GeriFulya Soybaş Türkiye'de deprem gerçeği
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Türkiye'de deprem gerçeği

2’nci derece deprem kuşağında yer alan Türkiye’de Bingöl, Van ve Manisa başta olmak üzere son 1 aydır art arda yaşanan 5 ve üzeri depremler tedirginliği arttırırken akıllarda pek çok soru var. Depremler devam edecek mi? Bu depremler büyük Marmara depremi için sinyal olabilir mi? Ve en önemlisi tüm bu depremlerden korunmak nasıl mümkün olacak? İşte konusunda öncü bilim insanlarının yorumları...

ANADOLU DEPREM YARATMAK İÇİN KÜKRÜYOR

Jeofizik yüksek mühendisi Prof. Dr. Övgün Ahmet Ercan ‘Türkiye’de deprem tam anlamıyla köşe kapmaca oynuyor’ diyerek söze giriyor. ‘Ne demek bu?’ diye soruyorum. Manisa, Akhisar depremi ile Elazığ, Malatya, Bingöl ve Van depremlerini hatırlatan Prof. Dr. Ercan “Deprem bir batıdan bir doğudan vuruyor, vurmaya da devam edecek. Bir taraf durdu derken öteki yer patlayacak. Tüm bunlar Anadolu’nun gergin olduğunun ve deprem yaratmak için adeta kükrediğinin bir göstergesi. Bu kükremenin bir sonucu olarak Anadolu’da 6.8 ile 7.2 arasında bir deprem bekliyorum” diyor.

Türkiyede deprem gerçeği

DEPREMLER SÜRECEK

Prof. Dr. Ercan’ın dikkat çektiği ilk bölge Doğu Anadolu. 5.4- 5.9 büyüklüğünde depremler yaşanmış ve gerginliğin bir kısmı atılmış olsa da Prof. Dr. Ercan’a göre bunlar sadece doğum sancıları. ‘Beklenen doğum henüz yaşanmadı’ diyor ve şöyle devam ediyor: “24 Ocak 2020’de Elazığ-Malatya’daki 6.8 büyüklüğündeki deprem ile o bölge gerginliğini attı ancak gerginlik bu kez Bingöl’e doğru kaydı ki benim en korktuğum bölge burasıydı. Geçtiğimiz hafta Karlıova’da yaşanan 5.9 büyüklüğündeki deprem ile Doğu Anadolu ile Kuzey Anadolu kırığı birbirine kavuşmuş oldu. 2 ana kırığın kavuşması son derece ciddidir. Dolayısıyla Karlıova depremi beklenenden küçük olmuştur. Buna dayanarak Erzincan’dan tutun Erzurum, Bingöl, Muş, Van’a kadar olan bölge hâlâ yüksek risk ve gerginlikte.”

MARMARA GERGİN DEĞİL

Kendisine sıklıkla ‘Bu depremler nerede olur?’ sorusu yöneltildiğini belirten Prof. Dr. Ercan “% 52 Kuzey Anadolu kırığı, % 33 oranında Batı Anadolu, % 13 olasılıkla da Doğu Anadolu’da olacak. Köy köy, mahalle mahalle tahmin yapmak mümkün değildir. Unutulmaması gerekir ki Türkiye deprem ülkesidir. ‘Yok yanardağ patladığı zaman rahatlayacak’ ya da ‘Antalya’da 7’den büyük olacak’ gibi bilimsel erki olmayan kişilerin yaptığı açıklamaları şaşırarak izliyorum. Lütfen siz de itibar etmeyiniz. İnsanlar üzerinde lüzumsuz bir korku oluşturmaya gerek yok” diyor. Tabii bir de her depremden sonra akıllara gelen o müthiş soru var: ‘Bu depremler Marmara depremini tetikler mi?’ Ercan yüreklere su serpiyor: ‘Marmara gergin değil. 2045’ten önce Marmara’da deprem beklemiyorum” diyor.

DAYANIKLI EV LAZIM

Depremlerin yoksul ülkelerde öldürücü ve yıkıcı olduğunu belirten Prof. Dr. Ercan “Deprem çantası sağlam evde oturuyorsan gerekli. Eğer çürük binada oturuyorsan deprem çantası seni kurtarmaz! Bizim eksiğimiz sağlam evde oturmak. ‘Çadırın var mı? ’Yiyecek stokun var mı?’ ‘Çantan var mı?’ gibi ‘uyduruk’ şeylerle zaman öldürüyoruz. Türkiye’nin TOKİ gibi çok başarılı bir
kuruluşu var. TOKİ’nin büyütülerek halkımıza sağlam konutlar üretmesi en doğru çözümdür” diyor.

MARMARA DEPREMİNE HAZIR DEĞİLİZ

Jeofizik uzmanı Dr. Oğuz Gündoğdu 26 Eylül 2019’da Silivri’de meydana gelen 5.8 büyüklüğündeki depreme atıfta bulunarak “Bu deprem beklenen büyük Marmara depreminin meydana geleceği fayın çok yakınında ve ters faylanma sonucu oluştu. Depremin doğru atımlı yerine neden ters atımlı olduğu hâlâ açıklanabilmiş değil. Bu da beni korkutuyor” diyor. Olası Marmara depreminin 7.2’nin üzerinde beklediğini belirten Gündoğdu şöyle devam ediyor: “Gölcük depreminden bu yana çok konuşuldu ama tam bir kentsel dönüşüm hamlesi yapılamadı. Yenilenen binalar, okullar, kurum, kuruluşlar var elbette ama yeterli değil. Bu durum İstanbul’u çaresiz ve müdafaasız bırakıyor.”

KUZEY ANADOLU FAYINDA DEPREM BEKLEMİYORUM

Art arda yaşanan depremlerin birbirinden farklı faylarda olduğunu belirten Dr. Gündoğdu Doğu Anadolu fayının Elazığ-Malatya depremi ile harekete geçtiğini, yaşanan 5 ve üzeri depremlerin beklenen artçı sarsıntılar olduğunu belirtiyor. Gündoğdu “Karlıova depremi ise Kuzey Anadolu fayında oldu. Doğu Anadolu fayı sol yönlü, Kuzey Anadolu fayı ise sağ yönlü hareket yaptı. Buradaki fay 5.9 ile gereken büyüklüğü yapmıştır. Burası Kuzey Anadolu fayının son ve kırılmayan kısmı. O nedenle 7 civarı deprem bekleyenler var. Bana göre ise böyle bir deprem olmayacak” diyor.

TAHMİN İSTASYONLARI OLMALI

2010’da 6.0 büyüklüğündeki Elazığ depremini 4 gün önce haber veren ve kamuoyunda ‘Deprem tahmin uzmanı’ olarak tanınan Oksal Erev ‘Artık tahmin yapamıyorum. Çünkü istasyonlarımız gerekli bilgiyi üretemiyor” diyor. ‘Depremi tahmin edebilecek istasyonlar mı vardı?’ diye soruyorum. Erev “İstanbul Teknik Üniversitesi projesi ile 2001 yılında belirli yerlere cihazlar konuldu. Fay kırılmadan önce meydana gelen sıkışma ile oluşan elektromanyetik alanlar kaydediliyor, gelen veriler de deprem.cs.itu.edu.tr de yayımlanıyordu. Ancak proje uzun süredir askıda. Sağlıklı veri toplanamıyor. Keşke bu işe bir fon ayrılsaydı, teyakkuzda kalmak adına çok faydalı olabilirdi” diyor.

ÇARE KENTSEL DÖNÜŞÜM

Erev şöyle devam ediyor: “Türkiye’de bundan sonra yapılması gereken yapıların güçlendirilmesi, sağlam olmayanların yeniden inşa edilmesidir. Çare kentsel dönüşümdür. Ne zaman tamamlanırsa o zaman deprem endişesi de son bulur. Kırsal alanlara bakın. Kerpiç yapılarda büyük ölümler oluyor. Bu yapılar 5.5 büyüklüğünde depremde bile yıkılıyor. İnsanlar enkaz altında sıkışarak değil boğulma ile yani çöken binadan kalkan kerpiç tozu yüzünden hayatını kaybediyor.”

X

7 soruda delta varyantı

İngiltere’yi kasıp kavuruyor... Almanya, Fransa, Rusya, İspanya alarm verdi... Delta varyantı korkutuyor! Aşılamada belli aşamaya gelen ülkelerde varyantın baskın hale gelmesi, 80’den fazla ülkede görülmesi salgında ‘dördüncü dalga’ endişesine yol açarken, Türkiye’de durum ne? Sinovac ve BioNTech aşılarının bu varyanta karşı koruyuculuğu var mı? TÜSAD Başkanı, İzmir Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Berna Kömürcüoğlu ile 7 soruda masaya yatırdık.

VARYANTLARA YUNAN HARFLERİ VERİLDİ

1) Delta varyantı yeni mi bulundu? ‘Bir bu eksikti’ diyeceğim ama...

Yeni değil. Biz Delta varyantını aslında Hindistan varyantı olarak biliyoruz ama 1 Haziran itibarıyla Dünya Sağlık Örgütü değişikliğe gitti ve varyant isimlerini Yunan alfabesinden harflerle değiştirdi. İngiliz varyantı Alpha, Güney Afrika varyantı Beta, Brezilya varyantı Gama, Hindistan varyantı ise Delta olarak anılıyor artık. Altında tabii ‘ırkçılık’ kaygıları yatıyor. Varyantların ilk tespit edildikleri ülkeleri ‘damgalayacak’ şekilde isimlendirilmesi o ülkelere zarar veriyordu. Bu nedenle düzenleme yapıldı.

YÜZDE 60 DAHA BULAŞICI

2) Delta varyantı daha mı bulaşıcı?

Başından beri Delta varyantı ‘çift mutasyonlu’ olarak adlandırılıyor. Yani 2 mutasyonlu virüs birleşiyor (California mutasyonu üzerine spike proteinin yapısını değiştirmesi ile) üçüncü, süper bulaşıcı yeni bir mutasyon oluşuyor. Bu yeni mutasyonun antikordan kaçabilme özelliği var. Hastalığı atlatanlar bu yeni virüs ile yeniden enfekte olabiliyor. Maalesef aynı durum aşılar için de geçerli. Aşı etkinliğinin bu virüs için daha düşük olduğunu gösteren veriler geliyor. Bir araştırmaya göre Delta varyantı Alfa’ya kıyasla yüzde 60 oranında daha bulaşıcı.

3) Belirtileri neler? Farklılıklar söz konusu mu?

Yazının Devamını Oku

Bitmek bilmeyen aşı tartışması

COVID-19 aşılaması dünya genelinde 2.5 milyar doz, Türkiye genelinde 40 milyon dozu geçti ama doktorlar arasındaki aşı tartışması bitmedi. Dr. Ümit Aktaş ‘Aşı karşıtı değilim ama aşı olmadım, olmayacağım’ diye bir tweet attı. Hem meslektaşlarından hem de binlerce insandan tepki gördü. Ben de hem Dr. Aktaş’ı hem de Prof. Dr. Bengi Başer ile Doç. Dr. Berna Kömürcüoğlu’nu aradım. Her iki hekim de aşı karşıtı hekimlerin ‘popülerlik’ uğruna halk sağlığı ile oynadığını söylüyor. İşte açıklamaları...

İNSANLIK SUÇU İŞLİYORLAR

Kalp hastalıkları uzmanı-Prof. Dr. Bengi Başer: “Dünya genelinde ‘acil kullanım onayı’ ile uygulanan tüm aşıların faz-3 çalışmaları tamamlandı, sonuçları da dünyanın en saygın dergilerinde yayınlandı. Dünya Sağlık Örgütü zaten faz-3 çalışması bitmeyen hiçbir aşıya onay vermez, kullanıma sunmaz. Şu an Türkiye’de yapılan Sinovac, BioNTech ve gelecek olan Sputnik-V aşısı da DSÖ tarafından onaylanmış aşılardır.”



POPÜLİST YAKLAŞIM

Yazının Devamını Oku

Form tutayım derken kalbe yenik düşmeyin

Henüz 29 yaşında, kariyerinin zirvesinde milyon dolarlık bir futbolcu Eriksen. Şüphesiz sağlıklı besleniyor, iyi yaşıyor, kontrollerini aksatmıyor. Peki ne oldu da böylesi sağlıklı, kontrollü bir yaşam sürerken maçın ortasında kalbi duruverdi? Dahası benzer bir risk evde kendi kendine antrenman yapan biz amatörler için de sözkonusu mu? Cevap maalesef evet. Aman dikkat! Sadece formda futbolcular değil herkes risk altında!

Memorial Şişli Hastanesi, Kardiyoloji Bölümü’nden Dr. Deniz Şener kalp ritim bozukluklarına bağlı kalp krizi riskinin sadece sporcular değil herkes için var olduğunu belirterek, “İnanın nasıl beslendiğinizin, ne kadar spor yaptığınızın önemi yok! Gençler dahil bu durum hepimizin başına gelebilir” diyor. Peki, neden? Dr. Şener genetik yani doğuştan gelen faktörler kadar yaşamsal faktörlerin de belirleyici olduğunu ifade ederek, “Mesela, enfeksiyonlara bağlı virüsler başta olmak üzere bakteri, mantar, otoimmün gibi bazı hastalıklar kalp kasının iltihaplanmasına neden olabilir. Tıpta miyokardit olarak tanımlanan bu durum çoğunlukla belirti vermeden seyretse de bazı vakalarda kalp yetmezliğine ya da ölüme neden olabilecek kadar ciddi sonuçlar doğurabilir. Bu durum gençlerde daha sık görülür. Öyle ki daha geçen gün bir hasta tedavi ettim; yeni anne olmuş, 25 yaşında genç bir kadın” diyor.

GENÇLERDE GÖRÜLÜYOR

Kalp kasının boyutunu, şeklini, kalınlığını etkileyen ve kalıtımsal olabilen kardiyomiyopati hastalığının da ritim bozukluğuna bağlı krize sebep olabileceğini belirten Dr. Şener bu tarz sorunların ergenlerde ya da 20-30 yaş arasında her zaman kendisini göstermediğini, bazı basit tetkiklerin detayları görmekte yetersiz kalabileceğini söylüyor, şöyle de devam ediyor: “Yılda 1 kez muhakkak kontrole gidilmeli. Kan tahlilleri, efor testi, tansiyon kontrolü, kalp grafisi (EKG) yaptırılmalı. Şüpheli durumlarda bilgisayarlı tomografi ile kalp damarlarını bile görüntülemek mümkün.”

FAZLA SPORA DİKKAT

Gelelim sağlıklı kalmak için yediğimize, içtiğimize ve sporumuza hele de pandemi döneminde iyice dikkat etmeye başlayan bizlere... Bizler de risk altında mıyız? Bilinçsizce yapılan sporun, vücutta eklemleri, kasları zorlarken kalbi de büyük tehlikeye attığını söyleyen Şener uyarıyor: “Elbette sağlıklı beslenmek ve spor kalbi koruyor ancak her şey kararında güzel! Ağır spor yapmak kalbe fayda değil zarar veriyor! Hızlı yürüyüşçüler, koşucular, maraton koşucuları, halterciler, güreş, boks yapanlar... Dikkat! Spor yaparken kan basıncının artması, daha fazla kan pompalanması, kalbinde o güne kadar hiçbir sorunu olmayan insanlarda bile ani kalp durmasına neden olabilir.”

UYANIR UYANMAZ SPORA KOŞMAYIN!

BEZMİALEM

Yazının Devamını Oku

Dijital Aşı Sertifikası’na dair her şey

Aylardır tartışılan ‘Dijital Aşı Sertifikası’ AB Parlamentosu’nda kabul edildi. Peki, Türkiye bunun neresinde? Türkler bu yaz AB’ye iş ya da turistik amaçlı gidebilecek mi? Aşı kartı nedir, nasıl çıkar? İşte ‘aşı pasaportu’na dair her şey...

DİJİTAL Aşı Sertifikası ne demek? Aşı Pasaportu ile aynı şey mi?

Tam adı ‘AB CovId-19 Dijital Aşı Sertifikası’dır. Sertifika fikri ilk olarak ‘aşı pasaportu’ adı altında gündeme geldi. Ancak ‘pasaport’ tanımlaması kullanıcıların veri güvenliğinin tehlikeye atılması ve toplumda var olan eşitsizlikler ile ayrımcılığın daha da derinleşmesi riski nedeniyle yasal/etik yönden hayli eleştirilince değiştirildi/yumuşatıldı; ‘Dijital Aşı Sertifikası’na dönüştü. Yani aslında ikisi de aynı.

Dijital Aşı Sertifikası ne işe yarayacak?

AB vatandaşları, 1 Temmuz’dan itibaren, kâğıda basılı ya da dijital ortamda oluşturulan ‘QR kodu’ ile birlik üyesi ülkeler arasında, hiçbir kısıtlama olmadan, seyahat edebilecek. 12 ay geçerli olacak.

Hangi ülkelerde geçerli?

AB ülkeleri yanı sıra İzlanda, İsviçre, Lihtenştayn ve Norveç’te de geçerli olacak ve ücretsiz verilecek. Sertifika, İngilizce ve verilen ülkenin dilinde düzenlenecek.

Türk vatandaşları Dijital Aşı Sertifikası alabilecek mi? İş ya da turistik amaçlı yurtdışına seyahat edebilecek mi?

Yazının Devamını Oku

Turizmcinin umudu yerli turistte

Türkiye’nin yurtdışındaki ana pazarları Almanya, İngiltere ve Rusya’dan kısıtlamaların kalkması ve uçuş izni verilmesi konusunda müjdeli haber bekleyen turizmci sezonu iç pazarla açtı. Sıkıntılı her süreçte olduğu gibi turizmcinin can simidi yerli turistin, hareketliliği geçen yıla oranla 2 katına çıkarması bekleniyor. Peki, bu durum fiyatlara yansıyacak mı? Yerli turist hem ucuz hem güvenilir tatil yapabilecek mi? Sordum...

HAREKETLİLİĞİ FİYATLAR BELİRYECEK

TÜRSAB Başkanı Firuz Bağlıkaya, 17 günlük tam kapanma sürecinin ardından normalleşmeye geçilmesi ile büyük bir potansiyel oluştuğunu ve tatil yapma isteğinin arttığını söylüyor. Peki, neye göre söylüyor? Bağlıkaya “Haziran ayı rezervasyon oranlarına bakarak...” diyor ‘Ama’ diyerek bir parantez açıyor: “İç pazardaki bu hareketlilik temmuz, ağustosta da sürer mi? Hareketliliği fiyatlar belirleyecek! Fiyatlar neye bağlı? Rusya, 21 Haziran’da uçuş kararlarını yeniden masaya yatıracak. Ayrıca AB ülkeleri ile görüşmeler var. Almanya-İngiltere pazarı hareketlenebilir. Görüşmeler olumlu sonuçlanır, dış pazar yeniden denkleme girerse fiyatlar da yukarı gider. Yerli turistin yoğun bir talebi var ama fiyatlar tırmanışa geçerse durumlar değişebilir.”

HİÇ BU KADAR UYGUN OLMAMIŞTI

Haziranda yabancı turist beklentisi olmayan turizmci, yerli turist için fiyatları en avantajlı noktaya çekmiş durumda. Öyle ki fiyatlar neredeyse 2019-2020 listeleriyle aynı. Bağlıkaya “Şu an bir yoğunluk beklenmediği için uygun kampanyalar var. Hatta fiyatlar ‘Hiç bu kadar uygun olmamıştı’ diyebiliriz. Bunlar ‘aksiyon’-son dakika fiyatları. Temmuz-ağustosta dış pazar açılırsa bu fiyatlara tatil imkânı olmayacak gibi...” diyor.

KRİTERLER BELLİ

Dış pazarın açılması neye bağlı? Vaka sayıları ile aşılama oranlarının önemli kriterler olduğunu belirten Bağlıkaya şöyle devam ediyor: “Benim umudum var. Kriterleri sağlayabileceğimizi, temmuz itibarıyla yabancı akını olacağını düşünüyorum. Herkes Türkiye’yi özledi. Belki iç turizm, okulların da erken açılması ile yavaşlar, ama yabancı talebi ekime kadar sürer. Umarım oteller de tam kapasite açılır. Kazasız bir kış geçirir, aşılama oranlarını bir an önce yükseltirsek 2022 ise rekorlar yılımız olacak.”

HAFTALIK 100 BİNE DE BİN LİRAYA DA VAR

Yazının Devamını Oku

Özgürlüğün ve umudun şairi

Türkçenin dünyaca ünlü şairi Nâzım Hikmet, bundan 58 yıl önce, dün, vatan hasretini gideremeden, Moskova’da vefat etti.

Bugün ise bir zamanlar Nâzım Hikmet kitabı taşıdığı için gözaltına alınanlar, tutuklananlar, onların çocukları, torunları, sol görüşlüler kadar sağ görüşten de birçok insan Nâzım’ı şiirlerini, sözlerini paylaşarak anıyor. Peki, 58 yıl sonra bile onu böylesi ‘ölümsüz’ kılan ne? Sordum.

TUTARLILIĞI ONU ÖLÜMSÜZ KILDI

2019 yılında ‘Merhaba Güzel Vatanım’ filmi ile yolu Nâzım Hikmet ile kesişen Türk edebiyatının önemli yazarlarından Ahmet Ümit’i arıyorum. Ümit “Nâzım çok büyük bir şair. 58 yıl... Öyle uzun ki... Pek çok şair unutulur, pek çok yazarın esamesi okunmaz bu kadar sürede. 58 yıl sonra, üstelik ona ‘Vatan haini’ diyen düşüncedekiler bile bugün ona sahip çıkıyorsa bu onun gücünü gösterir. Bunu sağlayan onun şiiridir” diyor. Peki, nedir bu ‘Büyük şair’ kriteri? Ümit şöyle devam ediyor: “Ölçü tam da bugündür. (Dünkü ölüm yıldönümünü kastediyor.) Sosyal medyaya bakın! 58 yıl sonra, sadece sol kesimden değil, sağdan ve bambaşka kesimlerden Nâzım Hikmet paylaşımları geliyor. Unutmayalım ki Nâzım Hikmet komünistti. Bugün ise sadece sol kesim değil Türkiye’deki tüm politik kesimlerin ve politika dışı kesimlerin sevgisi ile karşılanıyor. Herkes onun dizelerini paylaşmakta. Bunun anlamı çok büyük bir şair olmasında saklı. Zamana direnebilen bir şair ve bu bugün bir kez daha kanıtlanmıştır.”

ZAMANA DİRENEBİLEN ŞAİR

Nâzım tutarlı bir insan, romantik bir komünistti. 1951’de Türkiye’den kaçmak zorunda kaldı yoksa onu da Sabahattin Ali’yi öldürdükleri gibi öldüreceklerdi. Sovyetler’e gitti, yanlış şeyler gördü, susmadı. Stalin’in ‘baskıcı’ döneminde ‘İvan İvanoviç var mıydı, yok muydu?’ oyununu yazdı. Haksızlıkla mücadele için harekete geçebilen, düşündüğü gibi yaşayan, yaşadığı gibi düşünen tutarlı bir insandı. Politik ve insani tutarlığını hep korudu. Bu tutarlılık Nâzım’ı ölümsüz kıldı.” 

SADECE MÜZELİK USTA BİR ŞAİR DEĞİL

Yazının Devamını Oku

Velilerin gözü kulağı MEB’den gelecek haberde

Okulların ne zaman kapanacağı belli; 2 Temmuz’da. Ne zaman yüz yüze telafiye başlanacağı ise muamma. Kapanmasına 30 gün var. Birçok veli, eğitimciler-doktorlar bu son 30 günde çocukların okula dönmesinden yana. ‘Artık açın, yoksa sorun telafi edilemeyecek noktaya gidiyor’ diyorlar. İşte görüşler...

TELAFİSİ MÜMKÜN OLMAYAN SÜRECE GİDİYORUZ

TED Başkanı Selçuk Pehlivanoğlu, 1 Haziran’da okulları tamamen açmak gerektiğini belirterek, “Geldiğimiz nokta yarı açılma-uzaktan öğrenme ile telafi noktasını çoktan geçti. Öğretmenler, öğrenciler ve veliler bu sistemden çok yoruldu. Verimlilik falan kalmadı” diyor. Öğrencilerin okulla tek bağı olan sınavın da kaldırılması ile öğrenci-okul arasındaki ipin koptuğunu belirten Pehlivanoğlu, şöyle devam ediyor: “Karne yeterlilik belgesi değil bir formalite kâğıdı haline geldi. Kırmızı koddaki Fransa’da bile okullar birkaç ay dışında kapanmandı. Türkiye, AB VE OECD ülkeleri içinde okullarını en uzun süre kapalı tutan ülkelerden biri. Onun için de telafiye tüm kademeleri, yüzde 100 açarak, hemen başlanmalı. Tamamen açamıyorsak açıyor-muş gibi de yapmayalım, okullar kapalı kalsın. Ama o zamanda telafiye erken başlayalım. Tavsiyemiz, hele de 10 yaş altı kritik grup için, okulların bir an önce açılması. Yoksa telafisi mümkün olmayan bir sürece gireceğiz.”

DÜĞÜNLERDEN ÖNCE OKULLAR AÇILMALI

TTB Okul Sağlığı Çalışma Grubu Üyesi Dr. Tomris Cesuroğlu, 2020 yılı Kuzey yarı küre verilerine göre Türkiye’nin OECD ülkeleri içerisinde okulları kapatmada ‘şampiyon’ olduğunu söylüyor. Dünya Sağlık Örgütü, UNICEF, Avrupa ve Amerika Hastalık Önleme-Kontrol Dairesi, Uluslararası Pediatri Birliği (IPA) gibi uluslararası otoritelerin, salgın kontrolünde okulların kapanmasına son çare olarak başvurulması gerektiği yönünde görüş verdiğini hatırlatan Dr. Cesuroğlu, şöyle devam ediyor: “Dünyada bu konuda uzlaşı var. Mümkün mertebe hele de ilkokullara dokunmuyorlar. Liseleri açıp kapıyorlar, az sayıda kişi ile devam ediyor ya da zaman zaman online’a dönüyorlar ama ilkokullara ancak kapanabilecek tüm kurumlar kapatılmış, vaka sayıları kontrol edilememiş, yoğun bakım yatakları dolmaya başlamış ve artık son çare ise sıra geliyor. Aralık ayında mutasyonlar ile Avrupa’da önemli bir pik yaşandı, biliyorsunuz. Bazı ülkeler; İngiltere, Hollanda gibi Noel tatilinden sonra bir süre okulları kapalı tuttu ama Fransa mesela onu bile yapmadı; ‘İlkokullar öncelikli’ dedi, kapatmadı. Türkiye’de 16 aydır, neredeyse aralıksız (salgının ilk yılında, ara tatiller hariç, 175 okul gününde, öğrenciler 15 gün yüz yüze eğitime devam etti) çocuklar yüz yüze eğitim yapamıyor. Bu akıl almaz bir durum! Dünyanın hiçbir yerinde ‘vaka sayısı’ diye bir kriter yok. Hadi diyelim bizde var. O zaman da vaka sayıları düşmeye başladığında diğer tüm sektörlerden; fabrika, restoran, AVM’lerden önce okullar açılmalı. 1 Haziran’da düğün dernek yapılabilecek, okullar (belki) kapalı kalacak. Anlamak mümkün değil.

TEHLİKELİ YA DA TEHLİKEDE DEĞİLLER

DÜNYADAKİ araştırmalar şunu gösteriyor: Okullar, özellikle de ilkokullar, Türkiye’deki genel kanının aksine, salgının toplumda yayılmasını tetikleyen ortamlar değiller. 20 yaş altı çocuk ve gençlerin COVID-19’a yakalanma riski, aynı şartlarda virüse maruz kalsalar da yetişkinlerin yarısı kadar. 12 yaş altındaki çocuklar ise yetişkinlerin yarısı kadar bulaştırıyor. Yani 12 yaş altı çocuklar tehlike altında olmadığı gibi COVID-19’un toplumda yayılması bakımından da tehlikeli değiller. Ayrıca, Türkiye’de ilkokul öğretmenlerinin en az yüzde 90’ı birinci doz aşılarını oldu. Hemen hemen hepsi de BionTech oldu ve bu aşının koruyuculuğu ilk dozda en az yüzde 70. Bu koşullarda daha ne bekleniyor? Bence, bunun sebebi pandemi değil organizasyonsuzluk ve isteksizlik.

HAYATLARINI ELLERİNDEN ALDIK

Yazının Devamını Oku

Doktora-sağlıkçıya şiddet nasıl bitecek

Ankara’da genç doktor hastasının bıçaklı saldırısına uğradı, belki artık mesleğini dahi yapamayacak. İzmir’de bir hastanenin acil servisi önünde silahlar patladı. İstanbul’da 3 kişi, rapor yazmayan doktora saldırdı, burnunu kırdı. Şehirler, isimler değişiyor... Değişmeyen ise doktorlar başta sağlık çalışanlarına yönelik şiddet! Hem de sağlıkta şiddet yasası olmasına rağmen... Peki, nasıl duracak? Öneriler neler?

BU ŞİDDETİ ACİL DURDURUN

2015’te, Samsun’da görev yaptığı hastanede, hastası İsmail Koyun tarafından uğradığı silahlı saldırı sonucu şehit düşen Op. Dr. Kâmil Furtun’un dün 6. ölüm yıldönümüydü. Rahmetli Furtun’un doktor eşi, Samsun Tabip Odası Başkanı Funda Furtun’u eşinin mezarı başındayken aradım. Böylesi acı bir günde maalesef gündem yine bir doktorlara yönelik şiddetti. Hem bir doktor hem de geride kalan bir eş olarak yaşadıklarını ve ‘Bu şiddet nasıl bitecek?’ diye sordum. Tüm samimiyetiyle anlattı:



ŞİFA VEREN ELİ YOK ETMEYİN

Yazının Devamını Oku

Olmak ya da olmamak - Tüm mesele aşı

‘Toplumsal bağışıklık için halkın en az yüzde 70-80’i aşılanmalı.’ Bunu ben değil uzmanlar söylüyor... Bugüne kadar gerçekleşememesinin nedeni yeterli doz aşının olmamasıydı. Anlaşmalar imzalandı. Söz verilen BioNTech aşılarının bir kısmı dün geldi, gelmeye de devam edecek ama tünelin sonundaki ışık için bir fazlası lazım. O da aşı olmak! Sırası gelmesine rağmen yaptırmayanlar ile tereddüt yaşayanlar risk olur mu? İkna etmek için neler yapılmalı? Bilenlere sordum.

BİR BİLGİHER İKİ AŞIDA GÜVENLİ

BİLİM Kurulu Üyesi Prof. Dr. Serap Şimşek Yavuz toplumdaki aşı tereddüdünün sanıldığı kadar yüksek olmadığını, söz verilen aşıların gelmesi/aşılamanın başlaması ile sürecin hızlanacağını ve tereddüdün de ortadan kalkacağını söylüyor. Prof. Dr. Yavuz, “Başta bir aşı diğerine göre daha iyi gibi bir yaklaşım oldu. Bu yaklaşımdan dolayı insanlar yanlış etkilendi. Oysa her zaman şunu söyledik; ‘Önemli olan aşı olmak, hangi aşıyı olduğunuzun önemi yok.’ Türkiye’de kullanılan her iki aşı da güvenlik (insan sağlığına etkileri) bakımından hiçbir eksisi olmayan ve hatta gebelere bile yapılabilen aşılar. Aşı içinde herhangi bir canlı virüs yok. O nedenle gebeler, alerjisi olanlara, organ nakli olanlara, kanser hastaları ile bağışıklığı baskı altındaki hastalara güvenle uygulanabilir. Aşının antikor geliştirme oranı çok yüksek. Şu an yeterli sayıda aşımız olmadığı için seferberlik başlamadı ama söz verilen aşılar söz verildiği tarihte geldiği an bilgilendirme toplantıları, kampanyalar, görseller, videolarla kişilerin büyük oranda ikna edileceğini, aşıya karşı ‘Acaba?’ sorusunun kafalardan silineceğini düşünüyorum. Unutmayın ki bu hastalığa dair elimizdeki veriler artık 1 yıllık. Ezberden konuşmuyoruz” diyor.

BİR ÖNERİ
AŞI OLANLAR ÖDÜLLENDİRİLSİN

SAĞLIK Bilimleri Üniversitesi - Enfeksiyon Hastalıkları AD Başkanı Prof. Dr. İlyas Dökmetaş’a birinci doz ile ikinci dozu yaptıranlar arasındaki farkın neden kaynaklandığını sordum. Prof. Dr. Dökmetaş kesin bir veriye sahip olmamakla birlikte, “Ufak tefek de olsa aşının istenmeyen etkileri, komşular arasında ‘Aşı oldum, hasta oldum’ gibi dedikoduların yanı sıra aşı tedarikinde zorlanmalar, gecikmelere bağlı olarak birinciden sonra ikinci dozların yapılmasının yavaşlaması gibi durumlar etken olabilir” diyor. Haziran ayı itibarıyla aşılar yolda. Peki, bundan sonra benzer süreçler yaşanmaması için neler yapılabilir? Prof. Dr. Dökmetaş şöyle anlatıyor: “Aşının önemi bıkmadan tekrar edilmeli. Öncelikli olarak isteyenlere aşı yapmak, istemeyenleri de bu sürede ikna etmek önemli. Aşı olanın ödüllendirildiği bir sistem şart. Mesela aşı olmayan; toplu taşımaya binemesin, sinema-tiyatroya gidemesin, kafe-restorana giremesin, plajda yer bulamasın gibi... Bugün bir işe/okula girmeden önce de benzer şeyler istenmiyor mu? Çocukluk aşıları tam olmayanı kim kabul eder? Dünyanın hiçbir yerinde olmayan bir uygulama var bizde: ‘Aşı timleri.’ Eve kadar gidip yapıyoruz. Şanslıyız! Henüz aşı görmeyen ülkeler var. Bunlar unutulmamalı. Kulağa belki hoş gelmeyecek ama... Hele de aşı sırası gelen, tebliğ edilmesine rağmen aşı olmayanlar... Onlar ayrı kategoriye alınabilir. Hastalanmaları durumunda tedavi giderlerini devlet üstlenmesin mesela. Nasıl kasko yaptırmadığınız aracınızdan, DASK yaptırmadığınız evinizden siz sorumluysanız sağlığınızdan da sorumlu olmalısınız.”

BİR ÖZET

Yazının Devamını Oku

Para ile saadet olur mu

Ünlü sanatçı Hülya Avşar katıldığı bir programda ‘Şu hayatta zenginlik kadar kötü bir şey yok’ dedi, bir kadim tartışmanın da fitilini ateşledi. ‘Para ile saadet olmaz’ atasözü her ne kadar Hülya Avşar’ı desteklese de dünya genelinde yapılan iki farklı araştırmaya göre çoğumuz (yüzde 70’ten fazla) para ile saadetin mümkün olduğunu düşünüyoruz. Buraya bir ‘ama’ bırakmakta fayda var. Çünkü uzmanlar da Hülya Avşar ile aynı görüşte. Para, güç, şan, şöhret önemli olsa da yanılsamadan ibaret olabilir...

ZENGİNLİK SANILDIĞI KADAR GÜZEL OLMAYABİLİR

Klinik psikolog Prof. Dr. Ebru Şalcıoğlu’na arka arkaya iki soru sordum. Bir, ‘Para ile saadet olur mu?’ İki, ‘Parasız saadet olur mu?’ Her ikisine de yanıtı aynıydı. ‘Olmaz.’ Peki neden? Prof. Dr. Şalcıoğlu, “Çünkü para hiç şüphesiz hayatımızı sürdürebilmek, ihtiyaçları karşılayabilmek, belirli bir konfor içerisinde yaşamak, daha da önemlisi hayatta kalmamızı sağlamak adına önemli bir araç. Ama mutluluğun anahtarı mı? Orası muamma. Yoksulluk bir mutsuzluk etkenidir ve o etkeni ortadan kaldırmanın ön şartı da paradır. Ancak para salt mutlu olmak için yetmeyebilir. Yani bu şu demek oluyor; size hizmet edilmesi, evleriniz, arabalarınız ve hatta hizmetçilerinizin olması, onların ev temizlemekten alışverişe, çocuk bakımına kadar her istediğinizi yapması elbette sizi mutlu edebilir. Ama bu kolaylık hayatınızın daha anlamlı olacağı anlamına da gelmiyor. Güç, para, zenginlik, şan, şöhret hayatımıza anlam katabilecek birçok değerden bizi uzaklaştırabilir. Mesela aile, dostluk, arkadaşlık, yardımlaşma gibi değerleri unutabilecek ya da yok sayacak pozisyona gelebiliriz. Para toplum ile bağlantısı olan bir birey olmanızın önüne geçebilir ki bu koşullar altında paranız olsa da başkalarının parasız ve mutsuz olduğu bir yerde mutlu olmanız ne kadar mümkün?” diye soruyor.

BİR ŞEYLERE ÖZLEM DUYMAK GEREK

ÜNLÜ sanatçı Hülya Avşar, Candaş Tolga Işık’ın sunduğu programa konuk oldu. Merak edilen soruları yanıtlarken söz döndü dolandı Ayvalık’ta ada aldığı dedikodularına geldi. Avşar bir ada ile ilgilendiğini ama almadığını söylerken Işık’a döndü ve “Mutlu olur musun bu kadar zengin olmaktan?” diye sordu. Sonra da kendi yanıtladı: “Bir insanın başına gelebilecek en kötü şey zenginlik. Her şeyi alabilmek... Hayatta her şeye şüpheli yaklaşırsın. Sevgilin ‘seni seviyorum’ dese inanamazsın. Gerçekten âşık olduğu için mi seninle yoksa? Bir şeylere özlem duymak gerek bu hayatta.”

KAÇINILMAZ DÖNGÜ

Dış

Yazının Devamını Oku

Türkiye yaz sonu rahat eder mi

Sağlık Bakanlığı bu hafta Çin’den 10 milyondan fazla Sinovac, Haziranda da 30 milyon BioNTech aşısı geleceğini duyurdu. Temmuz-Ağustos’ta ise toplamda 50 milyon doz BioNTech aşısı hedefte. Bakan Koca ‘Yaz aylarında toplumsal bağışıklık yakalanır’ dedi ama bu ne kadar gerçekçi? Türkiye’de şu an toplumsal bağışıklık hangi düzeyde? Halk Sağlığı Uzmanları Derneği yöneticisi Prof. Dr. Sarp Üner ile 7 soruda masaya yatırdık.

MUTASYONLAR BAĞIŞIKLIK ORANINI YÜKSELTTİ

Toplumsal bağışıklık neye denir?

Virüse karşı (hastalanarak/aşılanarak) bağışıklık kazanmış insanların sayısının artmasıyla, hastalığın bulaşmasının ve yayılmasının engellenmesine denir. Yani ne kadar çok kişi hastalığa karşı bağışıklık kazanırsa virüsün dirençli birine denk gelme ihtimali de o kadar artar, böylelikle hastalığın bir kişiden diğerine geçme ihtimali de düşer.

Peki toplumsal bağışıklık ne zaman oluşur? Bunu hesaplamak mümkün müdür?

Elbette mümkün. Toplumsal bağışıklığı R0 formülünü kullanarak buluyoruz. R değeri, bir kişinin hastalığı ortalama kaç kişiye bulaştırdığını gösterir ve her hastalığın bulaştırıcılığı farklıdır. Örneğin, grip için bu değer 1-2 kişiyken kızamık için 14- 15 kişi! Hastalığın kişiden kişiye bulaştırıcılığı ne kadar fazla ise toplumsal bağışıklık yüzdesi de o kadar yüksek olur. Hatırlayın, geçtiğimiz yıl, COVID-19 ilk çıktığında, R değeri (kişiden kişiye bulaşma oranı) 2-3’tü. Hadi yüksekten alalım, 1 kişi 3 kişiye bulaştırıyor diyelim; toplumsal bağışıklığın yüzde 67 olması lazımdı. Peki, bugün tablo aynı mı? Hayır, değil. Mutasyonlara bağlı çeşitli varyantlar var ve bulaşıcılık oranları da artmış durumda. 1 kişi 4-5 kişiye virüs bulaştırıyor artık. Yani demem şu ki en başta belirlenen yüzde 67 oranı bugün gerçekçi değil. Bu oran çoktan yüzde 80-85’lere çıkmış durumda. O nedenle ‘Oh, kurtulduk’ diyebilmek için bu yeni rakamı göz önüne almalı ya da toplumsal bağışıklık peşinde koşmayı bırakmalı ve sadece aşılamaya odaklanmalıyız.

TARİH VERMEK YANLIŞ OLUR

Şu an Türkiye’de toplumsal bağışıklık oranı ne?

Bağışık olmanın 2 yolu var. Ya aşı olacaksınız ya da hastalığa yakalanıp, yeneceksiniz. Sağlık Bakanlığı verilerine göre 18 Mayıs itibarıyla 4 milyon 971 bin 245 kişi (yüzde 6-7) hastalığa yakalanıp, iyileşti. 2 doz aşısı yapılanlar 11 milyonu (yüzde 13-14), toplam yapılan aşı sayısı da 26 milyonu geçti. Bu da toplumsal bağışıklığın yüzde 20-25 arasında olduğunu gösterir ki biz varyantları da düşününce yüzde 80-85 olmalı dedik. O nedenle

Yazının Devamını Oku

Bizim mutfakta demokrasi olamaz

Aşçılar diyarı Bolu’da dünyaya geldi. Dünya Aşçılar Olimpiyatları’nda ikinciliği ve üçüncülüğü, sayısız madalyası var. Alanında zaten çok iyi tanınıyordu ama MasterChef ile ününe ün kattı. Şimdilerde gençler onun gibi başarılı bir şef olma peşinde. Türkiye’nin en ‘sert’ mizaçlı ama sohbeti ‘tatlı’ şefi Mehmet Yalçınkaya ‘Hürriyet Bizimle’nin konuğuydu.

Pandemi sürecinden şüphesiz en çok etkilenenlerden biri de yeme-içme sektörü oldu. Bu sektörde çalışan emekçi bir şef olarak neler söylemek istersiniz?

30 yıldır bu işi yapıyorum, inan ki böyle bir dönem yaşamadık. ‘Bitti bitecek’ derken şimdi de varyantları geldi. Bu sektörde 2 milyon kişiyiz. Bunun yanına tedarikçilerimizi; kasap, manav, balıkçı onları da koy, hepimiz sıkıntıya düştük. Posta gazetesindeki köşemde bir çağrı yapmıştım. Bir daha yapayım. Vereceğiniz 5 liralık bir sipariş bu sektörün ayakta durması adına önemli. Bunu söyleyince ‘Senin tuzun kuru, milletin cebinde para yok’ diye eleştiriliyorum ama demek istediğim şu; paketli bir ürün ya da büyük marketlerden almak yerine mahallenizdeki çorbacıdan, dürümcüden vereceğiniz küçücük bir siparişin büyük yardımı olur. Bu zor zamanlar dayanışma ile aşılacak.

ERKEN HAVLU ATMAYIN

Son yıllarda aşçılığa olan ilgi özellikle de gençler arasında tırmanışta. Gençlere tavsiyeleriniz neler?

Bu uzun ve meşakkatli bir yol. Sabırlı olmak şart! Zoru görüp havlu atmak yok! Bir; eğitim çok önemli. Aşçılık artık diplomalı bir meslek. Bundan sonra diploması olmayanın sektörde iş bulması zor. MYK Gastro Arena’yı kurma sebeplerimden biri de bu, kaliteli insan yetiştirmek. İki; iyi derecede bir hatta iki dil bilmek lazım. Dünya çapındaki makaleleri, mutfakları takip edebilmek önemli. Üçüncüsü; benim en önem verdiklerimden, saygılı bir usta-çırak ilişkisi. Adap ve usul, eğitim aldığınız yerde öğrenilecek şey değil. Bir yerde uzun çalışmak yerine farklı lokasyon ve şeflerle çalışarak kendilerini geliştirmeliler. Arı gibi, her çiçekten bal alacaksın. Özgün olmak da çok önemli. Kopyalamayın, tarzınız olsun.


Yazının Devamını Oku

Yoğun bakımda yatmaktansa evde sıkılmak iyidir

Programların değişmez yorumcusu, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin de eski başhekimiydi o... Yıllar içerisinde unvanları değişse de ona olan sevgi ve ilgi hiç değişmedi. Hürriyet YouTube kanalında yayınlanan ‘Hürriyet Bizimle’ için bu kez Prof. Dr. Arif Verimli ile buluştuk. Salgın sürecinde değişen ruh hallerimizi konuştuk.

- ‘Bugün-yarın biter’ dediğimiz salgın sürecinde neredeyse bir buçuk yılı devirdik. ‘Yerde mi gökte miyiz?’ bilemiyorum. Bize ne oldu böyle? Depresyonda mıyız?

Böyle bir durumla daha önce hiçbirimiz karşılaşmadık. Kaçabilen var mı? Yok. Kocaman bir ‘bilinmez’ içerisindeyiz ve bu bilinmez hayatlarımızı da kökünden değiştirdi. Kimimiz işsiz kaldık, kimimiz sevdiklerimizi kaybettik, isteğimiz dışında evlere kapandık, sosyalleşme damarımız kesildi. Bunca yaşanandan sonra korkmayacak, endişe duymayacak, depresyona girmeyecek de ne yapacaksınız?



KABUL EDİN, YÜZLEŞİN

- Ne yapalım, peki?

Yazının Devamını Oku

Ben de acılar kadınıyım

Tam 50 yıldır herkesin derdine derman olmaya çalışıyor. Verdiği cevaplarla kimi zaman eleştiri oklarının hedefinde kimi zaman da baş tacı. Feyza Algan, nam-ı diğer ‘Güzin Abla’ ile YouTube da yayınlanan ‘Hürriyet Bizimle’ için Zoom üzerinden buluştuk. Annesi Güzin Sayar’ın bilinmeyen hikâyesini, kendi hayatını, ‘Güzin Abla’ köşesini nasıl devraldığını anlattı.

YAKLAŞIK 20 yıldır Güzin Abla köşesini siz hazırlıyorsunuz. Köşenin yaratıcısı Güzin Sayar ise anneniz. Güzin Sayar ve kızı Feyza Algan gerçekte kimdir?

Annem Güzin Sayar, kökeni Reşat Nuri Gültekin ve Refik Halit Karay’a uzanan, köklü bir ailenin kızı. İlginç bir hikâyesi var. Erenköy’de bir köşkte dünyaya geliyor. Dadılar, mürebbiyelerle büyüyor. Ne yazık ki babası o 3 yaşındayken vefat ediyor. Anneannem babasının yanına taşınıyor ve ailesine yük olmamak için çalışmaya başlıyor. Annem de anneannem de 3 dil bilirdi. 3 kuşak Dame De Sion Fransız Kız Lisesi mezunuyuz. Neyse, annem, liseye giderken, genç bir subay olan babama âşık oluyor ve anneannemin muhalefetine rağmen, 16 yaşında babamla evleniyor. Ben doğuyorum. 3 yaşıma bastığımda ise babam, evli ve çocuklu bir hanıma âşık oluyor ve bizi terk ediyor. Belki de tüm bunlar annemi aslında ‘Güzin Abla’ yapan nedenler. Ve biliyor musun? Babam beni terk ettikten sonra bir daha hiç aramadı. 19 yaşımda gidip buldum, tanışmak istedim ama o beni görmek dahi istemedi.

TERK EDİLİNCE KENDİNİ İŞİNE ADADI

Gerçekten mi? Yani o yaştaki genç bir kadın için çok zor zamanlar olmalı?

Evet öyle. Zordu ama geçti. Annem ben 8 yaşımdayken yeniden evlendi. Ben üvey babamdan çok şey öğrendim. Annem ile 5 sene evli kaldılar ama babamdır. Ama işte annemin kaderi mi diyeyim... Yine başka bir kadın girdi araya, ayrıldılar. Annem çok sevmişti üvey babamı. Böyle bir olaydan sonra da 35 yaşında, hayata küstü. Çalışmaya ve bana adadı kendini. Anneannemin muhasebe müdürlüğünü yaptığı Yeni İstanbul gazetesine makale yazıyor, çeviriler yapıyordu. ‘Güzin Abla Dertlerinizle Baş Başa’ köşesi de orada doğdu. Haftanın 1 günü okurlarıyla buluşur, gazete önünde kuyruk olurdu.

KÖŞESİ BOŞ KALSIN İSTEMEDİM

 

Yazının Devamını Oku

Bugün Tayland, yarın Arjantin derken salonda kaldım

Seyyah, müzik âşığı, gurme, yazar, programcı... Çok yönlü ve renkli kişiliği ile Türkiye’nin en sevdiği isimlerden biri o. Enerjisi hiç bitmiyor, merak duygusu hiç tükenmiyor. Peki, böylesine bir dünya vatandaşı, hepimizin evlere tıkıldığı bugünlerde neler yapıyor? Hürriyet’in YouTube kanalında yayınlanan ‘Hürriyet Bizimle’ için zoom üzerinden buluşuyoruz kendisiyle. İşte karşınızda Ayhan Sicimoğlu...

Sizin gibi bir dünya vatandaşı için evde kalmak zor olmalı. Neler yapıyorsunuz 1 yıldır?

Hayatımda seyahate çıkmadan, Anadolu topraklarında geçirdiğim en uzun süre bu. Geçen, yaptığım programlardan birini izliyorum. Diyorum ki ‘Şu an Tayland’dayım yarın Arjantin’e gideceğim.’ Bak, hayata bak! Şimdi? 20 metrekare salona sıkışıp kaldım. Romalılar gibi yan gelip yatıyorum aylardır. Allahtan çok yiyen biri değilim. Yoksa fena! Geçen sene ‘Aman ne olacak 2-3 ayda biter’ diyorduk. Şimdi üzerine bir de varyant kardeşler geldi. Şükür ki aşı oldum. İlk defa yaşlılığımıza şükrettik. Biliyor musun? Benim bir önerim var. ‘Askıda aşı’ kampanyası. Sağ olsun devlet verdi, aşımı oldum ya... Durumu uygun olanlar da istediği kadar aşı satın alsın. Mesela ben 3-4 adet alırım. Devlet de kime lazımsa yapsın. Faydalı olmaz mı?

Bu süreçte gezemedik ama çokça okuduk, öğrendik. Sizce çok okuyan mı çok gezen mi bilir?

Okuyarak gezen bilir. Okumadan, bilmeden gezersen hiçbir işe yaramaz. Sadece okursan da kafanda bir imaj oluşur ama onun da gerçeklikle alakası olmayabilir. Hem okuyup hem gezmek lazım. Mesela, 2-3 yıl önce Maldivlere gittik. Kartpostal gibi. Muhteşem. Sordum, ‘Çalışanlar da burada mı yaşıyor?’ Dediler ki ‘Yok. Onlar başka adada’. Gittim hemen o adaya. Kir, pas, yoksulluk, düzensizlik... Gerçek Maldivler orası işte. Belediye başkanı kocaman, parke bir yol yapmış. Süslü püslü lambalar falan. Ama hepsi kırık, bakımsız. Seçim yatırımı yani. Dışını boyamış, içi fos! Bak bunu kitapta okuyamazsın işte.

BU TOPRAKLARIN ‘HASTASIYIM’

Siz belediye başkanı olsaydınız ya da başkan ne yapardınız?

Bana göre yapılacak ilk iş göçü durdurmak. İstanbul’a değil 3, 10 köprü de yapsan yetmez. 20 milyon! Bu şehir bu kadar insanı kaldırmaz. Ne yapacaksın? Yatırımı sadece İstanbul değil, başka şehirlere de yapacaksın. Ben olsam Diyarbakır’a Guggenheim müzesi Urfa’ya Oxford açarım mesela. Buralar da kalkınacak. Ayrıca Türkiye tam bir otopark cenneti. İki teker kaldırıma sığsın yeter. Hadi gözün yiyorsa, yap bunu yurtdışında. Yapamazsın. İskân alınana kadar ‘otopark’ diyorsun, sonrasında dükkân oluyor. Bu olmaz. Ecnebiler nasıl başarmış? Gidip yerinde incelemek lazım. Buradan tüm belediye reislerine bir çağrım var. Para da istemiyorum, masrafımı karşılayın yeter. Gelin götüreyim sizi iş seyahatine. Araştırıp, bulup, gelip burada uygulayacağız. Karayipler’de mesela ‘En yüksek bina palmiyeden daha uzun olmayacak’ diye bir kural var. Dön bak İstanbul’un siluetine... İşte bu işin affı yok! Olmamalı.

Yazının Devamını Oku

Tam kapanmada bayram coşkusu mümkün mü

Geleneksel aile buluşmaları ‘yok’, büyük sofralar ‘yok’, sarılma, kucaklaşma, el öpme ‘yok’... Bir kez daha buruk bir ‘Şeker Bayramı’ kapıda. Geçtiğimiz bayramı 4 günlük kapanma ile geçirmiştik, bu sefer bayram 17 gün süren tam kapanma ile geliyor. Böyle bir süreçte bayram coşkusunu yaşatmak mümkün mü? Mümkün ise nasıl? Özellikle de zaten uzun süredir ‘evde’ olan 65 yaş ve üzeri neler yapmalı? Uzmanlara sordum...

ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK İÇERİSİNDEYİZ

HACETTEPE Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Banu Cangöz, uzun yıllardır yaşlılarla ve 65+ Yaşlı Hakları Derneği ile çalışıyor. Uzayan bu kapanma sürecinin, özellikle de 65 yaş üzerinde yarattığı psikolojik duruma gözlerimizi kapamamızın mümkün olmadığını belirten Prof. Dr. Cangöz, “Psikolojide buna ‘öğrenilmiş çaresizlik’ diyoruz. Ne demek? Kişinin kurallara ne kadar uyarsa uysun, kendinden bekleneni ne kadar yaparsa yapsın istediği sonuca varamama durumu. Bugün birçok yaşlı öğrenilmiş çaresizlik yaşıyor. Aşı dışında, sosyal hakları, serbest zaman bakımından düşünüldüğünde maalesef ödüllendirilmediler. ‘Ne yaparsam yapayım zaten olmuyor’ düşüncesi bir süre sonra kişinin bir gün tüm gerekli olanaklar sağlansa, fiziksel olarak potansiyeli olsa bile, eski şekilde davranmaktan vazgeçmesine, eylemsiz kalmasına yol açabilir. İşte bu yüzden de yaşlıların bir ‘açılma’ yaşandığında hayata yeniden uyum sağlama/katılma noktasında sıkıntı yaşayacaklarına dair endişeliyim” diyor.

İPTAL DEĞİL ERTELEME

Peki telafisi mümkün mü? Prof. Dr. Cangöz fiziksel olarak olmasa da pekiştirici durumlar yaratılması gerektiğine dikkat çekerek, şöyle devam ediyor: “Sadece telefon araması yetmez. Uygunluk varsa, aplikasyonlar aracılığıyla teknolojiyi en verimli şekilde kullanıp, canlı görüşmeler öneriyorum. Hele de bayramda... Yan yana olamasak da yüz yüze olmak önemli. Tabii kaç kişi teknolojiyi bu kadar kullanıyor, orası muamma. Biz de gidemiyoruz. O zaman komşulara, gönüllülere iş düşüyor. Kapıdan ya da balkondan balkona bayramlaşmak şüphesiz iyi gelecektir. Yalnız olmadığını bilmek herkese iyi gelir. Unutmayın ki illa bir açılma olacak, bugünler geçecek. ‘İptal’ gibi değil de ‘erteleme’ gibi görmek lazım durumu. Yani, bayram harçlığını torununuza 1 hafta gecikmeyle vereceksiniz diyelim.”

ANILARINIZI YAZIN

Yaşlılara bir önerim de hele de böyle uzun kapanmalar için anılarını yazmaları. Zihni, geriye dönük aktive etmek Alzheimer, demans gibi hastalıkları engelleyebileceği gibi doğal bir aktivitedir de. Sizi mutlu eden, çocuklarınıza, torunlarınıza bırakabileceğiniz anılarınızı oturun, yazın. Eski bayramları, mahallenizi, komşulukları, sizi mutlu eden detayları anlatın mesela. Size de onlara da iyi gelecektir.”

HER ŞEYE RAĞMEN HAYAT DEVAM EDİYOR

Yazının Devamını Oku

'Tam' kapandık nasıl açılacağız

Ramazan Bayramı’nı da içine alan 17 günlük tam kapanma 7 gün sonra bitiyor. Hedef günlük vaka sayılarını 5 binin altına indirmek. Şu an 18 binin altında seyrediyor ve uzmanlara göre 7 gün içinde de en fazla 10 bin altına düşebilir. Elbette bu önemli bir gelişme ama asıl mesele kapanma değil sonrasındaki açılma! 1 hafta sonra eskisi gibi ‘tam açılma’ olursa ‘Attığımız taş ürküttüğümüz kurbağaya değmeyecek’ diyorlar.

‘KADEMELİ’ OLMAZSA BU İŞ ÇOK ZOR

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji AD Başkanı Prof. Dr. İlyas Dökmetaş geçtiğimiz mayıs-haziran aylarında tam kapanma sonrası vaka sayılarının 2 binlere düştüğünü ancak hemen sonrasındaki ‘tam’ açılma ile 2-3 ay gibi kısa bir sürede rakamların yeniden 30 binlere dayandığını hatırlatarak, şöyle devam ediyor: “2. pik böyle yaşandı. Yaz sonu mecbur bir kapanmaya daha gittik, yine rakamları 5 binlere çektik. Sonrasındaki bir açılma daha! Bu sefer 60 binlere çıktık. Tarih tekerrür etmesin. Bu 7 gün sonunda, ben rakamların 10 bin civarında seyredeceğini düşünüyorum, ama diyelim 5 bin hatta 2 binlere düştü. Eğer açılmada eski hataları yaparsak, aşılama devam ediyor olsa dahi, vaka sayıları kısa sürede yeniden 20-30 binleri bulur. ‘Attığımız taş ürküttüğümüz kurbağaya değsin.’ Akılcı davranmalı, kademeli açılmaya gitmeliyiz, yoksa işimiz zor.”

KAMUDA MESAİ

Prof. Dr. Dökmetaş önce kamuda sonrasında da özel sektörde kademeli mesai uygulamasına gidilmesini öneriyor ve “Mesela bir grup sabah 8’de başlayıp 16 gibi bitirse, diğer grup 12’te başlasa akşam 8 gibi bitirse... Böylelikle yollarda, toplu ulaşımda yoğunluk yaşanmaz. Vatandaşlar da iş yetiştirme telaşıyla sokaklarda kalabalık ve uzun kuyruklar oluşturmazlar” diyor. Restoran ve kafe sahiplerinin bu süreçte ekonomik açıdan yorulduğunu, bir açılma beklendiğinin farkında olduğunu söyleyen Prof. Dr. Dökmetaş sınırlı sayıda masa, sıkı tedbirler ve açık hava koşulu ile açılabilecekleri kanaatinde. Şöyle örneklendiriyor: “Bizim için kapalı alanlar ve bu alanlarda uzun süre maskesiz oturmak çok tehlikeli. Tecrübe ile sabit ki bu ortamlarda bulaş riski çok yüksek. O nedenle restoran, kafe sahipleri önceden sigara içme alanı olarak kullanılan açık alanları / bahçeleri yeniden düzenleyip, müşterilerini, HES kodu, hijyen ve masa aralığı kurallarına uyarak, burada ağırlayabilir.”

SEYAHAT KISITLAMALARI DEVAM ETMELİ

“Tam kapanmaya girmeden önce Türkiye haritası kıpkırmızıydı. Hedef maviye döndürmek. Yeter mi? Yetmez. Haritayı hem maviye döndüreceksiniz hem de mavide kalmasını sağlayacaksınız. O nedenle bir süre daha, hele de kırmızı, turuncu bölgelere giriş-çıkışın sıkı denetlenmesi lazım. Daha önce de söyledim; ‘Ateşi Anadolu’ya gönderdik.’ Herkes köyüne, yazlık evlerine gitti. Bunun dönüşü var. Gelecek olanlara büyük görev düşüyor. Döndükten sonra mutlaka kendilerini bir süre izole etsinler. Geldikleri yerden bir varyant getirdiler mi? Bunu kimse bilemez.

AŞILAMA HIZLANMALI

Yazının Devamını Oku

Aşı pasaportuna AB’den yeşil ışık

AB Komisyonu, salgınla mücadelenin iyi durumda olduğu ülkelerden AB’ye yapılacak seyahat sınırlamalarının gevşetilmesini istedi. Buraya kadar iyi haber, ‘ama’sı var! Gevşeme sadece belirli aşıları; BioNTech, Moderna ve Johnson&Johnson’ı olanlara uygulanacak. Türkiye’de yapılan yaklaşık 24 milyon dozun çoğunu ise (yüzde 80-85) Sinovac aşısı oluşturuyor. Bu da akıllara “AB’nin onaylamadığı aşıları yaptıranlar Avrupa’ya seyahat edebilecek mi” ya da “Türkiye’ye AB’den turist gelebilecek mi?” sorusunu getiriyor.

PASTAYI KENDİLERİ YEMEK İSTİYOR

BODRUM Profesyonel Otel Yöneticileri Derneği Başkanı Serdar Karcılıoğlu, komisyonun önerisinin yakın bir gelecekte, 27 AB ülkesi tarafından, oy çokluğu ile kabul edilmesini beklediklerini ve turizmciler olarak duruma hiç şaşırmadıklarını söylüyor. Peki, neden? ‘AB ülkeleri uzun zamandır pastayı kendi içlerinde paylaşarak yemek istiyorlar da ondan’ diyor Karcılıoğlu ve şöyle devam ediyor: “Bu tamamen Yunanistan’ın bir oyunu. Önce aşı pasaportunu gündeme getirdiler. Baktılar, hak-hukuk-adalet temelinde konu tepki çekti, bu kez yumuşatarak ve adına ‘aşı sertifikası’, ‘yeşil sertifika’ diyerek konuyu AB Komisyonu’na taşıdılar. Yakın gelecekte onaylanması beklenen karar, bizlerin AB’ye gidemeyeceği gibi AB’den de bize seyahat kısıtlamalarının süreceği anlamına geliyor. Bu, tüm ekonomilerini turizme bağlamış olan; başta İspanya, Yunanistan, İtalya’yı kurtarma ve dolaşımın sadece AB sınırları içerisinde kalması ile zaten küçülen turizm pastasını kendi aralarında yeme çabası! Belli ki Türkiye, ne yazık ki, bu sezon da Avrupa’dan uzunca bir süre turist alamayacak.”

ZAMANLAMA DİKKAT ÇEKİCİ

“Kararın zamanlaması da dikkat çekici. İnsanların tam da yaz tatiline çıkmayı bekledikleri bir zamanda komisyonun, belirli aşılar yapılması koşuluyla seyahat sınırlamasının gevşetilmesini gündeme alması düşündürücü. Erken rezervasyon yaptırıp, uyguna tatil yapmak isteyenler (çoğunun destinasyonları arasında Türkiye’de vardı) kararı bekliyorlardı ve artık Türkiye’ye turist gelmesi zor.”

TURİZMCİ YERLİ TURİSTE YÖNELECEK

“Bu koşullar altında turizmci yerli turiste yönünü çevirecek ama bu yeterli olur mu? Sanmam. Çünkü yerli turist sayımız belli ve bu dev sektörü ayakta tutmaya yetecek kapasitede değil. Buna bir de yerli turistin ‘güvenli turizm’ kaygılarını ekleyin. O nedenle, tıpkı geçen sene olduğu gibi, daha çok villa-tekne turizmi ile sahil otelleri hareketlenecek ve ‘her şey dahil’ otellerimiz boş kalacak. Örneğin, şu an tam kapanma var ve tüm sahil şehirlerimiz dolu. Bodrum’a binlerce kişi akın etti. Bu göçün otellere bir yansıması ise yok!”

RUSYA BİLMECESİ

Yazının Devamını Oku

‘Tam kapanma’da ruh sağlını korumak mümkün mü

Dış dünyada yaşadıklarımız, gördüklerimiz eskiye kıyasla iç dünyamızı daha net şekillendiriyor artık. Bir-iki ay değil ki... Bir yılı aşkın süredir COVID-19 pandemisi ve getirdiği dönüşümlerle uğraşıyoruz. Üzerine bir de 17 günlük tam kapanmaya girdik. Deniz kenarında yaşayanların denize girmesinden tutun sitede yaşayanların bahçeye çıkmasına kadar birçok şey yasak. Peki, ruh sağlığımızı nasıl koruyacağız? Psikiyatrist, Prof. Dr. Arif Verimli ile 10 maddede süreci ve çözümlerini inceledik.

COVID-19 GİDECEK YERİNİ PSİKİYATRİ SERVİSLERİ ALACAK

Soru: Bugünlerde hepimizin içi sıkılıyor. En mutlu anlarımızdan bile ‘umutsuzluk’ devşiriyoruz. Kime sorsam ‘yalnız’, ‘mutsuz’, ‘sıkıntılı.’ Bize ne oldu? Ülkece depresyonda mıyız?

Cevap: Evet, öyleyiz. Anksiyete bozukluğu çok yaygın. Depresyona varan psikiyatrik tablolar yaşanıyor. Zaten bu koşullarda ruh sağlığımızın normal olmasını beklemek ya da normal olması için zorlamak da hata! Bir kere önce gerçekle yüzleşeceğiz. Nedir o gerçek? Dünyanın en uzak ucu Alaska’da bile gündem COVID-19 salgını. Bugüne kadar karşılaşılmayan büyük bir salgınla karşı karşıyayız ve dahası hayatlarımız da her açıdan değişmiş durumda. Bir, arzumuz dışında eve kapandık. İki, sosyal yaşamımız kısıtlandı. Üç, ekonomik sıkıntılar yaşıyoruz. Tüm bunlar gelecekten kaygı duymamıza, umutsuzluğa kapılmamıza yol açtı. Başlarda katlanmak daha kolaydı, ‘Bugün, yarın bitecek’ dedik... ‘Aşılar çıkacak rahat edeceğiz’ dedik... Ucu belli olan bir kapanmaya katlanmak kolaydı ama zaman geçtikçe hiç de böyle olmadığını gördük. Bu da bizi depresyon ve anksiyete (endişe-kaygı) bozukluğuna itti.

Soru: Endişe-kaygı bozukluğu yaşadığımızı ya da depresyonda olup olmadığımızı nasıl anlarız, peki?

Cevap: Maalesef anksiyete bozukluğuna bedensel (somatik) yakınmalar da eşlik edebiliyor. Organik bir sebebi olmayan, stres kaynaklı baş dönmesi, mide bulantısı, nefes almada zorlanma, el uyuşması, çarpıntı gibi bedensel ağrılar yaşanabiliyor. Çoğu zaman bu yakınmalar koronavirüs ile karıştırılıyor ve kişi ‘Acaba COVID-19 mu oldum?’ korkusuyla kendisini daha büyük bir sıkıntıya sürüklüyor. Bu korku, endişe ve kaygı da kişiyi yediği yemekten tat alamayacak, izlediği filme, okuduğu kitaba konsantre olamayacak bir noktaya getiriyor. Toplumun yüzde 80’e yakını bu durumda. COVID-19 gündemden çıktığı gün koronavirüs servislerinin yerini psikiyatri servisleri alacak maalesef.

YARDIM ALMAKTAN ÇEKİNMEYİN

Soru:

Yazının Devamını Oku