Paylaş
Son derece mutlu ama aslında bir o kadar da sıradan bir haber; iki insan âşık olmuş ve hayatlarını birleştirmeye karar vermiş.
Fakat bu mutlu habere gelen bazı yorumlar meseleyi bambaşka bir yere taşımış durumda:
“Şok oldum. Erkekler gerçekten okuduğumuz okula falan hiç bakmıyor sanırım ya.”
“Adam dünyaca ünlü Kuantum fizikçisi ama abi...”
“O değil de... İkisi ne alaka!”
Pardon!
İnsanlar aynı üniversiteden mezun oldukları, diplomalarının üzerinde benzer bölümler yazdığı ya da CV’lerinin uzunluğu birbirine denk düştüğü için evlenmiyor.
Birbirlerini sevdikleri, anlaştıkları, iyi vakit geçirdikleri, hayata aynı pencereden bakabildikleri için birlikte oluyorlar.
Aslında bu lakırdıların altında çok eski ve bana göre hayli rahatsız edici bir bakış açısı yatıyor:
“Birbirlerine denkler mi?” bakış açısı.
Bu arada çok sevgili Duygu Sarışın, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Oyunculuk Bölümü mezunu. İzmir Devlet Tiyatrosu’na emek vermiş, yıllardır oyunculuk yapan bir kadın.
Oyunculuğu “profesörlüğün karşısında hafif kalan” bir meslek gibi görmek de ayrı bir tuhaflık.
Kaldı ki İzmirli bir gazeteci olarak şunu da yazmalıyım: Sevgili babası Ahmet Sarışın, İzmir’in efsane belediye başkanlarındandır.
Yani ortada eğitimsizlik ya da “birbirine denk olamama” gibi bir durum zaten yok.
Ama olsaydı ne değişirdi?
Asıl soru bu.
Toplum olarak, başarılı bir erkeğin yanındaki kadının yeterliliğini ölçmeye pek bir meraklıyız maalesef.
Üstelik çoğu zaman bu sınavı kadınlar birbirine yapıyor.
Kadın kadının yurdu değil, kurdu gibi davranıyor.
Bence asıl şaşırmamız gereken bu.
Bir kadın sevdiğinin yanında durmak için ne diploması ne CV’si ne de kariyerini kimseye ispatlamak zorunda.
Çünkü aşk bir iş görüşmesi, evlilik de liyakat sınavı değil.
İki insan birbirini seçmişse bize düşen, “Mutlu olsunlar” demek.
Gerisi gerçekten kimseyi ilgilendirmiyor.

EVİ PIRIL PIRIL PİKNİK YAPTIĞI YER ÇÖPLÜK
BAZEN gerçekten anlamakta zorlanıyorum.
Ev temizliği konusunda son derece titiz bir toplumuz.
Ayakkabıyla eve girmeyiz.
Misafir gelmeden evi baştan aşağı temizleriz; halılar silinir, perdeler yıkanır.
Sosyal medyada saatlerce evini foşur foşur temizleyenlerin videoları bile milyonlar izlenir.
Fakat bazılarımız evin kapısından çıktıktan sonra bambaşka birine dönüşüyor.
Yürüyüş yapmak için gittiği sahil kenarını çekirdek kabuğu ile dolduruyor.
Piknik yaptığı ormanda çöp poşetini ağacın dibinde bırakıp gidiyor.
Denize girdiği kumsalda ya pet şişesini bırakıyor ya da sigara izmaritini...
Mangal yapılan yeşil alanlarda kömür, plastik tabak, peçete atıklarından dağlar oluşmuş durumda.
Geçtiğimiz günlerde Belgrad Ormanı’ndan görüntüler geldi.
Poşetler, plastikler, şişeler, yiyecek ambalajları...
Yemyeşil bir alanın ortasında insan eliyle yaratılmış devasa bir çöplük.

Dün, Antalya Manavgat’taki Beşkonak’tan gelen görüntüler de içler acısıydı. Dünyanın gözde rafting merkezi... Fakat kıyıları çöpten geçilmiyordu.
İki farklı şehir.
İki farklı doğa harikası.
Ama manzara aynıydı.
Neyse ki yetkililer ve gönüllüler devreye girdi; alanlar saatler içinde temizlendi.
Fakat benim asıl anlayamadığım şu: “Temizlik anlayışımız neden evin kapısında bitiyor?”
Evimiz bizim. Arabamız bizim. Bahçemiz bizim.
Tamam ama ya orman?
Sahil?
Park?
Sokak?
Bizim değil mi?
Daha da tuhafı şu: Çöpünü bırakıp giden, ertesi hafta aynı yere geldiğinde temiz bulmak istiyor.
Belediye toplasın.
İşletme temizlesin.
Peki eğitimle düzelir mi bu durum?
Elbette eğitim şart. Ama çevre bilinci birkaç afişe, yılda bir yapılan “çevre haftası” etkinliğine de sıkıştırılmamalı.
Kaldı ki her şeyi de eğitime bağlayamayız.
Bir noktadan sonra mesele eğitimden çıkıp sorumluluğa geliyor.
Ve denetime.
Çünkü belli ki “ayıp” demek yetmiyor.
O zaman cezası olacak.
Üstelik kâğıt üzerinde kalan değil, uygulanan bir ceza.
Piknik alanlarına, sahillere, ormanlara kamera koymak gerekiyorsa konulacak. Denetim artırılacak. Çöpünü doğaya bırakana gerçekten canını sıkacak bir yaptırım uygulanacak.
Belki o zaman öğreniriz: “Bu ülke de bizim evimiz.”

Paylaş