‘Bizim mutfak pembe panjurlu değil’

‘MasterChef Türkiye’ yarışmasının jüri koltuğundaki üç şef: Mehmet Yalçınkaya, Somer Sivrioğlu ve Danilo Zanna. Onlar Türkiye’nin yeni megastarları. Birçok kişi yemek programları sayesinde şef olma hayali kuruyor. Ancak iyi şef olmanın sırrı ‘yeterince sinirli’ olmaktan geçiyor gibi. Şen şakrak olan şefler, iş yemeğe gelince yarışmacı ağlatacak kadar katı. Nedir bu ‘şef agresifliği?’ Reyting için mi? Yoksa mutfakta işler gerçekten böyle mi yürüyor?

MUTFAK HATA AFFETMEZ

GEÇTİĞİMİZ yıl jürisi olduğu yarışma programı Taste’de kadın yarışmacıyı ağlatan şef Rafet İnce ile 2011’de Van depreminde tanışmıştık. Ekibi ile günlerce afet bölgesinde kalmış, depremzedeler için yemek pişirmişti. “Şefler agresif mi olur?” diye soruyorum. Tatlı, hafif sinirli ses tonuyla “Bizim mutfak sizin pembe panjurlu mutfağınıza benzemez. Niye mi? Çünkü bizim mutfak hata affetmez” diyor. “İyi de alt tarafı bir yemek, yenisi yapılır.” Şef Rafet “Gittiğiniz restoranda yemeğiniz geç gelince de bunu söyler misiniz” diye soruyor, şöyle devam ediyor: “Kaldı ki yapılacak en ufak hata bir insanın ölümüne yol açabilir. Örnekleyeyim: Şık bir otelde 500 kişilik yemekli bir düğün organizasyonu. Ana yemekte somon var ve somon bir kere pişer, bir kere soğur. Yemek servisi 19.30’da. Şef her şeyi ona göre planlamış. Ancak kokteyl uzun sürdüğü için yemek 21.30’a kaymış. Ekip yeni yemek yapmak yerine somonu tekrar ısıtıp servis etmiş. 350 kişi zehirlendi o düğünde, bilmem anlatabildim mi?”

‘Bizim mutfak pembe panjurlu değil’

AĞLAYACAK ADAM MUTFAĞA GELMESİN

Şef Rafet, hata olmaması için titizlikle çalıştıklarını söylüyor ve “Bir işte risk varsa agresiflik de olur. Dünyada 2 meslek grubu var ki beyaz önlük giyer: Biri doktorlar biri şefler. İşin ucunda insan sağlığı var. Profesyonel mutfak çocuk oyuncağı değildir” diyor ve şöyle devam ediyor: “Geçen sezon yarışmacılardan biri ağlayınca ben de linç edilmiştim. Bunlar reyting için yapılan hareketler değil. Mutfak genel olarak agresif bir yer. Demokratik bir ortam değil, daha çok askeri düzen. Şef asar da keser de... Kimse gık diyemez! Bu yeni bir şey değil. Dünya mutfakları da aynı. Bu yarışmaların yabancı versiyonlarını da izleyin, Gordon Ramsey’e bakın. Ağlayacak adam mutfağa gelmesin.”

KİMSEYE BAĞIRMAYA HAKKIM YOK

TÜRK mutfağına hâkim ama Türk mutfağının üzerinde yenilikçi tatlar da inşa etmeyi başarmış, yanı sıra, kendi mutfağında ‘devrim’ yapmış bir şef Maksut Aşkar. “Mutfakta insan ile çalışıyoruz. İşin içine insan faktörü girdi mi davranışlarımızı da bu çerçevede belirlememiz gerekiyor” diyerek giriyor söze, şöyle de devam ediyor: “Benim mutfağımda demokrasi var. Herkes eşit, herkesin sorumluluğu var. Haliyle hata yapma hakkına da sahip. Önemli olan o hatadan ders çıkarmak. Ben hata yaparsam bana da gönül rahatlığı ile söylenebilir. Bu uzun bir maraton ve ekip işi.” Şef Maksut Aşkar sinirlendiğinde kızıp bağırmaya, karşısındakini aşağılamaya hakkı olmadığını düşünüyor. Ona göre ceza-ödül sistemi de doğru değil. Şöyle izah ediyor: “Korku ve baskı ile değil özümseyerek öğrenilir. Hata yaptığının farkına varamayacak egodaki şefler doğru mutfak yöneticisi olamazlar.”

‘Bizim mutfak pembe panjurlu değil’

ASKERİ BİR DÜZEN VAR

MUTFAKLARIN az sayıda başarılı kadın şeflerinden biri Ceyda Baza. Mutfak eğitimini New York’ta tamamlayan şef Ceyda Türkiye’nin en ünlü otel ve restoranlarında şeflik yaptı. Aynı soruyu ona da soruyorum, “Şef agresifliği diye bir şey mi var?” Cevabı net: “Olmaz olur mu? Mutfakta askeri bir sistem var. Şimdilerde biraz rahatlasa da 2000’lerde bu düzen çok daha sertti. İşin düzenli yürümesi otoriteyle doğru orantılı. 20 yıl önce mesleğe ilk başladığımda şef mutfağa girdiğinde çıt çıkmazdı. Bir yanda yıllarını bu işe adamış bir şef. Bir yanda 3-4 yıllık yeni mezun bir çırak. O üniformayı giydiğiniz an üstünüzdeki kişinin sözü geçer” diyor. “Ama” diyerek parantez açıyor: “Ben sert bir şefim. Ancak sert olmakla birini rencide edip ağlatmak arasında fark var. İşte o bana göre değil...”

TELEVİZYON GERÇEK HAYATTAN FARKLI

Şimdilerde mutfakların eskiye oranla daha demokratik olmaya başladığına dikkat çeken şef Ceyda şöyle devam ediyor: “TV’de reyting kaygısı var. Bağırıp çağıracak, bir şeyleri fırlatacaksınız ki izleyici çeksin. Eskiden gerçek hayatta da böyleydi. Bazı şefler o geleneği şimdi TV’de de sürdürüyor. Şunu da kabul etmek lazım, bu iş zor bir iş. 17 saat çalışacak, ertesi sabah güle oynaya yeniden o mutfağa gideceksiniz. Aynı dili konuşamadığınız insanlar olacak, kendinizi izah edemeyeceksiniz. Yeteri kadar tutkulu değilseniz o kapıdan içeri adım atmayın.”

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Bireysel özveri şart

Tüm dünyada vaka sayıları kritik eşiği aşarken, Türkiye’de de günlük hasta sayısı yeniden 6 binin üzerine çıktı. Artık kritik eşikteyiz. Toparlanamazsak tünelin sonu karanlık! Umutlar aşının bir an önce çıkmasına ve geçtiğimiz hafta sonu yeniden uygulanmaya başlanan kısıtlamaların işe yarayacak olmasına bağlı. Kısıtlamaların vaka sayılarını düşürmede ne kadar başarılı olacağı ise 7-10 gün içinde belli olacak. Kısmi yasakların ilk 3 günü nasıl geçti? Nerede yanlışlar yaptık? Uzmanlar değerlendirdi.

TEDBİRLERİN ETKİSİNİ EN AZ 7 GÜN İÇİNDE GÖREBİLİRİZ

SAĞLIK Bilimleri Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. İlyas Dökmetaş, en az 10 gün sonra, aralık ayı başında, kısıtlamaların faydalı olup olmadığını görmeye başlayacağımızı söylüyor. “Ama” diyerek bir parantez açıyor: “Şöyle söyleyeyim: Bu iş çok zor. Kartopu gibi büyüyor. Rakamlar tırmanışa geçti, yüzde 10-15 artıyor ki böyle giderse, hiç istemem ama yakında 10 binleri görebiliriz. Bir kere 10 bine çıktı mı düşürmek çok zor.”

MASKELER FORA

Kısıtlamaların ve bireysel tedbirlerin tam da bu noktada önemli olduğuna vurgu yapan Prof. Dr. Dökmetaş, hafta sonu ilk kez uygulanan kısıtlı sokağa çıkma yasaklarının birkaç aksaklık dışında başarılı olduğu görüşünde. ‘Nedir o aksaklıklar?’ diye soruyorum. Prof. Dr. Dökmetaş “Bilim insanları olarak bizler
8 aydır söylüyor, uyarıyoruz. Ama maalesef yine bazı kurallar hiçe sayıldı. İnsanlar tabii ki AVM’ye de gidecek, gezecek de yiyecek de. Ama kurallara uymak şartıyla. Yiyeceklerini paket olarak alırken mesafe kuralını hiçe sayanlar gördüm. Maskeler yine foraydı. Esnaf kurallara uymuş. Masa, sandalye kaldırılmış. Ancak insanların bireysel umursamazlığı söz konusu. Yiyeceklerini paket yaptırıp açık alanda ya da evde yiyebilecekken AVM’de yerde yiyorlar. Bu olmaz! Kısıtlamaların amacı kalabalıklaşmayı önlemek. Manzara bu olacaksa kısıtlama bir işe yaramaz” diyor.

ATEŞ DÜŞTÜĞÜ YERİ YAKAR

Prof. Dr. Dökmetaş, bireysel özveri ve bilincin bu noktada devreye girdiğini belirterek, şöyle devam ediyor: “İnsanlar virüs onlara ya da sevdiklerine hiç bulaşmayacakmış gibi düşünüyor. Oysa

Yazının Devamını Oku

Nostalji trenine bindik, gidiyoruz! Peki nereye kadar?

TV’de de müzik sektöründe de ‘nostalji’ pik yaptı. Kemal Sunal’lı, Türkan Şoray’lı Yeşilçam filmleri reytingleri hâlâ altüst ederken, ücretli bir film platformunda yayımlanan ‘Bir Başkadır’ dizisinin jeneriğindeki Ferdi Özbeğen şarkılarından tutun, 9 yıl sonra ekranlara dönen İbrahim Tatlıses’e kadar, ‘önüm, arkam, sağım, solum’ 80’ler-90’ların ikonlarıyla çevrili. Soru şu: Yeni içerik mi üretilmiyor? Yoksa eskiye duyulan özlem mi arttı? Dahası, hep bahsedilen Z kuşağı bu sanatçıları tanıyor mu?

İNSANIN ESKİYE DUYDUĞU ÖZLEM ASLA BİTMEZ

AKADEMİSYEN yazar Prof. Dr. Uğur Batı, eskiye duyulan özlemin artık hayatımızın bir rutini haline geldiğini, hepimizin bir noktada “Eskiden müzikler ne güzeldi. Barış Manço vardı mesela. Nerede eski bayramlar? Nerede eski komşuluklar?” diye hayıflanıp durduğunu söylüyor. Haksız da değil. Sıklıkla eski albümleri, kasetleri, hatıra defterlerini kurcalarken buluyorum kendimi. Yaşlanıyor muyum? Prof. Dr. Batı, “Geçmiş yalnızca yabancı bir ülke değildir, hepimiz sürülmüşüzdür o ülkeden. Bütün sürgünler gibi oraya dönmek isteriz. Bu özleme nostalji denir” diyerek açıklıyor.

MADEM SONU VAR, ANLAMI DA OLSUN

Nostaljinin zaman algısıyla da alakalı bir kavram olduğunu belirten Prof. Dr. Batı, “Sonuçta insan ölüm bilincine sahip tek varlık. Dolayısıyla, doğum ile ölüm arasındaki o hayat yolculuğunu mümkün olduğunca anlamlandırmak istiyor. Bu noktada da zaman devreye giriyor. Zamanın varlığı ise algı ile sınırlı. Mesela, 1 dakika 60 saniyedir. Ancak 1200 km saat/hız ile ilerleyen bir jetin içinde geçirdiğiniz 1 dakika ile bir su kaynatıcısının başında suyun kaynamasını beklerken geçirdiğiniz 1 dakika arasında fark var. Zamanın algısal olması meselesini bir cebimize, insanın ölüm bilincine sahip olmasını da ötekine koyalım. İşte bu noktada insan yaşam denen bu döngüyü daha anlamlı hale getirmek için ‘Madem sonu var, kıymeti olsun’ diyerek ‘nostalji’ye tutunuyor. Hayatının en güzel, en anlamlı, en pozitif anlarından bölümleri ayıklayıp şimdiye katıyor” diyor.

KAPİTALİZM NOSTALJİYE BAYILIR

Prof. Dr. Uğur Batı’ya göre talep olunca arz da oluyor. Yani bu işin bir de ‘satış’ tarafı var. Şöyle devam ediyor: “Siz de ben de görmek isteyince ‘nostalji’ de satar hale geliyor. Kapitalizm her şeyi göğsünde yumuşatıp yeniden dolaşıma sokar. Mesela, 60’ların çiçek çocuklarını düşünün. Kime karşıydılar? Çokuluslu şirketlere, uluslararası ticarete. Puantiyeli, asimetrik kesim kıyafetleri, farklı saç şekilleri, özgürlükçü söylemleri... Peki kapitalizm ne yaptı? 20 yıl sonra tüm bu değerleri aldı, tam da çiçek çocuklarının karşı olduğu şekilde, uluslararası moda şirketleri eliyle, yeniden dolaşıma soktu. Popüler kültürün bir uzantısı yapıverdi. Nostalji kapitalizmin en çok kullandığı kavramdır çünkü iyi satar.”

DUYGULAR VAR OLDUKÇA ‘NOSTALJİK MÜZİK’ DE VAR OLACAK

Yazının Devamını Oku

Bakıcı mı öğretmen mi tartışması büyüyor

Yüz yüze eğitimin kademeli açıldığı okullar salgın tedbirleri kapsamında bir kez daha kapandı ama bu kez bir farkla. Anaokulu ve kreşlerde yüz yüze eğitim pazartesiden itibaren devam edecek. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un bu açıklamayı yaparken kullandığı ‘çalışan anneler’ ifadesi ise tepkiye neden oldu. Okulöncesi öğretmenlerin bir kısmı ‘Bakıcı değil öğretmeniz’ diye isyan ederken bir kısmı da ‘Anaokulları açık kalmalı’ diyerek veliler ile meslektaşlarını topa tuttu. İşte eğitimcilerin ‘bakıcı’ polemiği!

OKULÖNCESİ KURUMLAR AÇIK KALMALIÖzel Anaokulları Derneği’nin başkanı Murat Kuş, Milli Eğitim Bakanlığı’nın aldığı ‘Okulöncesi eğitime devam’ kararının öğretmenleri böldüğünü, teşekkür edenler kadar tepki gösterenlerin de olduğunu doğruluyor. Kuş “Aslında her ikisinin de ekonomik boyutu var. Özel anaokulu öğretmenleri, yaklaşık 35 bin öğretmen, maaşlarının kısa çalışma ödeneği olan kısmını alıyorlar ki bu da 1000-1300 liraya tekabül ediyor. Takdir edersiniz bir öğretmenin bu maaşla ailesini geçindirmesi çok zor. Birçok öğretmenimiz görevlerinin başında kalacakları için memnun ve istekli. Tepki ise daha çok MEB öğretmenlerinden. Onlar için ise maaş kesintisi söz konusu değil” diyor.



İŞİMİZİ DOĞRU YAPIYORUZ

16 Mart-1 Haziran arasında, kapalı kaldıkları 3 ay boyunca, 3 bine yakın kurumun kapandığını, binlerce öğretmenin işsiz kaldığını söyleyen Kuş “Anaokulları en son kapanıp ilk açılan yerlerdir” diyerek şöyle devam ediyor: “Yeniden eğitime başladığımızdan bugüne, belirli sayıda velimiz ve öğretmenimiz hasta oldu. Ancak çocuklar arasında vakaya neredeyse hiç rastlanmadı. Bu da işimizi doğru yaptığımızı gösteriyor.”

SAĞLIK ÇALIŞANLARI NE YAPSIN

Yazının Devamını Oku

Kısıtlamalar başlıyor

Tüm dünyada vaka sayıları kritik eşiği aşarken, Türkiye’de de kısıtlamalar yeniden başlıyor. Bu kapsamda 65 yaş ve üzeri ile 20 yaş altına belirli saatlerde, hafta sonları saat 20.00’den sonra da hepimize dışarı çıkmak yasak. Ancak bu “Madem dışarı çıkamıyoruz, evde partileriz” demek değil! Akşam çayına komşuya, maç izlemeye arkadaşınıza, doğum günü partisi için akrabanıza gitmeyeceksiniz. Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Tevfik Özlü uyarıyor! Aksi daha geniş kısıtlamalar demek.

DURUM MART-NİSAN AYINDAN DAHA VAHİM

3-4 aylık bir aranın ardından koronavirüs kısıtlamaları bugün yeniden hayatımıza giriyor. Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Tevfik Özlü, “Çünkü durum nisan-mayıstan daha vahim” diyor. Bu tedbirlerin bize “Durum sandığınız gibi değil, bıçak kemiğe dayandı” mesajını vermeye çalıştığını anlatan Prof. Dr. Özlü, artık salgının vahametini kavramamız gerektiğini belirterek, şöyle devam ediyor: “Herkes kendi kafasına göre hareket edip, kısıtlamaları bir şekilde bypass ederse alınan tedbirlerin hiçbir etkisi olmaz. Daha vahimi, daha büyük bedeller ödemek zorunda kalabiliriz.” Ancak görüyorum ki ‘Bu kadarcık kısıtlama ne işe yarayacak?’ diyenler ve kısıtlamaların tam olarak içeriğini anlamayanlar çoğunlukta. O nedenle madde madde ben sordum, Prof. Dr. Özlü yasakların nedenlerini anlattı.

AİLE AKRABA VE ARKADAŞTAN BULAŞIYOR

Soru: Hafta içi çok çalışıyorum. Bir tek hafta sonum vardı. Onda da evde oturmak istemem. 20.00’den sonra, evde olmak koşuluyla kapı komşuma çaya, arkadaşıma maç-film izlemeye gidebilir miyim?

Cevap: Gidemezsiniz. Bizde âdettendir, ‘Evde yalnız oturma, çay demledim haydi gel’ denir. Komşuculuk, arkadaşlık önemlidir. Benim de en çok korktuğum durum bu maalesef. Aynı apartmanda, aynı sitede, aynı mahallede oturanlar ‘Nasıl olsa evdeyiz’ deyip sosyalleşirlerse saat 20.00’den sonra dışarı çıkma yasağının uygulanmasının hiçbir anlamı kalmaz. Zaten amaç, insanların kalabalıklaşmasını, toplaşmayı engellemek. Unutmayın ki bulaşın en yoğun olduğu yer aile ve ev içleridir. Bir araya geldiğiniz kişinin asemptomatik ya da pozitif olup olmadığını gözüne bakarak nasıl anlayacaksınız?  Pozitif olduğunu saklayan ya da asemptomatik olduğu halde bunun farkında olmayan binlerce kişi aramızda. Siz o kişiye güvendiğiniz için ‘Bir şey yoktur yahu’ varsayımı ile kendinizi güvende sanabilirsiniz. Ama bu yalancı bir güven. ‘Ben de dahil çevremdeki herkes COVID pozitif olabilir’ diye düşünüp, buna göre hareket etmek zorundasınız.

8 MADDEDE KORONA KISITLAMALARI

Yazının Devamını Oku

Bilim dünyasında gargara tartışması

Galler’de yapılan ve ağız çalkalama suyunun tükürükteki koronavirüsü 30 saniye içinde öldürülebileceğine işaret eden araştırma, bilim insanlarını karşı karşıya getirdi. Prof. Dr. Canan Karatay, salgının ilk günlerinde, ‘karbonatlı suyu’, 2 gün önce de Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Prof. Dr. İbrahim Saraçoğlu ‘adaçayı-ebegümeci’ karışımı ile gargara yapılmasını önerdi. Birçok bilim insanı ise hem araştırmanın hem de önerilerin bilimsel bir çalışma, ‘kesin bir çözüm’ gibi sunulmasına şiddetle karşı! Bilim dünyasının gargara polemiğini masaya yatırdım.

Prof. Dr. İbrahim Saraçoğlu

İŞE YARAYABİLİR

İç hastalıkları uzmanı Prof. Dr. Osman Müftüoğlu: “Ağız gargaralarının mekanik olarak fayda sağlayacağı kanaatindeyim. Cardiff Üniversitesi’nin araştırmasında söz edilen maddenin ciddi bir ağız içi dezenfeksiyonu sağladığı kesin. Eğer yüzde 0.07 oranında setilpiridinyum klorür içeren bir gargara, günde 3 defa 30 saniye kullanılırsa, sadece ağız hijyeni değil, COVID-19’la mücadele açısından da işe yarayabileceğini öngörüyorum.

GARGARAYA GETİRİLMEYECEK KADAR ÖNEMLİ

GÖĞÜS hastalıkları uzmanı Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta: “Bilim dünyası sadece ilaç ve aşı peşinde. Elbette bu çalışmalar devam etmeli. Maske-mesafe-hijyen gibi tedbirlere sıkı sıkıya riayet edilmeli. Ancak yüzlerce yıllık geçmişi olan ve mikrobik, alerjik burun-boğaz hastalıklarında etkinliği çok iyi bilinen, tuzlu suyla burun yıkama ve gargaraların da yardımcı bir tedavi olarak uygulanmasında fayda var. Bu uygulamaların hiçbir riski yok! Maliyeti sıfır. Bilim dünyasının bir kesimindeki gargara yaygarasını anlamıyorum. Bana kalırsa gargaralar gargaraya getirilmeyecek kadar önemli.”

ENDÜSTRİNİN İLGİSİNİ ÇEKMİYOR

Virüsün vücuda ilk girdiği burun-boğaz-ağızda yerleşmesi ve buradaki virüsün azaltılmasına yönelik araştırmalar var ama sayıları çok az, çünkü bunlar endüstrinin ilgisini çekmiyor. Koronavirüsün su ve sabunla eriyip gittiği gerçeği dikkate alınmıyor. Tabii ki ağzı sabunlu su veya çamaşır suyu ile yıkayalım demiyorum ama bu gerçekten hareketle burun ve ağızda kullanılabilecek kimyasallar üzerinde çalışılmalı. Ağzı tuzlu su ile gargara yapmanın epitel hücrelerinin antiviral kapasitelerini artırması çok önemli bir çıkış noktası olabilir. Tavsiyem, günde birkaç kere, 1 su bardağı suya 1 çay kaşığı tuz ve yarım çay kaşığı karbonatın eritilerek burnun yıkanması ve gargara yapılmasıdır.”

ORTADA BİLİMSEL HİÇBİR VERİ YOK

Yazının Devamını Oku

Aşı karşıtları sahada

Daha düne kadar dünyaya diz çöktüren koronavirüse karşı ‘Aşı bulunsa da rahat bir nefes alsak’ diyorduk! Bugün hasretle beklediğimiz aşılar geliştirilmeye başlandı. Ancak bu kez de aşı karşıtları aşının ‘kısırlık’ ve ‘alzheimer’ yapacağı iddiaları ile sahada. Tüm bu iddiaları bilim insanlarına sordum.

AŞI KARŞITLARINA ‘AŞI OLUN’ ISRARIMIZ YOK

GAZİ Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Esin Şenol, aşı karşıtlığının ciddiye alınacak bir tarafı olmadığını belirterek “Komplo teorisyenleri ile ‘Aşı karşıtıyım’ diyerek propaganda yapanlara en büyük tavsiyem yarın öbür gün piyasaya çıkacak aşıyı olmamalarıdır. Bu konuda bilim insanı olarak inanın bir ısrarım olmaz. Zira aşı olanlarla olmayanlar arasındaki farkı görmemize olanak sağlayacakları için bilime katkı da sunmuş olurlar. Bir zihniyet de böylelikle yok olup gider” diyor. Prof. Dr. Şenol aşıların güvenli ve etkili olduğunu belirterek şöyle devam ediyor: “Aşı karşıtları ile ‘Dünya düzdür’ diyenler arasında bir fark yok. İnsan zihninin tüm buluşlarına ve akla karşılar. Koronavirüs aşısının, ortada hiçbir belge, bulgu, çalışma olmadığı halde, ‘kısırlık’ ya da ‘Alzheimer’ yaptığı söylemine sığınan bu insanlar zaten virüsün kendisinin de komplo teorisinden ibaret olduğunu düşünüyorlar. Kendilerine acil şifa diliyorum. Zaten aşıların tam güvenli ve etkin olduğu ispat edilmeden piyasaya sürülmesi olası değil.”

AŞI KARŞITLIĞI TOPLUMA KARŞI İŞLENEN SUÇ

AMERİKAN ilaç şirketi Pfizer ile Alman BioNTech firmasının geliştirdiği COVID-19 aşısı denemeleri için gönüllü olan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Necmettin Ünal, aşının zararlı olduğuna dair komplo teorilerini topluma yaymanın ‘suç kapsamına’ alınması gerektiğini belirterek, şöyle devam ediyor: “Sadece ‘Kısırlık yapıyor’ değil ‘Bize çip takıyorlar’, ‘Genetiğimizle oynuyorlar’, ‘Bizi Bill Gates’e bağlayacaklar’ gibi inanılmaz komplo teorileri var. Bu ülkenin genel sağlık gidişatı açısından sorunlu bir durum. Sanırım bilim insanları olarak bizler halka yeterli bilgiyi verememişiz.”

Aşı karşıtlığı ile koronavirüs aşısına karşı ‘tereddütte kalmak’ arasında fark olduğunu belirten Prof. Dr. Ünal, “Sosyal medya hesabımdan ‘Aşı geldiğinde olacak mısınız?’ diye sordum. 22 bin 184 kişi yanıtladı. Yüzde 57’si ‘Olmayacağım’ demiş. Bu çok ciddi bir oran. Ama sonradan fark ettim, sorduğum soru da hatalı. Çünkü binlerce kişiden ‘Biz hayır dedik ama aşı karşıtı değiliz! Aşı daha ortada yok, bilimsel verileri yok. Sonuçlar çıksın, ne olduğunu bir görelim, sonra karar verelim’ mesajları aldım ki ben bu endişeyi de haklı buluyorum” diyor.

Yazının Devamını Oku

Gökyüzünde aksiyon bitmiyor

2020’nin bir özeti yapılsa, sanırım 5 ciltlik seri çıkar. ‘Neredeyse’ başımıza gelmeyen kalmadı zira. Birçok astroloğa göre bunun nedeni Merkür retrosu, Mars geri hareketi, mavi ay, Jüpiter-Satürn kavuşumu gibi 100 yılda bir görülen gökyüzü hareketleri. Daha dün sabah akrep burcunda bir yeni ay meydana geldi. Bu ne anlama geliyor? 2020’den sağ çıkabilecek miyiz? Alanında hayli deneyimli astrologlar yorumladı.

ARTIK HAREKETE GEÇME ZAMANI

MODERN çağın Nostradamus’u olarak tanınan astrolog-yazar Can Aydoğmuş, 2020 yılı başında kısa bir dönem hariç, bugüne kadar gezegenlerin hep ters hareket ettiğini söylüyor ve şöyle devam ediyor: “Gezegenlerin ters dönmesi hayatın, yaşamın yavaş akması, işlerin durması, ters gitmesi, sıkıntılar çıkması demek. Bu dönemde bir durduk, inceledik, düşündük, araştırdık. Yani öyle yapmak gerekirdi, çünkü gezegenler ters giderek bize ‘Şimdi harekete geçme değil, sorunları çözme zamanı’ dedi. O nedenle başladığımız her yeni iş yarım kaldı, sonuca varamadı. Şimdi bu yeni ay ile, gezegenler düz seyrine başlayacak. Yani artık harekete geçebilirsiniz. Olaylar şimdi daha hızlı gelişecek.”

18 KASIM ÖNEMLİ

Yeni ay ile dolunay arasında eğer yeni bir işe başlarsanız o iş yükseliş içinde ilerler. 2020’nin en uğurlu günü de 18 Kasım’dır. Jüpiter kendi evinde olacak. Merkür gölgeden çıkacak. Gezegenler düz seyrine başlayıp, en iyi konuma ulaşacak. Çok nadir bir durum bu. O nedenle yeni bir başlangıç yapmanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Örneğin daha önce hiç çalışmadığınız bir bankadan, 10 liralık bile olsa hesap açın. Hesabın asla boş kalmadığını göreceksiniz. Bu pozitif etki ocak ayının ortasına kadar devam edecek. Ancak parantez açalım. 30 Kasım ve 14 Aralık’ta tutulmalar var ki bu tutulmalar ABD, Çin ve Türkiye’yi çok etkileyecek. Azerbaycan’da şu an sular durulmuş gibi gözükse de bazı yeni gerginlikler de yaşanabilir.”

DOĞAL AFETLERE DİKKAT

Astrolog Aydoğmuş, Amerika’da sokak olaylarının, protestoların artacağını, Çin’in ekonomik ve sosyal anlamda gerileyeceğini ve yükselemeyeceğini söylüyor. Araya girip Türkiye için tahminini soruyorum. Aydoğmuş, “Doğal afetler, depremler gündemde olacak. Ekonomik ve siyasi anlamda sıkıntılar olabilir. Dış düşmanlar yeniden sahneye çıkabilir. Terör olayları gündeme gelebilir. Huzursuz bir dönem anlayacağınız. Kendinizi güvende hissedeceğiniz bir yerde olun. Pek dışarı çıkmayın. Bol bol dua etmek, meditasyon yapmak iyi gelebilir” diyor.

TARİH TEKERRÜR EDER

Yazının Devamını Oku

Sigara yasağı rahat bir nefes aldıracak

Otobüs durağında bekliyorsunuz, yanınızdaki kişi maskesini indirip, alelacele yaktığı sigaranın dumanını yüzünüze üfleyiveriyor! Bakın bir etrafınıza! Çocuğunuzu ‘hava alsın’ diye çıkardığınız parkta da alışveriş için çıktığınız cadde de durum benzer. Yani benzerdi. Ama artık 81 ilde cadde ve sokaklar da sigara içmek yasak. Tiryakiler için zor ama ne yalan söyleyeyim milyonlarca pasif içici bir ‘oh’ çekti. Sigaranın Korona virüsü ile bağlantısını ve ‘fırsat bu fırsat’ deyip bırakmanın yollarını uzmanlarına sordum.

VİRÜS SİGARA DUMANIYLA DAHA ÇOK YAYILIYOR

BİLİM Kurulu üyesi Prof. Dr. Tevfik Özlü’ye son 2 gündür duyduğum “Koronavirüsle sigaranın ne alakası var?” serzenişlerini soruyorum. Prof. Dr. Özlü, “O kadar çok alakası var ki” diyor, şöyle sıralıyor:

1) Sigara içen kişi maske takamaz. Maskesiz olduğu için de hem kendisi bulaş riski altında hem de etrafına bulaştırma riski taşıyor.

2) Gün içinde sıklıkla sigara içen kişi, sürekli ‘maske indir-tak’ yaptığı için genelde ‘maske uyumsuz’ olur. Maske ya sürekli çenesinin altındadır ya da hiç takmaz.

3) Sigara içen kişiler, dumanı pozitif bir kuvvetle dışarı doğru üfledikleri için virüs parçacıklarını daha uzak mesafeye ulaştırabilirler. Kişiler arasındaki fiziki mesafe sigara içilmeyen bir alanda 2 metre ise sigara içilen açık bir alanda en az 3-4 metre olmalı.

4) İşyerlerinde, hastane önlerinde, restoranlarda, mola saatlerinde birlikte sigara içme alışkanlığı var. 3-4 kişi ayaküstü bir araya geliveriyor. Maske-mesafe yok. Bu da risk demek.

5) Sigara içenlerin daha kolay bu virüsü kaptığını, kapanların daha zor iyileştiğini kanıtlayan araştırmalar var. Sigara akciğer dokusunu harap ediyor, damar hastalıklarına sebep oluyor. Dolayısıyla sigara içenler büyük risk altında.

Yazının Devamını Oku

Özel hayatın gizliliği nereye kadar

Sosyal medya genç bir kadının, 5 yaşındaki oğlunun “Sen yokken eve başka bir kadın geliyor” demesi ile aldatıldığından şüphelenip yatak odasına kamera yerleştirmesini konuşuyor. Zira genç kadın görüntüleri izleyince anlıyor ki iç çamaşır ve kıyafetlerini giyen kişi bir kadın değil, 10 yıllık eşi! Ortada bir fantezi, cinsel yönelim yoksa çocuğa cinsel taciz mi var? Çocuğun üstün yararı için ne yapılmalı? ‘Gizli çekim’ ile elde edilen görüntüler özel hayatın mahremiyetine gölge düşürür mü? Uzmanlar yanıtladı.

GİZLİ ÇEKİM İSTİSNAİ DURUMLARDA SUÇ DEĞİL

AVUKAT Ayşegül Mermer, önceden hazırlıklı ve planlı şekilde ‘ses ve video kaydı’ alınmasının TCK kapsamında suç olduğunu söylüyor, “Ancak” diyerek bir parantez açıyor: “Ele aldığınız bu dava bir istisna. Kişinin ani gelişen bir durum karşısında, durumun ispatını sağlayabilmek amacıyla plansız, önceden kurulan bir düzenek olmaksızın ses, video kaydı alması suç olarak değerlendirilmemekte.” Ne demek bu? Sonuçta ortada bebek kamerası ile bir takip var. Mermer şöyle açıklıyor: “Diyelim ki eşiniz ya da iş arkadaşınız size sürekli hakaret ediyor, tehdit ediyor. Bunu video-ses kaydı olmadan ispatlayabilir misiniz? Hayır. Burada ses ve video kaydı bir gereklilik. Karşı tarafın bilgisi ve rızası olmaksızın elde edilen ses, video kaydı, fotoğraf normal şartlar da delil olamazken, Yargıtay bazı istisnai durumlarda diğer eşin bilgisi ve rızası alınmadan elde edilen kayıtları delil sayıyor.”

BİR DAHA KANITLAMA ŞANSI YOKSA

Nedir bu istisnai durumlar? Avukat Mermer, “Kişinin kendisine veya aile birliğine yönelen, onurunu zedeleyen bir durum karşısında haksız saldırıyı önlemek, kaybolma olasılığı bulunan kanıtların kaybolmasını engelleyip, yetkili makamlara sunarak güvence altına almak amacı ile alınan görüntüler, karşı tarafın bilgisi/rızası dışında elde edilmiş olsa dahi, delil olarak kullanılabilir” diyor.

EŞCİNSEL BABA VELAYETİ ALABİLİR

Senaristlik yapan genç kadının ‘nitelikli cinsel taciz’ ve TCK’nın 233/3 maddesi gereği ‘anne-babanın çocuklara zarar verecek şekilde davranması’ suçları kapsamında eşi hakkında suç duyurusunda bulunduğunu ifade eden avukat Mermer, “Anne veya babanın alışkanlık haline gelmiş sarhoşluk, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanması ya da onur kırıcı tavır ve hareketleri sonucu maddi ve manevi özen noksanlığı nedeniyle çocuklarının ahlak, güvenlik ve sağlığını ağır şekilde tehlikeye sokması halinde kişiler hakkında 3 aydan 1 yıla kadar hapis istemi ile dava açılabilir” diyor. Hâkimin velayetin boşanan taraflardan hangisine bırakılacağını belirlerken sadece çocuğun menfaatini göz önüne alacağını belirten Mermer, şöyle devam ediyor: “Baba ya da annenin cinsel tercihinin farklı olması mahkemeyi ilgilendirmez. Çocuğun menfaati neyi gerektiriyorsa velayet o kişiye verilir.”

PSİKOSOSYAL GELİŞİM AÇISINDAN SIKINTILI

Yazının Devamını Oku

Ata vasiyeti gerçek oldu: Şuşa 28 yıl sonra işgalden kurtarıldı

Dağlık Karabağ savaşında 42. güne girilirken, Azerbaycan ordusu tarihi bir zafer daha kazandı. Dağlık Karabağ’ın kalbi Şuşa 28 yıl sonra Ermeni işgalinden kurtarıldı. Şuşa’yı kurtaran Azerbaycan ordusu, Dağlık Karabağ’ın sözde başkenti Hankendi’ye doğru ilerlerken, Ermeni siviller şehirleri terk etmeye başladı. Peki şimdi sırada ne var? Azerbaycan işgal altındaki topraklarını geri alıp ilerlemeye devam mı edecek, yoksa Ermenistan Azerbaycan’ı anlaşma masasına oturtmaya mı çalışacak?

ERMENİSTAN tarafından 8 Mayıs 1992’de işgal edilen Şuşa 1752’de Karabağ hanı Penahali Han tarafından kuruldu. Şehir, çok sayıda tarihi anıta sahip olmasının yanı sıra seçkin bilim ve kültür insanlarının burada doğması dolayısıyla Azerbaycanlılar için haklı bir öneme sahip. Şuşa hem bölgeye hâkim coğrafi konumu, hem de Dağlık Karabağ’ın en büyük şehri Hankendi’ne giden yol üzerinde bulunmasından dolayı stratejik öneme de sahip.

ERMENİSTAN BU SAVAŞI KAYBETTİ

İstanbul Aydın Üniversitesi öğretim üyesi ve emekli Tuğgeneral Dr. Naim Babüroğlu, Şuşa için “Dağlık Karabağ’ın kalbi” diyor ve kültürel, tarihi ve stratejik konumu dolayısıyla önemli olduğu kadar, işgalden kurtarılmasının Azerbaycan ordusu açısından psikolojik önem arz ettiğini söylüyor.

TERÖR ÖRGÜTLERİ YARDIMA KOŞABİLİR

Dr. Babüroğlu, “Azerbaycan ordusu, 27 Eylül’de başladığı operasyonda, 4 kent merkezi, 3 kasaba ve 220 civarında köy ile bazı önemli tepeleri Ermenistan’ın işgalinden kurtardı. Şuşa’nın da alınmasıyla hemen kuzeydeki Hankendi’nin ele geçirilmesi kolaylaşmış oldu. Ermenistan-Karabağ ana lojistik hattı olan Laçin koridoru da açıldı. Dahası, Hankendi geri alındığında Karabağ tümüyle kuşatılmış olacak ki bu Ermenistan ordusunun geriye çekilmesi ve savaşı kaybettiği anlamına gelir” diyor.

Azerbaycan ordusunun, harekât alanında, kendi topraklarını kurtarmak için verdiği mücadelede üstünlüğünü ispatlamış olduğunu belirten Dr. Babüroğlu, askeri strateji açısından

Yazının Devamını Oku

Virüsün mucize ilacı Aspirin mi

Amerikalı bilim insanları, geçtiğimiz hafta yeni bir çalışma ile kan sulandırıcı etkisi bulunan Aspirin’in hastanede yatan koronavirüs hastalarının ölüm riskini yaklaşık yüzde 50 oranında azalttığını ortaya koydu. Haber dünyada olduğu kadar Türkiye’de de karşılık buldu. Hemen hemen çevremdeki herkes ‘Virüsü önlüyormuş’ diyerek her gün bir Aspirin içmeye başladı. Oysa ortada büyük bir yanılgı var! Zira, Aspirin koronavirüsü engellemediği gibi bilinçsiz kullanımı hayatınızdan edebilir. Uzmanlar anlattı.

KORONAVİRÜSTEN KORUMUYOR

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi iç hastalıkları uzmanı Prof. Dr. Yaşar Küçükardalı ‘Aspirin koronavirüsten korumuyor’ diyerek söze giriyor. O halde Amerikalı bilim insanlarının çalışması ne anlama geliyor? Koronavirüs hastalarında damar içi cidarın bozulduğunu belirten Prof. Dr. Küçükardalı “Virüs kaynaklı ölümlerin önemli bir sebebi de vücuttaki tüm damarların iç yüzeyini döşeyen hücrelerin, virüsten etkilenerek görevini yapamaz hale gelmesi ve dolayısıyla kanın pıhtılaşmasıdır. Kan pıhtıları küçük damarları, ince kılcal damarları tıkayabilir. Bu damarlar tıkandığı zaman organlar beslenemez. Kalp krizi, akciğer, solunum yetmezliği, beyinde felce varan durumlar oluşabilir. O nedenle biz tüm koronavirüs hastalarına, bu pıhtılaşma riskini ortaya koymak için, D- Dimer testi yapıyoruz. Bu testin sonucu yüksek çıkarsa pıhtılaşma riski fazla demektir. Eğer böyle bir risk varsa ve hasta gözümüzün önünde yani yatan hastaysa pıhtının oluşmasını ve dolayısıyla komplikasyonları engellemek için Heparin iğne (pıhtılaşmayı önlüyor) tedavisine başlıyoruz” diyor.



HER HASTAYA ASPİRİN VERİLMEZ

Yazının Devamını Oku

Türkiye İzmir için tek yürek

6.6 büyüklüğündeki depremin ardından tüm Türkiye İzmir için kenetlendi. Depremin olduğu ilk günden bu yana yaraları sarmak için bölgeye yardım yağıyor. Madalyonun bir de öteki yüzü var. Zira bölgeden, binalar kadar insanlığımızın da enkaz altında kaldığını gösteren ‘yağmalama’ görüntüleri de geliyor. Yardımların nasıl organize edildiğini, kime, neye göre dağıtıldığını ve nasıl yardım yapabileceğimizi yetkilisine, yağmacıların ruh halini ise uzmanına sordum.

KİMİN NEYE İHTİYACI VARSA BELİRLEYİP DAĞITIYORUZ

İzmir Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Ertuğrul Tugay yardımları koordine eden isim. Onlarca insan, arkadaşlarım, tanıdıklar 1 haftadır aynı soru ile arıyor, e-posta atıyorlar: ‘Nasıl yardım edebiliriz?’ Hem sorunun cevabını almak hem de yardımların nasıl organize edildiğini öğrenmek için Tugay’ı arıyorum: “İlk günden bu yana yardım topluyoruz. Bu yardımları da 2 ayrı noktada kabul ediyoruz. İlk nokta 884 çadırın bulunduğu Bornova Âşık Veysel Rekreasyon Alanı. Vatandaşların bireysel yardımlarını burada kabul ediyoruz. Gönüllülerimiz gelen her türlü yardımı; ‘Kim getirdi? Ne getirdi? Ne zaman ve kaç adet getirdi?’ hepsini kayıt altına alıyor ve içeriğine göre ayrıştırıyor. Mesela çocuk bezi mi gelmiş? Yaş gruplarına göre ayrılıyor. Görevli arkadaşlarımız depremzedelerle sürekli iletişim halinde. Düzenli olarak arayıp soruyor ve ihtiyaçları ne ise ulaştırıyoruz” diyor.

DEPREMZEDELER İÇİN 360 KONUT HAZIR

Yardımların günlük olarak da belirlendiğini anlatan Tugay “Mat, izolasyon malzemesi, uyku tulumu gibi malzemelerden ne eksik ise yeterli olmadığını düşündüğümüz kalemleri belediye kanallarından duyuruyoruz. Kurum ve kuruluşların büyük hacimli yardımlarını ise Kültür Park’ta kabul ediyoruz. Onları da orada depoluyoruz” diyor. Uzundere’de büyükşehir belediyesi ve TOKİ’ye ait toplam 360 konutun depremzedelerin kullanımına açılacağını da belirten Tugay şu an evlerin boya ve badanasının yapıldığını anlatarak, şöyle devam ediyor: “Evlerin beyaz eşyaları, mobilyaları eksik. Birçok firma yardıma hazır. Tamamlanır tamamlanmaz, ki pazartesiyi bulur, burada da yaşam başlayacak. Şu ana kadar herhangi bir sıkıntı yaşanmadı ve yardımlardan dolayı İzmir halkı mutlu ve minnettar.”

GÜVENLİK ARTTIRILDI

Yağmacılar ile başa çıkmanın bir yolu var mı? Tugay bu konuda da net bir tavır içinde olduklarını belirterek “İlk 2 gün maalesef çok sistematik olmamakla birlikte münferit olaylar yaşandı. Ancak sonrasında özellikle çadır alanlarında giriş-çıkışları kontrol altına aldık, güvenliği arttırdık. Çadırkentte yaşayan tüm misafirlerimizin de hangi yardımı, kaç adet aldığını kişisel bilgileri ile sisteme kaydettik ki kimse ihtiyacından fazla almasın, hak geçmesin.”

BİR TIK’LA YARDIM ETMEK MÜMKÜN

Yazının Devamını Oku

ABD seçimleri tepetaklak

ABD’de koronavirüs salgınının gölgesinde yapılan seçimlere katılım rekoru kırıldı, 100 milyona yakın kişi posta yoluyla oy kullanırken, ki bu nedenle sayım uzun sürecek, Cumhuriyetçilerin adayı Trump ile Demokratların adayı Biden arasındaki başkanlık yarışı başa baş gidiyor. Gözler ‘salıncak’ yani kritik eyaletlerde. Ancak net sonuçlar henüz ortada yokken Trump, seçimlerde ‘usulsüzlük yapıldığını’ öne sürüp zafer ilan ederek Cumhuriyetçi yargıçların çoğunlukta olduğu Yüksek Mahkeme’yi işaret etti. Kazanan kim olursa olsun az farkla kazanacağı ortada, peki ama o kim olacak?

SİSTEMİN MEŞRUİYETİ SORGULANACAK

Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Prof. Dr. Emre Erdoğan başından beri kritik eyaletlerde bir sıkışma olmasının beklendiğini söylüyor. Seçim öncesi algıdan dolayı, Biden’ın kazanmak için kritik eyaletlere ihtiyacı olmadığının düşünüldüğünü belirten Prof. Dr. Erdoğan “Trump, Cumhuriyetçilerin kalelerinden biri olan Teksas’ta kazandı. 3-4 eyalette de Biden ile arasında çok az fark var. Oysa seçim anketleri Biden lehine 10 puan farktan bahsediyordu. Dolayısıyla bu gerginlik yaratıyor” diyor. 2.5 milyon posta oyunun olduğu Pensilvanya’nın seçim sonuçlarına etki edecek en önemli eyalet olduğunu belirten Prof. Dr. Erdoğan “100 milyona yakın erken oy ve posta oyu var ki bu toplam oyun % 70’i. İnanılmaz bir rakam. Daha önce 45 milyonda kalıyordu” diyor.

TRUMP NEDEN İTİRAZ ETTİ

Posta oylarının en büyük destekçisi Biden. Çünkü Demokratlar arasında posta yolu ile oy kullanımı Cumhuriyetçilere göre çok yüksek. O nedenle de Trump seçimin başından beri durumu şiddetli bir dille eleştiriyor. Prof. Dr. Erdoğan’a ‘Peki bu oylar sayılmayacak mı?’ diye sordum. Şöyle yanıtlıyor: “Sayılacak. Bu öyle bir sistem ki oyların 3’te 2’si seçim günü değil uzaktan posta yoluyla kullanıldı. Bu başlı başına yeni bir şey zaten. Birçok kritik eyalette ise sayım devam ediyor. Pensilvanya’yı önemli kılan ne? ‘Seçimden 3 gün sonra da oy gelse biz bu oyları sayacağız’ diyorlar. Bu alışılagelen demokratik bir pratik değil. Kazanan şüphesiz çok az bir farkla ve tüm bu yeni pratikler sayesinde kazanacak. Haliyle kaybeden de bu sürecin meşruiyetini sorgulayacak. Kaybetmeye teşne olan Cumhuriyetçiler, Trump olduğu için de sorgulama şimdiden başladı, Yüksek Mahkeme’yi işaret etti.”

HAK MI SORUMLULUK MU

Tam da bu noktada ‘Oy vermek hak mıdır yoksa sorumluluk mu?’ tartışması devreye giriyor. Prof. Dr. Erdoğan ‘Hak ise istediğim her yerden oy kullanırım. Sorumluluk ise sandık başına giderim. Cumhuriyetçiler ‘Paşa paşa o sandığın başına gidecektiniz’ diyor. Yanı sıra, posta yoluyla gönderilen oyların güvenilirliğine dair de şüpheler var. ABD’de Yüksek Mahkeme’nin yeniden sayımlara müdahale yetkisi var. 2000 yılında bir benzeri yaşandı. Yüksek Mahkeme Florida’da oyların 1 ayı bulan tekrar sayımını durdurarak, Cumhuriyetçi aday George Bush başkan ilan edilmişti” diyor.

BIDEN 2 BÖLGE DAHA ALIRSA BAŞKAN OLUR

Yazının Devamını Oku

Deprem sadece binaları değil, psikolojimizi de yıktı

İzmir’deki 6.6 büyüklüğündeki deprem felaketi sadece binaları yıkmadı, ruhsal anlamda hepimizi yerle bir etti. Depremi yaşayanlar “Ya bir daha olursa”, İzmir’deki acıya TV aracılığıyla şahit olan bizler ise “Ya bizim de başımıza gelirse” korkusuyla, gecelerdir yattığımız yerde dört dönüyoruz. Büyük felaketlerin ardından travma sonrası stres bozukluğu ile depresyon görüldüğünü belirten uzmanlar, “Korkmanız normal” derken, hem bireysel hem toplum olarak yapılması gerekenleri anlattı.

KORKMANIZ NORMAL AMA YALNIZ DEĞİLSİNİZ

TÜRK Psikologlar Derneği Genel Bşk. Yrd. Doç. Dr. İlkiz Altınoğlu Dikmeer, “Bir kere ‘Korkulacak bir şey yok’ demek doğru değil. Çok büyük bir deprem yaşandı ve depremler korkulacak bir doğa olayıdır” diyerek söze giriyor. Böylesi büyük felaketlerin ardından travma yaşanmasının normal olduğunu belirten Doç. Dr. Dikmeer, sadece İzmir’de depreme yakalananlar değil, hepimizin deprem sonrası benzer travmayı yaşayabileceğine dikkat çekerek, şöyle örneklendiriyor: “Depremi yaşayanların yakınları, ülkenin öbür ucunda olup da olan biteni medyadan takip etmeye çalışanlar, arama kurtarma ekiplerinde çalışanlar ya da oraya gönüllü ya da görevli gidenler de travma yaşayabilir. Deprem anındaki görüntü ve seslerin sürekli akla gelmesi, yanınızdan geçen birinin rüzgârını hissetseniz deprem oluyor sanmak, sallanmadan bile sallanıyor hissi yaşamak, bazı kişilerde durumu inkâr edip içe kapanma hali, bazılarında da sürekli deprem ile alakalı konuşma ve anlatma ihtiyacı görülebilir. Kimi endişe korku, kimi de ‘Ben enkazdan çıktım ama o kaldı’ gibi kendisiyle alakası olmayan suçluluk duygusu yaşayabilir.”

BEDENSEL ŞİKÂYETLER GEÇİŞİ

Bu süreçte bedensel şikâyetler, uyku ve yeme düzeninin bozulması gibi şikâyetler olabileceğine dikkat çeken Doç. Dr. Dikmeer, “Aşırı yorgunluk, hiçbir şey yapmama isteği yaşanabilir. Bu kişiden kişiye değişir. Ancak şunu bilin ki tüm bu hisleriniz normaldir. Bedenin ve ruhun anormal bir duruma verdiği normal tepkilerdir. Tüm bu tepkiler zaman içinde, güvenlik sağlandıktan ya da artçı şoklar geçtikten sonra, yani hayat normale dönmeye başladıktan sonra yavaş yavaş geçer. Eğer süreç uzar, 3- 4 haftayı bulursa o zaman dikkat! Profesyonel bir destek almakta fayda var” diyor.

NORMALLEŞME SÜRECİNİ UZATMAYIN

“Bu dönemde sosyal destek çok önemlidir. Arkadaşlarınızla hislerinizi açık açık konuşmak işe yarayabilir. Buraya bir de di not düşelim. Benim de İzmir’de akrabalarım, arkadaşlarım var. ‘Çadırda oturuyoruz’ diyorlar. Ama bir bakıyorum ki maske yok, sosyal mesafe sıfırlanmış. Sosyal destek elbette önemli ama depremden kaçarken koronavirüse yakalanmayalım. Lütfen dikkat! Bunun dışında önerim: Olabildiğince kısa sürede normal hayatınıza dönmeye çalışın. Tam da bu nedenle bu tarz afet bölgelerinde çocuklara oyun çadırı kurarız. Amaç, çocukları boş vakitlerinde oyalamak değil, çocuğun oyun grubu sayesinde günlük hayata çabuk dönmesini sağlamaktır. Biz yetişkinler için de işe gitmek, çocuklarımızla, sevdiklerimizle ilgilenmek ya da her ne yapıyorsak onu yapmak gerekir.”

EKRANA BİR SÜRE MOLA VERİN

Yazının Devamını Oku

İzmir dualarımız seninle

1999 depreminin ardından, mesleğe yeni başlayan bir muhabir olarak Yalova’ya gitmiş, haftalarca bir çadırda yaşayıp insanların acılarına ortak olmuştum. Takvimler 2011’i gösterdiğinde ise CNN Türk için 9 büyüklüğündeki depremin ardından bu kez Japonya’ya gittim. Oradayken 7’nin üzerinde onlarca artçı sarsıntıya yakalandım, burnum bile kanamadı. Afet yönetimi kavramının önemini anladım. Din, dil, ırk farklıydı belki ama acının ortak diline şahit oldum. Şimdi ise doğup büyüdüğüm şehirde, İzmir’deyim. Okuyacaklarınız benim, ailemin ve arkadaşlarımın yaşayıp gördükleridir.

35’ten fazla kişinin hayatını kaybettiği onlarcasının yaralandığı 6.9 büyüklüğündeki depreme İzmir’de yakalanmadım ancak canlı canlı şahit oldum. Deprem olmaya başladığında İzmirli arkadaşım Mine Özgüven ile telefondaydım. ‘Çok büyük bir deprem oluyor’ dedi ‘Öleceğiz, yardım edin’ diye çığlık atmaya başladı. Sonrası yok! İlk şokun ardından ilk uçak ile İzmir’e vardım. Yanlarında olmalıydım.

İLK DURAK EV

Yolda, depremin hemen ardından oluştuğu söylenen yoğun trafik yoktu, saat geç olmuştu. Ancak çevre illerden gelen yardım ekipleri şehre girdiği için trafik kontrollüydü. Hasarlı binalar boşaltılmış, bazı sokaklar trafiğe kapatılmıştı. İlk manzara korkunç olmasa da ne ile karşılaşacağını bilememenin verdiği endişe ile Hatay semtinde yaşayan ailemin evine vardım. Oturdukları evde birkaç çatlak tespit ettim ama sonradan öğrendiğim kadarıyla bunlar sadece sıva çatlağıydı. Tüm mahalle sokaktaydı. Hemen hemen herkesin dilinde ise aynı cümle: “Bugüne kadar böylesini hiç yaşamadık”. 6 büyüklüğünde artçı sarsıntılar olabileceği ihtimalleri üzerine yakınlardaki bir parkta sabahlama kararı alındı. Birileri çadır kurdu, birileri battaniye getirdi, birileri çay demledi. Elektrik kesikti ve neredeyse sabahın ilk ışıklarına kadar da gelmedi. Zor bir geceydi.

O AN ÖLECEĞİMİZİ SANDIM

El ayak çekilince Nur Üzümcü’ye ‘O an ne oldu?’ diye soruyorum. Depreme Yeşilyurt Devlet Hastanesi’nde muayene olurken yakalanan Üzümcü ‘Çok dipten bir gürültü geldi önce. Hafif hafif sallanmaya başladık sonra hiddetlendi ve bitmek bilmedi. 15 saniye diyorlar ama bence 40 saniyeden uzundu. Bugüne kadar İzmir’de çok deprem yaşadım ama böylesi hiç olmadı. Doktor bey ile masanın altına girdik. ‘Oğlum, Ege, evde tek başına’ deyip ağlamaya başladım. O an öleceğimi ve bir daha oğlumu göremeyeceğimi sandım. Deprem biter bitmez kendimizi dışarı attık. Etrafta ne bir taksi ne de araç vardı. Eve doğru saatlerce koştum. Korku, panik ve karmaşa hâkimdi” diyor.

BAYRAKLI VE BORNOVA YUMUŞAK ZEMİNLİ BÖLGE

Peki

Yazının Devamını Oku

Ulus bilincine dayalı 97. yıl kutlaması

Cumhuriyetimizin bir asrı devirmesine az bir zaman kala, salgın önlemleri nedeniyle meydanlarda geniş katılımlı kutlamalar yapılamasa da Türkiye’nin dört bir yanı kırmızı-beyaz, yürekler 97. yıl coşkusuyla doluydu. Birçok konuda keskinleşen söylem ve ayrılıklardan uzak, her kesimden Cumhuriyet mesajları geldi. Cumhuriyet’in ortak mutabakat noktamız olduğu anlaşıldı mı? Ben de tarihçi-akademisyenlere sordum.

 

CUMHURİYET HALKIN KENDİ İRADESİDİR 

Tarihçi-yazar Sinan Meydan, Cumhuriyet’in milleti uluslaştıran bir olgu ve ortak değer olduğunu belirterek, “Dolayısıyla milletin ortak eseri olan Cumhuriyet elbette ki ortak bir ruh ile kutlanacaktı, öyle de oldu. Siyasi parti, siyasi eğilim ayrımı gözetmeksizin Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları cumhuriyet etrafında kenetlendi ve bir kez daha Cumhuriyet’e sahip çıktı” diyor. İşgale karşı halkın ortak direnişiyle Millî Mücadele’nin başladığını hatırlatan Meydan, “Kuruluş itibari ile Cumhuriyet, halkın kendi iradesini kendi eline alması sürecinin bir uzantısıdır” diyerek şöyle devam ediyor: “Anadolu, İstanbul ve Trakya işgal edildiğinde Türk halkı ne yaptı? Silaha sarıldı, cemiyetler kurdu, kongreler düzenledi. Hak ve hukukunu aradı. Müdafaa-i Hukuk kavramı bu direnişe verilen isimdir ki bu halkın haklı direnişidir.” 

“Halk, vatanı bağımsızlığa kavuşturmak için kendi iradesi ve kararıyla milli bir direniş başlatmıştır. Atatürk de bu direnişi örgütlemiş ve milletin kendi kaderini kendisinin eline aldığını görünce ‘milli irade’ formülü ile 4 yıl gibi bir zamanda Cumhuriyeti ilan etmiştir.

FARKLILIKLARIMIZA RAĞMEN ‘TEK ULUS’

Dolayısıyla, Cumhuriyet halkın kendi iradesiyle direnişe geçme güdüsünün sonucudur. O nedenle toplumun neredeyse tamamının bu ortak paydada buluşması Cumhuriyetimizin ruhundandır. 97. yıl itibariyle kıymeti her geçen gün daha fazla anlaşılmakta olan Cumhuriyet, bizleri ay-yıldızlı bayrağımız altında tüm farklılıklarımıza rağmen birleştirmiş, ulus yapmıştır. Cumhuriyet’in 2. yüzyılında gerçek demokrasi ile taçlandırılması ile bence Atatürk’ün de hayalini kurduğu yapıyı düşünceden uygulamaya geçirmiş olacağız.”

 

Yazının Devamını Oku

Taleplere rağmen hayvan hakları yasası ortada yok

Hayvanlara yönelik şiddet görüntülerine bir yenisi Kars’tan eklendi. İki genç, boynuna ip bağladıkları sıpayı göle atıp işkence etmekle kalmadı, utanmadan bu eziyeti sosyal medyadan da paylaştı. Sadece hayvan hakları savunucuları değil, toplumun geniş bir kesimi artık bir an önce hayvan hakları yasasının çıkmasını ve suçluların hak ettikleri cezayı almasını istiyor. Meclis’teki tüm partiler de taslak üzerinde uzlaşmış durumda ancak yasa hâlâ ortada yok! Peki yasa neden çıkmıyor?

DOKUNULMASINI İSTEMEDİĞİMİZ MADDELER VAR 

HAYKURDER Başkanı Erman Paçalı, 5 partinin de yasa üzerinde uzlaşmış olmasına, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Yasayı çıkarmak için neyi bekliyorsunuz?” diye sormasına rağmen yasa ile alakalı taslak metnin hâlâ Meclis’e gönderilmemesini anlamlandıramıyor ve “Büyük ihtimalle taslak metin hazırlanan rapora uymuyor, yani üzerinde oynamalar yapılmış olabilir ki bu hayvan hakları savunucuları için sorunlu bir durum” diyor. Haliyle “Hangi maddeler üzerinde oynanmış olabilir?” diye sordum. Paçalı, sorunların taslak hazırlanırken de var olduğunu belirterek, şöyle özetliyor: “Birincisi ve en önemlisi 6. madde. Sokak hayvanlarının, rehabilite edildikten sonra, alındığı ortama geri bırakılması ile alakalı maddeye dokunulmaması yönünde taleplerimiz vardı. Ancak belediyelerin baskısı büyük. Bu nedenle yasa hazırlayıcıların çekinceleri var. Zira hayvanların ‘mal’ değil ‘can’ olarak kabul edilmesi belediyelerin birçok uygulamasını ‘suç’ kapsamına alıyor. Belediyelerin birçoğu için hayvan barınakları yapıp, hayvanları oraya sürmek daha kolay bir çözüm. Yasa bizim taleplerimiz doğrultusunda çıkarsa başkan da dahil, tüm belediye yetkilileri ve personeli cezalandırılabilecek.”

CEZA ALT SINIRI  NE OLACAK? 

“Bir diğer konu da canlı hayvan satışının internet üzerinden yapılmaması ve pet shop’lar. Özellikle de pet shop sahipleri, canlı hayvan satışından elde edilen gelirden vazgeçmek istemiyor. Ayrıca hayvanların mal değil can olarak kabul edilmesi beraberinde hapis cezaları da getirecek. Birincisi, hayvanlara cinsel istismar ve tecavüz vakalarında hapis cezası uygulanmasının ciddi sıkıntı olacağı düşüncesi var. ‘Para cezası yeterli’ deniliyor. İkinci olarak da cezanın alt sınırının ne olacağı yönünde tartışmalar var. 2 yıl deniliyor ancak mevcuttaki denetimli serbestlik ve infaz yasası hükümlerden dolayı alt limitin en az 3 yıl olmalı ki yatarı olması bakımından önemli.” 

BELEDİYELER ELİNİ TAŞIN ALTINA KOYSUN

Hayvan hakları komisyonunun ciddi çalışmaları sonucu ortaya çok kapsamlı bir rapor çıktığını belirten

Yazının Devamını Oku

Avrupa’da İslamofobi nereye gidiyor

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, “İslam kriz içinde” demiş, yeniden yapılandırılması gerektiğini söylemişti. Vahşi şekilde katledilen Fransız öğretmen üzerinden söylemlerini İslamofobi’yi tetikleyen bir propagandaya dönüştürdü. Fransa özelinde Batı dünyasında aşırı sağın yükselişi, İslamofobi’nin tırmandığı nokta ve İslam dünyasının neden tek yumruk olamadığını uzmanlara sordum.

EKONOMİK ÇÖKÜŞE KILIF ARIYORLAR

SETA Avrupa Araştırmaları Direktörü Doç. Dr. Enes Bayraklı’ya göre Batı dünyasında İslamofobi meselesi aslında pek de yeni değil, sadece son dönemlerde artık daha görünür halde. Bayraklı, “Yeni yüzyılın ideolojisi Müslümanlara yönelik ırkçılık ve ayrımcılıktır. Soğuk Savaş döneminde ideoloji nasıl ki komünizm ile mücadeleydi, bugün Müslüman karşıtlığıdır” diyor. Peki Batı dünyası neden ve niçin İslam karşıtlığından beslenme ihtiyacı içinde? Doç. Dr. Bayraklı komünizm çöktükten sonra Batı’nın kendisine yeni bir düşman yaratmak zorunda kaldığına dikkat çekerek, şöyle devam ediyor: “Müslümanlar bu noktada kolay hedefti. Kendi içerisinde birlik olmayı başaramamış İslam dünyası, hem jeopolitik açıdan hem de Batı’nın içerisinde nüfuslarının hızla artmasından kaynaklı düşman olarak tanımlandı. Bu işin küresel politik bir yönü var. Esas dönüm noktası ise 11 Eylül saldırılarıdır.”

RADİKAL LAİKLİK ANLAYIŞI

İslamofobik tutum ve politikaların Batı’daki birçok ülkenin demokratik temellerine, toplumsal barışına ve farklı kültürlerin bir arada yaşamasına yönelik büyük bir tehlike haline geldiğini belirten Doç. Dr. Bayraklı, “Buna en iyi örnek Hollanda’dır. Avrupa’nın en liberal ve çokkültürlü topluluğu, bugün aşırı sağın en güçlü olduğu ülkelerden biri. Fransa’da da durum aynı. Radikal laik politikalarının altında tek kültürlülük ve asimilasyon anlayışı yatmakta. Macron’un bahsettiği ‘İslamcı ayrılıkçılık’ budur. Yoksa Fransa’nın toprağından bir parça koparıp, ayrı bir devlet kurmak isteyen İslamcı bir yapılanma yok. Son 70 yıldır eski sömürgelerinden aldığı göçler sonucu, Fransa, Batı Avrupa’nın en büyük Müslüman azınlığını (toplam nüfusun yüzde 10’u) barındırmakta ve bu nüfusun belli bir kısmı toplumsal normlar ile uyum gösterememekte. Fransa’da anayasa devleti her ne kadar laik olarak tanımlasa da Batı dünyasının en sert ve radikal yorumuna sahipler. Devletin dine müdahale ettiği, İslam’ı devlet eliyle şekillendirmek, disipline etmek isteyen bir yaklaşım. Sorunun çıkış noktası bu” diyor.

HAYALİ BİR DÜŞMAN YARATTILAR

90’ların çoğulculuk, liberalizm, insan hakları, sivil toplumculuk gibi ana ideolojilerinin bugün teker teker çöktüğüne de değinen Doç. Dr. Bayraklı, Batı’da siyasetin sol da dahil aşırı sağ söylemler üzerinden yürütüldüğüne işaret ederek, şöyle devam ediyor:

Yazının Devamını Oku

ABD'nin yaptığı terör uyarısının altında ne var

ABD Dışişleri Bakanlığı, İstanbul’daki ABD vatandaşları ile yabancılara yönelik terör saldırıları olabileceğini duyurdu ve hem vatandaşlarını uyardı hem de Ankara, İstanbul, Adana ve İzmir’deki ABD misyonlarının görevlerini geçici olarak askıya aldı. Büyükelçiliğin internet sitesinden yapılan bu açıklama, ‘Diplomatik teamüllere aykırı’ diye nitelendirilirken bu tavrın altında S-400 ve Azerbaycan-Ermenistan arasındaki çatışmalarda Türkiye’nin tavrının etkili olup olamayacağını uzmanlara sordum.

DİPLOMATİK TEAMÜLLERE AYKIRIİstanbul Aydın Üniversitesi öğretim üyesi ve emekli Tuğgeneral Dr. Naim Babüroğlu kurumsal kimliğe sahip bir devletin büyükelçisinin Türkiye ile koordine etmeden, istihbarat alışverişi yapmadan, böyle bir uyarı yayınlamasının diplomatik teamüllere aykırı olduğunu söylüyor ve “Üstüne üstlük bunu yapan NATO üyesi ve Türkiye’ye ‘Müttefik’ diyen bir ülke! Türkiye’nin Washington Büyükelçisi’nin ABD makamları ile hiç görüşmeden böyle bir açıklama yaptığını varsayalım. Ne olur? ABD Dışişleri büyükelçimizi çağırır, bilgi talep eder, nota verir, açıklamayı geri çektirirdi herhalde. Diplomatik nezaket-olgunluk-teamüllerden uzak bu hareketi Türkiye’nin derhal, şiddetle kınaması gerekir. Sayın İçişleri Bakanı Süleyman Soylu bir açıklama yaptı ancak bu yeterli değil. ABD Büyükelçisi çağırılmalı, bilgi talep edilmelidir. Zira, bir büyükelçi Türkiye’nin kendi topraklarından, dünyaya, ‘Türkiye’nin güvenli olmadığı’ mesajını vermiş, Türkiye’de yaşayan yerli-yabancı herkesi, gelen ya da gelebilecek olan turistleri bir telaşa sevk etmiştir. Bu kabul edilebilir bir tutum değildir” diyor.



S-400’LERDEN KAYNAKLI OLABİLİR

ABD’nin olası terör açıklamasının Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rusya’dan alınan S-400 füzelerinin test edildiğini doğrulaması ve Pentagon’un bu denemeyi ‘En güçlü şekilde kınıyoruz’ açıklamasının hemen ardından geldiğini hatırlatan Dr. Babüroğlu ‘Tesadüf mü?’ diye soruyor ve şöyle devam ediyor: “ABD, bunun ağır yaptırımları olacağını dile getirmiş, bir anlamda Türkiye’yi tehdit etmişti. Paralelinde İstanbul’da olası bir terör saldırısı ihtimali konuşulmaya başlandı. Madem İstanbul için tehdit var neden diğer illerdeki konsoloslukların da faaliyetleri durduruldu? Bu konu bana göre tamamen S-400’ler ve bir tık ötesinde Azerbaycan-Ermenistan arasındaki savaş ve Türkiye’nin takındığı tutum ile alakalı. Diplomatik nezaketten uzak bu tavır ‘Türkiye’nin karşısındayım’ demektir.”


Yazının Devamını Oku

1 kalpte 2 aşk mümkün mü

Başrollerini Cansu Dere ile Caner Cindoruk’un paylaştığı Kanal D’nin fenomen dizisi ‘Sadakatsiz’, son bölümüyle en çok izlenen yapım olurken sosyal medyada da zirveye oturdu. Eşini aldatan Volkan karakteri, “İki kadından birini seç” tavsiyesi veren arkadaşına, “Ben ikisini de seviyorum. İnsan aynı anda iki kadını neden sevemesin?” deyince tartışmanın fitili ateşlendi. 1 kalpte 2 aşk olur mu? Sadakatsizliğin temel nedeni ne? Aldatılan mı yoksa aldatan mı aldanır? Denklemi çözmeye çalıştım.

ALDATMANIN GENİ YOK KARAKTER MESELESİ

CİNSEL Sağlık Enstitüsü Derneği Genel Başkanı ve psikoterapist Dr. Cem Keçe’ye “1 kalpte 2 aşk olur mu?” diye soruyorum. Bilimsel yanıtı, “Elbette. Hatta fazlası bile olabilir. Çünkü bu insanın doğasında var” oluyor. Tam dehşete kapılmışken bu kez Dr. Keçe kendi sorup, kendi yanıtlıyor: “Olmalı mı? Hayır. Çünkü aldatan aldanır” deyiveriyor. Şu aldatmanın insanın doğasında olması meselesi. Biraz kafa kurcalayıcı... “Aldatmanın geni mi var?” Dr. Keçe şöyle özetliyor: “Aldatmanın genetik olduğunu düşünmüyorum. Birçok farklı nedeni olabilir. Bu kişinin çocukluğunda öğrendiği-modellediği bir davranış biçimi olabileceği gibi boşluk duygusu, farklılık arayışı, cinsel ya da duygusal tatminsizlik gibi sorunlardan da kaynaklanabilir. Bu bana göre biraz da karakter meselesi.”

YASAK İSTEK DOĞURUYOR

Yasak, istek doğurur, tutku ve heyecan yaratır. Yasak olan her zaman cezbeder. Unutmayın ki insanoğlu cenneti elinin tersiyle itmiş ve ‘yasak’ elma için cennetten kovulmayı göze almış. İnsanın doğası ve ruhu böyle. Aldatma da böyle değil mi? Diğer kadınlar ya da erkekler yasak. Bu yasak da bilinçdışında bir yerlerde merak ve heyecan uyandırır ve ilk fırsatta bu yasağı delme isteği yaratır. Aldatma aslında bir kalıba da sığmaz. Kişi illaki şu nedenle aldatır diyemeyiz. Her aldatmanın kendine özgü koşulları var. Ancak kesin olan şu ki, hiçbir aldatma durup dururken olmaz, bir istek, bir ihtiyaç yöneltir insanı aldatmaya...”

AİLEDEN GELEN ÖĞRETİLER

Psikoterapist Dr. Cem Keçe, aldatma olgusunun çoğu zaman kişilerin ailelerinden gelen bir aktarım olduğunu belirterek “Eğer kişinin babası ya da annesi aldattıysa ya da yakın ailesinde böyle bir hikâye varsa o kişi de aldatabilir. Aldatanların ve aldatılanların ailelerinde sıklıkla bunu görüyoruz. Buna ‘geçmişin tekrarlanma zorlantısı’ diyoruz. Yine, araştırmalara göre bakıcı-anneanne, babaanne gibi birden fazla ve birbirinden farklı fiziksel ve duygusal farklılıklar taşıyan anne türevleriyle büyüyen erkek çocukları ruhsal gelişimlerinde gelgitler ve bağlanma sorunları yaşayabiliyor. Çocuğun bilinçdışına yerleşen iki kadın durumu ileriki yaşlarda kendini ilişki içerisinde tekrar edebilir. Çünkü şu an ve şimdi, geçmişin bir tekrarıdır; zaman, mekân, oyuncular değişse de roller hep aynıdır” diyor.

HER ALDATMA BOŞANMAYLA BİTMİYOR

Yazının Devamını Oku