GeriFulya Soybaş Küçük balığın büyük balığı yeme öyküsü
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Küçük balığın büyük balığı yeme öyküsü

ABD borsası 1 haftadır ‘küçük yatırımcının büyük intikamı’ ile çalkalanıyor. Öyle ki yatırım şirketleri, teknoloji devleri ve hatta Beyaz Saray kafa kafaya vermiş, bu örgütlü intikamı nasıl durduracaklarının planlarını yapıyor. “Borsadan anlamam” diyenler bile olup biteni aksiyon dolu dizi kıvamında şaşkınlıkla izlerken, “Büyük balık küçük balığı yutar” hikâyesini tersine çeviren GameStop hadisesi ne? Ekonomist Prof. Dr. Emre Alkin’e sordum.

KÜÇÜK YATIRIMCININ İNTİKAMI

GAMESTOP, ABD’de video oyunlar satan 37 yıllık bir şirket. COVID-19 salgını etkisiyle ekonomik sıkıntılar yaşayan şirket, bir süre önce 450’ye yakın mağazasını kapatacağını duyurdu. Haliyle durum borsaya da yansıdı, şirketin değeri düştü. Hisseleri en fazla ‘açığa satılan’, yani yatırımcıların daha da düşeceğini tahmin ettiği hisseler arasına girdi. ABD’li yatırım fonları boş durur mu? Bu iflası paraya çevirmek isteyen Melvin Capital ve Citron Research harekete geçti ve şirketin 17 dolara kadar düşen hisselerinden ‘kısa pozisyon’ yöntemiyle para kazanmaya çalıştı. Benim gibi borsaya uzak olanlar için dipnot düşeyim: Kısa pozisyon ‘bir hisse senedinin fiyatının daha da düşeceği beklentisiyle ödünç alınıp, satılması’ demekmiş. Yani, şimdi sat! Kâğıt değer kaybedince daha düşük fiyattan al yerine koy! Elinizde dolar var diyelim. Daha da düşeceğini öngörüp bozuyor, sonra düştüğü seviyeden tekrar alıp borcunuzu ödüyor, aradaki kârı da cebe koyuyorsunuz. Kolay para!

‘KISA’ GÜNÜN ZARARI 5 MİLYAR DOLAR

Ancak işler Melvin Capital ve Citron Research’ün umduğu gibi gitmedi. Sosyal medya platformu Reddit’te bir araya gelen küçük yatırımcılar durumu fark etti ve örgütlü bir şekilde, Melvin Capital ve Citron Research sattığı an, hisseleri toplamaya başladı. WallStreetBets adlı forum üzerinden organize olan amatör yatırımcıların küçük alımları ile GameStop hisseleri yeniden yükselişe geçti. Öldürücü darbe ise ABD’li milyarder Elon Musk’tan geldi. 26 Ocak’ta Twitter’dan ‘Gamestonk!’ yazarak WallStreetBets forumu linkini paylaşınca grup daha da genişledi. 17 dolar civarındaki hisseler, küçük yatırımcı alımıyla, 400 dolara kadar çıktı. GameStop’u ve diğerlerini ‘short’ ederek milyarlar kazanan yatırım şirketleri Melvin Capital, Citron Research ve diğerleri ise 5 milyar dolardan fazla zarara girdi.

Küçük balığın büyük balığı yeme öyküsü

KAPİTALİZMİ KENDİ KURALLARIYLA ALT ETTİLER

Olayı böyle özetleyince ortada “Zenginden alıp fakire veren Robin Hood, güçlüye karşı kazanılmış zafer, kapitalizmi yenip, borsada devrim yapan halk var” gibi düşünebilirsiniz tabii. Yani en azından ben, “Nasıl olsa borsada param da yok” rahatlığı ile öyle düşünüyordum. Ekonomist Prof. Dr. Emre Alkin ile konuşana kadar. “Mesele o kadar romantik değil!” diyor. 5 soruda şöyle özetliyor.

ABD BORSASINDA HALK DEVRİMİ Mİ

Soru: Amerikalı küçük yatırımcı, gençler borsada devrim yaptı denilebilir mi?

Cevap: “Bana göre bu öyle pek de küçük yatırımcının işi değil. Daha çok orta ölçekli yatırımcı bunlar ki tek başlarına organize oldukları da şüpheli. Elon Musk ve bazı kişilerce organize edilmiş, küçük paralardan oluşan, milyarca liralık bir kütlenin kapitalizmin kabul edilmiş kurumlarını alt edebildiği bir durum var ortada. Kapitalizmin kuralları ile kurumlarını sosyal medyayı da kullanarak yendiler.”

Soru: “Elon Musk’ın işi” diyorsunuz.

Cevap: “Elon Musk sosyal medya üzerinden gösterdiği adres ve verdiği mesajlarla kitleye ‘Bunu alacaksınız, satacaksınız’ gibi talimatlar veriyor. Bunun adı manipülasyon. Etik değil tabii. Ama madalyonu bir de tersine çevirelim. Aynı manipülasyonu finans kurumları, yatırım şirketlerinin birbirleriyle anlaşıp, suni piyasa oluşturarak yaptıkları zamanları da biliyoruz. Dolayısıyla ‘Tencere dibin kara, seninki benden kara’ durumu. Hal böyleyken kimsenin Elon Musk’ı ya da bu küçük yatırımcı grubunu eleştirecek hali yok.”

UZARSA SIKINTI OLUR

Soru: Peki, ne olacak? Durumun uzaması sıkıntı yaratır mı?

Cevap: “Evet, biraz daha uzarsa büyük sıkıntı olur. GameStop hisselerini ‘uçuran’ WallStreetBets gözünü şimdi büyük bankaların fiyatını baskıladığını iddia ettikleri gümüşe çevirmiş durumda. ABD’de hafta sonu online gümüş alım-satımı yapan siteler yoğun talep yüzünden işlemleri durdurdu. Gümüşün ons fiyatı 8 yıl sonra ilk kez 30 doların üzerine çıktı. Bu durum insanlarda ‘Acaba bugün kafayı kime taktılar?’ algısına neden olur, tehdit gibi görülürse sermaye piyasalarından kaçış başlar. Dolayısıyla işi tadında bırakmak lazım.”

Soru: Gümüşte durum ne olur?

Cevap: “Emtia piyasaları daha büyük hacimlerde ve farklı bir yapıda. O nedenle dikkatli olmak lazım. Eflatun’un bir sözü var: ‘Bir yerde suç varsa orada adalet yoktur.’ Gördük ki burada bir adalet yok! Bir ekonomist olarak kapitalist sistemin belki de en demokrat mecrası olan borsada bu işin yapılmış olması beni üzdü. İnsanların güvendiği, ekonominin kurallarının işlediği, arz-talep kanunlarının geçerli olduğu sermaye piyasalarında böyle işlemler yaparak Robin Hood’çuluk oynanmasını tebessümle seyretsem de hırsızın malını çalan haklı değildir!”

TÜRK YATIRIMCILAR DİKKAT

Soru: Bir garip oyunun döndüğü ABD borsası üzerine Türk yatırımcıya öneriniz olur mu?

Cevap:
“Çok anormal hareketlerin olduğu zamanlarda aman dikkat! Bir adım geriye çekilip durumu seyretmekle yetinsinler. Durum eskiye dönene kadar alım-satım yapmasınlar, fazla bulaşmasınlar. Benden söylemesi: Kazanayım derken canları yanar.”

X

Tavşan Ralph'i kurtaralım ama nasıl

2-3 gündür sosyal medyayı sallayan SaveRalph-Ralph’i Kurtar videosu izleyenlerin yüreğini dağladı. Hâlâ izlemeyen kaldıysa özetleyeyim: Filmin konusu dermatolojik testlerde kullanılan tavşanlar. Güzellik uğruna insanoğlunun başka canlılara ne denli acı verdiğini anlamak adına oldukça çarpıcı bir film. Peki, filmi izledik, üzüldük, empati yaptık, bitti mi? Hepsi bu mu? Kişisel olarak yapabileceğimiz bir şeyler yok mu? Dahası tek sorun bu canlıların kozmetik için deneylerde kullanılıyor olması mı? İşte yanıtı...

HAYVAN ÜZERİNDE 'DENEYE HAYIR'Deneye Hayır Derneği Başkanı Yağmur Özgür Güven tavşan Ralph’in hikâyesiyle birlikte hayvan deneyleri konusunun gündeme gelmesi ve filmin farkındalık yaratmasından mutlu. Güven “Türkiye 2017 yılında AB ülkelerinde de olduğu gibi kozmetik ürünlerin hayvanlar üzerinde test edilmesini yasakladı. Hayvanlar yerine testlerde kullanılabilecek alternatif yöntemler yönerge ile de belirlendi. Mesela tavşan Ralph videosunda da gördüğünüz ‘draize’ testi. Hayvanın gözüne yanıcı kimyasallar ve diğer ilaçların enjekte edilmesi yasak ve yasağa alternatif yöntemler de yönergelerle sabit” diyor.



HAYVAN DENEYİ YAPMAYAN MARKALAR

O zaman bu ‘Türkiye’de raftan aldığımız herhangi bir kozmetik ürünü -hayvanlar testlerde kullanılmadığı için- gönül rahatlığı ile kullanabilir miyiz?’ mi demek? Güven ‘Hayır’ diyor, şöyle devam ediyor: “Raftan aldığınız ürünlerin, mevzuatta da belirtildiği gibi, hiçbir aşamada hayvanlar üzerinde test edilmemesi lazım. Bu doğru. Fakat yine de ürünü almadan önce ambalajında bir logo ya da ibare olup olmadığına bakmak lazım. Neden? Çünkü mevzuat pratikte uygulanamayabiliyor. Firmalar içeriklerini başka ülkelerden tedarik edebiliyorlar. Örneğin, farın içerisinde kullanılacak herhangi bir madde diyelim... Bunu tedarikçi ülkeden getirtiyor... Firma belki hayvan deneyi yapmıyor ama tedarikçinin malının böyle bir teste tabii olup olmadığı belli değil. Yasa bu detayları kapsamıyor. Ürünlerin içeriğindeki her madde vegan ise ya da söz konusu marka hayvanlar üzerinde deney yapmıyorsa beyaz gruba giriyor. Marka kendi başına deney yapmıyor fakat içeriğindeki maddenin tedarikçisi yapıyorsa marka gri gruba giriyor. Siyah ise hayvanlar üzerinde deney yaptığını inkâr etmeyen ve evimizde en çok kullandığımız markalardan oluşuyor. Alacağınız ürünün ambalajında ‘Cruelty Free’ ya da ‘Not Tested On Animals’ şeklinde bir ibare ve tavşan şeklinde bir logo varsa, hayvanlar üzerinde denenmediğinden emin olabilirsiniz. Ayrıca, Türkiye’de en sık ziyaret edilen kozmetik mağazalarını listelediğimiz ve ‘deneysiz’ adını verdiğimiz android uygulamamız üzerinden de ürünleri kontrol edebilirsiniz.”

Yazının Devamını Oku

Vaka sayıları neden katlandı

Türkiye’de günlük koronavirüs vaka sayıları bir ay içerisinde rekor düzeyde arttı. Öyle ki 7 martta 11 bin olan vaka sayısı 55 bini aşmış durumda. Kontrolü güç bir noktaya doğru hızla gidiyoruz. Peki ne oldu da bugüne vardık? Vaka sayıları neden patladı? En önemli soru ise bu hızlı yükselişin düşüşü nasıl olacak? Tam kapanma ile mi? Amerika’da yaşayan dünyaca ünlü Türk bilim insanı - immünoloji profesörü Dr. Derya Unutmaz ile 7 soruda ‘üçüncü pik’in röntgenini çektik!

SORUN DIŞARIDA DEĞİL KAPALI ORTAMDA

Soru: Vaka sayılarının 1 ay gibi bir sürede böylesi hızlı artmasının altındaki problem nedir?

Cevap: Strateji iyi değildi. Durumun bu noktalara varacağını daha kapsamlı düşünmek lazımdı. Gerçi dünyada birçok ülke baştan büyük yanlışlar yaptı. Zira virüsü tanımıyorduk. Ama zaman içerisinde durumu kavrayıp ona göre önlemler alındı. Bu konuda Türkiye biraz geç kaldı.

Soru: Bu muazzam artışın en önemli nedenleri neler?

Cevap: Cevap virüsün nasıl yayıldığını anlayabilmekte gizli. Virüs dışarıda değil kapalı alanlarda yayıldı. Yani sorun dışarı çıkmakta değil tam tersine içeride olmakta. Özellikle restoranlar-kafeler gibi insanların maskelerini çıkarıp oturacakları kapalı alanlar çok büyük sorun. Aynı derece ev içi bulaş da korkunç boyutlara varmış durumda. Toplu taşıma araçlarındaki tedbirsizlikler, aşırı yolcu yükü de virüsün yayılımını kolaylaştırdı. Yine çalışma ortamlarının kalabalık olması etkili oldu. Birçok kişiye sokakta maskesiz gezdiği ya da bir an maskesini indirdiği için ceza kesildi fakat bilimsel olarak da kanıtlandı ki açık havada virüs bulaşma yükü neredeyse sıfır. Ceza yiyen kişi ne yaptı? Hırslandı. Kapalı bir alana girer girmez maskesini çıkarıp, attı. Bu durum yanlış bir baskı yaptı.

Soru: O zaman restoranların-kafelerin kapatılması doğru bir karardı, öyle mi?

Cevap:

Yazının Devamını Oku

‘Uzaktan çalışma’ tükenmişlik krizi yaratabilir

Pandemi ile dünya genelinde uygulanmaya başlanan ‘esnek çalışma’ yaklaşımı Türkiye’deki dev holdinglerin de hükümetin de gündeminde. Öyle ki kamuda hazırlıklar başladı. Dönüşümlü iş paylaşımı, dağıtılmış işgücü modeli, ödünç iş ilişkisi gibi modeller masada. Ancak dikkat! Uzmanlar uyarıyor. Birçok anlamda fırsat olarak görülen bu düzen beraberinde ‘tükenmişlik krizi’ ve hak ihlallerini de getirebilir.

ZAMAN VE MEKÂN KAVRAMI KALMIYOR

MICHAEL Page Türkiye Satış-Pazarlama müdürü, ‘Beyin avcısı’ Erman Kılınçoğlu hibrit ve evden çalışma modellerinin birbirine karıştırıldığını, beyaz yakalıların birçoğunun esnekten ziyade hibrit çalışma modelinden yana olduklarını belirtiyor. Nedir hibrit model? Kılınçoğlu, “Kısaca ‘yarı ev, yarı ofis’ çalışma düzeni diyebiliriz. Mesainin belirli süresi evde, belirli süresi ofiste çalışılarak geçirilmesi durumu. Böylece ofis kalabalığı hafifliyor. Belirli günlerde ofise gelen çalışan da hem ‘ofis’ işlerini halletmiş hem de sosyalleşmiş oluyor. Esnek çalışma modeli ise işin teknolojik alt yapı ile tamamen evden yürütülmesi demek ki bu durum ilk başlarda çalışanları memnun etse de bir süre sonra yalnızlaştırabilir, tükenmişlik krizine sürükleyebilir” diyor. Ne demek bu? Kılınçoğlu şöyle özetliyor:

YENİ ÇALIŞMA PRENSİPLERİ GEREK

“Normal çalışma prensiplerinde kahve molası, yemek arası, mesai gibi kavramlar var. Esnek çalışmada ise tüm bunlar iç içe geçmiş durumda. Evde tek başına yemek yiyen, tek başına kahve içen ve hatta belki de gün içerisinde, yoğunluktan, tüm bunları yapmayı unutur hale bile gelebilen beyaz yakalı günün sonunda yalnızlaşıyor, daha çok yoruluyor. Evden çalışma zaman ve mekân mefhumunu hem patronlar hem de çalışanlar açısından kolayca ortadan kaldırabiliyor. Patron ‘Nasıl olsa evdesin’ diyerek çalışanından günün en olmayacak saatinde ya da tatil günlerinde bile iş isteme, beyaz yakalı da ‘Zaten evdeyim, bütün işleri bitireyim de rahat edeyim’ mantığı yürütebiliyor. Bu tehlikeli! Çünkü özellikle de yeni nesil günün 12 saati, aralıksız çalışmak istemiyor. Çalışsa bile bu mantığın arkasında yaşamsal bir anlam arıyor. Geri kalan hayatının anlamını sorgulamaya başlıyor. O zaman da rahat etmek istediği, oyunu kendi kurallarına göre oynayabileceği yeni iş potansiyellerine kayıyor. İşte tükenmişlik burada başlıyor! Yeni neslin yeteneklerini kaçırmamak adına bizlere ama en çok şirketlere büyük görevler düşmekte. Şirketlerin bir an önce yeni kurallar, çalışma prensipleri edinmesi gerek.”

TERSİNE BEYİN GÖÇÜ

GLOBAL bir şirkette kurumsal ilişkiler müdürü olarak görev yapan Canan Keskin, pandemi ile hayatımıza giren ‘esnek çalışma’ modelinin dezavantajları kadar avantajları da olduğunu belirterek, “Daha uzun saatler çalışıyoruz. Tatilde olsak bile ‘İki dakika şu işi hallediversen’ gibi isteklerle karşılaşabiliyoruz ancak İstanbul’da olmak ve yaşamak gibi bir zorundalığın kalmış olmaması önemli bir avantaj. İş için İstanbul’a göçenlerdenim. Esnek çalışma ile doğup, büyüdüğüm İzmir’e geri döndüm. Böylelikle hem sevdiğim şehirde yaşıyor hem de sevdiğim işi yapıyorum. Trafik çilesi çekmiyorum. Sevdiklerim yanımda. Durumun en önemli artısı bu. İzmir ya da Ege sahilleri biz beyaz yakalılar için bir emeklilik hayali olmaktan çıkmış durumda” diyor.

TASARRUF DEĞİL YATIRIM

Yazının Devamını Oku

Ramazan buruk geçecek

Yeni tedbirler kapsamında yüksek riskli illerde hafta sonu sokağa çıkma yasaklarına cumartesi günü yeniden eklenirken, Ramazan ayı boyunca restoranlar yalnızca paket servis hizmeti verebilecek. Sektör temsilcileri kaygılı; “Ramazan zor geçecek” diyorlar. Bir yandan da her gün artan vaka sayıları ile tablo alarm veriyor. Hem tablonun hem de esnafın son durumunu sordum.

ESKİ ZİRVEYİ DE GEÇTİK

Siirt Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Vefik Arıca ile fotoğrafı daha net görebilmek adına tabloyu beraber değerlendirdik. Prof. Dr. Arıca Eski zirveyi bile çoktan geçtik” diyerek, şöyle devam ediyor: “Türkiye’de test pozitiflik oranı yüzde 14-15’e çıkmış durumda ve bu çok yüksek bir oran. 1 Mart’tan bugüne yeni vaka sayısı 2,5 kat arttı. Yeni hasta sayısı yüzde 92, ağır hasta sayısı yüzde 68, ölüm oranı yüzde 102. Bu şu anlama geliyor: Birinci dalganın 3. pikindeyiz. Birinci dalganın bitebilmesi için vaka sayılarının ikili sayılara inmesi, ölüm sayısının sıfırlanması gerekiyordu. Bunu yaşamadık. 8 Aralık 2020’de vaka sayısı 32 binlerdeydi. Şu anki sayı Aralık’taki sayıyı çoktan geçti.”

DİKKATLİ OLMAK ZORUNDAYIZ

“Vaka sayılarını ikiye katlayan; Polonya, Moldova, Macaristan, Bulgaristan gibi birkaç ülke var. Bizde onlardaki gibi yüzde yüz katlanmış değil ama tedbir alınmazsa listeye adayız. O nedenle çok dikkatli olmak zorundayız. Aşılamaya gelince; şu an yüzde 10’u geçti. En yüksek aşılama Çanakkale, Edirne ve Sinop’ta, yüzde 18’lerde. İstanbul’da ise bir buçuk milyon dozu geçti. Şu an 58 il kırmızı. 1 hafta önce 39 il kırmızıydı. Bu, il bazında yüzde 49 artış demek. Yatan hasta ve solunum cihazına bağlı hasta sayısında bir artış yok. Ancak bu da artarsa iş içinden çıkılamaz hale dönebilir. Bu sağlık çalışanları için büyük yük, yorgunluk demek. Cumartesi yasaklarının geri gelmesi iyi oldu.

RESTORAN KARMAŞASI

“Ramazan’da restoranlar kapalı olacak. Amaç hareketliliğin azaltılması. Ancak şunu da söyleyeyim, toplu taşımada bazı illerde, bazı saatlerde sosyal mesafe sıfıra inebiliyor. O nedenle HES kodu ile giriş, yüzde 50 kapasite koşulu ile restoranlarda toplu taşımanın 10’da biri kadar bile risk yok. Ramazan ayı için beni asıl endişelendiren husus ev içi toplaşmalar. İftar ve sahur yemekleri. Vakaların yüzde 85’i ev içi bulaş kaynaklı. Kişisel olarak kendi yasağımızı koymak zorundayız.”

SEKTÖR TÜKENMİŞLİK SENDROMU YAŞIYOR

Yazının Devamını Oku

Tiyatrosuz bir kutlama

Dün, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de Dünya Tiyatrolar Günü kutlandı ve yine her sene olduğu gibi yine birçok mecrada tiyatronun aslında ne kadar kutsal olduğu konuşuldu. Ama madalyonun bir de öteki yüzü var. Pandemi döneminde sevdiğimiz sahnelerin tek tek kapandığına da pek çok sanatçının geçim sıkıntısı nedeni ile işlerini bıraktığına da şahit olduk. Perdeler yeniden açılsın, sanatçılar hak ettikleri değeri görsün diye neler yapılmalı? Sorunun çözümü nerede saklı?

ÖZEL TİYATROLAR DUVARA KARŞIDOT tiyatrosunun kurucularından Özlem Daltaban devlet ve şehir tiyatrolarının resmi tanımları ve düzenli ödenekleriyle ülkeye toplumsal sanat hizmeti sunduğunu belirterek özel tiyatrolara ayrı bir başlık açıyor. Daltaban “Biz özel tiyatrolar şahsi yatırımlarımız ve gelirlerimizle kendi sanat kurumlarımızı yaratıyor ve yaşatıyoruz. Kendi şirketlerimiz üzerinden resmileştirip, kayıtlı hale getirdiğimiz kurumlarımızda ürettiğimiz eserleri, seyircilerle buluşturuyoruz. Ödenekli kurumlardan hiçbir farkı olmayan bu yapı ve işleyişin, tanımsızlığı ve ödeneksizliği anlaşılır gibi değil” diyor.

ÖDENEK YOK

Peki o ödenek nereden gelir? Daltaban olması gereken ama olamayan yapıyı şöyle tarif ediyor: “Merkezi yönetimin kültür-sanat yapısı bünyesinde tanımlanmış bir havuza dahil olursunuz ve tiyatronuzun varlığı ve sürekliliği düzenli olarak Hazine’den fonlanır. Yerel yönetimler açısından da yapı aynıdır, resmi kayıt altına alınır, üretim alanınıza göre kurumunuzun varlığı ve sürekliliği fonlanır. Özel sektör ise sanatsal sorumluluk, toplumsal gelişime katkı, topluma fayda amacıyla, belli üstbaşlıklar ve başvuru kabulleriyle sanat kurumları için destek fonları oluşturur. Seyirci ve sanatseverlerin pozisyonu da önemli. Bugün ‘Sanat kurumlarının yok oluşunu görmek, onları kaybetmek istemiyorum’ diyen büyük bir kitle olsaydı, böyle bir vurgunda bizleri dev bir dalga gibi içine alır, sarıp sarmalar, yaşatmak için üstüne düşeni yapardı. Maalesef gerçeğimiz bu değil.”

PANDEMİDEN SONRA NE OLACAK

Şimdi karşımızda kocaman bir duvar var ve ona doğru sürükleniyoruz. Yüzyılda bir başa gelir bu korkunç zor dönemin içindeyiz. Yarın, hayat geri döndüğünde sanat kurumlarının birçoğunun ayakta kalamadığını gördüğümüzde, o yeni hayatı ne besleyecek? Kendimizi sürekli hatırlatmak zorunda olmak çok tuhaf ama şehrin kültür sanat kurumlarına sahip çıkın, takip etmekten mutluluk duyduğunuz, size iyi gelen tüm sanat kurumlarını ve süreçlerini izleyin. Kurumlarımıza, tiyatrolarımıza üye olun, yıllık biletler, kartlar alın, yeniden buluşabilmemiz için destek fonları yaratın.”

ACİL ÇÖZÜM ÇAĞRISI YAPIYORUZ

Yazının Devamını Oku

Uzaktan eğitim yüz yüze eğitimin yerini alır mı

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un “Salgın bitse de uzaktan eğitim artık kalıcı olacak” sözleri tartışmaları da beraberinde getirdi. Zira uzaktan eğitim, ‘eğitim eşitsizliği’ bakımından hayli eleştirildi. Uzaktan eğitim, açık öğretim modelindeki gibi yüz yüze eğitimin yerini alabilir mi? Bakan Selçuk tam olarak neyi kastetti? Uzmanlara sordum.

VAR OLAN SORUNLAR DAHA DA KATLANIR

TED Genel Başkanı Selçuk Pehlivanoğlu, “Uzaktan eğitim diye bir şey yok, olsa olsa uzaktan öğretim olur. Eğitim farklı bir şey” diyor. Pehlivanoğlu, uzaktan öğretimin 15 yaş altı çocuklarda istenilen etkiyi yapmasının mümkün olmadığını belirterek, şöyle devam ediyor: “Hele de 10 yaş altı çocuklarda bu bahsettiğiniz olsa olsa ‘uzaktan eğlenme’ olur. Somuttan soyuta geçiş ile alakalı bir durum. Beyinsel gelişimini tamamlamayan bir çocuğun ekrandan beklediğiniz yetkinlikleri, becerileri kazanması mümkün değil. Biz pandeminin başından bu yana ‘Online eğitim yapacaksanız 8. sınıf üzerindekilerle yapın’ diyorduk. Gelişimini tamamlayan bu çocuklar, meraklılar ve aileleri de mentörlük yapabilecek durumda ise online eğitimden büyük kazanımlar elde edebilir. Aksi hele de diğer yaş grupları için pek mümkün değil.”

ERİŞİM PROBLEMİ

Teknolojinin araç olabileceğine ama amaç olamayacağına dikkat çeken Pehlivanoğlu, Böyle bir planlamanın çok dikkatli, en önemlisi de kademeli ve lise seviyesinde yapılması, sonuçlarının ölçümlenebilir olması lazım. Burada 2 önemli faktör var. Birincisi erişim. İkincisi ise çalışma disiplini. Bu ikisini göz ardı edemeyiz. Çocuklarımızın başarısını test ile ölçtüğümüz için birçoğunun sınav dışında bir çalışma prensibi yok. Hedef sınav geçebilmek, becerilerini geliştirmek değil. Online eğitimde kullandığımız inanılmaz başarılı programlar var. Bunları doğru kullanarak lise seviyesindeki çocuklara bazı yetkinlikler kazandırmak elbette mümkün. Ancak o zaman da soru şu: ‘Bugün erişimi olanın yarın da aynı erişimi mevcut olacak mı?’ Teknolojinin bir maliyeti var. ‘Devrim yaptık, her şeyi dijitalleştirdik’ dersek, sorunlar katlanır. Bir nesle iyilik yapayım derken felaketlerine de neden olabiliriz” diyor.

MAKAS AÇILDI

Uzun zamandır yüz yüze eğitim yapılamıyor olmasından kaynaklı hele de 10 yaş altı çocuklarda ciddi eğitim kayıpları olduğunu belirten Pehlivanoğlu şöyle devam ediyor: “Bir kısım çocuk var ki hiç internetleri yok. Bir kısım var ki erişimi var ama ortamı yok. Bir başka kısmın her şeyi var ama arzusu yok. Teknolojiye evet çok ihtiyacımız var ama bunu abartmamalı, kademeli, dikkatli kullanmalı ve eğitimsel süreçlerin gelişimleri ile paralel yürütmeliyiz. Bu süreçte avantajlı ve dezavantajlı grup arasındaki makas çok açıldı. Öğrenme krizi öğrenme yoksulluğuna dönüştü.

Yazının Devamını Oku

Tek ‘mavi’ Şırnak kaldı! Biz nerede yanlış yaptık

Türkiye’de toplam vaka sayısı 3 milyonu, toplam vefat sayısı ise 30 bini geçti. 5 ilde karantina kararı alındı. Kırmızı/çok yüksek riskli il sayısı bir haftada 25’ten 39’a çıktı. Türkiye’de tek mavi/düşük riskli il, Şırnak kaldı. Şırnak diğer illere göre neyi farklı yaptı da mavi kalmayı başardı? Ben sordum, Vali Ali Hamza Pehlivan cevapladı. 14 ilin neden kırmızıya döndüğünü ve ne yapmak gerektiğini ise uzmanlarla konuştum.

İŞİN SIRRI DENETİM VE BİLİNÇLENDİRME

ŞIRNAK Valisi Ali Hamza Pehlivan’a ‘Siz nasıl başardınız? Biz nerede yanlış yaptık?’ diye sordum. Vali Pehlivan “‘Başardınız’ denince insan elbet seviniyor ama aman rehavete kapılmayalım! Başarı ancak tüm ülke maviye döndüğünde mümkün” diyerek mütevazı davranıyor. Ancak illaki 3 haftadır ‘mavi’ kalabilmenin bir sırrı olmalı! Vali Pehlivan il olarak kırmızı alarm seviyesinde olduklarını belirterek, şöyle devam ediyor: “Belki bizim bir artımız, alan hâkimiyetini daha başarılı sağlamış olmamızdır. Örneğin geçen sene, daha pandeminin başlarında kapsamlı bir risk analizi yaparak yola çıktık. Tabiri caizse, ‘yumuşak karnımız’ neresi önce onu tespit ettik.”

SINIR KAPISI KONTROL ALTINDA

“Habur sınır kapısı Türkiye’nin en işlek sınır kapılarından biri. Günde 3 bin üzerinde araç giriş-çıkışı var. O nedenle, sınıra sahra hastanesi kurduk. Gelen araçların dezenfektasyonundan TIR şoförlerinin kontrol testlerine kadar her şey yapıldı, yapılmakta. Ayrıca ‘temassız ticaret’ uygulaması başlattık. Diyelim TIR geliyor, şoför kapıya kadar götürüyor, işlemler yapıldıktan sonra TIR’ı ara noktada bırakıp geri dönüyor. Bir başka şoför gelip, TIR’ı alıp, yola devam ediyor. Böylelikle teması sıfır noktasına indirdik.”

İL GİRİŞ-ÇIKIŞLARI DENETLENİYOR

“İl giriş-çıkışlarımız kontrol atında. 537 bin nüfusumuz var, 520 bin vatandaşımızı sağlık taramasından geçirdik. Bu bize ‘ön alma’ konusunda müthiş bir avantaj sağladı. Diyelim kişinin ateş, öksürük gibi semptomu var. Sadece o kişiyi değil tüm haneyi, gerekirse tüm apartmanı izole ettik. Gerekli durumlarda sokak, cadde, mahalle karantinaları uyguladık. Kurumlar arası işbirliğini önemsedik. Ceza değil, ikna ve bilinçlendirme yoluyla toplumun her kesimini bu mücadeleye ortak ettik. Filyasyon ekiplerimizin yanı sıra mobil ekipler oluşturduk. Denetim kadar bilinçlendirmeye önem verdik! Bu işin ne kadar ciddi olduğunu bıkmadan anlattık, uyardık.

DÜĞÜN VE TAZİYEYE SON

Yazının Devamını Oku

İngiliz ve Brezilya varyantlarına dikkat!

Koronavirüs vaka sayıları yılın en yüksek seviyesinde, 21 bini geçti! Bazı iller kırmızıya döndü. Kapatılan COVID-19 servisleri yeniden açılmaya başlandı. 30-40 yaş arası hasta sayısında da ciddi bir artış var. Salgının bu denli çıkış yapmasında mutant virüslerin, özellikle İngiliz varyantının etkisi hayli fazla. Uzmanlar uyarıyor! ‘Açılma demek her şey bitti demek değil! Tünelin sonunda ışık olsa da hâlâ tünelin içindeyiz!’

BİRÇOK ŞEHİR YENİDEN KAPANABİLİRSağlık Bilimleri Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji AD Başkanı Prof. Dr. İlyas Dökmetaş verilere göre birçok bölgede virüsün İngiliz varyantının yüzde 50-60 oranında hâkim hale geldiğini belirterek “Korkum bundan sonra Brezilya ve Güney Afrika varyantlarının da hâkim hale gelmesi ki işte o zaman sıkıntı daha da büyür. Şu an uygulanan bölgesel kararlar, yaşamı aktif hale getirmek adına mantıklı. Ancak görüntü şu ki bizler bu açılmayı bir başıboşluk, sorumsuzluk, büyük bir rahatlama gibi algıladık. Biliyorum, herkes yorgun. Hem sağlık çalışanları hem vatandaşlar. Ama kaderimiz de kendi elimizde. Böyle giderse yaz beklenenden daha kötü geçecek. Artış devam ederse birkaç haftaya birçok şehir kapanabilir. Çekya, İtalya tamamen kapandı” hatırlatmasını yapıyor.



KARTOPU GİBİ BÜYÜYOR

Prof. Dr. Dökmetaş kendimiz için değilse bile sevdiklerimizi korumak adına önlem alınması gerektiğini belirterek, şöyle devam ediyor: “Normalde virüse yakalananların karantina süresini 10-14 gün arası öneriyorduk. Şimdi, Şimdi, Brezilya ve ya Güney Afrika mutantı enfeksiyonu var ise sonunda kontrol edip PCR negatif olmasını bekliyoruz. Ondan sonra izolasyon kalkıyor, evine gönderiyoruz. Önlemler alınıyor ancak her şey tozpembe değil. Hâlâ bir tünelin içindeyiz. Virüs, 30-40 yaş arasında etkili olmaya başladı. Bu durum ileri yaşta olanların aşılanmış ya da virüslerin gençler üzerinde daha aktif olmasından kaynaklı olabilir. ‘Normal virüse göre semptomlar daha hafif’ dediğimizde yanlış anlaşılıyor. Sonuçta virüsün kime ne kadar, nasıl etki edeceğini kestirmek güç!

TEDBİRİ BIRAKMAYIN

Yazının Devamını Oku

Avukatlar şiddete karşı tek yürek

Ersin Arslan... Henüz 27 yaşında, gencecik bir avukat. İcra memurlarıyla birlikte haciz işlemi için gittiği evde, borçlu kişinin silahlı saldırısıyla hayatını kaybetti. 80 baro bir araya geldi, eşzamanlı açıklama yaparak “Yeter artık!” dedi. Gelin görün ki ne doktora ne avukata ne de kadın ve çocuklara yönelik şiddet bitmiyor. Altında toplumsal öfke halinin yükselmesi, silahlanmanın kolaylaşması gibi nedenler de var elbette. Peki avukatlar ne istiyor? Hâkim ve savcı koruması avukatlar için de uygulanamaz mı? Sordum.

TARAF DEĞİL AVUKATIZ

İSTANBUL Barosu Başkanı avukat Mehmet Durakoğlu, avukatlara yönelik şiddetin temel sorunlarından birinin bilgi eksikliği olduğunu düşünüyor. “Nasıl bir eksiklik bu bahsettiği?” Şöyle özetliyor. “Toplumda avukatların ne iş yaptığı ve rolü ile alakalı genel bir bilgi eksikliği var. Ne acı ki baktığımız davalarla özdeş tutulup, saldırıya ya da hakarete uğruyoruz. Bu ülkede 150 bin avukat var. Ben değilsem o, o değilse bir başkası! Oysa bizler sadece müvekkilinin işini takip eden ve olayın tarafı konumunda bulunmayan, görevini layıkıyla yapmaya çalışan insanlarız. Bunun bir şekilde toplum anlatılması, avukatların siyaseten de bazı söylemlerle hedef tahtasına konulmaması lazım.”

KOLLUK DESTEĞİ ŞART

Avukat Durakoğlu’na göre ikinci ve en önemli nokta toplumsal şiddetin, öfkenin her geçen gün artıyor olması. “Cezasızlık, ‘Nasıl olsa bana bir şey olmaz’ düşüncesi bu şiddeti körüklüyor. Yeni ve genel bir çatışma dili hâkim. Bu şiddet doktorlara, kadına, çocuğa da yönelik. Bizler de avukatlar olarak bundan payımızı alıyoruz maalesef. Engellemek mümkün mü? Avukatlar olarak polis ya da jandarma temini konusunda sıkıntılar çekiyoruz. Bunun aşılması şart!” diyen avukat Durakoğlu, Avrupa’da hacze avukatların gitmediğini, aslında Türkiye’de de haciz işlemi sırasında avukat bulunması zorunluluğu olmadığını hatırlatıyor, “Ama” diyerek parantez açıyor: “İcra memurlarının haciz işlemi yapılması konusunda yeterli bilgi ve birikimi olmaması avukatlar olarak bizleri orada olma zorunluluğuna itti. Avukat, yargı mekanizmasının sacayağıdır ve hâkim ve savcı nasıl korunuyorsa, öyle korunmalıdır.”

SİLAHLANMA ENGELLENMELİ

“Üzerinde konuşulması gereken bir önemli konu da giderek artan silahlanmanın artık bir an önce önüne geçilmesi mevzusu. Bireysel silahsızlanma konusu üzerine bir çalışma yapılmalı. Kişilerin artık internetten, sosyal medyadan kıyafet alıyor kolaylığında silah alabiliyor olması sıkıntılı bir durum. Öte yandan şunu da söylemeliyim: Bizim kadar tehdide maruz kalmayan hâkim ve savcıların görev icabı silah alması çok kolay iken avukatların silah alması çok güç. Yanlış anlaşılmasın! ‘Avukatlar silahlansın’ gibi bir mantıkla bunu söylemiyorum. Ama az önce bahsettiğim korunma ve kollanma ayrımının daha net görülmesi adına böyle bir örnek veriyorum.”

BİZİ KORUYAN YASA YOK

Yazının Devamını Oku

Kitleleri peşinden sürükleyen meşin yuvarlak

Fenerbahçe, Gençlerbirliği’ne kendi evinde yenilerek şampiyonluk yarışında ağır yara aldı. Böyle yazınca bir maç kritiği geliyor sanabilirsiniz. Ancak kafamı kurcalayan başka bir nokta var! O da futbolun yaş, kültür, din, dil, ırk, eğitim farkı tanımadığı gerçeği. Fenerbahçe taraftarı olduğunu her fırsatta dile getiren dünyaca ünlü piyanist, besteci Fazıl Say’ın maç sonu paylaşımları da buna örnek. Futbol gerçekten de dünyanın dört bir yanında kitleleri peşinden sürükleyen ve birleştiren bir spor dalı mı? Sordum.

NEDENSİZ DE SEVİLİR

SPOR yorumcusu, Hürriyet yazarı Uğur Meleke iyi bir futbolsever olduğunu belirterek, “Futbolu ne zamandan beri sevdiğimi ve nasıl sevdiğimi de tam olarak bilmiyorum aslında. Sevgi anlaşmak değildir, nedensiz de sevilir öyle değil mi?” diye soruyor ve şöyle devam ediyor: “Ancak fanatik bir taraftar değilim, hiç olamadım, çocukken de defalarca tuttuğum takımı değiştirdim. Okul döneminde bir ara Inter, başka bir dönem Milan taraftarı oluyordum mesela. Oyunu seviyorum, yolculukla ilgiliyim, sonuç benim için ilk sırada değil.

HERKESİ EŞİTLİYOR

“Fazıl Say için de durumun bundan ibaret olduğunu düşünüyorum. Oyunu seviyoruz, yolda olmayı seviyoruz, kör sonuç fanatizmi içinde olabileceğine ihtimal vermiyorum Say’ın... Van Basten’ın volesini seviyoruz, Campos’un formalarını seviyoruz, Valderrama’nın saçlarını seviyoruz. Yoksa o kupayı kim kazanmıştı çok da umurumuzda değil aslında. Futbolseverlik böyle bir şey işte. Bilim adamıyla temizlik görevlisini, sanatçıyla spor yazarını aynı beton koltukta buluşturabiliyor. Herkesi eşitliyor. Eski BM Genel Sekreteri Annan’ın sözü özetliyor aslında her şeyi: Dünya Kupası’nı kıskanıyorum. Zira başka hiçbir şey 207 ülkeyi tek bir ülküde buluşturamıyor.”

TARAFTARLIK BİRLEŞTİRİYOR

SOCRATES Genel Yayın Yönetmeni Caner Eler

Yazının Devamını Oku

Altın-dolar ‘out’ kripto para ‘in’

Ne altın, ne dolar, ne Euro, ne borsa ne de faiz... Son yılların en gözde yatırım araçlarının başında kripto para geliyor. Hele de Bitcoin. Geçtiğimiz hafta 61 bin doları aştı, yeni rekor kırdı ama ondan bir önceki hafta 45 bin dolar seviyelerindeydi. Sert ve ani iniş çıkışlar, kısa dönemli kâra kapılıp büyük hayaller kuranların kulağına hoş gelse de dikkat! Evdeki hesap çarşıya uymayabilir. Hele de kredi çekip, evi-arabayı satıp kripto para alanlar için... Ekonomist ve akademisyen Doç. Dr. Oğuz Demir ile 6 soruda kripto para ve yatırım detaylarını masaya yatırdık!

 TUZAĞA DÜŞMEYİN

Soru: Gerçek para ile kripto para arasındaki en önemli farklar nelerdir?

Cevap: “Üç önemli fark var. Birincisi kripto paranın spekülasyonlara açık bir yapısı var. Elon Musk örneği üzerinden yürüyelim. Musk, Bitcoin üzerine yaptığı sosyal medya yorumlarıyla kripto para piyasasında adeta ralliye neden olmuş, daha 2 hafta önce 58 bin doları aşan Bitcoin fiyatının ‘yüksek’ olduğunu söyleyerek yine, bakın yine diyorum, piyasayı altüst etmişti. Ayrıca işlem hacmi her geçen gün artsa da hâlâ belli bir ölçüyü yakalamış değil. İkinci olarak, buradaki araçların bir sahibi yok. Üçüncüsü, bu araçların kullanım alanları çok kısıtlı yani para gibi değil. Parayı ne için kullanırız? Yatırım amaçlı (değerini saklaması) alışveriş için (takas aracı) ve ölçü birimi olarak (fiyat tanımlaması) kullanıyoruz. Bu özellikler kripto paralarda yok. Sadece ‘transaction’, yani işlem temelli ve değeri işlemlere göre artan ya da azalan paralar bunlar.

Soru: Kripto paralar için kullandığınız merkeziyetsiz/bağımsız ne tanımlaması ne anlama geliyor?

Cevap: “Mesela dolar, Türk Lirası karşısında çok değer kazandığı zaman Merkez Bankası’na ‘Hadi bu sorunu çöz’ diyebiliyoruz ama kripto para 50 binden 35 bin dolara düştüğünde ne bunun sebebini sorabileceğimiz bir yapı, ne de 60 bin dolara çıktığında ‘Burayı bir frenlemek lazım’ diyebilecek bir otorite var. Piyasa bu durum için şu an yeterince derin değil maalesef.

KRİPTO PARA NEDİR?KRİPTO para; şifrelenmiş, dijital bilgi olarak var olan, çalışma şekli nakde alternatif bir değişim aracı olarak tasarlanmış bir sanal unsur, bir tür para biçimidir. Herhangi bir bankadan bağımsız olarak çalışan bir kripto para birimi, varlıklar arasında sermaye yaratmayı ve aktarmayı düzenlemek için gelişmiş matematik kullanır. 2009’da Nakamoto tarafından oluşturulan Bitcoin, ilk merkeziyetsiz kripto paradır. O günden bugüne birçok farklı kripto para ortaya çıkmıştır. Uzmanlar, kripto paraların toplam piyasa değerinin önümüzdeki yıllarda 1-2 trilyon dolara kadar çıkabileceğini tahmin etmekte.

AYŞE TEYZE’NİN YATIRIM ARACI OLMAKTAN UZAK

Yazının Devamını Oku

Pandemi obeziteyi arttırdı

Salgın ile eve kapanmak, dolayısıyla hareketin azalması ve beslenme alışkanlıklarının değişmesi obeziteyi arttırdı. 3-4 ay boyunca obezite ameliyatları durmuş olmasına rağmen 2020’nin son 4-5 ayında 20 binden fazla kişi ameliyat masasına yattı, ki bu oran 2019’u solladı. Aşırı kilo, obezite koronavirüse yakalanma ihtimalini arttırırken, kısa zamanda çok kilo vermek isteyenler ya mucize hap ya da diyetler ile hayatlarını riske ediyor ya da ameliyat masasına yatıyor. Peki yok mu bu işin başka bir çözümü?

MUTFAK REFORMU ŞART

Mucize haplar, diyetler, çaylar... Hele de güneşin yüzünü göstermeye, ‘normalleşme’ye başladığımız bugünlerde adeta havada uçuşuyor. ‘Pandemide alınan kilolar nasıl verilecek?’ Çoğumuz bunun peşinde. 21 yıllık meslek hayatını aşırı kilo alımı ve obezite tedavisine adayan, on binlerce hastasına yaklaşık 25 bin ton kilo verdiren iç hastalıkları uzmanı Dr. Ayça Kaya, obezite cerrahisinin dahi çözüm olmadığı durumlarla karşılaştıklarını belirterek “İşin sırrı sağlıklı beslenmeyi ve hareket etmeyi bir yaşam şekli haline dönüştürmekte” diyor, şöyle devam ediyor: “Aşırı kilolu olmak ve obezite kişinin suçuymuş gibi görülüyor oysa bu suç değil hastalık! Hem de ‘çok yemek’ ya da ‘az hareket’ etmeye indirgenemeyecek kadar kompleks bir hastalık. Kişinin psikolojisi, genetiği, stres, metabolik durumu, hormonal dengeleri gibi kiloyu ortaya çıkaran birçok dinamik var. Bunlar kontrol edilmeden, kişinin kilo alımının arkasında yatan gerçek neden ortaya çıkmadan bugün 5 kilo verir ama yarın yine 15 kilo alır. O nedenle kulaktan dolma bilgilerle ‘mucize’ diyetlere kalkışılmamalı. Haplardan uzak durulmalı.”



MUCİZE DİYET YOK

Yazının Devamını Oku

Pandemide 1 yıl bitti Sırada ne var

“Türkiye’de var mı, yok mu?” derken, 11 Mart akşamı ilk vakanın duyurulmasının üzerinden 1 yıl geçti. Bu süreçte maske-mesafe-hijyen başta olmak üzere, sokağa çıkma yasakları, evden çalışma, online eğitim gibi kavramlar hayatımıza girdi. AVM, restoran, konser mekânları kapandı. Sosyalleşmek hayal oldu. “Çoğu bitti azı kaldı” diyeceğim ama virüsle birlikte yaşamayı öğrenmeye başlamış olsak da ortada henüz tedavisi bulunamamış ve yaklaşık 30 bin kişinin ölümüne neden olan bir COVID-19 gerçeği var.

ÜÇÜNCÜ PİKE HAZIRLIKLI OLUN

BİLİM Kurulu üyesi ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Serap Şimşek Yavuz, 1 yıllık süreçte hem verdiği bilgiler hem de alandaki başarısıyla öne çıkan isimlerden biri. Prof. Dr. Yavuz’u 1 yılın kısa bir değerlendirmesi için aradım, şöyle diyor: “Evet, 1. yıl doldu ama maalesef daha iyi bir yerde değiliz. Varyantların da etkisi ile vaka sayıları yeniden artmaya başladı ki buna daha açılmanın etkisi yansımış değil. 1 hafta sonra onu da göreceğiz. O nedenle 3. pike hazırlıklı olmalıyız! Şu an bir gevşeme pek akıllıca olmaz. Önlemlere aynen devam.”

TEDBİRLERE DEVAM EDİLMELİ

Kalabalıklara pek girmemeye gayret edin. Kapalı ortamlardan kaçınmaya çalışın. Girdiniz mi? Havalandırmaya dikkat edin! Kapalı ortamda asla maskesiz durmayın, mümkün mertebe az zaman harcayıp açık alana çıkın. Sosyalleşmemeye çalışın. Hijyeni ve mesafeyi koruyun. 1 yıldır durum hep mi aynı? Evet, geçen yıldan bu yana davranış modellerimizde pek bir değişiklik yok anlayacağınız. Umutlu muyum? Hem de çok. Geçen yıldan bugüne birçok farklı aşı bulundu. Tüm varyantlar çok yakından takip ediliyor. Aşıların içeriğinin değiştirilmesi gerekirse diye önlemler alınıyor. Antiviral neredeyse bulunmak üzere. Ümit veren çalışmalar var. Sabırlı ve akılcı davranmayı öneriyorum.”

YOLUN SONU GÖRÜNÜYOR

1 yıldır en iyi öğrendiğimiz şey aslında sabırlı olmak. ‘Bugünler de geçer’ deyip duruyoruz da iş gün hesabı yapmaya gelince zaman adeta duruyor. O ümitle ‘Ne zaman biter pandemi?’ diye soruyorum. Prof. Dr. Yavuz “Herkes aynı soruyu soruyor, ben bile kendi kendime soruyorum. Ne zaman bitecek? Keşke net tarih verebilsek. Ama tahminimi söyleyeyim: 2021 yılı sonu itibariyle biraz daha rahat olacağımızı öngörüyorum, tabii çok büyük bir sürpriz olmazsa. Mutant virüsler şu an elimizdeki aşılardan kaçacak olsa bile yıl sonuna kadar daha farklı pek çok aşı çıkacak. 2022 başı daha iyi olacak diye ön görüyorum” diyor.

BİR SORU BİR CEVAP

Yazının Devamını Oku

Lady Diana’dan beri en büyük kraliyet krizi

Prens Harry ve oyuncu eşi Düşes Meghan Markle’ın, Amerikalı ünlü TV sunucusu Oprah Winfrey’e verdikleri röportaj İngiltere’yi salladı. ‘Modern monarşinin kalbine saplanan hançer’ diye nitelendirilen röportaj ile kraliyet ailesi, sanırım Lady Diana’nın ‘şüpheli’ trafik kazasından bu yana yaşadığı en büyük sınavlardan birini veriyor. Irkçılık tartışmasını körükleyen röportaj Büyük Britanya’yı ikiye bölmüş durumda. ‘Meghan iyi bir oyuncu’ diyenler, ‘Kraliyet çok ileri gitti’ diyenlere karşı!

İNGİLİZLER İKİYE BÖLÜNDÜ

20 yıldır Londra’da yaşayan, gazeteci dostum Aynur Tattersall’u arıyor, kraliyet ailesinin röportaja verdiği tepkiyi, İngilizlerin neler düşündüğünü, bundan sonra ne olacağını soruyorum. Tattersall, röportajın sadece kraliyet ailesini değil, kraliyet yanlıları ile monarşi hayranı milyonlarca kişiyi de derinden etkilediğini belirterek, “Meghan’ın özellikle ırkçılık üzerine yaptığı açıklamalar kraliyetin ırk, renk ayrımı yapmayacağını düşünen siyahi İngilizler de büyük bir hayal kırıklığına yol açtı... Kraliyetin korunması ve yaşatılması gerektiğine inananlar Prens Harry’i ‘bozguncu ve nankör’, Meghan’ı ise ‘kraliyeti yıkmak isteyen kişi’ olarak değerlendiriyor ve suçluyorlar” diyor.

BUCKINGHAM RAHATSIZ

Sarayın özellikle de ırkçılık suçlamasından rahatsız olduğunu ve aileden ziyade saray bürokrasinin hedef alındığının düşünüldüğünü ifade eden Tattersall, şöyle devam ediyor: “Kraliyet yazılı açıklama yaparak ‘Dile getirilen sorunlar, özellikle de ırkla ilgili olanlar kaygı verici’ dedi ve soruşturma başlattı. Meselenin tamamı üzerine ise benim şahsi görüşüm Meghan’ın ‘şirket’ olarak tanımladığı kraliyet ailesi kurallarına uymakta zorlandığı, bazı konularda dışlanıp ciddiye alınmadığı, bu yüzden de Prens Harry’yi yanına çekip, ‘kurulu düzene’ meydan okuyarak kendi yıldızını parlatmaya çalıştığı yönünde. 2 gelin, Kate ile Meghan arasında başından beri çetin bir mücadele var ve hatta birbirlerine son derece bağlı ve sevgi dolu iki kardeşi birbirlerine düşürmeyi de başardılar.”

UNVANLAR ALINABİLİR

Sussex Dükü Harry ve Düşesi Meghan’ın kraliyet unvanları da ellerinden alınabilir. Sinyallerini Buckingham Sarayı’ndan yapılan suçlamalara yönelik yapılan o kısa açıklamada gördük aslında. Çiftten dük ve düşeş yerine sadece Harry ve Meghan diye söz ediliyor. Bununla beraber Kraliçe 2. Elizabeth’in ırkçılık suçlamalarına cevaben hazırlanan açıklamayı imzalamayı reddettiği öne sürülürken oğlu tarafından suçlanan Prens Charles da gazetecilerin sorularını cevapsız bıraktı.”

Yazının Devamını Oku

Mekânlar açıldı ama... Her şey güllük gülistanlık değil

Restoran ve kafeler yüzde 50 kapasite ile ‘kontrollü normalleşme’ sürecine gireli 4 gün oldu. 09.00-19.00 saatleri arasında hizmet veren esnaf lokantaları, fast food’cular, kafeler ilgiden memnun. ‘Fine-dining’ hizmet veren alkollü restoran sahipleri ile işletmecileri ise ‘Açıldık ama durum pek de güllük gülistanlık değil’ diyor. Hem onlarla, hem uzmanlarla konuştum. Hem de restoran ve kafeleri gezip durumun fotoğrafını çektim.

SORUNLAR AÇILMA İLE ÇÖZÜLEMEYECEK KADAR BÜYÜK

GEZİ İstanbul ve Agora 1890’ın sahibi, mimar Hakan Kıran yeme-içme sektörünün şüphesiz en büyük darbeyi alan sektörlerin başında olduğunu ancak normalleşme sürecinin esnaf lokantalarına, kafe, pastane, kahvaltıcılara ciddi anlamda bir nefes aldıracağını söylüyor ve “Gezi İstanbul’un kafe bölümünde hareketlilik 4 günde önemli bir noktaya ulaştı. Biz bakanlığın uymamızı istediği her türlü önlemi aldık. HES sorgulamasından masa aralıklarına, hijyen şartlarına kadar... Tepkiler, geri dönüşler çok olumlu. Adeta koşarak geliyorlar. Herkeste sosyalleşmeye aşırı bir özlem var” diyor.

DESTEK ŞART

Kıran, özellikle alkollü restoranlarda sıkıntının devam etmekte olduğunu belirterek, şöyle devam ediyor: “Agora 1890’ı biz bugün açacağız, akşam 19.00’a kadar bu hizmeti nasıl sıkıştıracağız? 19.00 normalde bize müşterilerimizin gelmeye başladığı bir saat. Bunu yaşayarak tecrübe edeceğiz. Personelimiz uzun bir aradan sonra yeniden çalışmaktan mutlu. Ama işletme sahipleri olarak bizim için her şey pek güllük gülistanlık değil! Kira, vergi, genel gider, ödemeler... Yaklaşık 1 yıldır kapalı olduğumuz dönemden sarkan yüklü borçlar var. Sorunlarımız sadece açılma ile giderilemeyecek kadar büyük. Devlet desteği şart! Kısa çalışma ödeneğinin en azından 2 yıl daha devam etmesi ya da çalışma desteği ödemesine de çevrilmesi, stopaj, vergi, SGK ödemelerinden muafiyet, geçmiş yaraları sarabilmek için çalışana da işverene de düşük faizli destek paketi benim önerilerim.”

‘FINE DINING’ RESTORANLAR ZORDA

NİŞANTAŞI’ndaki Cabbar’ın işletmecisi Serkan Koca girişte ateşölçer, HES kodu uygulaması yaptıklarını, masaların en az 2 metre aralıkla yeniden düzenlendiğini, izin verilen saatler içerisinde kapalıdan ziyade bahçede hizmet vermeye çalıştıklarını belirterek, “Gün içerisinde hem belediye hem de polis tarafından denetimler devam ediyor. Bu da müşterimize bir güven veriyor. Saat 15 gibi başlıyor hareketlilik. Hareketlilik dediysem yanlış anlaşılmasın; belki 1, belki 2 masa. Eskisi gibi değil. Zaten o saatte herkes çalışıyor ve alkollü bir restoran olduğumuz için zaman konusunda sıkıntı var. 19.00’da kibarca uyarıp, masalara adisyonları gönderiyoruz. Herkes kısıtlamalara uyar, böyle devam ederse bu bir başlangıç olabilir. Asıl beklentimiz en az 22.00’ye kadar açık olmak. Buna gerçekten ihtiyaç var. Sektör zorda! Para kazanma hayalinden çok borçlarımızı, kiralarımızı ödeyebilelim, bu süreç geçene kadar ayakta kalabilelim derdindeyiz. Ne kadar daha dayanabiliriz bilmiyorum” diyor.

AÇILMADA KİŞİSEL GÖZLEMİM

Yazının Devamını Oku