İzmir dualarımız seninle

1999 depreminin ardından, mesleğe yeni başlayan bir muhabir olarak Yalova’ya gitmiş, haftalarca bir çadırda yaşayıp insanların acılarına ortak olmuştum. Takvimler 2011’i gösterdiğinde ise CNN Türk için 9 büyüklüğündeki depremin ardından bu kez Japonya’ya gittim. Oradayken 7’nin üzerinde onlarca artçı sarsıntıya yakalandım, burnum bile kanamadı. Afet yönetimi kavramının önemini anladım. Din, dil, ırk farklıydı belki ama acının ortak diline şahit oldum. Şimdi ise doğup büyüdüğüm şehirde, İzmir’deyim. Okuyacaklarınız benim, ailemin ve arkadaşlarımın yaşayıp gördükleridir.

35’ten fazla kişinin hayatını kaybettiği onlarcasının yaralandığı 6.9 büyüklüğündeki depreme İzmir’de yakalanmadım ancak canlı canlı şahit oldum. Deprem olmaya başladığında İzmirli arkadaşım Mine Özgüven ile telefondaydım. ‘Çok büyük bir deprem oluyor’ dedi ‘Öleceğiz, yardım edin’ diye çığlık atmaya başladı. Sonrası yok! İlk şokun ardından ilk uçak ile İzmir’e vardım. Yanlarında olmalıydım.

İzmir dualarımız seninle

İLK DURAK EV

Yolda, depremin hemen ardından oluştuğu söylenen yoğun trafik yoktu, saat geç olmuştu. Ancak çevre illerden gelen yardım ekipleri şehre girdiği için trafik kontrollüydü. Hasarlı binalar boşaltılmış, bazı sokaklar trafiğe kapatılmıştı. İlk manzara korkunç olmasa da ne ile karşılaşacağını bilememenin verdiği endişe ile Hatay semtinde yaşayan ailemin evine vardım. Oturdukları evde birkaç çatlak tespit ettim ama sonradan öğrendiğim kadarıyla bunlar sadece sıva çatlağıydı. Tüm mahalle sokaktaydı. Hemen hemen herkesin dilinde ise aynı cümle: “Bugüne kadar böylesini hiç yaşamadık”. 6 büyüklüğünde artçı sarsıntılar olabileceği ihtimalleri üzerine yakınlardaki bir parkta sabahlama kararı alındı. Birileri çadır kurdu, birileri battaniye getirdi, birileri çay demledi. Elektrik kesikti ve neredeyse sabahın ilk ışıklarına kadar da gelmedi. Zor bir geceydi.

O AN ÖLECEĞİMİZİ SANDIM

El ayak çekilince Nur Üzümcü’ye ‘O an ne oldu?’ diye soruyorum. Depreme Yeşilyurt Devlet Hastanesi’nde muayene olurken yakalanan Üzümcü ‘Çok dipten bir gürültü geldi önce. Hafif hafif sallanmaya başladık sonra hiddetlendi ve bitmek bilmedi. 15 saniye diyorlar ama bence 40 saniyeden uzundu. Bugüne kadar İzmir’de çok deprem yaşadım ama böylesi hiç olmadı. Doktor bey ile masanın altına girdik. ‘Oğlum, Ege, evde tek başına’ deyip ağlamaya başladım. O an öleceğimi ve bir daha oğlumu göremeyeceğimi sandım. Deprem biter bitmez kendimizi dışarı attık. Etrafta ne bir taksi ne de araç vardı. Eve doğru saatlerce koştum. Korku, panik ve karmaşa hâkimdi” diyor.

BAYRAKLI VE BORNOVA YUMUŞAK ZEMİNLİ BÖLGE

Peki depremin etkisi en çok neden Bayraklı ve Bornova’da hissedildi? Araştırma yapmak için bölgeye gelen mimar Nihat Şen’e soruyorum. Şen “Burası alüvyo denen yumuşak zeminli bir bölge. Yani zemin itibarıyla zayıf. Böylesi bir bölgeye depreme dayanıklı olmayan bina inşa ederseniz olacağı bu. Aslında fay hattı hariç her zemine bina yapılabilir, yeter ki o bina yönetmeliğe uygun yapılsın. Sonuçta aynı bölgede olup tek çatlağı olmayan binalar var. 12 binanın tamamının 1999’daki büyük Marmara depreminden önce inşa edildiği, yeni deprem yönetmeliğine uygun olmadığı belirlendi. İzmir’de 40 bin binanın acil olarak yenilenmesi şart” diyor.

İzmir dualarımız seninle

DOĞAYA SAYGI DUYMUYORUZ

10 yıl önce şehir hayatından sıkılıp Seferihisar’a yerleşen Mehmet Gülaylar ise depreme merkez üssünde yakalandı. Gülaylar depremin ardından havanın bir anda karardığını, ilçeye masif, keskin bir kokunun yayıldığını belirterek, şöyle devam ediyor: “Deniz sanırım 100 metre kadar geri çekildi ve inanılmaz bir baskıyla geri vurdu. Evler, arabalar sular altında kaldı. Teknelerin bir kısmı sürüklendi. Geceyi karanlıkta geçirdik. Sabahın ilk ışıklarıyla hasarın büyüklüğü daha net anlaşıldı”. Gülaylar’a göre depremin felakete dönüşmesinin en büyük nedeni doğaya duyulmayan saygı. “Şehirden kaçmak için geliyor ama şehir yaşamını da beraberlerinde getirip, bu cennet köşelere 3-4 katlı apartmanlar dikiyorlar. Bizi bu kibir ve hırs yok edecek” diyor.

EVİN İÇİNE SANKİ BOMBA ATILDI

Sabahın ilk ışıklarıyla depremin etkisinin en çok hissedildiği Bayraklı’ya geçtim. Halen 12 binada arama-kurtarma çalışmaları devam ediyor. Yılmaz Erbek Apartmanı da onlardan biri. Binanın yarısı çöktü, çökmeyen bölüm ise 3 vinç yardımı ile ayakta tutulmaya çalışılıyor. Aysel-Ümit Bozyel, 2 çocuklarıyla Erbek Apartmanı’nın 2. katında yaşıyor, yani yaşıyorlardı. Aysel Bozyel ‘o’ anları bakın nasıl anlatıyor: “Deprem olduğu an mutfaktaydım. Bir ses geldi önce sonra sallanmaya başladık. Yerdeki parkeler aşağıdan biri sanki balyozla vurmuş gibi yukarıya doğru patladı. Duvarlar üzerimize yıkıldı. Eşim ile balkondan çıkmaya çalıştık ama 2. kat olduğu için korktuk. Bizi gören bir komşum ‘Arka balkona geçin’ diye seslendi. Evin içi moloz doluydu. Göz gözü görmüyordu. Eşim ayağından yaralandı. Arka balkona güç bela ulaştık. Evin kısmen yıkıldığını o an anladım. Bir baktım, 2. katta değiliz artık, zemine inmişiz. Üzerimize bir hırka, ayağımıza bir terlik alamadan, kısmen zemine inen balkondan atlayıverdik. Yılların emeği ise o çöküntünün altında kaldı.”

İzmir dualarımız seninle

‘MÜTEAHHİT KOLONLARI KESTİ’ İDDİASI

Aysel Bozyel sosyal medyada da dolaşan korkunç bir iddiayı da şu sözlerle dile getiriyor: “Ne kadar doğru bilmiyorum, şu zor günleri bir atlatalım gerçek mutlaka ortaya çıkar ancak bu binada, yapıldığı ilk günden bu yana oturan komşularım, binanın müteahhitliğini yapan Mustafa isimli şahsın zemin katta bulunan 5 dükkânın kolonlarını kestiğini ve 1 büyük dükkân haline getirdiğini, bu yeni büyük dükkânın da zincir bir markete kiralandığını söylediler. Zaten çöken kısım marketin olduğu taraf. Eğer bu iddia doğruysa hukuki zeminde hakkımızı arayacağız, bu işin peşini bırakmayacağız.”

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Medyum ve büyücüler sosyal medyada cirit atıyor

Büyücüler, medyumlar artık teknolojinin nimetlerinden faydalanmaya başladı! Sosyal medyada, deyim yerindeyse cirit atıyorlar. 48 saat içerisinde, hem de ‘garantili’ online büyü bozma, eski sevgiliyi döndürme hizmeti veren onlarca sahtekâr, insanların manevi duygularından faydalanarak dolandırıcılık peşinde. İşin ilginç yanı ise adres, telefon paylaşarak bu kadar kolayca reklam yapabilmeleri! Peki biz niye kanıyoruz?

HERKESİN BİR KURTARICI BEKLENTİSİ VAR

PSİKİYATRİST, Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Çözemediğimiz olayları doğaüstü, paranormal, mistik güçlerle bağlantılandırarak açıklamaya çalışıyoruz. Pozitif bilim ile büyücülere inanç zayıflasa da hâlâ talep var ve dolandırıcılar da bu talebi çok iyi kullanıyorlar. Bir kere büyü ve falla uğraşanlar, bana göre, kendilerine başvuranlardan daha zeki! Karşı tarafın ihtiyaçlarını iyi biliyorlar. Yüz ve zihin okuma becerileri de çok yüksek. Tahminlerini kişinin eşik altı konuşmalarına, vurgularına, mimiklerine bakarak yapıyor ve ‘Şunun için gelmiştir’ demeleri zor olmuyor. Bunu duyan kişi de ‘Ah bak bildi’ diyor. Niye? Çünkü insanlar inanılmayacak kadar güzel bir yalana inanmaya hazırlar! Herkesin bir kurtarıcı beklentisi var. Kültürümüzde özellikle büyü konusuna, Şamanist gelenekten kaynaklanan bir inanma eğilimi var.”

ZAAFLARI KULLANIYORLAR

“Çoğumuzun zaafları var. Mesela çocuğuma ya da aileme, yakınlarıma bir şey olacak korkusu! Bu korkular karşısında aciz ve zayıf hissederiz. Dolandırıcılar da bu duyguyu sömürürler. İnsanların istekleri, korkuları sınırsız ama gücü sınırlıdır. İnsanoğlu bu aradaki boşluğu büyü, falla kapatmaya çalışır. Oysa yaptıkları dolandırıcılıktır. İnanmayın! Bir bilene danışın. Bize cinciden, büyücüden geçmeden gelmeyen hasta sayısı o kadar az ki... Hep aynı şeyi söylüyorum: Dur, düşün, sonra inan!” SANKİ ÜRÜN PAZARLIYORLARO dolandırıcılardan biriyle Instagram, sonrasında da WhatsApp üzerinden yazıştım. 1000 lira karşılığı sözde görümcemin bana yaptığı büyüyü bozabileceğini söyleyerek benden isim, anne ismi, doğum tarihi, yaşadığım şehir gibi özel bilgilerim ile bir fotoğraf talep etti. İşlemlerin ‘garantili’ olduğunu söyleyen dolandırıcının bunu sanki ürün pazarlar gibi pazarlaması da dikkat çekici.

EN ÇİRKİN ALDATMA DİN ADINA YAPILANDIR

TÜRK

Yazının Devamını Oku

En gözde meslekler: Astroloji ve şeflik

Bir araştırmaya göre gençlerin, hele de pandemiyle birlikte alışkanlıkları kadar meslek tercihleri de değişti. Her 10 kişiden en az 2-3’ü şef ya da astrolog olmak istiyor. Bunun için eğitim alanların sayısında hızlı bir artış var. Her iki alanda da özellikle çevrimiçi eğitimlerde yer bulmak neredeyse imkânsız. Peki ama astroloji ve mutfak merakının sebebi ne? Bu işlerin zorlukları yok mu? İşin uzmanları anlatıyor…

İKİ TABAK YAPMAK İLE ŞEF OLUNMAZ

DÜNYA Aşçılar Olimpiyatı’nda Türkiye’ye ilk defa 3 olimpiyat madalyası kazandıran tek Türk şef Rafet İnce gençlerin mesleğe ilgisinden memnun. “Ama” diyor, parantez açıyor: “Bizim mutfak pembe panjurlu değil! İki yemek pişirmek ya da bir yarışmada birinci olmakla şef olunmuyor.” ‘Peki ne oldu da onlarca kişi bir anda şef olmaya merak sardı?’ Şef İnce “Son 3 yıldır ekranlarda sayısı hızla artan yemek programları, yemek yarışma programları ilginin fitilini ateşledi. Bu işi farklı bir boyuta taşıdı. Pandemi de etkili oldu. Bu süreçte mutfakta bir şeyler yarattığını ve bundan keyif aldığını fark eden kişiler de bu işi profesyonel yapma isteği oldu. Aman dikkat! 3-5 tabak yapmak, bir TV programında birinci seçilmek sizi şef yapmaz. Şeflik dipsiz bir kuyu. Çok çalışmak, araştırmak, öğrenmek gerek. Teknik bilmeden, eğitim almadan, bir mutfakta çalışmadan, staj yapmadan bu iş olmaz” diyor.

MUTFAK SERT BİR YER

“Neden bu kadar katı, zor olmak zorunda?” Şef İnce’nin yanıtı net: “Çünkü en ufak bir yanlış en güzel anları mahvedebilir, birilerini canından edebilir. Mesela 500 kişilik bir düğün yemeğinde yapılacak en ufak hata o kadar kişinin zehirlenmesine yol açabilir ya da 100 kişilik bir organizasyonda 99 kişiyi memnun edersin de birinin tabağından kıl çıkar, at 30 yıllık kariyeri çöpe... O nedenle ‘A, ne kolay iş’ diye bakmayın. Çok okumak, araştırmak, sürekli çalışmak, dünya mutfaklarını takip etmek, yeniliğe açık olmak, disiplinli olmak gerek. Mutfak sert ve zor bir yerdir.”

AĞZI İYİ LAF YAPANI HERKES ŞEF ZANNEDİYOR

PEKİN, Tokyo, Singapur, Hong Kong ve Bangkok’ta global mutfakların derinliklerine inen ve Michelin yıldızlı restoranlarda baş aşçılık, mutfak koordinatörlüğü yapan Fatih Tutak, “Dışarıdan çok karizmatik görünen, gayet çekici bir iş. Bizleri izleyen gençler haliyle özeniyor ama işte öyle zannettikleri kadar kolay değil. ‘2-3 yıl okudum, 5-10 yıl çalıştım, şef oldum!’ Öyle bir dünya yok. Herkes ‘star’ olmak istiyor ama zor! Bir işyeri, hastane yemekhanesinde ya da esnaf lokantasında çalışanlar da Michelin yıldızlı restoranlarda çalışanlar da şef. Herkes en iyi restoranlarda çalışacak diye bir durum yok. Bu iş uzun saatler, bıkmadan, çalışmayı, sabretmeyi, arzu etmeyi ve tutarlı olmayı gerektirir. Yaptığınız işi sonuna kadar aynı kalite ve standartta yapmanız lazım” diyor.

DİSİPLİN VE SAYGI ŞART

Yazının Devamını Oku

Bir kadim tartışma: Futbol karın doyuruyor mu

Ekonomist Prof. Dr. Özgür Demirtaş’ın, tesadüf bu ya, Mesut Özil’in Fenerbahçe’ye transferinin ardından yaptığı “Futbol karın doyurmuyor” temalı paylaşım, kadim bir tartışmayı yeniden gündeme taşıdı. Gerçekten de futbol gündemden koptuğumuz, cebimizi boş verdiğimiz, uykuya dalıp güzel rüyalar gördüğümüz ‘beşiklerimiz’ ya da Karl Marx’ın ünlü sözüne atıfla, ‘kitlelerin afyonu’ mu? Yoksa hayat; sporsuz, sanatsız geçmeyecek kadar kısa ve sıkıcı mı? Buyurun tartışmaya...

FUTBOL KARIN DOYURMUYOR

EKONOMİST, akademisyen Prof. Dr. Özgür Demirtaş sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda “Tuttuğunuz futbol takımı kazanınca veya istediğiniz transferi yapınca, şampiyon olunca: Karnınız doymuyor. Cüzdanınız dolmuyor. Geleceğiniz yeşermiyor. Eviniz, barkınız olmuyor. Size ne oluyor?” diye sordu. Prof. Dr. Demirtaş eleştiriler sonrasında ise şunu yazdı: “İnsanların bir şeyi tutkuyla sevmesi güzel. Ama hayatlarındaki problemleri unutacak, kendisini bile ikinci plana atacak kadar fanatik olması güzel bir şey değil...”

FUTBOL BAZEN FUTBOLDAN FAZLASIDIR

SPOR yorumcusu, Hürriyet’in değerli yazarlarından Uğur Meleke’yi arıyor, ‘Ne dersiniz? Futbol karın doyurmuyor mu?’ diye soruyorum: “Özgür Hoca’yı severim, sayarım. Hatta benim lisansım da iktisat. Ancak o sözünü duyunca babamın meşhur lafı geldi aklıma. Çocukluğumda çok fazla maç izlediğimi görür ve bana ‘Bunları seyrettiğin için sanki sana 5 kuruş mu ödüyorlar’ derdi hep. Meğer bir gün ödeyeceklermiş! Tabii babamın konuya böyle yüzeysel yaklaşması doğal ama Özgür Hoca’nın yaklaşımı detaylandırmaya biraz muhtaç gibi geldi bana. Almanya’nın 2014’te Dünya Kupası’nı kazandığı günün ertesinde, yıllık ekonomiyi yüzde 1 oranında etkileyen bir alışveriş hacmi oluşmuş mesela. Mutlu insanlar alışveriş yapmışlar çünkü. Yani Özgür Hocam, futbol cebimize de para koyuyor bazen! Belki teker teker cebimize sıkıştırmıyor ama makroekonomik hikâye farklı. Ayrıca Arjantin’in 70’lerde yaşadığı siyasi buhranın sonunu Dünya Kupası getirdi. 90’larda Yugoslavya’nın dağılmasını Partizan-Kızılyıldız maçı tetikledi. Yani futbol bazen futboldan fazlasıdır aslında. Camus’nün ‘Hayata dair ne biliyorsam futboldan öğrendim’ sözünü de ekleyeyim hatta” diyor.

BİRİ AKILCI, DİĞERİ DUYGUSAL BİR MESELE

UZUN yıllar A Milli Futbol Takımı’nın psikolojik danışmanlığını yürüten psikolog Acar Baltaş’a fanatiklik ya da futbol eleştirisi yaparken ekonomik argümanların kullanılmasının tutarlı olup olmadığını soruyorum. “İkisi bambaşka meseleler” diyerek şöyle anlatıyor: “Öncelikle Özgür Bey çok saygı duyduğum bir kişilik ve ekonomisttir. Ancak insanların davranışlarının  yüzde 85-90’ının akıl dışı ama öngörülebilir olduğu unutulmamalıdır. Çoğumuz duygularımıza bağlı hareket eder sonra da ona mantıklı gerekçeler uydururuz. Ve dahası insanlar, kendilerini kimlikleri ile tanımlamaya meyillidirler. Tuttuğu takım insanlar için bazen milliyetinden dahi önde gelen bir kimliktir. Öyle ki belki milli takımın yenilmesine üzülmez ama kendi takımının yenilmesine daha çok üzülür. Bu sebeple insanların ‘karnının doymaması’ meselesi ile bir takımı fanatiklik düzeyde sevmesi farklı konulardır.”

Yazının Devamını Oku

Kutlanmalı mı gizli mi kalmalı

Ünlü oyuncu Ceyda Düvenci, 10 yaşındaki kızı Melisa’nın ilk kez regl olduğunu sosyal medya üzerinden, “Kutlama yapacağım” diyerek duyurdu, ortalık ayağa kalktı. Paylaşım kimileri tarafından coşkuyla, kimileri tarafından “Edep yahu” diyerek karşılanırken, kimileri de sonsuza dek internette kazılı kalacak kişiye özel bu bilginin paylaşılmasını yanlış buldu. Belli ki yine ortada tek doğru yok! Bana kalırsa, konuşulması ‘tabu’ olarak görülen bir meselenin gündemde ve tartışılıyor olması bile önemli bir artı. İşte görüşler...

ONORE ETMİYORSUNUZ NESNELEŞTİRİYORSUNUZ

YAZAR Nihan Kaya “Beni aslında rahatsız eden şey ritüellerin kendisi” diyor. Ne demek bu? Şöyle anlatıyor: “Kızının regl olduğunu duyurmak da oğluna sünnet töreni yapmak da davullu zurnalı düğün yapmakta bir ritüel. Regl ile sünnet tabii ki kıyaslanamaz ancak reglin başlangıcının kutlanması fikri aslında ‘sünnet törenine karşı’ olma fikri ile ortaya çıktı. ‘Sünnet davul-zurna ile kutlanıyor, kızların regl olması neden saklanıyor? Onu da kutlayalım’ dendi. Unutulmamalı ki aslında her tören, bir kurban törenidir ve patriyarkaya hizmet eder. Tören ne kadar büyükse, adına tören düzenlenen kişi de o törenin o kadar edilgen nesnesi haline gelir. Sünnet töreninin amacı cinsel kimliğin pekiştirilmesidir ancak bu da çocuğu onore değil kurban ettiğimiz gerçeğini değiştirmiyor. Regl kutlaması da aynı. Bir şeye karşı çıkarken onu yeniden üretme tehlikesi aklımızda olmalı.”

“Yine regl ritüellerinden birinde, tanımadığım çocukların fotoğrafı ‘Birazdan ona regl anlatacağız!’, ‘Regl oldu!’ gibi ifadelerle paylaşılıyor. Bir kız çocuğu eğer isterse dünyaya regl olduğunu ilan edebilir, o zaman inisiyatifin çocukta olduğunu hissederiz. Ancak bu gücü çocuktan almamak önemli.

İNİSİYATİF ÇOCUKTA OLMALI

Çocuk törenin nesnesi mi, yoksa yöneticisi mi? Ortada rıza mı var? Yoksa rıza inşası mı? Diyelim önce rıza verdi, ya sonra? Vazgeçebilir, utanabilir, pişman olabilir. Cevap her zaman çocukta. Bir örnekle ifade edeyim: Diyelim bir çocuk YouTube videosu çekmek istedi, çekti ve paylaştı. Bunu hür iradesiyle yaptı. Burada çocuk nesne değildir. Bunu onun adına siz yaparsanız nesnedir. O zaman çocuğu tanımadığınız insanlarla sürdürdüğünüz iletişimin nesnesi, malzemesi, öznesi, içeriği haline getirmiş oluyorsunuz. Burada mesele regl değil.

HER ÇOCUĞUN ERGENLİĞE GİRİŞİ KUTLANMALI

ÇOCUK

Yazının Devamını Oku

Eyvah! 3 haftalık ara tatil geldi

Başlığa bakıp beni yargılamayın, çünkü 1 yıllık pandemi sürecinde çocuklarının anne-babası oldukları kadar öğretmeni de olanlar ne demek istediğimi daha iyi anlıyor. Cuma günü 3 haftalık ara tatil başlıyor. Akıllarda “Tatil dönüşü okullar açılacak mı?” sorusunun yanı sıra, online eğitimin günlük akıştan çıkmasıyla, “3 haftayı çocuklarla nasıl verimli geçireceğiz?” sorusu da var. Uzmanlara sordum. İşte önerileri...

ÇOCUĞUNUZLA PROGRAM HAZIRLAYIN

PSİKOLOG Irmak Kerimoğlu, “Bu tarz uzun tatiller için önerim planlı olunması” diyor. Ama dikkat! Bu planı ebeveyn olarak siz değil, çocuğunuz yapmalı. Nasıl? Kerimoğlu şöyle örneklendiriyor: “Plan yapın dediğimde anne ya da baba oturuyor, sabah kalkma saatinden gün içerisinde neler yapılacağına kadar her dakikayı kendine göre bir cetvele döküyor. Sonra da bu cetveli çocuğunun eline tutuşturup ‘3 haftalık program bu. Hadi yap!’ diyor. İşte bu olmaz! Çocuğun ne istediğinin, ne beklediğinin, ne hayal ettiğinin dahi sorulmadığı bir planlamaya uyumu mümkün değil. Bir plan yapılacaksa beraber yapılmalı. Fikirlerinin de tabloda olduğunu gören çocuk daha çok ve çabuk uyum sağlar. Dakika dakika bir planlama yerine TV-oyun-dışarıda oyun-kitap-ders saati-ev işleri gibi bölümlerin içinde olduğu günlük bir rutin oluşturulmalıdır.”

SOKAĞI İHMAL ETMEYİN

13.00 ile 16.00 saatleri arasında sokağa çıkma izinleri olduğu unutulmamalı. Hava şu an çok soğuk. Ama olsun! En azından 1 saat, çocuk, kapının önünde dahi olsa oynamalı, hava almalı. Çocuklar öyle ya da böyle zaten zorlu bir süreçten çıktılar. Çok uzun saatler ekran karşısında kaldılar, dersleri anlamakta zorlandılar. Geri bildirim ya da onaylanma neredeyse hiç almadılar. Okulda olsalar belki öğretmenleri sırtlarını sıvazlayacak, motive edecekti ama o da yok! Dolayısıyla yorgunlar.”

RESTLEŞMEYİN

Kerimoğlu’nun bir önerisi de çocukların daha ilk günden “Kitap oku, ödev yap” diyerek boğulmaması. Peki ne yapacağız? Şöyle özetliyor: “Mesela ilk 3 gün tam tatil olarak programlanabilir. Bu 3 gün her şey serbest. Sonrası içinse planlama şart. O plan herkesin göreceği yere asılmalı. ‘Sen bugün hiç ders yapmadın, hiç kitap okumadın’ demek yerine ‘İstersen tabloya bak. Bu saati ne olarak planlamıştık seninle?’ diye sormak çocuğun motivasyonunu arttıracaktır. Bunlar küçük ayrıntılar gibi görünebilir ama aslında iyi diyalog kurmanın püf noktalarıdır. Zira anne-baba olarak ne kadar ‘Yapma, izleme, bırak’ dersek o kadar dirençle karşılaşır, evin içinde sürekli bağrışan bireylere dönüşürüz.”

EKRAN SÜRESİNİ SİZ BELİRLEYİN

Yazının Devamını Oku

Türkiye’nin aşı ordusu

“Aşı geldi mi? Gelecek mi? Aşılama ne zaman başlayacak?” derken, yazıyı hazırladığım dakika itibarıyla Türkiye’de aşılananların sayısı 700 bini aştı. 4 günde Fransa, Danimarka, Arjantin gibi ülkeleri geride bırakarak, haftalardır aşılama yapan ilk 10 ülke arasına girdik. Bu büyük başarı şüphesiz sağlıkçılarımızın. Ayrıca aşı olurken paylaştıkları her fotoğraf ve bilgi, aşıya karşı şüphe ve tedirginliğin yok olması adına büyük önem taşıyor. Bir büyük alkış Türkiye’nin sağlık ordusuna...

SAĞLIK ALTYAPIMIZ YETERLİ VE GÜÇLÜ

BİLİM Kurulu üyesi Prof. Dr. Ateş Kara, bu başarıyı “Tesadüf değil. Pediatrik aşılama başta olmak üzere çok başarılı bir altyapımız var. ‘Aşılamayı çabuk yaparız’ dediğimizde ‘zor’ gözüyle bakılıyordu ama hepimiz de görmüş olduk ki daha işin başlangıç aşamasında bile bu kadar yüksek rakamlara ulaşmış olmak altyapımızın yeterli ve güçlü, ağımızın geniş olduğunun göstergesi” sözleriyle açıklıyor.

AŞILAMA HIZLA DEVAM EDECEK

Temas takip programı ve aşılama süreçlerinin hızlanması için ABD’nin 100 bin sağlık çalışanı daha istihdam etmeye hazırlandığını belirten Prof. Dr. Ateş Kara sağlık çalışanlarının aşı yapılırken çekilen fotoğraflarını paylaşıyor olmalarından ise hayli memnun. Prof. Dr. Kara “Paylaşılan her bilgi, her fotoğraf kıymetli. Toplumumuz tarafından ilgiyle takip ediliyor ve aşıya karşı olan tereddütlerin yıkılması konusunda mutlaka bir dönüşü oluyor. Zaten Türkiye tarihinde aşı karşıtlığı diye bir olgu yok. 1800’lü yılların ortasından itibaren önce Edirne, sonra İstanbul’da başlayan aşı çalışmalarına toplumumuz her zaman sahip çıkmıştır. Bugün, COVID-19 aşısı konusunda hâlâ birtakım tereddütler olabilir. Bilim insanlarının bilimsel çerçevede yaptığı bazı tartışmalar ister istemez bazı soru işaretlerine sebep olmuş olabilir. Bu süreci doğal karşılamak lazım. Aşıyı yaptıranlar ve faydaları görülmeye başladıkça önümüzdeki günlerde daha yüksek rakamlara ulaşacağımıza eminim” diyor.

BİZİ SINIRLAYAN TEK DURUM TEDARİK SORUNU OLUR

BİLİM Kurulu üyesi Prof. Dr. Tevfik Özlü, aşıya karşı tereddütlerin çok büyük oranda ortadan kalkmış göründüğünü belirtiyor ve şöyle anlatıyor: “Bu inanın çok sevindirici. Sağlık Bakanımız başta, Bilim Kurulu üyeleri, birçok akademisyen, meslektaşımız canlı aşılama görüntüleri paylaşınca toplum da bu konuda daha rahat hissetmeye başladı. Dolayısıyla da daha rahat bu noktaya gelindi. İlla ‘Ben aşı olmayacağım’ diyen de olabilir elbette ama ben büyük bir direnç olacağını sanmıyorum. Zaten CoronaVac aşısı, eski usul denilen, inaktif bir aşı olduğu için güven açısından sorunlu bir aşı değil.”

Yazının Devamını Oku

Gündeme gelme mi yoksa unutulma kaygısı mı

Magazin sayfalarında, sosyal medyada ve TV’de son 4-5 aydır hemen hemen her köşede ya Coşkun Sabah ya Özdemir Erdoğan ismini duyuyoruz. Birbirinden kıymetli iki sanatçıyı gündeme taşıyan ise ürettikleri işlerden ziyade yaptıkları açıklamalar... Erdoğan’ın Zeki Müren çıkışı, Sabah’ın da eski ilişkisi, kızı ve son olarak evlilik üzerine açıklamaları bazı kesimlerden büyük tepki çekti, çekiyor. Her iki sanatçıya yöneltilen suçlama da benzer: ‘Gündemde kalmaya çalışıyorlar’. Gerçekten öyle mi dersiniz?

GEÇMİŞE ÖZLEM BÜYÜYOR

İşin psikolojik yönünü irdelemek üzere de psikolog Esra Ezmeci’yi aradım. Ezmeci pandemi dolayısıyla sosyalleşmeden uzak kaldığımız, teknoloji ile daha fazla haşır neşir olduğumuz bugünlerde birçok insanın geçmişe daha fazla özlem duyduğu, geçmişteki sanatçıları, yazarları yeniden keşfe başladığını söylüyor, “İnsanlar hele de 80-90’lardan bahsederken ‘Ne güzel günlerdi’ diye iç çekiyor. Teknoloji ile insan ilişkilerinin, dostluğun, aşkın, sevginin ve evlilik anlayışlarının değiştiğini düşünüyorlar, ki zaten de öyle, değişiyor. Bu da geçmişe özlemi büyütüyor. TV’lere bakın! ‘İbo Show’ reytinglerde üstlerde. Ferdi Özbeğen şarkıları dinliyor gençler. Eski diziler, şarkılar, sanatçılar yeniden gündemde” diyor.



UNUTULMA KAYGISI HERKESTE VAR

Yazının Devamını Oku

CoronaVac aşısı ne kadar etkili

Türkiye’nin 50 milyon doz için anlaştığı CoronaVac aşısı, sağlık çalışanlarına yapılmaya başlandı. Ancak aynı saatlerde Brezilya’nın yaptığı açıklama kafa karıştırdı. Türkiye’nin yüzde 91, Endonezya’nın yüzde 65 olarak duyurduğu etkinlik oranını, Brezilya yeni açıklama ile yüzde 78’den yüzde 50’ye düşürdü. Aşının etkinlik oranları nasıl olur da ülkeden ülkeye farklılık gösterir? Yüzde 50 etkinlik ne demek? Aşılama bizi hastalıktan kurtarmayacak mı? Virolog Dr. Semih Tareen ve bağışıklık sistemi uzmanı Prof. Dr. Derya Unutmaz ile konuştum.

AŞI CİDDİ HASTALIKTAN KORUYACAK

UZMANLIĞINI gen ve hücre terapisi üzerine yapan Dr. Semih Tareen, Amerika’da, virüsleri kullanarak kanser tedavisi üzerine araştırmalar yapan bir laboratuvarda uzman virolog. İlk soru: “Etkinlik oranı nasıl olur da ülkeden ülkeye farklılık gösterir?” Dr. Tareen, açıklanan etkinlik oranlarının her ülkenin kendi kurullarına ait olduğunu, aşıyı geliştiren Sinovac firmasının ise henüz açıklama yapmadığını hatırlatıyor ve şöyle devam ediyor: “Farklılığın ilk sebebi bu. Açıklamayı tüm verileri derleyip firmanın kendisi yapması gerekirdi. Yapacağını duyurdu ama ne zaman henüz belli değil, biz de beklemedeyiz. Farklılığın bir sebebi de her ülkedeki gönüllü ve vaka sayısının farklılık göstermesinden kaynaklı.”

GÖNÜLLÜ VE VAKA SAYILARI FARKLI  

“Etkinlik çalışmalarına Türkiye’de Brezilya’nın neredeyse onda biri kadar bir katılım oldu. Türkiye’de toplam 1322 gönüllüde 29 vakanın 26’sına plasebo, 3’üne de gerçek aşı verilmiş. Etkinlik yüzde 91.25. Brezilya’da 9 bin 252 gönüllüde 252 vakanın 167’si plasebo, 85’i aşı grubunda. Etkinlik yüzde 50.38. Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir ayrıntı daha var. Brezilya COVID-19 semptomlarını, başka ülkelerin yapmadığı şekilde, çok ciddi-ciddi-orta-hafif-çok hafif gibi gruplara ayırdı ve her grup için farklı etkinlik yüzdesi hesabı yaptı. Bu da farklı rakamlar çıkmasına yol açtı.”

YÜZDE 50 DE ÖNEMLİ BİR BAŞARI

İkinci soru şu: “Etkinlik oranının yüzde 50 olması ne demek? Boşuna mı aşı oluyoruz?” Dr. Semih Tareen, “Hayır, boşuna değil. Hatta, CoronaVac aşısının daha ciddi vakalarda etkinliği daha da fazla, yüzde 78 ile yüzde 100 arasında seyrediyor rakamlar. Tüm bu veriler bize aşının koruyabileceği ve ciddi COVID-19 riskini (ağır hasta-yatan hasta) azaltabileceğini gösteriyor. Aşı olsanız dahi virüsü kapma olasılığı var mı? Evet. Ancak böyle bir durum olsa dahi aşılıysanız, hastalığın hafif semptomlarla atlatıldığını söylemek mümkün. Yüzde 50 bize bunu gösteriyor. Bu da önemli bir başarı” diyor.

NEZLEYE DÖNÜŞME İHTİMALİ VAR

Yazının Devamını Oku

Yargı reformuna 80 öneri

Türkiye’de adalet sisteminin doğru işlemediğine dair şüpheler, sadece gündemdeki ‘büyük’ mevzularda değil, en ufak kararlarda dahi kendini belli ediyor hiç şüphesiz. Yargının bağımsızlığı ve güvenilirliği uzun zamandır tartışma konusu. Adalet Bakanlığı bu çerçevede ‘yargı reformu’ hazırlığında. Daha İyi Yargı Derneği de 8 başlık ve 80 öneriden oluşan çalışmasını bakanlığa sundu. Peki o çalışmada neler var? Bağımsız, güvenilir bir yargı için umut var mı? Dernek başkanı ve avukat Mehmet Gün cevapladı.

ORTAK VAAT BAĞIMSIZ YARGI

Son sorudan başlamak isterim. Türkiye’de güvenilir ve bağımsız yargı için umut var mı?

“Türkiye, yargı bağımsızlığı ve yürütme gücü üstünlüğü konusunda maalesef Batı’nın gerisinde. 2012’deki adli açılış yılı töreni için bir sorunlar listesi yapmıştık. Bakıyorum, o zamanki sorunlar bugün hâlâ geçerliliğini korumakta. Daha İyi Yargı Derneği, hukukun işletilmesi konusunda yargının önemini bilerek ve iyileştirmeyi hedefleyerek tam da bu hedefle 9 yıl önce kuruldu. Sorunlara çözüm bulmak ve mutabakat sağlanması adına yola çıktık. Sadece hukukçular değil, işinsanları ve fikir önderlerinden de oluşan bir kuruluşuz. Bugün görüyoruz ki Türkiye’de hukukun üstünlüğünü sağlama konusunda iktidardan muhalefete tüm siyasiler en azından söylem bazında aynı yerde. Hukukun üstünlüğünü sağlama, yargıyı bağımsız hale getirme vaadi var. O nedenle elbette umut var. Siyaseten tarafsız bir kuruluş olarak bu konuda çözüm üretmeye de son derece kararlı, azimli ve istekliyiz.”

‘8 BAŞLIKTA 80 ÖNERİ’

Yazının Devamını Oku

Etek öpme değil temenna

Türk sanat tarihinin önemli isimlerinden, Topkapı Sarayı’nın eski müdürü ve bir başka ünlü tarihçi İlber Ortaylı’nın tabiri ile ‘Topkapı nâzırı’ Filiz Çağman hayatını kaybetti. Ünlü tarihçinin acı kaybı ile sarsılan Ortaylı, görev değişimi sırasında Çağman’ın eteğini öpmüştü. O fotoğrafın Çağman’ın vefatıyla yeniden gündeme gelmesiyle Ortaylı’ya hem o günü, hem etek öpmenin anlamını hem de can dostu Çağman’ı sordum.

TARİHÇİ-yazar Prof. Dr. İlber Ortaylı, 81 yaşında hayata veda eden tarihçi Filiz Çağman’ın kendisinin iyi bir dostu ve aynı zamanda selefi olduğunu da belirterek “O dönem ki Kültür Bakanımız İstemihan Talay Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü olarak kendisini tayin etmek istemişti. Ancak gerçek mesuliyet sahipleri gibi tereddütü vardı. Daha sonra kendisini ikna ederek, bu vazifeyi almasını sağladık. Filiz Hanım, Topkapı’nın mirasına, geleneğine uygun davranan biri oldu. Bakın bu çok önemli bir şeydir. 8 yıl bu görevini başarıyla sürdürdü. Minyatür uzmanıydı. Minyatürlerin yanındaki yazıları okumayı çok iyi bilirdi. Topkapı kütüphanesine hâkim olmak demek Osmanlı sanat kültür dünyasına hâkim olmak demektir. Bu vasıfta insan yerli ve yabancılar arasında çok az bulunur, yani oradaki malzemenin hem kâğıdını, hem cildini, hem tezhibini, hem minyatürünü, hem yazısını birlikte okuyup değerlendirmek çok az kula nasip olur. Tarihimizde de sayılıdır. Çok disiplinliydi, çok da vakfetmişti kendini. Deprem sıralarında Kadıköy’deki evini bırakıp müzede, üst odada kalmışlığı vardır. Ben ona ‘Saray-ı Âmire nâzırı’, ‘Topkapı nâzırı’ der büyük saygı ve sevgi duyardım” diyor.

Filiz Çağman

SAYGI GEREĞİDİR BİR ANANEDİR

Çağman emekli olduktan sonra müze müdürlüğü için kendisine teklif gittiğini belirten Prof. Dr. Ortaylı kendisinden icazet alarak göreve başladığını belirterek, şöyle devam ediyor: “Aramızda halef- selef ilişkisi var. O çalışırken ben ona, ben çalışırken o bana yardımcı oldu. Dedim ya Topkapı nazırı idi o benim için. Devir teslim töreninden bir fotoğrafımız var, bahsettiğiniz o durum aslında etek öpme değil. Temennadır. Eski memurlar temenna yaparlardı. Bir üst rütbenin eteğini öper gibi temennada bulunurlardı. Saygı gereğidir, bir ananedir. Öyle bir enderun ananesini gerçekleştirmiştik kendisiyle. Zaten, ben sarayın memurlarına uzman ahali, enderun halkı derim. Benim için saraydaki uzmanlık çok önemlidir. Diğer memuriyetlere benzemez. Bu esası herkese anlattık, Kültür Bakanlığı’na anlatamadık. Yani böyle ananevi müzelerde neler yapılması ve nasıl bir teşkilat, nasıl bir anane yerleştirilmesi gerektiğini bir sürü insana anlattık fakat Kültür Bakanlığı’na anlatamadık. Böylesi yerlerde yerin anlamına uygun geleneklerin devam ettirilmesi gerekir. İnşallah bundan anlarlar.”

İLBER HOCA’NIN ‘EL ETEK ÖPME’ SERÜVENİ

TARİHÇİ-yazar Prof. Dr. İlber Ortaylı,

Yazının Devamını Oku

A.R.O.G. incelemesini eleştirenlere Doç. Dr. Bilal Yorulmaz’dan cevap: Matrix'i de inceledik

Cem Yılmaz’ın 3 popüler filmi, ‘G.O.R.A’, ‘A.R.O.G’ ve ‘Arif V 216’nın ‘din ve değerler açısından incelenmesi’ büyük bir tartışmayı da alevlendirdi. Birçok kişi, “Neden Cem Yılmaz ve filmleri mercek altına alınıyor?” diye sorarken, birçok kişi de makalede yer verilen yorumlara “Bari filmlere dini açıdan bakmayın” eleştirisinde bulunuyor. Bu makaleyi kim, neden yazdı? Neden Cem Yılmaz filmleri? Çalışmanın amacı ne? Akıllardaki tüm soruları makaleyi hazırlayanlardan Doç. Dr. Bilal Yorulmaz’a sordum.

Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Bilal Yorulmaz, “Bu makale ne bir rapor ne de bir yermedir” diyerek söze girip, makalenin öğrencisi Tuğba Akar tarafından kaleme alındığını söylüyor, şöyle devam ediyor: “Cem Yılmaz’ın 3 filminin ‘sinema ve din/değerler’ bakımından mercek altına alındığı bu proje aslında yüksek lisans öğrencimizin tezinin yanı sıra sunduğu bir makaledir. Bizler, bu bölümdeki eğitimcilerimiz ve öğrencilerimiz, spesifik olarak sinema ve din alanı üzerinde çalışıyoruz. Yani bizim işimiz bu. Çoğunlukla çizgi filmler, zaman zaman da öğrencilerimizin talep etmesi halinde, filmler üzerinde değerlendirmeler yapıyoruz. Daha net ifade etmek gerekirse, ‘Hadi Cem Yılmaz’ı ya da filmlerini taşlatalım’ falan gibi bir gayemiz yok. Maalesef Türkiye’de din konusu fazlaca bölünmelere yol açan bir konu olduğu ve kimse de makaleyi baştan sona okumadığı için ilginç bir şekilde gündem oluverdi. Bu, yurtdışında da sıklıkla yapılan akademik bir çalışmadır ki akademik çalışmaların popüler kültür malzemesi olmaması gerektiğine inanıyorum.”



NEDEN CEM YILMAZ VE FİLMLERİ?Burada araya giriyor ve “Neden Cem Yılmaz ve onun filmleri?” diye soruyorum. Doç. Dr. Yorulmaz, “Özel bir sebebi yok. Öğrencimiz çizgi film yerine farklı olarak bir film makalesi yazmak istedi bu 3 filmi karşılaştırmalı olarak ele aldı. Biz de ‘Hayır, yapma’ demedik. Bunu Cem Yılmaz filmleri ile de yapmaya başlamadık. Nebraska Omaha Üniversitesi’nde uzun yıllar Prof. William Blizek ile çalıştık. Gişe rekortmeni Hollywood filmlerinden yabancı filmlere, belgesellerden kısa filmlere kadar değişik türlerde filmler, sinema ve din uzmanlarının ilgi alanına girmekte ve sinema-din çalışmalarına yönelik büyük bir ilgi bulunmakta. Mesela Elysium ve Matrix ile alakalı değerlendirmelerimiz de var” diyor.

‘DİN ÜZERİNDEN KUTUPLAŞMA VAR’

Yazının Devamını Oku

Ulusal güvenlik mi yoksa dijital darbe mi

Twitter, bir ABD Başkanı’nın, Donald Trump’ın hesabını ‘daha çok şiddet çağrısı yapma riski’ nedeniyle askıya aldı. Karar beraberinde durumun yasallığını ve ifade özgürlüğü meselesini de gündeme getirdi. Trump’ın ‘sesinin kısılması’ için sansür ve ‘Dijital diktatörlük’ diyenler kadar antidemokratik yaklaşımların engellenmesi gerektiği ve ifade özgürlüğünün sınırları olduğunu düşünenler de var. Trump-Twitter düellosunun ayrıntıları geliyor...

ANTİDEMOKRATİK BİR KARARBilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Emre Erdoğan durumun bir paradokstan ibaret olduğunu söylüyor. İlk sorum şu: ‘Twitter’ın yaptığı yasal mı?’ Prof. Dr. Erdoğan ‘Evet, yasal’ diyerek, şöyle devam ediyor: “Twitter, Facebook gibi platformlar özel şirketler. İstedikleri kişiye ‘ses vermek’ ya da vermemek hakkına sahipler. Yapılan etik mi? Orası tartışılır. Her ne kadar özel kurumlar da olsalar kamusal bir görevleri var. 88 milyon takipçisi olan, ABD’nin en az yüzde 50’sinin oyunu almış bir başkandan bahsediyoruz, ‘Hizmet vermiyorum’ diyebilirler mi? Tek taraflı bir karar. ‘Ayrımcılığa, şiddete, ırkçılığa müsaade edilsin’ demiyorum ama karar tek taraflı alınamaz. Alınırsa, o tek kişi, hoşuna gitmeyen her sesi kapatmaya başlar ki bu antidemokratiktir.”

KİME KARŞI RİSK

Twitter’ın özel bir şirket olması sebebiyle “Üretilen içerik riskli, demokrasiye zarar getiriyor” deme hakkı olduğunun altını çizen Prof. Dr. Erdoğan “O zaman da ‘Trump benzer tondan tweet’ler atarken tehlike oluşturmuyordu da neden şimdi?’ diye sormak gerekir. Bir durumun tehlikeli olup olmadığı, kime karşı tehlike yarattığına kim, nasıl karar veriyor? Trump, ABD Başkanı iken kullandığı ırkçı dile itiraz etmeyen, ki seçim sürecinde yanılmıyorsam sadece 1 kez müdahale edildi, Twitter, konu iç siyasete geldiğinde, ‘Nasıl olsa iktidardan düştü’ diyerek ‘engelleme’ hakkı olduğunu mu hatırladı? Seçimi kaybetmeseydi böyle bir şey yapabilirler miydi?’ diye soruyor.

DİJİTAL DİKTATÖRLÜK

Trump’ın başından beri çok büyük nefret suçları işlediğini, hatta rahip Brunson konusunda Twitter üzerinden Türkiye’yi tehdit ettiğini de hatırlatan Prof. Dr. Erdoğan, Twitter’ın ‘Barışı tehlikeye atacak söylemler içindesiniz’ hatırlatması yapmadığını belirterek, şöyle devam ediyor: “Facebook, farklı algoritmalarla ‘Ne görmemiz’ şimdi de Twitter ‘Ne duymamız’ ve ‘Kimden duymamız’ gerektiğine karar veriyor. İnsanların silahla okul basabildiği, o silahı sosyal medyadan kolaylıkla alabildiği ‘özgür’ bir ortamda neden Trump’ı duyma özgürlüğüne sahip olmayalım ve buna neden Jack (Twitter’ın kurucusu) karar versin? Durum, dijital diktatörlüğe dönüşebilir.”

DENETİM ŞART

Twitter’ı insanların birbirine kolaylıkla hakaret edebildiği, hiçbir içerik kontrolünden geçirilmeden paylaşılan kirli bilginin, doğrusuna oranla 6 kat hızla yayılabildiği, mitlerin, komplo teorilerinin rağbet gördüğü bir alan olarak yorumlayan Prof. Dr. Erdoğan bir düzenlemenin şart olduğunu düşünüyor ve “Kilit nokta da burası. Bu düzenlemeyi kim yapacak? Bize bir oyuncak veriyorlar, biz o oyuncağı kullanıyoruz. Bir noktada popüler oluyor, önemli bilgi kaynaklarından biri haline geliyor. Sonra da kimin konuşup konuşmayacağına kendileri karar veriyorlar. Olmaz. Yarın öbür gün hoşlarına gitmeyen herhangi birisini de susturabilirler. Şirket ‘Beğenmeyen gitsin’ diyebilir ama o zaman da demokrasi ve ifade özgürlüğü meselesi tartışmaya açılmış olur. Dolayısıyla ince bir çizgide yürünmesi zorunlu.”

KARARI KİMSE İLE İSTİŞARE ETMEK ZORUNDA DEĞİLLER

Yazının Devamını Oku

Kim bu boynuzlu kürk miğferli şamanlar

ABD, tarihinin en karanlık gecesini yaşadı. Trump destekçileri Kongre’yi bastı. 4 ölü var. Kongre’den film sahnelerini aratmayan fotoğraflar geldi. O fotoğraflar da bir grup vardı ki dünya “Kim bunlar?” diye sordu. Elinde ABD bayrağı, kafasında tüylü, boynuzlu miğferi ile kongre basan bu grup kim? Amaçları ne? Neye inanıyorlar? Amerikan siyaseti araştırmacısı Yunus Emre Erdölen’e sordum, o da cevapladı.

AKSİYON FİLMLERİNİ ARATMAYAN GECE

6 Ocak olaylarının en akılda kalacak fotoğrafı kongreyi basan Viking dövmeli, boynuzlu miğferli grup. Kim bunlar?

5 yıl önce, 2016 ABD Başkanlık seçimi öncesi Clinton, danışmanları ve diğer Demokratik Partili seçkinlerin, Washington’daki bir pizza restoranının merkezinde olduğu çocuk istismarcısı bir şebekeyi yönettiği iddiaları internet üzerinde yayılmıştı hatırlarsanız. İşte bu komplo teorilerini yayan ve seçkin Demokrat Partili isimleri çocuk istismarcısı şebekeyle bağlantılandıran Pizzagate komplo teorisini ortaya atan grup Q(Anon) grubuydu. Kongreyi basan boynuzlu-kürklü miğferli, Viking dövmeli adamlar da bu grubun üyeleri. Aşırı sağcı komplo teorileri hareketi olarak biliniyorlar. İslam ve Yahudi karşıtı, ırkçı söylemlerle sosyal medya üzerinden örgütlenen bu grup, daha sonra buralarda yasaklanınca komplo teorilerini alternatif medya uygulamaları üzerinden yaymaya devam etti.

UÇUK KOMPLO TEORİLERİ

En uçuk komplo teorileri neler?

Yazının Devamını Oku

Boğaziçi ile gündeme gelen tartışma: Elitizm

3 Ocak’ta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Boğaziçi Rektörlüğü’ne Prof. Dr. Melih Bulu’yu ataması, elit-elitizm tartışmalarını da beraberinde getirdi. AK Parti’ye yakın isimler Boğaziçi’ni elitist olmakla suçlarken, üniversitede okuyan, ders veren birçok isim elitist değil ‘halktan’ olduklarını söylüyor. Peki dünya genelinde elite, elitizme bakış ne? Siyasetin elitizm ile işi ne? Ne demek elit olmak? Siyaset bilimcilere sordum.

POPÜLİST SAĞIN ‘KURTARICI’ SÖYLEMİ

KARŞILAŞTIRMALI siyasetbilimci Dr. Aysuda Kölemen, elit ve elitizm kavramlarının özellikle popülist sağ partiler tarafından sıklıkla kullanılan bir kavram olduğunu belirtiyor. Dr. Kölemen, “Dünya genelinde nereye giderseniz gidin, özellikle sağ popülist partiler ‘Durum kötüleşti, ülke darda’ diyerek elitleri suçlu, ‘kurtarıcı’ olarak da kendilerini işaret ederler. Popülist sağa göre ‘Ülkenin ferahı elitleri yönetimden düşürmekte saklıdır.’ Çünkü popülizm bir düşmana ihtiyaç duyar. Birilerinin ötekileştirilmesi gerekir ki açıklanamayacak durumların bir açıklaması olabilsin. Buradan hareketle elitizm özellikle de sağ için ‘günah keçisi’dir diyebiliriz” diyor.

KİMDİR BU ELİTLER?

Dr. Kölemen, dünya liderlerinden örnekler vererek şöyle devam ediyor: “Eski ABD Başkanı Bush dünyanın en zengin ve güçlü ailelerinden gelmesine rağmen Amerika’da ‘halktan biri’ olarak görülürdü. Obama ise daha halktan olmasına rağmen roka sevdiği için elitlikle suçlanmıştı. Bizim sofralarımızda sıkça olmasına rağmen roka ve zeytin Amerika’da egzotik bir yiyecek kabul edilir. Roka sevmesi Obama’ya elitliği getirmişti. Neden? ‘Adama bak, ne acayip zevkleri var, bizden değil’ algısı yüzünden. İngiltere’de şampanya, Fransa’da egzotik kahve içenler, Türkiye’de suşi yiyen ya da elinde kadeh ile dolananlar ‘elit’ olarak resmedilir. ‘Onlar bizim gibi yaşamıyor, düşünmüyor, bizim okuduklarımızı okumuyor-beğenmiyor, bizim dinlediklerimizi dinlemiyor’ diye düşünülür. Şehirli, okumuş, belirli kültürel kodlara hâkim herkese ‘elit’ denilir. Elitler, genellikle, kötüyü temsil eder. Pek çok toplumda elitlik ‘halktan kopukluğu’ da ifade ettiği için milletten görülmez, ‘Zaten onlardan bir hayır da gelmez.’

SİYASET MALZEMESİ

“Amerika, Macaristan, Hindistan gibi sağ popülist hükümetlerin görevde olduğu ülkelere bir bakın! Siyasetçilerin ‘Onlar zaten ne iş yapıyorlar ki?’ ya da ‘Halkı anlamıyorlar, halkı ezmek için varlar’ söylemlerini sıklıkla duyarsınız. Okumuştan korku, popülizmin önemli bir öğesidir. Mesela Trump. Üniversitelere giden ödeneklerin kesilmesi için elinden geleni yaptı ve başarılı da oldu. Bush, Trump gibi liderlerin konuşmalarına dikkat edin. Gramatik olarak hayli basittir. Sofistike bir dil yerine gündelik kelimeler kullanırlar. Bu da halkın hoşuna gider, ‘Bizim dilimizden konuşuyor, bizi anlıyor’ dedirtir. Bir araştırmaya göre şehirli birçok Amerikalı işini bilen, yetkin insanlara oy vermeye meyilli olduğunu söylerken, kırsal kesime gidildikçe, yoksul ve eğitimsiz Amerikalıların daha az yetkin kişilere oy verdikleri görülmüş. Neden? Çünkü liyakata karşı bir öfke ve haset var. ‘Bunlar kendilerini bir şey sanıyor’ diye düşünen halk, hiçbir zaman eşit ücret, eşit eğitim hakkına ulaşamayacaklarını düşünerek ‘Yeter ki bizden olsun’ diyebiliyor.

Yazının Devamını Oku

‘Beyin sisi’ne dikkat!

Bir anlık hafıza kaybı, konsantrasyon bozukluğu, kafa karışıklığı, konuşmada ve günlük kelimeleri bulmada yaşanan zorluk... Koronavirüs geçiren her 10 hastadan biri ‘beyin sisi’ denilen bu durum nedeniyle soluğu hastanede alıyor. Nedir bu beyin sisi? Uzun vadede Alzheimer’a neden olur mu? Yok mu bir tedavisi? Nörologlara sordum.

ÇAĞIN HASTALIĞI OLABİLİR

CERRAHPAŞA Tıp Fakültesi Nöroloji Ana Bilim Dalı uzmanı Prof. Dr. Derya Uludüz, COVID-19 hastalarında baş ağrısı, halsizlik, hatta felce varan nörolojik bulguları bildiklerini ancak ‘beyin sisi’ ile son 2-3 aydır sıklıkla karşılaşmaya başladıklarını söylüyor. Araştırmaların beyin sisinin koronavirüs geçirildikten sonra aylarca devam edebileceğini gösterdiğini belirten Prof. Dr. Uludüz, hastanede koronavirüs tedavisi alan, yoğun bakımda yatan hastalarda ise daha yoğun görüldüğünü belirterek şöyle devam ediyor: “Yoğun bakımda tedavi görenlerin 3’te 1’i virüsü atlatanların ise 10’da 1’inde görülebiliyor. Sisli beynin nasıl oluştuğu konusunda uzmanlar arasında ortak bir fikir yok. Enfeksiyon esnasında oluşan bağışıklık sağlayıcı antikorların yanlışlıkla sinir sistemine saldırmasından ya da enfeksiyon nedeniyle hasar gören sinir hücrelerinin birbirlerine yanlış sinyaller göndermesi nedeniyle olabileceği ileri sürülüyor. ‘Her şey rüya gibi, net düşünemiyorum, sürekli unutuyorum’ diyorsanız dikkat!..”

UZUN VADEDE DEMANS YAPAR MI?

Normalde kısa vadede, birkaç ay içerisinde hastanın doktor desteğiyle süreci atlatması olası. Ama uzun vadede bir hafıza problemi yaşatır mı? İşte burası soru işareti. Zira virüs beyinde yavaş yavaş ilerliyor. Beyin bariyerlerine kan yoluyla geçiş yaparak ulaşıyor. En çok etkilediği yer hafıza bölgesi. İşte bu bizim ‘Acaba çağımızın hastalığı beyin sisi olabilir mi’ endişesi yaşamamıza sebep oluyor.”

HAFIZAYI GÜÇLENDİRİN

Peki bu işin bir tedavisi yok mu? “Maalesef etkili bir tedavi yöntemi yok” diyor Prof. Dr. Uludüz ve yapılması gerekenleri şöyle özetliyor: “Hafızayı destekleyecek Omega3, B12, C ve D vitamini takviyeleri öneriyoruz. Ayrıca hafızayı desteklemek için bulmaca çözmek, açık havada yürümek gibi fiziksel aktiviteler yapın. İyi uyuyun. Uyuyamıyorsanız melisa, papatya çayı ya da yatmadan önce muz ekstresi öneririm. İyi beslenin: basit karbonhidratları ve şekeri hayatınızdan çıkarın.”

‘BUNADIM SANDIM’

Yazının Devamını Oku

2021: Bilimin ve değişimin yılı olacak

2020 birçok açıdan oldukça kaotikti. Birçok ünlü ismin ani vefatı, depremler, seller, yangınlar, çatışmalar ve en önemlisi de salgınla çoğumuzun dengesi bozuldu, yaşamı altüst oldu. Suçlu belliydi: 2020! “Bir bitse de kurtulsak” dedik. Yeni bir yıl geldi, hoş geldi. Ama gelen gideni aratır mı dersiniz? Astrolog Can Aydoğmuş ve Aygül Aydın pek de iyi haberler vermiyor... 2021 farkındalığın arttığı, ‘uyanış’ yılı olacak deseler de asıl rahatlama 2023’ten sonra...

2021 GÜMBÜR GÜMBÜR GELİYOR

MODERN çağın Nostradamus’u olarak tanınan astrolog-yazar Can Aydoğmuş “Tarih tekerrürden ibaret, astroloji de onun bir yansıması” diyor ve 2020 yılındaki tutulmaların önceki yıllara gönderme yaptığını belirterek şöyle devam ediyor: “Orta Çağ Avrupa’sında yaşanılan Kara Veba, dünya savaşı sırasında ortaya çıkan İspanyol gribi, bugün ise koronavirüs. Bu dönem o dönemlerin tekrarı gibi. 2020-2021 ve 2022 aslında birbirine bağlı yıllar. Jüpiter 2020 kasım sonunda Satürn’ün yanına gelerek en zayıf ve en düşük konuma geçti. 21 aralık gecesi de 2 gezegen 800 yıl sonra birleşti. Özgürlük ve bağımsızlık gezegeni Jüpiter’in yeniden güçlü ve iyi konuma geçmesi Nisan 2022’de. Satürn ise 2023 Ocak ayında eski konumuna gelecek. 2020 fragmandı. 2021 ve 2022’de gümbür gümbür!”

SÜREÇ TEKRARLANACAK

Asıl rahatlama 2023 Ocak’tan sonra başlar. Savaşlar, hastalıklar, ekonomik kriz, salgın ve salgının yarattığı her tür etki 2023’te son bulur. O zamana kadar gezegenler bizi sınamaya devam edecek! Bu süreci doğum sancısına benzetebiliriz. Daha iyiye evirilmek için bu sancıları çekiyoruz. Jüpiter ve Satürn’ün birleşmesi dünyada birçok kurumun yara alacağı, halkla yöneticilerin karşı karşıya kalacağı, kanaat liderlerinin birbirleriyle çatışacağı, gerginliklerin yaşanabileceği, insanların özgürlük duygusunu yitirmiş hissedeceği, korku ve panik yaşanabileceğini gösterir. 2021 Mayıs sonu Jüpiter Satürn’ün yanından çıkacak, gezegenler ters dönmeye başlayacak. Böylelikle ‘bir tık’ nefes alıp, rahatlayacağız. Ama dikkat! Bu genel bir rahatlama değil. 2020 Mayıs- Haziran’ında da böyle oldu, bir anda eski normale dönüldü. Sonrasında virüs etkisini arttırdı, İzmir’de deprem yaşandı. Jüpiter hala düşük konumda olacağından sonrasında benzer süreçler yaşanması olası. Virüsün mutasyona uğraması, depremler, çatışma ve gerginlikler, ekonomik gerileme devam edebilir.

YENİ KEŞİFLER OLACAK

Hep kötü değil! Bilimin, teknolojinin öne çıkacağı, yeni keşifler, ilaçlar bulunacağı da bir dönem olacak. Pek çok hastalığın tedavisi, yanı sıra yeni doğal kaynaklar- madenler- antik şehirler (Göbeklitepe gibi) daha önce keşfedilmemiş yerler bulunacak. Zenginliklerimiz artacak. Türkiye esas çıkışı ise 2023 yılının sonuna doğru yaşayacak. Emlak ve toprak değerlenecek. Yeni tarım alanları, fabrikalar açılacak. Deniz ve karada sınırlar genişleyecek. Amerika ve Çin ise ekonomik ve siyasi anlamda zorlu süreçler yaşayacak. İngiltere’yi sıkıntılı günler bekliyor. Orta Doğu’da da yine hareketlenmeler var.”

İYİLİK EDEN İYİLİK BULUR

Yazının Devamını Oku

Neşemizi kaybetmeyelim

Dünya tarihinin unutulmazları arasına girecek bir yıl oldu 2020. Koronavirüsün ortaya çıkmasıyla sanki zaman durdu, biz de paralel bir evrene geçtik. Eğitim hayatımızdan iş yapış şekillerimize, alışkanlıklarımıza kadar her şey değişti. Öyle ki 2020 gitmeden son numarasını da yapıyor. Salgın tedbirleri kapsamında otel, restoran ve lüks mekânlarda eğlence kısıtlaması var. Yani hepimiz evde, ‘PTT’ (pijama, terlik, televizyon) oturacağız. Çekirdek aileyle evde kalmak neden önemli? Nasıl bir yılbaşı gecesi olacak? İşte yanıtları...

EV İÇİ BULAŞ YÜZDE 85’E YÜKSELDİ

Sağlık Bakanlığı Toplum Bilimleri Kurulu üyesi Prof. Dr. Mustafa Necmi İlhan en çok görülen bulaş türünün ‘ev içi’ olduğunu söylüyor. Yani ‘Teyzem temiz insandır’ ya da ‘Aman kuzenime ayıp olur’ diyerek akraba, hısım, konu komşu ile görüşmeye devam ettiğiniz sürece risk altındasınız. Prof. Dr. İlhan, “Evdeki kalabalık ne kadar azalırsa bulaş ihtimali de o kadar azalır. Ev içerisindeki bireyler arasında çalışanlar, sürekli dışarıda olmak zorunda olanlar olsa bile çekirdek aile az sayıda bireyden oluştuğu için virüsün yayılma ihtimali dardır. Oysa dışarıdan misafir kabul ettiğinizde ortamdaki kişi sayısı artacak, haliyle bulaş da artacaktır. Ev içi bulaşma oranları yüzde 85’e yükseldi” diyor.

DÜN NEGATİF BUGÜN POZİTİF

“Akrabanız olsa dahi dışarıdan gelen bir kişinin COVID pozitif ya da asemptomatik olmadığını yüzüne bakarak nereden bileceksiniz?” diye soran Prof. Dr. İlhan şöyle devam ediyor: “Bu nedenle yılbaşını çekirdek ailenizle geçirmeniz hem kendi sağlığınız, hem de biz sağlık çalışanlarının yükünü azaltmanız açısından çok önemli. 4 günlük kısıtlama var önümüzde. Bu 4 gün, eğlence zamanı gibi düşünülmesin. ‘Nasıl olsa işyerinde beraberiz, nasıl olsa aşı çıkacak! Bizde toplanıp eğlenelim’ demek büyük risk. Beraber geçirilen zaman uzadıkça, ki 4 gün yani 96 saatten bahsediyoruz, risk de büyümekte. Dün negatif olanın bugün pozitif olmayacağının garantisi yok. Aksi halde yılbaşı sonrası vaka ve ağır hasta sayımızda istenmeyen artışlar görülebilir.”

ÇOCUKLUĞUMUZDAKİ YILBAŞI MÜMKÜN

YAZAR ve profesyonel koç Damla Kunç Koçman, pandemi ile 1 yıldır hepimizin eve kapandığını, değişip dönüştüğümüzü hatırlatıyor. Geri dönüp bakınca aslında çoğumuz “Asla yapmam” dediğimiz birçok duruma uyum sağladık. Koçman “Özdisiplini, özyönetimi olan, kendiyle zaman geçirmeye alışmış kişiler bu süreçte nispeten zorlanmazken buna alışık olmayan, daha çok sosyal hayattan beslenen kişiler hayli zorlandılar. Ama artık hepimiz hayatta kalmanın formülünü biliyoruz”diyor. Yeni bir yılın başlayacağı, umutlarımızın arttığı yılbaşı gecesine gelince... Salgın dolayısıyla bu yıl

Yazının Devamını Oku

Sosyal medyada ikinci Ercüment Ovalı vakası

Bilim dünyası Prof. Dr. Ercüment Ovalı’nın yaptığını iddia ettiği bir açıklamayla çalkalanıyor. İddiaya göre COVID’e yakalanan Prof. Dr. Ovalı kendi geliştirdiği bir antikor kokteyli ile ciğerlerine inen virüsten 72 saatte kurtuldu. İddia haliyle akıllara ‘Aşıya gerek yok mu?’ sorusunu getirirken, sosyal medyada da ‘antikor kokteyli’ esprileri almış başını gidiyor. Şu ana kadar sessizliğini koruyan Prof. Dr. Ovalı ile konuştum. Onun ağzındanmış gibi yazılıp çizilenler karşısında şaşkın. ‘Antikor kokteyli diye bir şey olur mu?’ sorusuna gelince... Uzmanlar bakın nasıl yanıt verdi.

'BÖYLE BİR AÇIKLAMAM YOK'Prof. Dr. Ercüment Ovalı COVID-19’a karşı yerli ilaç geliştirmek için karantinaya girmiş ancak sonucunda önerdiği Dornaz Alfa isimli ilaç halihazırda Yeni Zelanda’da kullanımda olması nedeniyle hayli eleştirilmişti. Sonrasında da hiç konuşmadı. Ta ki düne kadar... Ortada ‘Antikor kokteyli’ denilen yeni bir ilaç iddiası olunca hemen aradım. ‘Böyle bir açıklama yaptınız mı?’ diye sordum. Yanıtını virgülüne dokunmadan veriyorum.



ŞAŞKIN VE ÜZGÜNÜM

“23 Nisan’da bir TV kanalına verdiğim röportajdan başka hiç konuşmadım. Bir toplantıda yaptığım bu konuşma da sanki basına demeç vermişim gibi servis edilmiş. Israr ve inatla, anlayamadığım bir şekilde benimle uğraşılıyor. ‘Beni affedin, konuşmak istemiyorum’ dedikçe sanki konuşmuşum, sansasyonel açıklamalar yapmışım gibi haberler çıkıyor. İnanın şaşkın ve üzgünüm. Nasıl bir iştir bu? Anlayamıyorum. Toplantıda konuşulmuş, kulaktan kulağa yayılmış, benim demecimmiş gibi yazılmış. Şunu söyleyeyim böyle bir açıklama yapmadım.” Prof. Dr. Ovalı “Korona oldunuz mu? İyi misiniz? İlaç geliştirdiniz mi?’ gibi sorularıma ise “Ayrıntıya girmeye gerek yok” diyerek yanıt vermedi.


Yazının Devamını Oku

Beyazperdede film izlemek hayal mi olacak

Dijital platformlara olan ilginin koronavirüs salgını nedeniyle en yüksek seviyeye ulaştığı şu günlerde, dünyaca ünlü yapım şirketi Warner Bros, filmlerini salonlarla eşzamanlı olarak dijital platformlarda gösterime sokmaya hazırlanıyor. Dijitalleşme sinema adına bir devrim mi, yoksa sinemacılar kendi ölüm fermanlarını mı imzaladı? En önemlisi de dev perdede film izlemek tarih mi olacak? Yapımcı-sinemacılara sordum.

SİNEMANIN YERİNİ SİNEMA DOLDURUR

TÜRKİYE’nin en ünlü yapımcılarından, TIMS&B Prodüksiyon Kurucu Ortağı ve Yönetim Kurulu Başkanı Timur Savcı, “Sinemanın yerini ancak sinema doldurur” diyerek giriyor söze, şöyle de devam ediyor: “Pandemi ile sinema sektörü tamamen durdu. Sinema salonları neredeyse 1 yıldır kapalı ve 2-3 ay daha kapalı kalacağa benziyor. Dijital mecralar, durum itibariyle, 1-0 önde gibi gözükse de sinemanın ölmeyeceğini düşünenlerdenim. Zira mecralar değişebilir, dengeler değişebilir ancak kaliteli ve zengin içeriğe olan ihtiyaç hiçbir zaman değişmez. Elbette dijital platformlarda iyi yapımlar var ve olacaktır da ama bu yapımlar beyazperdeye yansıyan kaliteli ve içerik açısından zengin bir filmin yerini hiçbir zaman tutamayacak. Dijital platformlar bu noktada açık büfeye benziyor biraz! İlk başta seyirciye hayli cazip gelse de bir süre sonra onlarca seçeneğe rağmen tabağın boş kaldığını fark ediyor ve ‘İzleyecek bir şey yok’ demeye başlıyorsunuz. Ayrıca unutulmamalı ki herkesin evinde izlenilen film ya da diziyi görsel şova dönüştürebilecek dev ekranlar, projeksiyonlar, ses sistemleri de yok. Tanımadığınız insanlarla, aynı beyazperdeye bakarak acı, sevinç, hüzün, mutluluk gibi benzer duyguları paylaşıp film izlemek evde TV karşısında ya da bir telefon ekranına bakarak film izlemekten farklı ve keyifli bir deneyim. Lig maçlarına bakın, onun da seyircisiz keyfi yok. Sinema da öyle. Sadece film izlemeye değil o atmosferi yaşamak için sinemaya gider, sosyalleşirsiniz...” diyor.

DÖNÜŞÜMÜZ MUHTEŞEM OLACAK

SİNEMA Yatırımcıları Derneği Genel Sekreteri Fevzi Genç sinemanın dijitale kayma sürecinin pandemi ile hızlandığını söylüyor ve “Ancak hatırlatmak isterim ki biz sinemacılar daha önce yeni teknolojik gelişmeler yaşandığında da benzer durumlarla karşılaştık” diyerek, şöyle devam ediyor: “1950’lerde TV yaygınlaştı. Sinema yok oldu mu? Hayır. Sinema kendini de olumlu anlamda geliştirerek bunu bertaraf etti. Sonra 70’ler sonu- 80’lere gelindiğinde video kaset furyası sonra onun dijitalleşmiş hali, VCD-DVD derken sinema her gelişmeden güçlenerek çıktı. Şimdi de dijital platformlar gündemde. Geçmişi referans alırsak sinema elbette bunu da kendine pay çıkararak; belki seyircisinin bir kısmını oraya bırakıp, kendisine yeni bir seyirci grubu bularak, değişip, evrimleşerek bertaraf edecektir. Sinemacı arkadaşımız Tolga Akıncı şöyle bir örnek vermişti. Ben de o örnekten gideyim. Hepimiz evde kahve yapabiliyoruz, ucuz da... Ama arkadaşımızla kahve içmeye gidiyor muyuz? Gidiyoruz. Neden? Çünkü insan sosyal bir varlık ve sosyalleşmek istiyor. Bundan sonra, bana kalırsa, dijital platformlara yapılan filmler ile sinemada gösterilecekler ayrı olacak. Yüksek bütçeli filmler çekildiği sürece sinema salonları film izleme merkezi olarak kalır. Zira dijital platformlar o yüksek bütçeleri karşılayamazlar.”

SALONLARA DESTEK PAKETİ

Genç, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın

Yazının Devamını Oku

Koronadan kaçayım derken kalbe dikkat!

Salgın nedeniyle yaklaşık 1 yıldır çoğumuz evdeyiz. Kısıtlamalar, yasaklar derken evde harcanılan süre de uzadı. Bu da haliyle tüketim alışkanlıklarımıza yansıdı. En çok mutfakta ya da TV karşısında zaman geçirirken atıştırmalık ve abur cubura da servet ödedik! Evde kalmak elbette kendi sağlığımız için önemli ama dikkat! Koronavirüse yakalanmayacağız derken kalp sağlığınızdan olmayın. İyi bir kalp sağlığı için yapılması ve yapılmaması gerekenleri uzmanlara sordum.

KALP SAĞLIĞINI KORUMANIN 5 ALTIN KURALI

İSTANBUL Florence Nightingale Hastanesi’nden kardiyoloji uzmanı Prof. Dr. Selen Yurdakul salgına rağmen tüm dünyada yaşanan hayat kayıplarının ilk sıradaki sebebinin hâlâ kalp-damar hastalıkları olduğunu ve hele de böylesi bir dönemde kalp sağlığının ihmal edilmemesi gerektiğini söylüyor. Peki ama nasıl? Prof. Dr. Yurdakul’un bugüne kadar kalp sağlığı ile alakalı sorun yaşamayanlar için 5 altın kuralı var.

1)Düzenli ve sağlıklı besleneceğiz: Özellikle fast-food, yağlı yiyecekler, hamur işi ve abur cubur gibi kolesterolü de arttıran yiyeceklerden uzak duracağız. Kilo almamaya özen göstereceğiz.

2)İyi uyuyacağız: Evde kalınan sürede gece geç saatlere kadar oturmak yok! Hele de sabah erken kalkılıyorsa... Yetersiz ve az uyku kalbi yoran etkenlerden biri.

3)Vücudu hareketsiz bırakmayacağız: Maske, mesafe ve hijyene dikkat ederek, mümkünse açık alanda en az 30 dakika yürüyüş şart. Düzenli spor ve egzersiz sağlıklı bir beden sağlar.

4)Sigara içmeyeceğiz: Koronavirüsün sigara içenlere içmeyenlere göre daha kolay bulaştığı bir gerçek. Sigara akciğerlere ve kalbe zarar verir.

5)Stres ve depresyondan uzak duracağız:

Yazının Devamını Oku