Paylaş
Ama bu Travis Scott olayı başka bir seviyeye çıktı.
Konuşulan ne sahne şovu ne de performansı.
Şarkıdan çok sis, ışıktan çok soru işareti var ortada: “Geldi mi gerçekten?”
Sahneye 1 saat geç çıktı.
Yüzünü göstermedi.
Performansı 20 dakika sürdü.
Üstelik aynı gün Paris’te de görüntülendi.
Peki sahnedeki kimdi? Kesin bir şey diyemiyoruz.
Ama ortada kesin olan bir şey var: 40 bin TL verip 20 dakika yüzü kapalı birinin performansını izlemek konserden çok “premium tufaya gelme deneyimi” gibi duruyor.
Üstelik Travis de “Asıl performans için tekrar geleceğim” demişken...
E iyi de canım, bu neydi?
Fragman mı?
Ne diyeyim; bilet alanlara geçmiş olsun.
En azından anlatacak çok pahalı bir anıları oldu.
Travis Scott
FUTBOL HERKESİ EŞİTLER
BU hafta Türkiye’de değilim.
Dünyanın en önemli kanser kongrelerinden birinde; Amerikan Klinik Onkoloji Derneği’nin (ASCO) Chicago’daki toplantısındayım.
Stat büyüklüğündeki kongre merkezini 170 ülkeden 50 bine yakın biliminsanı doldurmuş durumda.
Kimileri ömrünü laboratuvarda geçirmiş.
Kimileri yıllardır kanseri biraz daha geriletmek için gecesini gündüz etmiş.
Kürsüye çıkıyorlar. Bir heyecan... Yeni tedaviler anlatılıyor.
Aylarca, bazen yıllarca süren çalışmaların sonuçları açıklanıyor.
Ayakta alkışlanıyorlar.
Manzara bu olunca insanın ister istemez kafasında bir imaj canlanıyor: Biliminsanı dediğin sanki sadece makale okur, istatistik konuşur, laboratuvardan çıkmaz.
Sonra ara veriliyor.
Ve bir anda yüzlerce biliminsanı aynı yere doğru koşmaya başlıyorlar.
Bahçeye... Dev ekranlara doğru.
Çünkü Şampiyonlar Ligi finali var.
Biraz önce tümör biyolojisi anlatan hoca şimdi Arsenal’in “We are on your side” marşını söylüyor.
Dünyanın öbür ucundan gelen Japon profesör, İngiliz meslektaşı ile ofsayt pozisyonu tartışıyor.
Çalışması ile koca salondan alkış alan genetikçi, bu kez verdiği kararı beğenmediği hakemi alkışlıyor.
Müthiş bir manzara!
Çünkü insan bazen başarıyı fazla “ciddi” bir şey sanıyor.
Demek ki insanı insan yapan şey sadece aklı değilmiş.
Heyecanı.
Çocukluğu.
Tutkusu.
Biraz da tuttuğu takım...
Fenerbahçe maçlarında adeta “deliren” Fazıl Say geldi aklıma. “Yahu” derdim “Dünyaca ünlü bir piyanist. Nasıl olur da böyle fanatikleşir?”
Şimdi anladım.
Çünkü futbol tutkusu bütün unvanların, makamların, statülerin kapının dışında bırakıldığı yer imiş.
Farklı diller konuşan, farklı kültürlerden gelen insanları aynı pozisyonda buluşturan bir “oyun” imiş.
Ve o dev ekranın karşısında şunu düşündüm: “Futbol asla sadece futbol değildir.”

ANNE BABA HASTAYSA ÇOCUKLARA NE OLUR
İTİRAF etmeliyim; ASCO’da bu yıl gördüğüm en etkileyici çalışmalardan biri ne bir profesör ne de yıllarını laboratuvara vermiş bir araştırmacıya; henüz 17’sindeki bir Türk öğrenciye aitti.
Nil Ata.
Gözümüzün önünde duran ama çoğu zaman konuşmadığımız bir sorunun peşine takılmış: “Bir ebeveyn kansere yakalanınca çocuklarına ne olur?”
Ne olur gerçekten?
Zira tedavi planlarında hep hasta var.
Yakınları yok!
Oysa kanser sadece bir kişiyi değil;
Bir evi...
Bir aileyi hasta ediyor.
Nil’in hikâyesi de bir hastane koridorunda böyle başlamış. Onkolog babası Prof. Dr. Alper Ata’nın polikliniğinde bir yaşıtı ile tanışmış. Ve dönüp kendine şunu sormuş: “Peki onlarla kim ilgileniyor?”
Buradan hareketle babası ve Prof. Dr. Erdinç Nayır’ın desteğiyle anne ya da babası kansere yakalanan çocukların psikososyal durumlarını merkeze alan bir araştırma yürütmüş. Sonuçları düşündürücü:
Özellikle kız çocuklarının depresyon ve kaygı düzeyleri daha yüksek.
Cinsiyet ayrımı gözetmeksizin çocukların neredeyse tamamı tedavi sürecinde desteğe muhtaç.
Yani “biz” tedavi olurken, çoğu zaman görünmeyen yaralar da oluşuyor.
Oğlu 8 yaşındayken meme kanserine yakalanan bir survivor olarak, belki de bu yüzden Nil Ata’nın çalışması bana araştırmadan çok bir çağrı gibi geldi.
Çünkü bazen en önemli keşif yeni bir ilaç değil, kimsenin sormadığı “o” soruyu sormaktır.
Nil Ata
YENİ TREND 4 DOLARLIK MARKET POŞETİ
Önüm, arkam, sağım, solum...
“Bez çanta.”
Moda dünyası bazen gerçekten çok yorucu.
Bir tarafta Michigan Avenue boyunca yan yana dizilmiş lüks mağazalar, birbirinden şık vitrinler, limitli koleksiyonlar...
Diğer tarafta süpermarketten alınan 4 dolarlık bir bez çanta.
Hani şu Ezgi Mola’nın taktı diye linç edildiği Trader Joe’s isimli bez süpermarket çantası.
Daha ilginci ne biliyor musunuz? Çanta için market önünde kuyruk var.
Ama ne yok!
Çanta.
Tükenmiş.
Ezgi Mola
İş öyle bir noktaya gelmiş ki internetten açık arttırma ile satılıyor.
İnsanlık tarihinin çok ilginç bir dönemindeyiz. Eskiden bir ürün kaliteli olduğu için peşinden gidilirdi. Şimdi bir ürünün peşinden gidiyoruz çünkü herkes onun peşinden gidiyor.
Sosyal medya çağının en büyük başarılarından biri bu sanırım.
Bize neyi seveceğimizi, neyi giyeceğimizi, neyi taşıyacağımızı söylemesi.
Ama hakkını teslim edelim.
Bu kez moda dünyası bize biraz merhametli davrandı.
En azından ev kredisi çekmeden, kredi kartı şişmeden de “trend” olabiliyoruz.

Paylaş