoca’nın yaklaşımı detaylandırmaya biraz muhtaç gibi geldi bana. Almanya’nın 2014’te Dünya Kupası’nı kazandığı günün ertesinde, yıllık ekonomiyi yüzde 1 oranında etkileyen bir alışveriş hacmi oluşmuş mesela. Mutlu insanlar alışveriş yapmışlar çünkü. Yani Özgür Hocam, futbol cebimize de para koyuyor bazen! Belki teker teker cebimize sıkıştırmıyor ama makroekonomik hikâye farklı. Ayrıca Arjantin’in 70’lerde yaşadığı siyasi buhranın sonunu Dünya Kupası getirdi. 90’larda Yugoslavya’nın dağılmasını Partizan-Kızılyıldız maçı tetikledi. Yani futbol bazen futboldan fazlasıdır aslında. Camus’nün ‘Hayata dair ne biliyorsam futboldan öğrendim’ sözünü de ekleyeyim hatta” diyor.

BİRİ AKILCI, DİĞERİ DUYGUSAL BİR MESELE

UZUN yıllar A Milli Futbol Takımı’nın psikolojik danışmanlığını yürüten psikolog Acar Baltaş’a fanatiklik ya da futbol eleştirisi yaparken ekonomik argümanların kullanılmasının tutarlı olup olmadığını soruyorum. “İkisi bambaşka meseleler” diyerek şöyle anlatıyor: “Öncelikle Özgür Bey çok saygı duyduğum bir kişilik ve ekonomisttir. Ancak insanların davranışlarının  yüzde 85-90’ının akıl dışı ama öngörülebilir olduğu unutulmamalıdır. Çoğumuz duygularımıza bağlı hareket eder sonra da ona mantıklı gerekçeler uydururuz. Ve dahası insanlar, kendilerini kimlikleri ile tanımlamaya meyillidirler. Tuttuğu takım insanlar için bazen milliyetinden dahi önde gelen bir kimliktir. Öyle ki belki milli takımın yenilmesine üzülmez ama kendi takımının yenilmesine daha çok üzülür. Bu sebeple insanların ‘karnının doymaması’ meselesi ile bir takımı fanatiklik düzeyde sevmesi farklı konulardır.”

Yazının Devamını Oku