Fulya Soybaş

Fulya Soybaş

fsoybas@hurriyet.com.tr

Formayı değil o zorbayı çıkaracaktınız

3- 4 yaşlarında bir çocuk!

Haberin Devamı

Babasının elinden tutmuş, Gençlerbirliği-Fenerbahçe maçına gitmiş.

Üzerinde Fenerbahçe forması...

“Adam” sandığınız bir yetişkin oturuyor yanlarına.

Bağırıyor, çağırıyor.

Utanmadan bir de parmak sallıyor.

Neden?

Formayı değil o zorbayı çıkaracaktınız

Formasını çıkarttırmak için.

Çevredekiler, “Sus!” falan diyor ama...

Nafile.

Neyse ki bir polis giriyor araya.

Kucaklıyor çocuğu; “Ben de babayım. Çocuğun bana emanet. Korkma!” diyor babaya, uzaklaştırıyor çocuğu ortamdan.

Sonra da el kadar çocuğun Fenerbahçe forması, olay büyümesin diye çıkarılıyor.

Beni en az o adamın yaptıkları kadar rahatsız etti bu durum da.

Tamam, herkes iyi niyetli. Çocuğu korumaya çalışıyorlar ama bir dakika arkadaş!

Bir yanda el kadar bir çocuğun forması üzerinden “racon” kesmeye çalışan bir “adam”, diğer yanda masum bir çocuk ve babası.

Haberin Devamı

Neden çocuğun forması çıkarılıyor da o zorba herif tribünden çıkarılmıyor?

Alırsın kolundan, “Hadi kardeşim!” dersin, gönderirsin dışarı.

Bitti.

Fakat bizde sistem genellikle ters işliyor.

Bağıran, çağıran, tehditkâr davranan kalıyor; huzuru bozulan gönderiliyor.

Olay sonrasında ama Gençlerbirliği yönetiminin aldığı tavır alkışa değer; minik taraftarı Fenerbahçe formasıyla tesislerinde ağırlayacaklarını açıkladılar.

Bravo.

Dostluk ve centilmenlik işte bu.

Gelelim tribün magandasına...

Hakkında soruşturma başlatılan ve gözaltına alınan kişinin adı Şenel Akdemir.

Hani şu sosyal medyada “alternatif tedavi” adı altında tuzlu suyla kanser başta birçok hastalığı iyileştirdiğini iddia eden “sahte” şifacı. Tescilli “şarlatan.”

Bir çocuğa parmak sallamakta beis görmeyen bu kişi, insan sağlığı konusunda mesnetsiz iddialar ortaya atmaktan da çekinmemiş.

Şaşırmadım.

Zihniyet aynı.

Her şeyi kendinde hak görmek.

Umarım gerekli cezayı alır, bir daha da tribünden maç izleyemez.

Zira futbol rekabettir.

Bağırırsın, üzülürsün, sevinirsin. Rakibine takılırsın.

Fakat maç biter, eve gidersin.

Ama dört yaşındaki bir çocuğun formasına el uzattığın yerde futbol biter.

Haberin Devamı

Zorbalık başlar.

BİR SONRAKİ 03.02’YE HAZIR MIYIZ


17 Ağustos 1999.

Saat 03.02.

Sadece 45 saniye...

Ama Türkiye’nin hafızasına kazınmaya yetti.

Formayı değil o zorbayı çıkaracaktınız

Gölcük merkezli büyük Marmara Depremi’nde 18 bin 373 insanımız hayatını kaybetti. On binlerce insan yaralandı. Evler, işyerleri, hayatlar yıkıldı.

Aradan tam 27 yıl geçti.

Peki ne değişti?

Ne yazık ki bugün hâlâ aynı soruyu soruyoruz:

Büyük bir depreme hazır mıyız?

Türkiye bir deprem ülkesi.

Fayları başka yere taşıyamayız. Depremleri durduramayız.

O halde değiştirebileceğimiz şeye odaklanmamız gerekmiyor mu?

Kentlerimize.

Yer bilimci Prof. Dr. Naci Görür hocamla arada buluşur, bir kahve içer, sohbet ederiz.

Son röportajımızda bana söylediği bir cümle çarpıcıydı:

Haberin Devamı

“Bunca yılda İstanbul’u depreme hazırlayamadık. Deprem dirençli bir kent yaratamadık.”

Peki nedir deprem dirençli kent? Şöyle tarif ediyor:

“Büyük bir depremi minimum hasarla atlatan, depremin afete dönüşmediği, yaşamın devam ettiği kentler...”

Yani mesele yalnızca binaları yenilemek değil.

Deprem olduğunda yollar açık kalacak mı?

Su, elektrik olacak mı?

Hastaneler çalışacak mı?

Kurtarma ekipleri mahallelere ulaşabilecek mi?

Tüm bu soruların cevabı çok kıymetli.

Naci Hoca tüm bunları anlatırken, basit ama insanı düşündüren de bir soru sordu bana:

“Depremde kurtarma ve yardım için muhakkak açık kalması gereken yollar hangileri? Biliyor musun? Ben de bilmiyorum.”

Ardından ekledi:

Haberin Devamı

“Bunların hâlâ hesaplanmamış olmasına çok üzülüyorum.”

Bugün 17 Ağustos’un yıldönümünde benim de üzüldüğüm nokta tam olarak bu.

Çünkü 27 yıl, deprem dirençli kentler yaratmak için az bir zaman değil.

Üstelik bu kadar sürede deprem bize kendisini de hiç unutturmadı.

Van’ı, Elazığ’ı, İzmir’i yaşadık.

6 Şubat’ta Kahramanmaraş merkezli depremlerde 53 binden fazla insanımızı kaybettik.

Her depremin ardından aynı şeyi söyledik:

“Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”

Fakat bir süre sonra hayat normale döndü.

Oysa deprem gerçekliğiyle yaşamaya alışmamız gerekiyordu.

Alışmaktan kastım, depremi kader kabul etmek değil.

Tam tersine...

Depremin olacağını kabul edip ölümü kader olmaktan çıkarmak.

Haberin Devamı

Dolayısıyla 27 yıl sonra yalnızca kaybettiklerimizi anmakla yetinmemeliyiz.

Şunu da sormalıyız:

O korkunç geceden gerçekten ne öğrendik?

Ve daha önemlisi:

Bir sonraki büyük deprem bu gece saat 03.02’de olsa, hazır mıyız?

UÇAK KAÇTI DİYE PES EDECEK DEĞİLİZ


Yer: Moskova Şeremetyevo Havalimanı.

Apronda, ellerinde bavullarıyla iki kadın...

Kapıları kapanmış, harekete geçen uçağın peşinden koşuyorlar.

Sanki perondan kalkan otobüse, “Abi dur, iki kişi geliyor!” der gibi.

Şaka değil.

İddiaya göre o iki kadın Türk vatandaşı ve Bodrum’da bir düğüne yetişmeye çalışıyorlardı. Uçağı kaçırınca da nasıl olduysa aprona inmeyi başardılar.

Pilotu durdurmaya güçleri yetemese de bravo kızlar!

Çabanıza sağlık.

Güldüm ama bu görüntü biraz da kadın olmanın özeti gibi geldi bana.

Yapılacaksa yapılacak.

Gidilecekse gidilecek.

Elbette aprona çıkmak son derece tehlikeli. Asla yapılmaması gereken bir şey.

Ama o kararlılık...

O “Ben o düğüne gideceğim arkadaş!” hali...

Çok tanıdık.

Bir kadına bir görev verildiyse dönüş yok.

Uçak bile bizden kaçamaz!

Yazarın Tüm Yazıları