Tek suçlu 65+ mı?

COVID-19 vakalarındaki artışın ardından 65+ yaş için kısıtlama getirilen kent sayısı İzmir, Balıkesir, Tekirdağ gibi illerin de katılımıyla 30’u geçti. Birinci derece akraba değillerse 65+ yaşın düğünlere katılması, kendi semtleri dışındaki pazar, marketlere gitmesi, belli saatler dışında toplu taşıma kullanması yasak! Yasaklar şüphesiz onları korumak için ancak tatil beldelerinden gelen çılgın parti görüntüleri 65+’ya “Kısıtlama niye sadece bize?” dedirtiyor.

KORUYALIM DERKEN ZARAR VERMEYİN

65+ Yaşlı Hakları Derneği Genel Müdürü Özlem Yalçınkaya, 65+’nın da herkes kadar risk altında olduğunu belirtiyor: “Kısıtlama ilk önce ‘koruma’ ve ‘kollama’ düşüncesiyle 65+’ya geldi. İyi ve yerinde bir karardı, hepimiz de destekledik. Hayat bir süre sonra herkes için normale dönerken onlara kısıtlamalar tam olarak kaldırılmadı. Hem haysiyet hem de eşitlik ilkesi bakımından kısıtlamaları yerinde bulmuyoruz.

DEĞERSİZ HİSSEDİYORLAR

65+’nın kural ve yasaklara en iyi uyum sağlayan grup olduğuna da dikkat çeken Yalçınkaya, alınan yeni tedbirlerin bu yaş grubundakilere kendilerini ‘değersiz’ ve ‘işe yaramaz’ hissettirdiğini belirterek şöyle devam ediyor: “Kısıtlamalar 65+’ya hayata ve ekonomiye sanki hiç katkıları yokmuş gibi hissettiriyor ki bu da onur kırıcı. Eve kapanan yaşlıların bilişsel ve fiziksel kapasitelerinin çok zorlandığını, demans belirtilerinin doğal seyrinden farklı bir hızda arttığını, hareket yeteneğinin azaldığını gözlüyoruz. Onların da bir rutini, fiziksel ihtiyaçları, özgürce dolaşabilme hakları var. Kaldı ki maske-mesafe-hijyen kuralına sadıklar. Dışarıda olmaları herkes kadar riskli.”

VAKALARIN TESPİTİ ÖNEMLİ

Yalçınkaya, 65+’ya kısıtlama koymak yerine düzenli tarama, daha fazla test ve temaslı takibiyle hastalığı belirtisiz geçirenlerin ya da taşıyıcı olanların belirlenmesi gerektiğini vurguluyor.

GENÇLERE DE SIKI DENETİM ŞART

İZMİR’de yaşayan Recai Eğrice, çiçekçi. 11 Mart’ta ilk vakanın görülmesinin ardından başlayan kısıtlamalar nedeniyle işinden, ailesinden uzak kaldı. “Bizim iyiliğimiz içindi. Ben seve seve evde oturdum. Sıkıldım tabii ama sağlık söz konusu olunca gerisi teferruat” diyen Eğrice, kısıtlamaların yeniden gelmesine ise içerlemiş: “Biz yine evde oturalım sorun değil ama gençlerin umursamazlığını görünce ‘Biz o kadar çileyi boşuna mı çektik?’ diye düşünüyor insan. Bize yasak yerine acaba onlara daha sıkı denetim uygulanamaz ya da eğitim verilemez mi?” 

HERKES DÜĞÜNE BİZ EVE

DENİZLİ’de yaşayan Şencan Erbaşlı ise “Herkesin 23.00’e kadar oturduğu, eğlendiği düğünden ben neden saat 20.00’de ayrılmak zorundayım? Yasak ise herkese olmalı. Denetimler artmalı. Ayrıca semt pazarım diğerlerine göre pahalı. Çocuklar da çalışıyor. Bizim iyiliğimizi düşünüyorlar ama keşke herkes aynı hassasiyette olsa” diyor.

 

X

Mekânlar açıldı ama... Her şey güllük gülistanlık değil

Restoran ve kafeler yüzde 50 kapasite ile ‘kontrollü normalleşme’ sürecine gireli 4 gün oldu. 09.00-19.00 saatleri arasında hizmet veren esnaf lokantaları, fast food’cular, kafeler ilgiden memnun. ‘Fine-dining’ hizmet veren alkollü restoran sahipleri ile işletmecileri ise ‘Açıldık ama durum pek de güllük gülistanlık değil’ diyor. Hem onlarla, hem uzmanlarla konuştum. Hem de restoran ve kafeleri gezip durumun fotoğrafını çektim.

SORUNLAR AÇILMA İLE ÇÖZÜLEMEYECEK KADAR BÜYÜK

GEZİ İstanbul ve Agora 1890’ın sahibi, mimar Hakan Kıran yeme-içme sektörünün şüphesiz en büyük darbeyi alan sektörlerin başında olduğunu ancak normalleşme sürecinin esnaf lokantalarına, kafe, pastane, kahvaltıcılara ciddi anlamda bir nefes aldıracağını söylüyor ve “Gezi İstanbul’un kafe bölümünde hareketlilik 4 günde önemli bir noktaya ulaştı. Biz bakanlığın uymamızı istediği her türlü önlemi aldık. HES sorgulamasından masa aralıklarına, hijyen şartlarına kadar... Tepkiler, geri dönüşler çok olumlu. Adeta koşarak geliyorlar. Herkeste sosyalleşmeye aşırı bir özlem var” diyor.

DESTEK ŞART

Kıran, özellikle alkollü restoranlarda sıkıntının devam etmekte olduğunu belirterek, şöyle devam ediyor: “Agora 1890’ı biz bugün açacağız, akşam 19.00’a kadar bu hizmeti nasıl sıkıştıracağız? 19.00 normalde bize müşterilerimizin gelmeye başladığı bir saat. Bunu yaşayarak tecrübe edeceğiz. Personelimiz uzun bir aradan sonra yeniden çalışmaktan mutlu. Ama işletme sahipleri olarak bizim için her şey pek güllük gülistanlık değil! Kira, vergi, genel gider, ödemeler... Yaklaşık 1 yıldır kapalı olduğumuz dönemden sarkan yüklü borçlar var. Sorunlarımız sadece açılma ile giderilemeyecek kadar büyük. Devlet desteği şart! Kısa çalışma ödeneğinin en azından 2 yıl daha devam etmesi ya da çalışma desteği ödemesine de çevrilmesi, stopaj, vergi, SGK ödemelerinden muafiyet, geçmiş yaraları sarabilmek için çalışana da işverene de düşük faizli destek paketi benim önerilerim.”

‘FINE DINING’ RESTORANLAR ZORDA

NİŞANTAŞI’ndaki Cabbar’ın işletmecisi Serkan Koca girişte ateşölçer, HES kodu uygulaması yaptıklarını, masaların en az 2 metre aralıkla yeniden düzenlendiğini, izin verilen saatler içerisinde kapalıdan ziyade bahçede hizmet vermeye çalıştıklarını belirterek, “Gün içerisinde hem belediye hem de polis tarafından denetimler devam ediyor. Bu da müşterimize bir güven veriyor. Saat 15 gibi başlıyor hareketlilik. Hareketlilik dediysem yanlış anlaşılmasın; belki 1, belki 2 masa. Eskisi gibi değil. Zaten o saatte herkes çalışıyor ve alkollü bir restoran olduğumuz için zaman konusunda sıkıntı var. 19.00’da kibarca uyarıp, masalara adisyonları gönderiyoruz. Herkes kısıtlamalara uyar, böyle devam ederse bu bir başlangıç olabilir. Asıl beklentimiz en az 22.00’ye kadar açık olmak. Buna gerçekten ihtiyaç var. Sektör zorda! Para kazanma hayalinden çok borçlarımızı, kiralarımızı ödeyebilelim, bu süreç geçene kadar ayakta kalabilelim derdindeyiz. Ne kadar daha dayanabiliriz bilmiyorum” diyor.

AÇILMADA KİŞİSEL GÖZLEMİM

Yazının Devamını Oku

Aşıyı ihmal etmeyin

Sağlık çalışanlarının ardından eczacılar, 80-75 ve son olarak 65 yaş üstü vatandaşlar aşılanmaya başlandı. Öncelik grubundakiler MHRS üzerinden COVID-19 aşı randevusu alabiliyor. Buraya kadar sorun yok. Gelin görün ki sorun o randevuyu alabilmekte! Özellikle de teknoloji ile pek de haşır neşir olmayan yaşlıların yakınları, çocukları aşı randevusu alma konusunda ihmalkâr olabiliyor ya da aşıya tereddütle yaklaşıyor. Sadece İstanbul’da aşılama oranları bu yaş grubunda yüzde 50 civarında kaldı.

İSTANBUL’DA AŞILAMA %50’DE KALDI

BİLİM Kurulu’nun önerdiği takvim doğrultusunda CoronaVac aşılarının uygulaması yoğunluklu olarak hastane ve aile sağlığı merkezlerinde devam ediyor. Bu süreçte görev alan hekimler, başlıca sıkıntının randevu oluşturmak ve yaşlılar için randevu almaktan kaçınan, ihmal eden çocukları-yakınlarından kaynaklı olabileceğini söylüyor. Genel fotoğrafı görebilmek için İstanbul Aile Hekimliği Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Kutbettin Demir’i arıyorum. Dr. Demir İstanbul’da 65+ yaş grubunda aşılamanın %50 ve biraz üzeri civarda kaldığını belirterek “İzlenim ve duyumlarımız bu yönde. Oysa hedef yüzde yüz olmalı. Bunda randevu alma problemlerinin etkisi var mıdır? Vardır. Yaşlılarımızın yakınlarının ihmalkârlıkları söz konusu. İhmalkârlıktan da öte, gençlerde aşıya karşı bir tereddüt, kararsızlığın da etkisi var. Bu durumlarla karşılaşıyoruz. Oysa aşılama inanın çok önemli. Faz 3 çalışmalarının sonuçları da açıklandı. Aşının ne kadar etkili olduğu ortada” diyor.

MOBİL AŞILAMA

Peki İSTAHED Başkanı Dr. Demir’in sorunun çözümü için önerisi ne? Şöyle özetliyor: “Sağlık Bakanlığı bu konuda daha aktif bir çalışma yaparsa gerçekten çok yararlı olur. Sosyal medyadansa, daha kolay ulaşılabilir olması açısından, TV aracılığıyla net mesajlar verilebilir, bilgilendirme yapılabilir. Evde bakım birimlerinin, belki personel sayılarını arttırarak, daha aktif çalışması, gerekirse mobil aşılama merkezleri kurularak mahallelerde aşılamaya başlanması ile sorun bir nebze çözülebilir.”

AŞI EKSİKLİKLERİ TAMAMLANMALI

“Aşılama koşununda bir problem daha var ki en önemlisi de o: ‘Aşı eksikliği.’ Yeterli doz aşımız henüz yok. Belki de bu yüzden bakanlık aktif bir kampanyaya henüz başlamadı. Şu an tek çeşit aşımız var. Oysa son dönemde birçok farklı aşı onay aldı. Aşının çeşitlendirilmesi ve farklı şirketlerle anlaşma yapılması önemli. Gelişmiş ülkeler nüfusunun 2-3 katı ve uzun dönemli anlaşmalar yapıyor. Bu aşıya gelecek sene de ihtiyaç olacak. O nedenle çeşitlendirmek ve sayıyı arttırmak lazım.

TÜM İMKÂNLARI SEFERBER ETTİK

Yazının Devamını Oku

Meteor mu yoksa uzaylılar mı

3-4 gün önce atmosfere giren, Trabzon ve Giresun başta olmak üzere Yozgat, Çorum, Çankırı ve Tokat’tan da çıplak gözle izlenebilen, dün gece de İstanbul’da ortalığı gündüz gibi aydınlatan meteor düşmesi sosyal medyanın gündeminde. “Sonunda bu da oldu! Uzaylılar geldi” diyerek mavra yapanların yanı sıra durum depremi tetikler endişesi yaşayanlar da var. Ben de aynı kaygıyla tehlike var mı yok mu diye uzmanlara sordum.

GÖKTAŞLARI DİNOZORLARI YOK ETTİ

SABANCI Üniversitesi’nden astrofizik profesörü Dr. Ersin Göğüş, İstanbul’da geceyi adeta gündüze çeviren düşme anını izleme imkânı yakalayamadığını, ancak video kayıtlarından edindiği izlenime göre bunun atmosfere giren bir göktaşı olduğunu söylüyor. Prof. Dr. Göğüş, “Dünya, Güneş çevresinde saniyede 30 kilometre yol kat ediyor. Bu oldukça hızlı bir hareket. Dünya bu hızlı hareketini tamamlarken yörüngesindeki göktaşlarına çarpıyor. Yerden bakınca biz bunu göktaşı sanki dünyaya çarpıyormuş gibi algılıyoruz. Oysa biz ona çarpıyoruz. Bu gök cismi atmosfere girmesiyle aşırı sürtünmeden dolayı yanmaya başlıyor. Hatta bazen yanarken ciddi bir patlama da gerçekleştiriyor. İstanbul’da da diğer illerde de gözlemlediğimiz olay budur” diyor.

ZAMANI DEĞİL

Meteor yağmurlarının olağan olduğunu ancak şu an zamanı olmadığını belirten Prof. Dr. Göğüş’e “Şu an zamanı değil de ne demek?” diye soruyorum. Prof. Dr. Göğüş, meteorların belli zaman aralıklarında düştüğünü ve bilim insanları olarak bu zamanları bildiklerini belirterek, şöyle devam ediyor: “Burada garip olan durum şu: Şu an böyle bir meteor yağmuru zamanı değil. Şubat-mart aylarında böyle bir durum gözlemlemeyi beklemiyorduk. Neden oldu? Zaman zaman böyle küçük düşüşler yaşanabilir. Bunun uzay çalışmaları ile ilgili olduğunu söylemek ise mümkün değil. Endişelenilecek bir durum yok. Merak etmeyin. 66 milyon yıl önce dünyaya çarpan göktaşları dinozorların yok olmasına sebep oldu. Korku biraz bundan kaynaklı galiba. Ama onun başka nedenleri de var, sadece çarpma ile alakalı değil. Dünya atmosferi küçük boyutlu göktaşlarını parçalayarak, eritebilecek kabiliyette. Bu durum göktaşı avcılarına yarar. Bunun meraklıları çok, satıyorlar. Göktaşı sektörü var diyebilirim.”

METEOR DÜŞMESİ GAYET OLAĞANDIR

İSTANBUL Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü’nden Doç. Dr. Hasan Esenoğlu da düşme anını video kayıtlarından izlemiş ve “Görebildiğim kadarı ile bu bir göktaşı. Şubat-mart aylarında sıklıkla görülebilecek bir durum değil. Meteor yağmurları bu tarihte olmuyor. Olsa olsa Güneş sisteminden düşen küçük bir asteroit olabilir” diyor. Güneş batarken atmosferde bir kızıllık oluştuğunu ancak düşme esnasında gökyüzünün maviye boyandığını belirten Doç. Dr. Esenoğlu, şöyle devam ediyor: “Göktaşları normalde mercimek küçüklüğünde olur. Havanın çok karanlık olması durumunda çok parlak görünürler ve iz bırakırlar. Burada öyle bir durum yok. Loş bir ortam olmasına rağmen hayli parlak ve canlı göründüğü için belki insanlar çekindi. Oysa çekinecek bir şey yok. Bu taş biraz daha irice olduğu için ya da sürtünmeden dolayı fazla ısınıp, içindeki kimyasalın aniden yanmasından dolayı parlaklığı arttırmış olabilir. Bu bizim sıklıkla karşılaştığımız, sıradan bir durum.”

NEDEN HER YERDEN GÖRÜNDÜ

Yazının Devamını Oku

Normalleşmede 1 Mart dönemeci

Ne zaman ‘normalleşmeden’ söz edilse uzmanların onca uyarısına rağmen hepimizde hâlâ eskiye dönecekmişiz gibi bir algı oluşuyor. Oysa öyle değil işte! Bugünkü Bakanlar Kurulu toplantısından ne karar çıkarsa çıksın, bu “Virüsle savaş bitti” demek değil. Kademeli normalleşmeden ne anlamalı, neye, ne kadar dikkat etmeli? En önemlisi de bugünden sonra hayatımızda ne değişmeyecek? Uzmanlara sordum.

ANKARA Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Necmettin Ünal, “Normalleşme ancak hastalık bitince olur. Bizim yaptığımız normalleşmeye giden yoldur” diyor ve yolun nasıl olacağını ise hastalığın şiddeti, sıklığı, aşı gibi kriterlerin belirleyeceğini hatırlatıyor. ‘Data in World’ verilerine göre son haftalarda Türkiye’deki vaka oranlarında yüzde 15-20 arası artış söz konusu olduğunu belirten Prof. Dr. Ünal, “Böyle bir artış söz konusu iken normalleşmeye giden yolda oluruz ama beklenilen normale kavuşamayız. Bunun için henüz çok erken” uyarısı yapıyor.

‘AÇILSIN’ BEKLENTİSİ YÜKSEK

Prof. Dr. Ünal sağlık açısından açılma için henüz erken dese de toplumdaki ekonomik ve psikolojik yıpranmanın da gayet farkında, şöyle devam ediyor: “Komisinden garsonuna, aşçısından patronuna kadar yeme-içme sektöründe çalışanlar, evde oturmaktan daralan insanlar haklı olarak ‘normalleşme’ istiyor ama şartlar, hele de bu rakamlarla buna maalesef elvermiyor. Okullar için de aynı şey geçerli. ‘Açılsın’ diyoruz ama kriterler ne olacak? Bizler bu kriterlere gerçekten uyacak mıyız? Bu soruların cevabını veremiyoruz.”

ACİL BİR YOL HARİTASI LAZIM

Peki ne yapılmalı? Prof. Dr. Ünal, bu noktada devletin atacağı en uygun adımın acil bir yol haritası belirlemek olduğunu belirterek il bazında vaka sayılarının nüfusa oranı doğrultusunda düşük, orta, yüksek, çok yüksek riskli olarak ayrılmasının çok doğru bir hareket olduğunu söylüyor, şöyle devam ediyor: “Şimdi buna ek olarak, bir yer açılacaksa (restoran, kafe, okul, kıraathane vs) açılacak yerin hangi kriterlerle açılacağı acil olarak belirlenmeli. Mesela restoranlar kapasitesinin yüzde kaçı ile açılacak? Kurallara uyulmadığı takdirde ne ceza verilecek? Havalandırması nasıl olacak? Çalışanların uyması gereken şartlar neler? Aşılanmada öncelikliler mi yoksa değiller mi? Okullarda da durum aynı. Eğitime katiyen ara verilmemeli. Bir an önce açılmalı. Ancak kriter ne olacak? Aynı sınıfa 50 çocuk koyduğunuz bir okul ile 5-10 çocuk koyduğunuzu aynı kategoride eritemezsiniz. Yol gidilirken neye göre ve nasıl hareket edeceğimiz belirlenmeli ki yolun neresinde frene basıp neresinde gaza basacağımızı bilmeliyiz. Bu da ancak toplumsal uzlaşı ve katılım ile sağlanır. Bu noktada tüm verilerin paylaşılması, herkesin görüşünün alınması önemli. ‘Okullar 1 Mart’ta açılacak’ dendi ama 1 gün öncesi vazgeçildi. Bu kritersizliktir. Bize bir yol planı lazım” diyor.

BİREYSEL ÖNLEMLERDEN VAZGEÇMEYİN

Yazının Devamını Oku

Hayvanseverleri reklam için mi üzüyor

Servetinin hatırı sayılır bölümünü gerçek kürklere harcayan Türk sanat müziğinin güçlü sesi Bülent Ersoy, 55 tilki kürkünün kullanıldığı özel tasarım paltosuyla yine eleştiri oklarının hedefinde. Siparişin zamanlaması ise manidar! Bu da akıllara kürkleri Ersoy’un hayvanseverleri kızdırıp gündemde kalmak için alıp almadığı sorularını getiriyor.

55 TİLKİNİN BEDELİ 450 BİN LİRADaha önce de defalarca kürkleri sebebiyle tepki çeken Bülent Ersoy, alışkanlığından vazgeçmiyor. Ersoy bu kez de 55 tilkinin kürkü kullanılan, özel üretim palto için 450 bin lira ödedi. 2. Sayfa hesabındaki habere göre Ersoy ‘rönar arjante’ cinsi gümüş tilki kürkü, 4 ay önce sipariş etti. Hemen hemen aynı tarihlerde üzerinde tilki kafaları bulunan, tanesi 60 bin liraya iki kürk aldığı için günlerce eleştirilmişti Ersoy. Tepkiler üzerine de kürklerini Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne (ÇYDD) bağışlayacağını duyurmuştu.



DERNEK BAĞIŞI KABUL ETMEDİ

Dernek ise “ÇYDD, tüzüğü gereği doğa, çevre ve canlı haklarına saygılı olmayı ilke edinmiştir, efsane genel başkanımız Prof. Dr. Türkan Saylan’ın ‘Hayvanlar ve Çocuklar’ adlı kitabı ile can dostları olan köpeği ve kedilerine duyduğu sevgi derneğimizin hayvan haklarına verdiği önemin önemli sembollerindendir” açıklaması yaparak bağışı kabul etmediğini açıklamıştı.

HAYVANLARIN ÖLÜMÜNE NEDEN OLUYORSUN

Yazının Devamını Oku

Akıllardaki soru: Pandemi ne zaman biter

Bugüne kadar hekimler-uzmanlar-aşı üreticileri “Salgın ne zaman biter?” sorusunun yanıtını hep boş bıraktı. Ta ki düne kadar... Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölge Müdürü Dr. Hans Kluge, iyimser bir tahminle COVID-19 salgınının 2022 yılının başlarında biteceğini söyledi. Ben de aynı soruyu bu kez pandeminin başından beri canla başla çalışan hekimlerimize sordum. Bakın neler dediler...

KADERİMİZ AŞI ŞİRKETLERİNE BAĞLI

HÜRRİYET gazetesi başyazarı Prof. Dr. Osman Müftüoğlu’na aynı soruyu, daha 2 gün önce, Hürriyet YouTube kanalında başlayan ‘Hürriyet Bizimle’ köşesinde sormuştum. Neden ve niçinlerini uzun uzun anlattı. Tıklayıp izleyebilirsiniz de ama kısaca özetleyecek olursak ‘Salgının ne zaman biteceği aşı şirketlerinin ne hızda aşı üreteceğine bağlı’ diyor, şöyle devam ediyor: “Pandemi demek ‘küresel sorun’ demektir. Yani bu salgını dünya çapında kontrol altına almadığınız müddetçe ‘Maskeler havaya, hurra!’ diyemezsiniz. Küresel bir sorun sadece ülkesel bazda çözülmez. BM’nin açıklamasına göre dünya genelinde 130 ülkeye aşı gitmiş değil. Daha çok aşıya ve yeni aşılara ihtiyacımız var. Ama şunu söylemeden de geçmeyeyim. Türkiye aşılamayı bugün ki hızla götürebilir, mayıs ayı sonunda Sağlık Bakanlığımızın hedeflediği 100 milyon aşılamayı yakalayabilirsek bizi geçen yıla oranla daha iyi bir yazın beklediğini söyleyebilirim. Maskeyi çıkarmak içinse çok erken. Toplumsal bağışıklığı aşılama ile sağlayabilirsek, maskeleri çıkaramasak da önümüzdeki sonbahar daha medeni bir toplum haline yeniden dönüşebiliriz.”

TARİH VERMEK ÇOK İYİMSERCE

SAĞLIK Bakanlığı Toplum Bilimleri Kurulu üyesi Prof. Dr. Mustafa Necmi İlhan, ‘Zor yerden sordun?’ diyor ve aynı zamanda DSÖ’deki görevi nedeniyle arkadaş olduğu Dr. Hans Kluge için de ‘Yaktı bizi!’ diyerek, espriyi patlatıyor. Peki, bu soruyu yanıtlamak, net bir tarih vermek neden zor? Prof. Dr. İlhan şöyle özetliyor: “Büyük bir motivasyon ile umut dolu bir açıklama yapmış Dr. Kluge. Bir tarih vererek iyimser davranmış. Bir kere bitecek ne demek? Nasıl bitecek? Burada kasıt günlük-sosyal hayatın bir şekilde devam edeceği ise... Belki bu olabilir ama şahsi fikrim rahatlama demek maske-mesafe-hijyenden uzaklaşmak demek değil. Bu savaşı hayatımızdan 3 temel prensibi; maske-mesafe-hijyeni çıkararak kazanamayız. Çünkü salgın devam ediyor. Virüs mutasyonlara uğruyor. Evet, virüsü artık daha iyi tanıyoruz ama bir tarih vermek çok iddialı olur. Ama şunu diyebilirim: “Bu salgının ne zaman sona ereceği aşılamayla beraber global gelişmelerle de doğru orantılı olacak...

2022’DE CİDDİ BİR KIRILMA OLABİLİR

İSTANBUL Florence Nightingale Hastanesi’nden enfeksiyon uzmanı Dr. Gökçe İnan: “Net bir tahmin mümkün değil. Hiçbir sağlık otoritesi ‘Kesin şu tarih’ diyemez. Dr. Kluge’de ‘Benim kişisel tahminim’ dedi. Katılıyor muyum? Evet. Açıkçası ben de 2022 başlarında ciddi düzeyde bir kırılma olabileceğini düşünüyorum. Beni endişelendiren şeyse mutasyonlar. Gerçi çok sıkı takip altında. Türkiye’de de Cerrahpaşa’da mutasyonların genetik analizleri yapılıyor. Aşıların mutant virüslere kısmi etkili olacağı öngörüsü de var. Ayrıca aşılar çeşitlenir ve herkes kendi ülkesinde üretmeye başlarsa aşıya ulaşım da kolaylaşacak. Bu çerçeveden bakarsak gelecek yıl, bu yıl ve önceki yıla göre daha rahat olabilir. Kısıtlamalar kalkar mı? Bir süre daha devam edeceği aşikâr. Çünkü şu ana kadar dünya genelinde 100 milyon kişi aşılandı. Toplumun yüzde 60’ı bağışıklık kazanmadan sürü bağışıklığından söz edemeyiz. Herkesin aşıya ulaşabildiği ve belli bir antikor seviyesi yakalandığı gün bu iş biter.”

DÜNYA ORTAK MALIMIZ DERSEK BİTER

Yazının Devamını Oku

Akran zorbalığı out, ekran zorbalığı in

Sizce de bilgisayar, akıllı telefon ve tabletler hele de pandemiyle neredeyse vücudumuzun bir uzvu haline dönüşmedi mi? Yolda, evde, işte ve hatta yatakta bile elimizden düşürmediğimiz bu dijital aletler artık eğitim-iş-sosyalleşmenin olmazsa olmazları. Geçtiğimiz yıllara oranla son 1 yıldır dijital kullanımın hızla artması, çocuklar ve gençleri de iki büyük tehlikeyle karşı karşıya bırakmış durumda: Siber zorbalık ve zararlı içeriklere kolay erişim. Öyle ki şimdi akran zorbalığı ‘out’, ekran zorbalığı ‘in’.

SİBER ZORBALIK İNTİHARA SÜRÜKLEYEBİLİR

ÇOCUK ve genç psikiyatristi Doç. Dr. Veysi Çeri, okul ve aile yaşantısı dört dörtlük olmasına rağmen arkadaşları tarafından siber zorbalığa uğrayan, depresyona giren, sonrasında da intihara kalkışan 7-8 danışanı olduğunu ve sürecin maalesef ki gençleri intihara kadar sürükleyebileceğini söylüyor. Yani ‘siber zorbalık’ da en az akran zorbalığı kadar tehlikeli. Hele de sistematik bir hal aldıysa! Doç. Dr. Çeri “Bu noktada en büyük görev ebeveynlere düşüyor. Mücadelenin en önemli anahtarı çocuk ile ebeveynleri arasında kaliteli bir iletişim. Anne-babasının her durumda yanında olduğunu bilen çocuk, başına bir şey geldiğinde durumu ilk olarak onlarla paylaşacaktır. Bu noktada aşırı baskıcı ya da aşırı zayıf; her olumsuzluktan etkilenip üzülen, çözüm yolu aramaktansa sadece kendini parçalamak ile yetinmek yerine çözüm odaklı, sevgi dolu ebeveynler olunmalı. Ki zorbalığa uğrayan çocuk ya da gençte ‘Babam duyarsa ya beni ya arkadaşımı döver/öldürür’ ya da ‘Anneme anlatsam kahrolur’ gibi düşüncelere kapılmamalı” diyor.

DİJİTAL OKURYAZARLIK ÖNEMLİ

Amerikan Pediatri Derneği’nin 18 yaşına kadar ‘ekran gözlemlemesi’ önerisinde bulunduğunu belirten Doç. Dr. Veysi Çeri, sanılanın aksine ergenlik dönemindeki çocukların değil 10-15 yaş arasının ekran zorbalığından daha çok etkilendiğini söyleyerek, şöyle devam ediyor: “Aileleri olarak sizler çocuğunuzun tabletinde, bilgisayarında ya da telefonunda neler döndüğünü bileceksiniz. Yalnız dikkat! Bunu yaparken siz de bir zorbaya dönüşmeyin. Onun yerine dijital okuryazarlık, teknoloji konularında kendinizi geliştirin ki çocuğunuz ‘Hangi sitelerde dolanıyor? Ne okuyor? Kimlerle yazışıyor/konuşuyor? Kullandığı cihaz ne? Hangi oyun tehlikeli?’ gibi konuları rahatlıkla takip edin. Ayrıca eğitimciler-okul yöneticileri de bu konuda bilinçlendirilmeli. Çünkü bu konu ‘Arkadaşın sana şaka yapmıştır’ deyip geçilemeyecek kadar önemli. Farkındalık çalışmaları yapılmalı.”

SOSYAL MEDYAYA DİKKAT

“Zorbalar, mağdurların psikolojisinin çökmesiyle zorbalığın şiddetini daha da artırırlar. Zaman zaman cinsel tacize kadar varan süreçler de yaşanabilir. Yöneltilen zorbalığın menşei ve şiddetine bakılmaksızın her durum gerekli yerlere (savcılık-polis) bildirilmeli. Zorbalığı yapan, yaptığının yanına kalmayacağını bilmeli. Ayrıca çocuklar adına açılan sosyal medya hesaplarının ya da ‘masum’ denilerek paylaşılan fotoğrafların da siber zorbalığı tetikleyebileceği unutulmamalı. Bugün birçok ebeveyn güvenli olmadığı gerekçesiyle çocuklarının sokakta oynamasına izin vermiyor. Oysa kimin ne olduğunun belli olmadığı sosyal medya o sokaklardan daha tehlikeli.”

SİBER ZORBALIK NEDİR

Yazının Devamını Oku

Dikkat dikkat! Yılın ikinci dolunayı kapıda

4 gün önce astrologların son 1 yıldır bağıra bağıra seslendirdiği Satürn-Uranüs kare açısı gerçekleşti. Merkür ise bugün itibarıyla gerilemesini bitirdi, düz seyrine başlayacak. Ve dahası 27 Şubat’ta yılın ikinci dolunayı var. Tüm bunlar ne demek mi? İnanmazsınız ama uzun zaman sonra astrologlar ilk kez müjdeli haberler veriyor. ‘Büyük güç mücadeleleri yaşansa da aklını kullanana şans, bolluk, bereket getirecek.’

MAKSİMUM POTANSİYELİNİZİN ORTAYA ÇIKACAĞI BİR DÖNEM
Uranyen astrolog Sevilay Eriçdem bu dolunayın insanlardaki maksimum potansiyeli açığa çıkaracağını, kolları sıvayıp işe koyulmanın tam zamanı olduğunu söylüyor ve şöyle devam ediyor: “Müjde! Kova burcunda gerçekleşen Merkür gerilemesi sonlandı. Ne demek bu? Merkür gerilerken, kişiler, zihnen daha rasyonel bir bakış açısı içinde bulunur ve konulara daha ziyade duygu katmadan bakar. Kova ise düzeni temsil eder. O nedenle de bu süreçte kişiler kendilerine ‘İçinde bulunduğum düzen doğru ve sağlıklı mı?’, ‘Böyle mi devam eder?’ yoksa ‘Bitmek zorunda mı?’ gibi sorular sordu ve yaşamları ile alakalı kararlar aldı. İlişkiler, ailevi durumlar, çocukların eğitimi, mesleki anlamda, bir işe girmek-ayrılmak, şirket açmak- kapatmak gibi konular masaya yatırıldı. Yani birçoğumuz sosyal-toplumsal statülerimiz ile alakalı kararlar aldık. Retro bittiğine göre şimdi alınan kararları uygulama zamanı.”

MASRAF ENERJİSİNE DİKKAT

“17 Şubat’ta ise Uranüs-Satürn karesi yaşandı, biri Boğa diğeri Kova’da. Boğa para ile alakalıdır. Yani der ki: ‘Düzen değiştirmek istiyorum ama maddi koşullarımın da beni desteklemesi lazım.’ İşte bu noktada kişiler maddi anlamdaki konulara çözüm üretmek zorunda kalacak. Kredi yapılandırmaları, borç alma ya da var olan tasarruf kaynaklarını kullanarak bir düzen değişimine gitme gibi durumlar söz konusu olabilir. Bir tür ‘masraf enerjisi’ diyelim. Ama unutmayalım Satürn-Uranüs karesi, bize her zaman yeni olana gitmemiz gerektiğini söyler. Mevcut düzeni korumaya çalışmak işe yaramaz.”

DEĞİŞİM RÜZGÂRLARI ESİYOR

“Yani ‘Yeniliklere gidin’ diyor size hayat! Değişim rüzgârları esiyor. Ancak, insanlar, hele de bizim toplumumuz değişimden korkar, gelecek kaygılıdır ki kaygılar özellikle bu dönemde ayyuka çıkmış durumda. 27 Şubat dolunayı Balık-Başak hattında olacak ki Balık-Başak endişe, kuruntu, büyük hayal kırıkları, depresyon demek. Önümüzdeki 5-6 günlük süreçte birçok kişi duygusal değil ama zihinsel depresyona girebilir. Gelecek korkusu, kaygısı ile ‘Acaba ne olacak?’, ‘Beni ne bekliyor?’ soruları kafa karıştırır. Güneş ve Ay’ın karşı karşıya geldiği durumlarda kadın-erkek ilişkileri de öne çıkar. Yani hem toplum önündeki statülerimiz hem de ilişkilerimiz etkilenecek. Ayrılmalar, boşanmalar veya tam tersi ani kararla alınan evlenmeler, beklenmedik barışmalar potansiyeli var. Burada önemli olan verilen kararın mutlaka uygulanmasıdır. Korkmak hiçbir şeye çözüm olmaz.”

GÜÇ MÜCADELELERİ KAPIDA

“İçinde bulunduğumuz düzen içerisinde bizi kışkırtan, zorlayan insanlarla ciddi anlamda zihin savaşı vereceğiz.

Yazının Devamını Oku

‘Sağlıklı olmak’ mutluluğa yetti

Türkiye’de mutsuz olanların sayısı mutlu olanlara göre hâlâ geride olsa da geçen yıla kıyasla mutsuzların sayısı artışta. Bunu ben değil, TÜİK araştırması söylüyor. Ankete göre evliler evli olmayanlara, kadınlar erkeklere, eğitimsizler eğitimlilere oranla daha mutlu. Pandemi süreci ankete de yansıdı. 2020’de bireyleri en mutlu eden durum ‘sağlıklı olmak’ oldu. Peki, mutluluğu çoğaltmanın bir formülü var mı? Mutsuzluk sebeplerimiz neler? Araştırdım.

MUTLULUK NEYİ NASIL YAPTIĞIMIZLA ORANTILI

KLİNİK psikolog Prof. Dr. Ebru Şalcıoğlu’na göre ‘mutluluk’ genel hayattan memnuniyet halidir ve kıstasları var. Neler o kıstaslar? Prof. Dr. Şalcıoğlu “Romantik bir birlikteliği var mı? Ekonomik durumu ne? Sağlık sorunları bulunuyor mu? Sosyal ilişkileri; aile-arkadaş-çevre nasıl? Sorulara verilecek olumlu cevaplar kişinin mutlu hissedip hissetmediği üzerinde hayli belirleyicidir. Yani kişi romantik ya da diğer sosyal ilişkilerinden birinde mutsuz, ekonomik gücü istediği ölçüde iyi değilse ‘mutlu’ diyemeyiz” diyor.

PANDEMİNİN ETKİSİ

TÜİK verilerine göre 2020’de insanları en çok sağlıklı olmak -yüzde 70.9 oranla mutlu etti. Bunu sevgi, başarı ve para takip etti. Prof. Dr. Şalcıoğlu “İnsanların herhangi bir fiziksel soruna sahip olmadan yaşaması elbette çok önemli. Ama böyle bir oran ilk kez çıktı. Demek ki sağlık paradan bile kıymetliymiş” diyerek hayatımızda pandemi ile öncelik sıralamamızın da değiştiğine dikkat çekiyor.

65 YAŞ ÜSTÜ NEDEN MUTLU

Yaş gruplarına göre ise en mutlular 65 ve üzeri grubu. Prof. Dr. Şalcıoğlu sonucun bilimsel literatür ile uyumlu olduğunu belirterek, şöyle devam ediyor: “Genç iken mutsuzlar, yaşlandıkça birden mutlu olmuyorlar elbette ama büyük olasılıkla yüklerden, sorumluluklardan kurtuldukları için daha özgür ve mutlu hissediyorlar. İstedikleri gibi bir hayat yaşayabilmenin keyfini sürüyorlar.”

“Araştırmaya göre evli olanlar olmayanlara oranla daha mutlu. Bu da literatürde mevcut.

Yazının Devamını Oku

Kadından mühendis bal gibi de olur

Kadına yönelik şiddet sadece aile içinde değil, çalışma yaşamında da kendini gösteriyor. Daha geçtiğimiz günlerde maden mühendisi Canan Tosun, Marmara Adası’nda çalıştığı mermer ocağının sahibi tarafından yumruklu saldırıya uğradı. Kadınlar işyerinde şiddetin önlemesi ve işyerinde şiddete uğrayan kadınların korunması için yasaların uygulanması talebinde. Bir de erkek egemen olduğu düşünülen mühendislik gibi mesleklerde “Biz de varız, alışın” diyorlar...

İŞYERİNDE ŞİDDET SON BULSUN

TMMOB Maden Mühendisleri Odası İkinci Başkanı Banu Kekeç Saçın öncelikle Canan Tosun’a yönelik saldırının kabul edilebilir olmadığını belirterek, “Şiddetin her türlüsüne karşıyız. Toplumsal cinnet hali öyle bir noktaya vardı ki kadınlar artık işyerinde de güvende değil. Tosun’un yaşadıkları basına yansıdı. Bir de yansımayan, duyulmayan durumlar var. ‘Cezasızlık’ erkeklere güç veriyor. İstanbul Sözleşmesi’nde de yer alan işyerinde şiddetin önlemesi, işyerinde şiddete uğrayan kadınların korunması maddelerinin uygulanmasını talep ediyoruz. Bu tarz olaylar cezasız kalmamalı” diyor.

Maden mühendisi Saçın, sorunların aslında daha eğitim görürken başladığını belirterek, şöyle devam ediyor:

SORUNLAR STAJDAN BAŞLIYOR

“Daha yolun başında kadın mühendisleri staja kabul etmeyen şirketler var. Şantiye ortamı tamamen erkeklere yönelik. Ne kadın soyunma odası, ne tuvalet ne de yatakhane var. Profesyonel yaşamda ise erkeklerin tercih etmediği işler için daha az ücretle çalışma koşuluyla iş bulabiliyoruz. Erkekler ne kadar hata yaparsa yapsın göze batmazken biz ilk hatamızda ‘Kadın işte, bu işi yapamıyor’ diyerek öteleniyoruz. Mühendislik fiziksel olarak değil, beyinle yapılan bir meslek olmasına rağmen bambaşka kıyaslamalar yapılıyor. Fiziksel ve sözlü tacize uğrayan çok kadın arkadaşımız var. Patron da aynı çalışan da aynı. Bunlara kulaklarımızı tıkayıp büyük çabalarla işimize devam ediyoruz. Kadın mühendisler olarak çalışma grupları oluşturduk. Çözüm örgütlenmede. Biz mücadele etmezsek kimse bize bu hakları kimse vermez. Vazgeçmeyeceğiz. Varız ve hep olacağız.”

TÜRK Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) 2019 sonu verilerine göre odaya kayıtlı 446 bin 824 erkek (yüzde 77) 133 bin 44 kadın (yüzde 23) var. Kadınların sayısı geçtiğimiz yıllara oranla artmış olsa da sayıca üstünlük mesleğin ‘erkek işi’ olduğu algısına sebep oluyor.

VAR OLMA SAVAŞI VERİYORUZ

Yazının Devamını Oku

Gara’da teröre büyük ‘Pençe’

Terör örgütü PKK’nın 3’ü personel, 13 sivil vatandaşımızı canice şehit ettiği, 48 teröristin öldürüldüğü, 2’sinin ise sağ yakalandığı Gara’da Pençe-Kartal 2 Harekâtı tamamlandı. ‘Son derece özel ve kritik’ olarak nitelendirilen bu harekât ile terör örgütüne ağır bir darbe vuruldu. Peki, operasyon neden önemliydi? Sincar’a uzanır mı? İşte yanıtları...

AMAÇ, TERÖRÜ SINIR İLERİSİNDE BERTARAF ETMEK

İSTANBUL Aydın Üniversitesi öğretim üyesi ve emekli Tuğgeneral Dr. Naim Babüroğlu, Irak’ın kuzeyinde Türkiye sınırından yaklaşık 40 kilometre uzaklıkta, Kandil ile Sincar arasındaki Gara’nın, Kandil Dağı’na uzak ancak arazisinin dağlık olması sebebiyle terör örgütü PKK’nın kalbi Kandil kadar önemli ve stratejik bir konuma sahip olduğunu söylüyor. PKK’nın bu bölgede 1990’lardan bu yana yuvalandığını belirten Dr. Babüroğlu “TSK, bugüne kadar adı konulmayan birçok operasyonla aslında burada ‘güvenli bir bölge’ oluşturdu. Amaç, sınırı ‘ileriden’ korumak. Çünkü PKK, 1984’ten bu yana her bahar sınırdan sızar, eylemlerine başlar, yaza doğru da eylemlerini arttırır. Kışın ise belirli alanlarda toplanır, hazırlık yapar, eğitimlerini tamamlarlar. Türkiye, iklim-doğa şartları ne olursa olsun, örgütün hiç beklemediği bir zamanda baskın tarzında böylesi bir operasyon yaparak, PKK’nın mühimmat depoları ile kamplarının ve yeraltı mağaralarının bulunduğu Kuzey Irak’ta örgütün varlığını ortadan kaldırmak, eylem yapmasını engellemek, sınırların güvenliğini sağlamak adına önemli bir adım attı” diyor.

KUZEYDEN SİNCAR’IN KONTROLÜ SAĞLANDI

Sincar’ın Türkiye sınırına Nusaybin’e 90, Silopi’ye 100 kilometre uzaklıkta, Türkiye-Irak sınırının kesiştiği stratejik bir noktada olduğunu belirten Dr. Babüroğlu, Gara’nın ise Sincar’ın kuzeyinde olduğunu hatırlatarak, şöyle devam ediyor: “Dolayısıyla TSK burayı kontrol ederek, bir noktada Sincar’ın da kontrolünü sağlamış oldu. Fırat’ın doğusu, Suriye’nin kuzeydoğusunda var olan PYD/PKK terör örgütünün Gara’ya geçiş imkânları sınırlandı.”

SİNCAR’A OPERASYON OLMAZ

“Biliyorsunuz, Gara’ya yapılan bu operasyonu ABD’nin Türkiye büyükelçisi destekledi,

Yazının Devamını Oku

'Mutlu aşk vardır' ama nasıl

Louis Aragon şiirinde ‘İnsan her şeyi elinde tutamaz hiçbir zaman’ der ‘Mutlu aşk yoktur’ diye de bitirir. Öyle mi dersiniz? Hele de içinde olduğumuz bu yüzyılda aşk zor ve imkânsız mı? Sizi bilemem ama psikologlar ‘Hiç de değil. Kalıcı ve güçlü bir aşk mümkün’ diyor. İyi de nasıl? Tam da Sevgililer Günü’nde var mı verebilecekleri bir formül? Sizin için sordum...

KENDİNİ SEV, KARŞINDAKİNİ MUTLU ET

Uzman psikolog Şenay Ölmez’e göre partner ilişkilerinde uzun süreli mutluluk mümkün. Bu işin öyle formüle falan da pek ihtiyacı yok aslında. ‘Empati, saygı, doğru sevmeyi bilmek işin anahtarı...’ Ama bazen anahtar elinizde olsa da kapıyı açmak o kadar kolay olmuyor. Neden? Ölmez ‘Çünkü kişi önce kendini sevmeli, kendine saygı duymalı’ diyor, şöyle devam ediyor: “Karşı taraftan büyük beklentiler içine girmek, mutlu olmanın koşulunun, sadece karşı tarafın sizi mutlu etmesine bağlanması gibi durumlar aşkı zora sokuyor. Oysa mutluluk öncelikle bireysel bir kavramdır. Kişi önce kendini mutlu etmeyi öğrenmeli. Hayatta bir hedefi, hobisi, farkındalığı olan yani varlığını ve mutluluğunu bir başka kişinin varlığına bağlamayan kişiler mutludur. Bu aşamayı başarıyla tamamlayanlar partner ilişkilerinde de mutlu olur. Yani kendini sevip mutlu eden karşısındakini de aynı ölçüde tamamlar.”

AŞKTA KOŞUL YOKTUR

İlişkilerde yaşadığımız sorun ve mutsuzluğun en önemli nedenlerinden biri koşullu davranmaktır. Sevgilimizi, eşimizi, partnerimizi ‘bizi mutlu edecek tek kişi’ olarak görüyoruz. Bu, beklentiyi arttırır. Oysa, o da biz de kendi kendimize var olmayı öğrenirsek, ilişki kendiliğinden iyileşir. Bırakın birlikte olduğunuz kişi mutlu hissettiği şeyi yapsın. Siz de yapın! Beslenin ki birbirinizi besleyebilin. ‘Sen bunu yaparsan mutlu olurum’ laflarını bırakın. Sevgide, aşkta koşul yoktur.

BAŞKA İLİŞKİLER SİZİ BESLER

Arkadaşlık, aile ilişkileri, eğitim, hobiler... Tüm bunlar kişileri besler. Bu kaynakları tutmak, beslemek size farklı yaşam alanları oluşturur. Tıpkı bir çiçek gibi! Çiçek sadece su ile beslenmez. Vitaminini vermek, toprağını değiştirmek, güneşe çıkarmak da gerekir... İlişkilerde de böyle. Kendiniz için oluşturacağınız farklı yaşam alanları ilişkinizi olgunlaştıracağı gibi bu durum sevgilinizi ne daha az sevdiğinizi ne de ondan vazgeçtiğinizi ne de artık onunla ilgilenmediğinizi gösterir.”

SEVGİYE YATIRIM YAPIN

Yazının Devamını Oku

Hurafeye inanma maskeyi çıkarma

Sarmısak, yanmış portakal, hindi otu, arı sokması ya da etil alkol... İnternet koronavirüse iyi geldiği iddia edilen bu saçma hurafelerle dolu. Yetmezmiş gibi bir de sosyal medyada ‘Maskeyi çıkarıyoruz’ etiketiyle tehlikeli bir kampanya başlatıldı. Aman gaza gelmeyin! Uzmanlar bu tür bitki ve yöntemlerin karaciğerden böbrek yetmezliğine ve hatta kalp krizine kadar bambaşka sorunları beraberinde getireceği ve maskeyi çıkarmak bir yana, kapalı mekânlarda çift maske takılması gerektiği yönünde uyarıyor.

ÖLÜMLE SONUÇLANAN DURUMLAR VARALTINBAŞ Üniversitesi öğretim üyesi, mikrobiyolog Dr. İpek Ada Alver, internette yer alan bilgi kirliliğinin salgının önüne geçmede zorluklar yarattığını belirterek, “Salgınla mücadelede en kritik noktadayız! Uzman olmayan kişilerin verdiği tedavi kürleri ve kulaktan dolma bilgiler nedeniyle sağlığımız tehdit altında ve işin kötüsü internette dolaşan bu hurafeleri uyguladıkları için acile kaldırılan, organ yetmezliği yaşayan hatta ölümle sonuçlanan pek çok durumla karşılaştık” diyor.



BİLİME GÜVENİN

İran’da koronavirüse iyi geldiğini düşünerek etil alkol içen çok sayıda insan hayatını kaybetti. Çin’de günde 1.5 kilo sarmısak tüketen bir kadın boğazında meydana gelen tahriş nedeniyle acile kaldırıldı. Hindistan’da şeytan elması meyvesi ve deve idrarını tüketen onlarca kişi ölümle burun buruna geldi. Türkiye’de de hayli popüler olan udi hindi otunun karaciğer yetmezliğine sebep olduğu

Yazının Devamını Oku

Restoran ve kafeler açılacak mı

Cumhurbaşkanı Erdoğan vaka sayısının durumuna göre kısıtlamaların kademeli olarak kalkabileceğini söyledi; kafe, restoran ve lokanta sahiplerinin de gözü kulağı gelecek iyi habere çevrildi. Öyle ki bir kısım esnaf sosyal medyada #1MarttaAcıyoruz hashtag’i ile hem tarih veriyor, hem de yaşadıkları zorluklara dikkat çekmeye çalışıyorlar. Neredeyse 1 yıldır kapalı olan işletme sahipleri gösterilecek yol haritasına harfiyen uyacaklarını belirterek “En kısa zamanda, en sert tedbirlerle açılsın” çağrısı yapıyor.

HES KODU İLE AÇALIM

TÜM Restoranlar ve Turizmciler Derneği Başkanı Ramazan Bingöl, konu toplum sağlığı olduğu için hassas davrandıklarını, Bilim Kurulu tavsiyeleri ile hükümetin atacağı adımları beklediklerini, o nedenle de sosyal medya üzerinden de olsa yürütülen kampanyalara şimdilik destek vermediklerini belirtiyor ve “Ama bu demek değildir ki esnafımız zorda değil” diyor. Peki beklenti ne? Şöyle anlatıyor: “TSE ile bir protokol imzaladık. Temizlik, hijyen, gıda güvenliği gibi konularda şartları harfiyen yerine getiren işletmelere COVID-19 Güvenli İşletme Belgesi veriyoruz. Bu belgeye sahip olan ve iyi niyeti suiistimal etmeyecek binlerce işletme var. Gelin, HES kodu ile bu işletmeleri açalım. 5 önerimiz var.”

5 MADDEDE YOL HARİTASI

1)Bir an önce ‘en sert tedbirlerle’, gerekirse ilk etapta yüzde 50 kapasite ile açalım.

2)Hijyen kuralları en katı şekilde uygulansın. Tedbirlere uymayanlar gerekirse kapatılsın.

3)Müşteriler HES koduyla restoranlara girsin.

4)Yeme-içme sektörü çalışanlarına aşılamada öncelik verilsin, risk en aza indirilsin.

Yazının Devamını Oku

Omurilik soğanını bilmeyen hekim olur mu

‘Kim Milyoner Olmak İster’ yarışmasında Dr. Ali Çiçek’in sorulan soruya ‘omurilik soğanı’ yerine omurilik sarımsağı cevabı vermesi, “Böyle basit bir soruya nasıl yanıt veremez?” sorusunu gündeme taşırken, “Türkiye’de yeterli tıp eğitimi verilmiyor” tartışmasını da beraberinde getirdi. Dr. Ali Çiçek, şıkları duymadığı için yanlış cevap verdiğini savunuyor. Peki, bir doktor bir soruya yanlış cevap verdi diye “Türkiye’de tıp eğitimi bitti” denilebilir mi?

‘ŞIKLARI DUYMADIM’
TARTIŞMALARIN odağındaki isim Dr. Ali Çiçek sosyal medya hesabından bir açıklama yaptı. Dr. Çiçek ilk etapta soru ve şıkları hiç duymadığını belirterek, “Sadece ilk şık olan ‘omurilik sarımsağını’ duydum. Sonrasında diğer şıkların tekrar edilmesini istedim. Ses kesilince ‘omurilik soğanı’ olması gerektiğini söyledim. Videoda bu bölüm yok. Sanırım süre nedeniyle kesilmiş. Olayın özeti bu” dedi.

LATİNCESİNİ BİLMESİ YETERLİ

TÜRKİYE’nin sayılı üniversitelerinden, İstanbul Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Tufan Tükek, soruya verilen yanlış cevaptan yola çıkarak “Türkiye’de tıp eğitimi bitti” demenin yanlış olduğunu düşünüyor. Prof. Dr. Tükek “Tıp fakültesi öğrencilerimize bunu ‘omurilik soğanı’ diye öğretmiyoruz ki... Latincesini (medulla oblongata) ve İngilizcesini öğretiyoruz. Tıp dili bu. Sanki ‘Çok basit bir şeyi dahi hekimlerimiz bilemiyormuş’ gibi bir algı oluşturuldu. Kaldı ki hekim arkadaşımız cevabı belki biliyordu ama anlık bir dalgınlık, dikkat dağınıklığının kurbanı oldu. Hepimiz insanız. Durumun bu kadar abartılmasını ve meslektaşımın linç edilmesini anlamsız buluyorum” diyor.

‘TIP EĞİTİMİ BİTTİ’ SÖZÜ DOĞRU DEĞİL

YÖK, 2019-2020 eğitim-öğretim döneminde 5’i yurtdışında, toplam 139 tıp fakültesi için 15 bin 500 kontenjan açtı. Bu fakültelerden 38’i mezuniyet öncesi tıp eğitimi programına akredite. 14’ünün başvurusu henüz sonuçlanmadı. Başka bir ifadeyle, 82 tıp fakültesinin mezuniyet öncesi eğitim programlarının asgari standartları taşıyıp taşımadıkları belli değil. Prof. Dr. Tükek “Tıp fakültesi eğitiminin belli bir standardizasyonu olmadığı açık. Neredeyse her ilde bir fakülte var. Bunların denetimleri YÖK tarafından yapılıyor. Aralarında iyi eğitim verenler kadar altyapı, pratik ve hoca sorunları nedeniyle yeterli eğitimi veremeyenler de illa var. Ancak bir soruya verilemeyen cevabı ‘Tıp eğitimi bitti’ gibi bir tartışmaya bağlamak doğru değil. İkisi farklı. En iyi fakülteden mezun olan bir gençte bu soruyu bilemeyebilirdi ki bilmek zorunda da değil” diyor.

Yazının Devamını Oku

Bizim anketin şampiyonu Tarhana

‘Menemen soğanlı mı olur soğansız mı?’, ‘Pizza mı yoksa pide mi?’ sorularıyla zaman zaman anketler düzenleyen ünlü yemek eleştirmeni Vedat Milor, bu kez ‘Tarhana mı, mercimek mi?’ diye sordu. Mercimek çorba yüzde 52 oyla şimdilik önde gidiyor ama Türkiye’nin sayılı şefleri tercihini şüphesiz tarhanadan yana kullanıyor. Peki neden?

ANADOLU KADINININ EL EMEĞİ VAR

FRANSA, İtalya, Katar, Almanya ve Yunanistan gibi dünyanın farklı yer ve kültürlerinde gastronomi ve mutfak koordinatörlüğü yapan ödüllü şeflerimizden Mehmet Yalçınkaya’nın oyu tarhanaya... Üzerinde çalıştığı yeni kitabında tarhanaya ayrı bir başlık açan şef Yalçınkaya, “Tarhana sosyolojiktir” diyerek uluslararası bir çalışmaya tarhana ile katılabileceğini söylüyor. Nedenine gelince: “Emek var, emek... Anadolu kadınlarının alın teri var. Onların ellerinde şekillenmiş bir ürün. Şu an makinede kurutuluyor olsa da teknik olarak güneşte kurutuluyor. Kiler kültürünü ortaya koyduğu gibi teknik de bir yemek. Hikâyede yoğurt, un ve baharatlar var. Bunları birleştirmek bile başlı başına bilgi, beceri ister. Ayrıca farklı tarhanalarımız var. Yani işin içine coğrafya da giriyor. Bazı bölgelerde sarımsaklı, bazı bölgelerde sadece kekik, domates, biber salçalı yapılıyor. ‘Tarhana işte!’ deyip geçilmemeli.”

GEL Bİ’ SICAK TARHANAMIZI İÇ

Tarhananın kültürel olarak sıcaklığı, aileyi de temsil ettiğini anlatan şef Yalçınkaya, “Anadolu’da ‘Gel bir tarhana çorbamızı iç’ derler. Kahve gibidir tarhana çorbası oralarda. Şifa tarafı da vardır. İnsanlar hastalandıklarında hemen bir tarhana çorbası kaynatırlar. Ben sadece çorba olarak değil, kaplama ürünü olarak da kullanıyorum, ‘Tarhanalı levrek’ yapıyorum mesela. Su ile eziyorum, balığın üzerini tarhana ile kaplıyorum. Tarhananın tüm bu serüvenini anlattığınızda şüphesiz büyük ödülü alacaktır. Mercimek metropolde önde gidebilir, ticari anlamda çok satabilir ama hikâyesi ne?” diye soruyor.

ÖNYARGI KURBANI

OSMANLI yemeklerini orijinal tarifleriyle günümüze taşıyan şef Ali Güler daha sorumu tamamlamadan cevabı yapıştırıyor: “Elbette tarhana.” Yanıtı sürpriz değil aslında. Çünkü restoranında ‘klasik restoran çorbaları’ olarak bilinen ezogelin ve mercimek yasak. Şef Güler bu iki çorba yerine menüye ‘Soran yemez’i sokmuş. Aslında günün çorbasına verdiği isim bu. Peki neden? Şöyle anlatıyor: “Önyargı yüzünden. Tarhanadan ısırgana, bakla, kereviz, bamyaya kadar her tür sebzeden lezzetli çorbalar yapıyoruz. Ancak ne zaman müşteriye ‘Tarhana ya da bamya çorba var’ desek ‘Mercimek alayım’ diyor. Çorbayı daha tadına bakmadan, ismine göre tercih ediyor. Çorbanın adını ve içinde ne olduğunu söylemediğinizde ise afiyetle yiyor. Tarhana da bu önyargının kurbanıdır.”

TÜRK MUTFAĞINI TANITAMIYORUZ

Yazının Devamını Oku

Mutasyonlu COVID-19'un a-b-c'si

Daha yeni COVID-19 virüsüyle yaşamaya alışmışken, hatta aşılamaların başlamasıyla “Eski normale yakında döneriz” düşüncesi ile hayal kurarken bu kez de virüsün ‘mutasyonlu’ versiyonları çıktı. Yayılma hızı en yüksek ve en riskli olan V1’e Türkiye’de 23 ilde rastlandı, V2 ve V3 versiyonları ise üç kişide görüldü. Mutant COVID-19 virüslere dair tüm bilinmeyenleri ve dikkat edilmesi gerekenleri araştırdım.

BEKLENMEDİK DEĞİL AMA ENDİŞE VERİCİ

BİLİM insanları bir virüsün mutasyona uğramasının beklenen yapısal bir değişim olduğunu söylüyor. Tüm RNA virüsleri için bu değişim neredeyse önlenemez bir netice. Hatırlayın! Influenza/grip, MERS ve SARS virüsleri de mutasyona uğramıştı. Teknik bir bilgi ama bilmek isteyenler için yazalım: Mutasyona ‘RNA polimeraz’ enzimi neden oluyor. Çünkü bu enzimin geriye yönelik düzeltme mekanizması yok. Yani virüs oluşurken meydana gelen hatalar düzeltilemediği için virüs farklılaşıyor. Oluşan bu yeni virüs ‘aslına uygun’ olmadığı için bulaşma hızı, hasta etme kabiliyeti, bağışıklık gücümüze etkisi gibi konular da haliyle tartışma konusu haline geliyor.

TÜRKİYE’DE 3 ÇEŞİT MUTASYON GÖRÜLDÜ

İNGİLTERE’de vaka sayısını hızla arttıran ve koca ülkenin bir anda kapanmasına yol açan mutasyonlu virüse Türkiye’de 23 şehirde, yaklaşık 200 kişide rastlandı. Güney Afrika ile Brezilya varyantına ise 3 kişide rastlanmış durumda. DSÖ verilerine göre, İngiltere’de ortaya çıkan mutasyon/varyant -biz V1 diyoruz- şu ana kadar 70, Güney Afrika kaynaklı olan -biz V2 diyoruz- 31 ülkeye yayıldı.

TETİKTE OLUNMASI GEREKEN BİR SÜREÇTEN GEÇİYORUZ

BİLİM

Yazının Devamını Oku

4 gencin sır ölümü: İntihar mı cinayet mi

Geçtiğimiz hafta sonu Manisa’da henüz 20’li yaşlardaki dört gencin cansız bedenleri yan yana bulundu. Üçü av tüfeğiyle, biri iddiaya göre boynu kırılarak öldürülmüştü. Bugün ise 3 gencin ‘Öteki tarafta görüşürüz’ diyerek çektikleri veda videosu ortaya çıktı. Ekipler intihar şüphesinde yoğunlaşsa da cinayet ihtimali de hâlâ masada. Zira gençlerden birinin iddia edildiği gibi boynu kırılarak ölmediği tespit edildi. Bu sır nasıl çözülecek? Adli Tıp Uzmanı, Türkiye’nin ilk CSI kitabının yazarı Prof. Dr. Halis Dokgöz ile konuştum.

BİTİŞİK NİZAM ATEŞ EDİLDİ

ÖNCE tüyler ürperten ve ‘Ah’ dedirten olayı hatırlamakta fayda var. 30 Ocak Cumartesi gecesi gençler, Amasya’ya askere gidecek bir arkadaşları için sonradan cansız bedeni bulunan Muharrem Zengin’in babasına ait bağ evinde eğlence düzenledi. Pazar sabahı gruptaki bazı gençler evden ayrıldı. Alaşehir’den gelen Neşet Dalgın, Serkan Zangal, Ümit Zangal ve Muharrem Zengin evdeki partiye devam etti. O gece neler yaşandı, bilinmiyor! Ancak pazar 17.00 sularında, 4 gencin cansız bedenleri bağ evinden 500 metre ötede yan yana dizilmiş halde bulundu. İddiaya göre, 3 genç sırayla tüfeği alıp intihar etti. Gençlerden ikisinin alnından, birinin çenesinin altından vurulduğu ve bitişik nizam ateş edildiği belirlendi. Vücudunda yara ya da kesik izi bulunmayan Ümit Zangal’ın ölüm nedeni ise otopsi sonucu belirlenecek ancak İzmir Adli Tıp Kurumu iddia edildiği gibi gencin boynunda herhangi bir kırık saptamadı. Gençlerin uyuşturucu kullanıp kullanmadıkları ise araştırılıyor.

HER OLASILIK MASADA

Üniversite öğrencisi Şule Çet’in bir plazanın 20’nci katından düşerek hayatını kaybettiği iddialarına karşın hazırladığı raporla dava dosyasının seyrini değiştiren Mersin Üniversitesi Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Halis Dokgöz 4 gencin ölümündeki sır perdesinin bir an önce aydınlatılması ve cinayet de dahil her ihtimalin masada olması gerektiğini söylüyor. İyi de ‘Bitişik nizam ateş edildi’ deniyor. Bu, intihara işaret etmez mi? Dokgöz “Her zaman değil” diyor ve şöyle özetliyor: “Namlunun ucunun vücuda temasıyla yapılan atışa ‘bitişik nizam’ denir. Bu tür atışlar intihar şüphesini güçlendirse de tetiği çekmek kendi kararları mıydı, 5. kişi var mıydı, buna zorlandılar mı? Tüm bunları anlayabilmek için öncelikle balistik inceleme yapılmalı. Kişilerin ellerinden örnek alınıp, ‘Elde atış artıkları var mı?’ gibi detaylara bakılmalı. Bu detaylar intihar ihtimalini güçlendirebileceği gibi aksi iddiaları çürütebilir de. Adli Tıp Kurumu henüz sonuçları yayımlamadı. O nedenle, kesin konuşmak için erken.

4 GENÇ NASIL ÖLDÜ

Prof. Dr. Dokgöz, vücudunda herhangi bir yara, iz ya da kesiğe rastlanmayan 4. kişi Ümit Zangal’ın boynunda, haberlere konu olduğu gibi bir kırık tespit edilmediğini belirtiyor, “Kesin ölüm nedeninin belirlenmesi için toksokolojik inceleme raporuna ihtiyaç var. Herhangi bir madde kullanımı var mı? Uyuşturucu, uyarıcı madde ya da alkol... Bu kişi, kuvvetle muhtemel diğer 3 arkadaşından önce vefat etti. Otopsi sonucunu görmek lazım ama mevcut bulgulara göre ‘Yaklaşık 1 gün önce ölmüş’ demek mümkün” diyor.

İNTİHAR BULAŞICIDIR

Yazının Devamını Oku

Küçük balığın büyük balığı yeme öyküsü

ABD borsası 1 haftadır ‘küçük yatırımcının büyük intikamı’ ile çalkalanıyor. Öyle ki yatırım şirketleri, teknoloji devleri ve hatta Beyaz Saray kafa kafaya vermiş, bu örgütlü intikamı nasıl durduracaklarının planlarını yapıyor. “Borsadan anlamam” diyenler bile olup biteni aksiyon dolu dizi kıvamında şaşkınlıkla izlerken, “Büyük balık küçük balığı yutar” hikâyesini tersine çeviren GameStop hadisesi ne? Ekonomist Prof. Dr. Emre Alkin’e sordum.

KÜÇÜK YATIRIMCININ İNTİKAMI

GAMESTOP, ABD’de video oyunlar satan 37 yıllık bir şirket. COVID-19 salgını etkisiyle ekonomik sıkıntılar yaşayan şirket, bir süre önce 450’ye yakın mağazasını kapatacağını duyurdu. Haliyle durum borsaya da yansıdı, şirketin değeri düştü. Hisseleri en fazla ‘açığa satılan’, yani yatırımcıların daha da düşeceğini tahmin ettiği hisseler arasına girdi. ABD’li yatırım fonları boş durur mu? Bu iflası paraya çevirmek isteyen Melvin Capital ve Citron Research harekete geçti ve şirketin 17 dolara kadar düşen hisselerinden ‘kısa pozisyon’ yöntemiyle para kazanmaya çalıştı. Benim gibi borsaya uzak olanlar için dipnot düşeyim: Kısa pozisyon ‘bir hisse senedinin fiyatının daha da düşeceği beklentisiyle ödünç alınıp, satılması’ demekmiş. Yani, şimdi sat! Kâğıt değer kaybedince daha düşük fiyattan al yerine koy! Elinizde dolar var diyelim. Daha da düşeceğini öngörüp bozuyor, sonra düştüğü seviyeden tekrar alıp borcunuzu ödüyor, aradaki kârı da cebe koyuyorsunuz. Kolay para!

‘KISA’ GÜNÜN ZARARI 5 MİLYAR DOLAR

Ancak işler Melvin Capital ve Citron Research’ün umduğu gibi gitmedi. Sosyal medya platformu Reddit’te bir araya gelen küçük yatırımcılar durumu fark etti ve örgütlü bir şekilde, Melvin Capital ve Citron Research sattığı an, hisseleri toplamaya başladı. WallStreetBets adlı forum üzerinden organize olan amatör yatırımcıların küçük alımları ile GameStop hisseleri yeniden yükselişe geçti. Öldürücü darbe ise ABD’li milyarder Elon Musk’tan geldi. 26 Ocak’ta Twitter’dan ‘Gamestonk!’ yazarak WallStreetBets forumu linkini paylaşınca grup daha da genişledi. 17 dolar civarındaki hisseler, küçük yatırımcı alımıyla, 400 dolara kadar çıktı. GameStop’u ve diğerlerini ‘short’ ederek milyarlar kazanan yatırım şirketleri Melvin Capital, Citron Research ve diğerleri ise 5 milyar dolardan fazla zarara girdi.

KAPİTALİZMİ KENDİ KURALLARIYLA ALT ETTİLER

Olayı böyle özetleyince ortada “Zenginden alıp fakire veren Robin Hood, güçlüye karşı kazanılmış zafer, kapitalizmi yenip, borsada devrim yapan halk var” gibi düşünebilirsiniz tabii. Yani en azından ben, “Nasıl olsa borsada param da yok” rahatlığı ile öyle düşünüyordum. Ekonomist Prof. Dr. Emre Alkin ile konuşana kadar. “Mesele o kadar romantik değil!” diyor. 5 soruda şöyle özetliyor.

ABD BORSASINDA HALK DEVRİMİ Mİ

Yazının Devamını Oku

Bale spor mu sanat mı

Gençlik ve Spor Bakanlığı’na bağlı Türkiye Dans Sporları Federasyonu’nun ‘bale antrenörlüğü’ kursu açmasının ardından “Bale spor mu yoksa sanat mı?” tartışması alevlendi. Sanatçılar ‘Bale spor değil sanattır’ kampanyası başlatırken, Türkiye’ye dansı sevdiren kişi olarak tanınan TDSF Başkanı, tartışmaların odağındaki isim Tolga Han Çinkitaş ile konuştum. Balenin sanatsal bir spor olduğu, amaçlarının baleyi ‘elit’ olmaktan çıkarıp halka indirmek olduğunu söylüyor.

BALE SANATSAL BİR SPORDUR

Türkiye Dans Sporları Federasyonu Başkanı Tolga Han Çinkitaş’a tartışmayı başlatan ‘bale antrenörlüğü’ kursunu sorarak başladım. Çinkitaş “Yeni bir şey değil” diyerek, şöyle devam ediyor: “2007 yılında, federasyonun ilk genel kurulunda baleyi, diğer tüm danslarda olduğu gibi, spor branşı olarak kabul ettik. Hatta ilk as başkanlığı Yonca Evcimik yaptı.

O dönem şartlar elverişli olmadığı için, bunu bir branş haline dönüştüremedik.  Geçtiğimiz yıl Gençlik ve Spor Bakanlığı antrenör kursları konusunda yeni bir sistem geliştirince, biz de bu işi bilen insanlara 5 kademeli bir müfredat yazdırdık. Yönetmelik çıkınca da ‘bale antrenörlüğü’ ilanı verdik.”

GENÇ MEZUNLAR İŞSİZ

‘Aman bu ilanı nasıl verirmişiz?’ Bir feveran! İyi de kursu sokaktan geçen, bale bilmeyen insanlar için açmadık ki! En az 5 yıllık tecrübe arıyoruz. Konservatuvar mezunları eğitim dairesinden, ikinci kademe antrenör belgesi alabiliyor. Yeni mezunlar? Dedik ‘Onlara bir istihdam açalım.’ Ben kaç kez şahit oldum, gençlerin çoğu boş geziyor, anaokullarına eğitmen girip çocuklara masal anlatıyorlar. Hem sportif bağlamda temelleri oturtmak, hem ihtiyaç duyulduğunda yetiştirdiğimiz antrenörleri değerlendirmek hem de konservatuar mezunu gençlerin kendilerini geliştirmelerine, yer bulmalarına yardımcı olalım istedik. Bizim 150’den fazla kulübümüz o kadardan fazla spor salonumuz var.”

ÇIKAR İDDİALARI ASILSIZ

“Peki, bale spor mu sanat mı?”

Yazının Devamını Oku