GeriFulya Soybaş Aşılanma hızı vakaya göre yavaş
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Aşılanma hızı vakaya göre yavaş

1 Temmuz’da biz, bizden biraz önce de dünya ülkeleri öyle bir açılmaya gitti ki henüz birinci ayı devirmemişken kısıtlamaların yeniden geleceği konuşulmaya başlandı. Aşılama hızının vaka sayılarına oranla yavaş kaldığı, maske ve mesafenin neredeyse sıfırlandığı şu günler ‘karanlık’ bir sonbahara gebe gibi! Uzmanlar ‘4. dalga sonbaharı beklemeden ağustosta bile kapımızı çalabilir’ uyarısı yapıyor. Gençler arasında hayli popüler bir söylemde olduğu gibi; ‘Geliyor gelmekte olan...’

SALGINI DURDURABİLMENİN ÇARESİ AŞI OLMAK

İSTANBUL Üniversitesi (Çapa) Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Tufan Tükek, İsrail, İngiltere ve ABD gibi vatandaşlarının yüzde 50’sinden fazlasını aşılayarak, kayda değer bir başarı yakalayan ülkelerde bile 4. dalga endişesinin en üst noktada olduğunu belirterek, “Kontrolsüz açılma ve Delta varyantının da etkisiyle İngiltere’de son 24 saatte 40 binden fazla vaka görüldü. Türkiye’de de durum benzer. Vaka sayıları geçtiğimiz haftaya kıyasla yüzde 30’luk bir artış ile 8 binin üzerine çıktı, haftaya 10 bini görürüz. Hele de bayramdan sonraki 2. hafta bu sayılar fırlayacak çünkü sahil kesimlerinden gelen görüntüler akıl alır gibi değil! Maske yok. Mesafe yok. 2 doz aşılamada istenen rakamlara henüz ulaşamadık. Ağustos ortası 20 binli rakamları görürsek şaşırmayın. 4. dalga sonbaharı beklemeyecek” diyor.

Aşılanma hızı vakaya göre yavaş

SALGINA karşı desensibilizasyon yani duyarsızlaşma içinde olduğumuzu kaydeden Prof. Dr. Tükek, şöyle devam ediyor: “Bir kısım hâlâ virüsü yok sayıyor. Bir kısım, ‘Ne olacaksa olsun’ kafasında. Bir kısım aşıya karşı komplo teorileri içinde. Bu bakış açılarıyla bu maç buradan zor döner! 4. dalgaya doğru hızla gidiyoruz, karamsarlık içerisindeyim. Onca emek umarım boşa gitmez. Salgını durdurabilmenin çaresi kurallara uymak ve aşı olmak. Aşı olanlar hasta olsalar da hastalığı çok hafif atlatıyorlar. Aşı olmayanların ise hem kendileri hem de çevresindekiler büyük riskte. İnsanlar aşıyı reddettikçe yeni varyantlar türüyor. Bu yeni varyantlar aşılı, aşısız hepimizi riske sokuyor. Yakın gelecekte aşı zorunluluğu, aşı kartı uygulamaları kaçınılmaz olur ve olmalı. 1 yıl daha kaybedecek lüksümüz yok.

AŞI OLMAYAN HASTALARIM ÇOK PİŞMANIM DİYOR

ENFEKSİYON Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanlık Derneği, Erişkin Bağışıklama Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. İftihar Köksal özellikle tatil beldelerinden gelen kalabalık görüntüleri için ‘Korkunç!’ diyor, şöyle örnek veriyor: “Vizitem vardı, şimdi oradan çıktım. Gelen her hastama ‘Aşı oldunuz mu?’ diye soruyorum. Hastam ciddi semptomlar gösteriyor, dedi ki ‘Olmadım ve inanın çok pişmanım.’ Daha kötüsü ailesine de bulaştırmış. İyi ki onlar aşılı. Ona şükrediyor çünkü hafif atlatıyorlar. Bayram sabahı, ‘Umarım bu hatamı canımla ödemem’ diyen bir hasta düşünün. Bu neyi gösteriyor. Aşılanma çok önemli, hastalığa karşı elimizdeki tek silah. Şu an maskesiz-mesafesiz ve en önemlisi de aşısız ya da tek doz aşı ile tatilde, köyünde ya da kalabalıklarda dolaşan insanlar birkaç hafta içinde ne halde olacaklarını durup, sorgulasınlar. Metrekareye düşen insan sayısı olması gerekenin 5-6 katı. 4. dalga bağıra bağıra ‘Geliyorum!’ diyor. Vaka sayılarına bakın, şimdiden geçen haftayı ikiye katladı.”

EĞİTİM SEKTEYE UĞRAYACAK

“UZUNCA bir zaman ‘sessiz’ bir sezon yaşandı. Hepimiz maddi olarak zorlandık. Ama böyle birdenbire ‘şuursuzca’ bir açılmayı da öngörmedik. Birebir şahidim, ne toplu taşımada, ne alışveriş merkezinde ne de restoranda HES kodu soruluyor. İnsanlar masa, sandalye kapma yarışında. Maske, mesafe sıfır. İşletmeciler ‘Açığımızı bir an önce kapayalım’ mantığı ile 4. dalgaya davetiye çıkarıyorlar. Halbuki her işletmenin sık sık anons etmesi, yerel yönetimlerin denetlemesi lazım. Bu kalabalıklar tatil sonrası köyüne, şehrine dönecek. Olmayan yere de virüsü taşıyacaklar. Tedirgin, üzgün ve endişeliyim. Bu gidişle eğitim de ekonomi de büyük sekteye uğrayacak. Eylül ayında okulların açılması planlanıyor... Nasıl olacak? Oysa alınacak kişisel önlemlerle tüm bunlara ‘dur’ demek elimizde. Aşılanacağız ve üç K’den kaçınacağız; kapalı, kısıtlı, kalabalık ortamlar.

 

X

Yaprak döker bir yanımız bir yanımız bahar bahçe

Bir yanda pandemi, müsilaj, sel felaketi, deprem ve şimdi de orman yangınları... Diğer yanda Mete Gazoz’un olimpiyat şampiyonluğu, voleybolcu kadınlarımızın muhteşem başarısı, boksta Busenaz Sürmeli ve Buse Naz Çakıroğlu’nun yarı final sevinci. Hasan Hüseyin Korkmazgil’in şiirinde de dediği gibi; ‘Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe.’ Üzülelim mi? Sevinelim mi? Karışık duygular içerisindeyiz. Ruh halimiz hiç de iyi değil. Peki, böylesi sancılı süreçlerden nasıl çıkmalı? Kaygı, korku, suçluluk, öfke ile başa çıkmanın bir yolu var mı? Uzmanlar yanıtladı.

ORMANLARIN YASINI TUTUYORUZ

PSİKİYATRİST İlker Küçükparlak ülkece yas hali içinde olduğumuzu belirterek, örneklendiriyor: “Belki daha önce hiç Marmaris, Bodrum tarafına gitmedik. O ormanları görmedik. Orada yaşamıyoruz. Ama o kaybın yasını beraber yaşıyoruz. Bu size öyle gelmese de benim penceremden aslında hayırlı bir durum. Çünkü bir toplumu tanımlarken ortak yas tutup, tutamadığına bakarız. Ve biz belki de uzun zaman sonra ilk kez ortak yas tutuyoruz. Bu birlikteliğe işaret. Bakın mesela, sportif başarılardan bahsettiniz. Maalesef orada ortak bir sevinç göremiyorum. ‘Bu sporcu neyi temsil ediyor?’ ya da ‘Bu sporcudan, ideolojik-kültürel düzlemde, temsil ettiğim grup adına bir başarı devşirebilir miyim?’ gibi kaygılar, tereddütler, söylemler hâkim. ‘Biz’ duygusundan uzak. Orman yangınları ile alakalı ise ‘Bu durum benimle alakalı değil’ diyen yok. Tüm ülkenin içi yanıyor. Bu durum ne kadar acı da olsa toplumsal düzeyde ortak bir ulusallığın varlığına işaret ediyor ki kutuplaşmanın hızlıca derinleştiği bir ortamda, bir kaybın ‘ortak’ acı yaratması hiç de kötü değil aslında. Elbette bu acıyı yaşamak herkesin hayatı sadece bu üzüntüden müteşekkil olacak, ‘Başka bir duyguya yer yok’ demek de değildir.”

YANINIZDAYIZ

Peki, bu ‘yetememe/yetişememe’ duygusu ile nasıl baş edeceğiz? Psikiyatrist Küçükparlak sorumu taziye ziyaretlerindeki duygu karışıklıklarından örneklerle açıklıyor: “Kişi ne diyeceğini bilemez, ‘Ne söylesem boş’ diye düşünür, ‘Ne işe yaracağım ki? Bu acıyı dindirebilecek miyim? Burada işim ne?’ gibi bir sorgulamalara düşebilir ya... Burada yaşanılan da benzer aslında. Acıyı geçirmese de o acıya eşlik etmenin, yan yana olmanın güç verdiği bilinmelidir. Bu durum çok kıymetlidir. Elbette elimizde bir zaman makinası yok! Ormanları yanmamış, insanları, canlıları ölmemiş var saymak mümkün değildir. Ancak ‘Karınca hac yolunda’ misali... Gücümüz her şeyi iyi etmeye yetmeyecek olsa bile elimizden geleni yapmak önemlidir. Meseleyi bir de bu açıdan düşünmekte fayda var.”

UMUDUNU ASLA KAYBETME

ÇOCUK ve genç psikiyatristi Doç. Dr. Veysi Çeri’de aynı görüşte, ‘Şu an yas içindeyiz’ diyor ve nedenini de şöyle özetliyor: “Dünyanın ortak mirası doğamızı, canlıları ve insanlarımızı kaybettik. Evimizden birini, anne-baba ya da en yakınımızı kaybetmişiz gibi hissetmemiz normal. Bunun öncesi de var; pandemi, ekonomik zorluklar, müsilaj, deprem, sel felaketi... Az önce genç bir kadın, Azra Gülendam Haytaoğlu’ndan acı haber geldi. Mustafa Murat Ayhan tarafından katledildiğini öğrendik. Tüm bunlar, her kayıpta olduğu gibi, yas reaksiyonu başlattı ve her yasın depresyon, umutsuzluk, kaygı, suçluluk, öfke, yalnızlık gibi duygusal-ağlama, tükenmişlik, geri çekilme gibi davranışsal-yaşanılan olayı sürekli düşünmek, çaresizlik düşünceleri, konsantrasyon güçlüğü gibi bilişsel tepkiler getirmesi doğal. Ancak kendimizi bu üzüntü içerisinde kaybetmenin de bir manası yok! Bu yasın ne kendimize ne de duruma bir çaresi var.”

HAYAT DEVAM EDİYOR

Yazının Devamını Oku

Filenin Sultanları Çin Seddi'ni yıktı

A Milli Kadın Voleybol Takımımız, Tokyo 2020 Olimpiyatlarındaki ilk maçında, son olimpiyat şampiyonu Çin’i 3-0 ile parkeden sildi, muhteşem bir başlangıç yaptı. Kadın voleybolcular başarının bir tesadüf olmadığını bir kez daha kanıtladı. Zira, bu başarılar ulusal ya da kulüp düzeyinde Türkiye adına yeni değil. Peki, başarının sırrı ne? Ne oldu da Türkiye voleybolda, milli takım düzeyinde başarılı bir istikrar yakaladı? İşte yanıtı...

HİÇBİR BAŞARI TESADÜF DEĞİLDİR

Türkiye Voleybol Federasyonu Başkanı Mehmet Akif Üstündağ’ı maçın hemen ardından, galibiyetin getirdiği coşkuyla aradım. Üstündağ Çin’in 1984 Los Angeles, 2004 Atina, 2016 Rio Olimpiyatları şampiyonu olduğu hatırlatması yaparak giriyor söze, şöyle de devam ediyor: “Çin, otoritelerin favorisiydi. Onlar da favori olmak için ellerinden geleni yaptılar ve favori oyuncularını, başka ülkelere kaptırmamak adına, son 2 yıldır ülke dışına bile göndermediler. İşte, A Milli Kadın Voleybol takımımız böyle organize bir takımı yendi. İyi bir başlangıç bizim için hayli önemliydi. İnşallah devamı gelir. Zor bir gruptayız. İtalya, ABD, hemen ardından Rusya ve son maç Arjantin. İtalya ve Amerika maçlarından gelecek bir galibiyetle, olimpiyatları 1 ya da 2.likle bitiririz diye düşünüyorum.”

‘GELECEĞİN YILDIZLARI’

A Milli Kadın Voleybol Takımı, Milletler Ligi’nde Japonya’yı yenerek dünya üçüncüsü oldu. Takımın tarihinde Avrupa ikinciliği, üçüncülüğü, Akdeniz Oyunları şampiyonluğu gibi pek çok başarı da var. Peki, başarının sırrı ne? Üstündağ’a göre başarının sırrı oyuncuların kalitesi, takım çalışması ve alt yapı yatırımlarında saklı. Şöyle anlatıyor: “Avrupa’da örnek gösterilen projelerimiz var. 2013 yılında kurulan ve bir voleybol okulu organizasyonu olan Fabrika Voleybol onlardan biri. 6-12 yaş arasındaki çocukları voleybol ile tanıştırmayı ve lisanslı sporcu sayısını artırmayı hedefleyen bu proje ile İzmir’den Kahramanmaraş’a, Tunceli’den Giresun’a kadar Türkiye’nin 35 farklı noktasında okul açtık. Buradan çıkan yetenekli oyuncuları kulüplerimize servis ediyoruz. Buna ek olarak Ankara TVF Spor Lisemizde 350’den fazla öğrencimiz var, 200’den fazlası yatılı öğrenciler. Karşılıksız burs imkânları sağladık. Eğitim almalarını, bir yandan da iyi birer sporcu olmalarını istiyoruz. Ülke çapında 100’den fazla gözlemci ekibimiz mevcut. Türkiye’nin dört bir yanından yetenekli çocukları topluyoruz. Anlayacağınız hiçbir başarı tesadüf değil! Uzun vadeli, sabırlı ve sistemli çalışmanın bir ürünü.

BİZİM KIZLAR ‘HAVAYA GİRMEZ’

Spor

Yazının Devamını Oku

Dolunayla zincirleri kırma zamanı

Bu yıl Kova burcunda gerçekleşecek iki dolunaydan ilki, 1 derecede dün sabah 06.00 sularında, uzak da olsa Satürn ile bir kontak kurarak gerçekleşti. Astrolojiye göre dolunay gökyüzünün bizi en çok etkileyen döngülerinden ve bulunduğu konum, etkileşime girdiği burç ile bambaşka etkiler sunuyor. Yani bu kez kovanın temsil ettiği konular; özgürleşme, devrimler, isyanlar, teknoloji, dostluklar gündemimizde olacak. Peki bireysel hayatlarımızda neler olacak? Türkiye’nin iki önemli astroloğu anlatıyor...

HER ŞEYİ NETLEŞTİRMEK GEREKLİ

Astrolog Aygül Aydın:Son 6 aydır kariyer ve iş hayatımızda yaşadığımız esaretin çözüleceğini anlatan bir dolunay. ‘Ama’ tüm bu çözülmeler bir çırpıda olmayacak. 22 Ağustos’ta Kova burcunda, bunun devamı niteliğinde bir dolunay daha var. İşte o zaman her şey tam çözüme kavuşacak. Bu dolunay ile daha çok hayatlarımızla alakalı konularda farkındalıklar yaşayacağız. Mesela ‘Daha fazla bu şekilde çalışmak istemiyorum’, ‘Daha fazla bu kişi ile yaşamak istemiyorum’ ya da tam tersi; ‘Hayrıma olan buymuş, iyi ki böyle olmuş’ diyebiliriz. Ne yapmak, nerede, kiminle olmak istediğimiz konusunda bir uyanış! Kova için ‘özgürleşme’ diyoruz ama bir şey olur ve bu istek yarım da kalabilir. Yani karşı taraf da direnç gösterebilir. Tam istifa edip kendi işini kurmaya ya da daha fazla maaş ile iş değiştirmeye karar verdiniz diyelim, patronunuz ‘Bin lira fazla vereceğim, kal’ diyebilir ya da eşiniz ile ayrılmaya karar verdiniz, o der ki ‘Bir daha deneyelim’. Yani durumun sürdürülebilir olmadığını fark etmiş, bir uyanış yaşamış ama bir şekilde o esaretten kurtulamamışsınızdır. Bu dolunayda farkına varmanız gereken tam da bu, özgürleşmek ve kendi zincirlerinizi kırmaktan korkmamanız gerektiği.



BURÇLARA NE DİYOR

Yazının Devamını Oku

Dikkat! Serinleyeyim derken aman hasta olmayın

Termometre rekor kırıp Şırnak Cizre’de 49.1 dereceyi gördü. Akdeniz ve Ege’de de sıcaklıklar mevsim normallerinin üzerinde. Gün içinde havuz, deniz serinlemek için bir çözüm olsa da asıl çare klima. Ama dikkat! Serinleyeyim derken hastalığa davetiye çıkartmayın. Gün boyu, 16-17 derecede kullanılan klimalar, hele de bakımı yapılmamışsa virüs yayılımından, kalp-akciğer rahatsızlıklarına kadar birçok hastalığı tetikleyebilir. İşte uzmanların uyarıları ve doğru klima kullanma kılavuzu.

KLİMA TEMİZLİĞİ HAYATİ ÖNEM TAŞIYOR

ACIBADEM Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Hacer Kuzu Okur, sıcaklar ve koronavirüs salgını ile başa çıkmaya çalıştığımız bugünlerde doğru klima kullanımının hayati önem taşıdığını belirterek, “Erken tanı alamayan ve klima hastalığı nedeniyle yoğun bakımda hayatını kaybeden hastalarımız oldu. O nedenle ‘Ne olacak ki?’ deyip geçmemek, dikkatli olmak şart. Benim önem verdiğim konuların başında klima filtrelerinin temizliği geliyor. Gerekli bakım ve dezenfekte uygulanmayan klima sistemlerinde lejyonella ürer. Bu bakteri nehir, göl, sauna, hamam, jakuzi, havuz gibi sulu ve nemli ortamlarda ve klimalarda bulunur, solunum yoluyla bulaşır. Klimaların yılda en az 1 kez özel solüsyonlarla, periyodik bakımı yapılması lazım ki bakteri üretmesin” diyor.

BU bakterinin sigara içenler, kronik rahatsızlıkları olanlar ile organ nakli hastaları gibi özellikle bağışıklığı güçlü olmayan kişilerde ciddi rahatsızlıklara yol açabileceğini belirten Prof. Dr. Okur, şöyle devam ediyor:

LEJYONER HASTALIĞI

Yaz zatürresi, Lejyoner hastalığı olarak da bilinen hastalık ilk olarak üst solunum yolunda kendini gösteriyor ve tedavi edilmediğinde de akciğere yerleşerek zatürreye sebep olabiliyor. Bu durum, kişiyi komaya kadar götürebilecek süreçlere de yol açabilir. Ateş, halsizlik, eklem ağrısı, geçmeyen kuru öksürük, baş ağrısı, bilinç bulanıklığı, nefes darlığı gibi bulgular var ise hemen hekime başvurmalısınız.”

SICAKTAN bunaldınız, eve kendinizi zor attınız. Klimayı açıp, dereceyi bir anda 16-17’lere getirmeyin. Vücut ısısını 50 dereceden bir anda düşürmek kalp krizlerine bile neden olabilir. Dışarıdaki hava ile içerideki havayı dengelemelisiniz. Önce pencereyi açın! Havayı sirküle edin. Sonra camı kapayıp, ortamı klimanın etkisine bırakın. Normal vücut ısısı 22-24 derecedir. Dereceyi bunun altına düşürmeyin.”

YÜZ FELCİNE DİKKAT

Yazının Devamını Oku

Aşıda pozitif ayrımcılık olabilir mi

Düşen vaka sayılarının Delta varyantına bağlı olarak yeniden artmaya başlaması ile Fransa restoran, bar, kafe, sinema, hastane, AVM gibi kamuya açık mekanlara girişte aşı ya da PCR testi zorunluluğu getirdi. 15 Eylül’den sonra sağlık çalışanlarına ise aşı zorunlu hale gelecek. Bilim Kurulu Türkiye için de benzer bir uygulama talep ediyor. Talep, kabine toplantısında tartışılacak ancak bazı hukukçular ve doktorlar ‘Zorunlu aşı’ uygulamasına kapı açtığı ve hukuka aykırı olduğu gerekçesi ile duruma karşı. Yasal ve etik anlamda pozitif de olsa böyle bir ‘ayrımcılık’ mümkün mü? Sordum.

YA AŞI YA DA PCR TESTİ ŞART

İnternet fenomeni Kukla Süreya’nın yaratıcısı Ülker Üner Paris’te yaşıyor. Fransa’da alınan ‘Aşı kartı’ kararı ile güvende hissedip hissetmediğini sordum. Üner, “Kesinlikle daha güvende hissediyorum. Kararın geniş kitlelerin sağlığı açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Aşı olmayanlar yüzünden hayatın kısıtlanmasını istemiyorum” diyor ve uygulamanın gece kulüplerinde çoktan başladığını anlatıyor: “Gece kulüpleri 9 Temmuz’da aşı ya da test zorunluluğu ile açıldılar. Ertesi gün 6 kişilik bir grup ile gittik. 3 kişi aşılıydık diğer 3 kişi değildi. Biz, QR kodlarımızı okutup- ki QR kod Türkiye’deki HES uygulaması gibi; kodu okutunca nerede, ne zaman aşı olduğunuz, hastalığı geçirip geçirmediğiniz bilgisi çıkıyor- içeri girdik. Aşısı olmayan 3 arkadaşımıza ‘Girecekseniz hızlı PCR testi yaptırmalısınız’ dendi, 15 dakikalık bir test yapıldı. Normalde Fransa’da aşı da test de ücretsiz. Ancak 1 ağustostan itibaren, psikolojik olarak aşıya zorlamak için, kafe, bar, tiyatro girişlerindeki PCR testleri 50 Euro olacak. Her girişte 50 Euro vermek istemeyecekleri için muhtemelen aşı olacaklar.”

KANUN İLE MÜMKÜN

Hukukçu, Dr. Rezan Epözdemir, “Aşı yaptırmayanlar mekanlara girmekten yasaklanabilir mi?” sorusuna anayasanın 17. maddesine atıfta bulunarak yanıt veriyor: “17. madde, ‘Tıbbi zorluklar ve kanunda yazılı haller dışında kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz, rızası olmadan bilimsel, tıbbi deneylere tabii tutulamaz’ der. 13. madde ise ‘Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması hakkın özüne dokunmayacak, ölçülülük ilkesi ile demokratik toplum düzeninin gereklilerine uygun şekilde kanun ile sınırlanabilir’ diyor. Dolayısıyla, aşıyı zorunlu tutmak ve/veya aşı olmayanların bir yerlere girip çıkmasını engellemek kişinin seyahat özgürlüğü ve maddi, manevi vücut bütünlüğüne yönelik bir yaptırımdır. Genel düzenleme, idari tasarruf, yönetmelik veya tüzük ile böyle bir karar alınamaz. Kanunla yapılmak zorunda.”

YAPTIRIM UYGULAYAMAZSINIZ

Anayasa hukukçusu, Prof. Dr. Süheyl Batum sorumu soru ile cevaplıyor: ‘Türkiye’de aşı zorunlu mu?’ Nereye varmak istediğine merak ile ‘Hayır’ diyorum, şöyle devam ediyor: “Zorunlu olmayan bir aşıyı yaptırmadığı gerekçesi ile kime, nasıl yasak uygulayacaksınız? Zorunlu tutulmayan bir şeye yaptırım uygulanmaz. Hukuk herkese lazım. Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’yla ‘zorunlu’ kılınabileceğini- ki sokağa çıkma yasakları 17 ve 71. maddeler gerekçe gösterilerek alınmıştı- söylüyorlar. Hayır, bu doğru değil!  Açın bakın! Kanun ‘kolera, tifüs’ diyor. Böyle bir pandemiden söz etmiyor. ‘Aman efendim şimdi pandemi var’ ya da ‘İnsan sağlığı mı önemli hukuk mu?’ denilerek konu hukuksuzluğa taşınamaz.”

AŞI OLMAYANA ÖZEL BÖLÜM

Yazının Devamını Oku

Bodrum tatil cenneti mi yoksa cehennem mi

‘Biraz deniz, biraz uyku. Bütün isteğim buydu’ diyor ya Mazhar Alanson ‘Bodrum’ şarkısında. Az yeteneğim olsa ‘Aradığınız huzura şu an ulaşılamıyor. Lütfen bayram sonrası yeniden deneyiniz’ içerikli bir beste ile karşılık vermek isterdim kendisine. Zira, 181 bin 541 olan Bodrum nüfusu 1 milyona dayandı. Ne otellerde ne sahillerde ne de trafikte adım atacak yer yok! Bırakın kapalı mekânları, kaldırımda bile bir başkasının nefesi ensenizde! Hal böyleyken ‘Bodrum’da hayatta kalma rehberi!’ hazırladım.

REZERVASYONUNUZ YOKSA GELMEYİN

‘AY, bir daha gelmem, ne bu trafik’ diyen de orada, ‘Susuzluk var’ diyen de ‘Ne biçim hesap ödedik’ diyerek sosyal medyadan veryansın edip ertesi gün yine aynı mekâna giden de... ‘Herkes’ Bodrum’da. Belki de asıl sorulması gereken soru şu: Neden bu kadar popüler? Bodrum Profesyonel Otel Yöneticileri Derneği Başkanı Serdar Karcılıoğlu soruma “Bodrum’un bir adı var. Bu yıllardır böyle. Bunu bir cebine koy. Tabii bir de bu yıl İstanbul’un en iyi, en tanınmış mekânları da Bodrum’a indi. Gelen yerli turist ise Ankara, İstanbul, İzmir ağırlıklı. Bu mekânları biliyor, yabancılık çekmeyeceğini, rezervasyonda sıkıntı yaşamayacağını düşünüyor” yanıtını veriyor. Bir de uyarısı var: “Rezervasyon yaptırmadan, ‘Nasıl olsa yer bulurum’ düşüncesiyle sakın gelmeyin.”

Bayramda böyle bir kalabalık beklediklerini, hazırlıklarını da bu kalabalığa göre yaptıklarını belirten Karcılıoğlu pazartesi itibarıyla pansiyonlar, butik ve her şey dahil otellerde 1 haftalık yer bulmanın imkânsız olduğunu belirterek, “Bodrum’da bu kalabalıkta, hayatta kalmak gerçekten çok zor. Salgın ile boğuşan esnaf ve turizmci açısından şüphesiz bu ilgi harika ama endişem sonrası. Sanki salgın hiç yokmuş gibi davranıyor tatilci. Ne maske ne mesafe. Bu tatil bitecek, umarım ki insanlar eve Delta varyantı götürmez ve geride kalan bizler de zor bir kış geçirmeyiz. Suçu yabancı turiste atmayalım! Bodrum ve hatta Güney Ege’de 200-300 bin kadar, hayli az sayıda yabancı turist var” diyor.

‘KAZIKÇI’ DEĞİLİZ

Peki ya fiyatlar? Sosyal medyada elden ele dolaşan 26 bin liralık bir adisyon dudak uçuklatmıştı! Karcılıoğlu, Bodrum’da farklı sosyal statü ve ekonomik sınıftan herkesin rahatlıkla tatil yapabileceğini, her çeşit fiyat ve konaklama tercihinin birbirine yakın dağılım gösterdiğini belirterek, şöyle devam ediyor: “Mekânların kapısında, oturduğunuzda önünüze gelen menülerde fiyatlar yazıyor. Bakıp, inceleyin! Çok lüks ve pahalı mekânlar elbette var ve Bodrum çok ucuz bir yer de değil, doğru ama uygun yerler de mevcut. Şu bahsedilen hesaba baktım. Jet sosyeteyi ağırlayan bir mekân. En pahalı içkiler içilmiş, yemekler yenmiş. Keşke adisyona ‘6 kişi tüm gün yeme-içme bin lira, 6 kişi tüm gün etrafa hava atma 25 bin lira’ diye not düşselerdi. Hava atmak için sosyal medyaya yüklenen bu ve benzeri hesaplar yüzünden tatilci Bodrum esnafını affedersiniz, ‘kazıkçı’ sanıyor.”

Yazının Devamını Oku

Güneşleneyim derken kansere davetiye çıkarmayın

Dünyanın en büyük ilaç ve kozmetik şirketlerinden Johnson&Johnson, içinde kanserojen madde tespit edilen bazı güneş kremlerini toplatıyor. Karar şok etkisi yarattı! Zira, yüzbinlerce kişi hele de bu sıcak yaz günlerinde güneşin tadını dolu dizgin çıkarmaya çalışıyor. Plaj çantasının olmazsa olmazı da güneş kremleri! Birincisi; evinizde sayacağım güneş kremlerinden varsa hemen çöpe atın. İkincisi; hangi güneş kremi zararsız? Güneşin zararlı etkilerinden korunmanın başka yolu yok mu? Onu da uzmanlarla konuştum.

HEM GÜNEŞE HEM KREMLERE DİKKAT

DR. CEM Hamidi güneşin altında, elde bir kitap, dalgaları dinlemenin şüphesiz her insanın ruhunu dinlendirdiğini hele de pandemi ile eve kapanan birçok insana bu ritüelin terapi gibi geldiğini söylüyor. Ancak dikkat! Ruhumu dinlendireyim derken kanser olmayın. Dr. Hamidi ‘Azı karar çoğu zarar’ diyor, şöyle devam ediyor: “Güneşe fazlaca maruz kalmak yaşlandırıyor, kırışıklıklara, lekelere neden oluyor. Daha önemlisi kansere yol açıyor. Melanom, cilde renk veren melanin pigmentini üreten hücrelerdeki bozukluk sonucu ortaya çıkan cilt kanserinin en ciddi türüdür. Güneşten veya solaryumdan gelen UV ışınlarına maruz kalmak bu riski artırır. Ayrıca, uzun süre ve tekrarlayan güneş ışığına maruz kalındığında özellikle yüz, el üzeri gibi güneşe açık alanlarda kahverengi lekeler oluşur. Bu lekeler cildin yaşlı görünmesine neden olur ve uzun vadeli cilt problemlerine yol açabilir.”

HANGİ KREMİ SEÇMELİ

“EN önemli noktalardan biri kremin içeriği. İçerisindeki etken maddelerine, maddelerin ne işe yaradığına, ürünün ‘cruelty free’ ya da ‘organic’ olup olmadığına mutlaka bakın. Ürünün sadece UVB değil, UVA koruması olması da hayli önemli. Piyasadaki güneş kremlerinde SPF ibaresi görürsünüz, bu UVB’ye karşı koruduğunu gösterir ki bu ürün genellikle derinin üst tabakasını korur. PPD (Persistent Pigment Darkening) ise UVA’ya karşı koruyuculuğu gösterir. İyi bir güneş koruyucu her ikisine karşı da etkin olmalı. Özellikle leke sorunu olan kişiler UVA, UVB korumasına ek, fiziksel filtreli geniş spektrumlu güneş koruyucular tercih etmeli. 2 çeşit güneş kremi var. Bir; kimyasallar (sürer sürmez emilenler.) Hücrelere geçebiliyorlar. Fizikseller (sürünce yoğurt gibi, deride tabaka oluşturanlar) ise ultraviyole ışınlarını yansıtarak, ışınların deriden geçmesini engelliyor. SPF 30 etkili bir güneş kremi yüzde 97 koruma sağlar. SBF değerinin yüksek olması daha iyi koruduğu anlamına gelmez. Güneş kremleri özellikle yaz aylarında 2 saatte bir yenilenmelidir.

PİYASADAN TOPLATILDI

PİYASAYA sürülen bazı ürünlerde, bağımsız bir laboratuvar tarafından yürütülen testler sonucunda, “benzen” maddesine rastlandığı ve söz konusu kimyasalın ürünlerin içine nasıl girdiğinin araştırıldığı açıklandı. Benzen sürekli maruz kalındığında kansere yol açan kimyasal bir madde ve hayli tehlikeli! Aveeno Protect Pefresh, Beach Defense, CoolDry Sport, Invisible Daily Defense, UltraSheer aerosol güneş kremleri raflardan kaldırıldı.

EVDE KENDİ KORUYUCUNUZU YAPABİLİRSİNİZ

Yazının Devamını Oku

Kilise üzerinde ‘çirkin’ dans

Kadıköy’deki Surp Takavor Ermeni Kilisesi’nin kapısının üzerine çıkan kişilerin çalıp oynadığı o görüntüleri izlemişsinizdir. İzlerken ben utandım! Olay ile ilintili 3 kişi adliyeye sevk edildi. Her cepheden ‘kınama’ geldi ama bu ilk değil... Buranın bir ibadethane olduğu gerçeği göz ardı ediliyor.

Ben de başka inançlara saygı meselesini ilahiyatçılara, böyle bir saygısızlık karşısında ne hissettikleri ve ne yapılması gerektiğini de Rum ve Ermeni cemaatlerinden tanıdığım isimlere sordum. İşte yanıtlar...

TEPKİ KOYMAK ÇOK ÖNEMLİ

Gazeteci-yazar Sevan Değirmenciyan hükümet yetkililerinin yaşanan vahim olay karşısında en üst perdeden açıklama yapmasının olumlu olduğunu belirterek, “Ak Parti cephesinden Ömer Çelik, Fahrettin Altun açıklama yaptı. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu Kilise Vakfı Yönetim Kurulu ile görüşmüş, üzüntülerini iletmiş. Olumlu değerlendirmek gerekir tabii ki. Daha önce yine aynı kilisenin duvarına yazılar yazılmış, önüne çöpler bırakılmıştı hatırlarsanız. Benzer olayların failleri ‘Akli dengesi bozuk’, olaylar da ‘Münferit’ olarak değerlendirilir genelde. Bu durumda da belki ortada bir suç yok, ama bu tarz saygısızlıkların, aşağılamaların göz ardı edilmesi, yapılanın ‘cezasız’ kalması benzer olayların tekrarına neden oluyor. Camilere böyle bir saygısızlık düşünülemezken bile, kiliseler kolayca hedef haline gelebiliyor. O nedenle verilen tepkiler ve hukukun işletilmesi önemli” diyor.

BURASI BİR İBADETHANE

Toplumda Hıristiyanlara ait ibadethanelerin terk edildiği, kullanılmadığı ya da buralarla kimsenin ilgilenmediği gibi bir algı olduğunu söyleyen Değirmenciyan, yaşanan olayların günlük siyasal çekişmelere alet edilmesinin de “hedef şaşırtmak” anlamına geleceğini söylüyor: “Müzik yasaklarını protesto eden bir grup yaptı’ deniyor. Karşı mahalle başka bir şey söylüyor... Ama işte ortada bir gerçek var ki burası bir kilise, ibadethane, tarihi bir mekân. Bu göz ardı edilmemeli. Nasıl biri çıkıp tarihi bir çeşme ya da türbenin üzerinde dans etmiyorsa, gayrimüslim toplumların kutsal mekânlarına da asgari saygının gösterilmesi gerekir. Bir de kilisenin bulunduğu meydanda hep polis bulunur. Maalesef, kilisenin tepesine çıkılmış, ama herhangi bir görevli müdahale etmemiş. Bu, düşündürücü.”

KUTSAL DEĞERLERE YAPILAN BİR KÜSTAHLIK

TÜRK Hadis Kürsüsü profesörü, ilahiyatçı yazar Mustafa Karataş

Yazının Devamını Oku

Aşıda 3. doz tartışmasında son nokta

‘3. doz gerekli mi değil mi?’ tartışmasına Dünya Sağlık Örgütü de katıldı: ‘3. doz için daha fazla veriye ihtiyaç var’ açıklaması kafaları karıştırdı. Zira, Türkiye’de 3. doz aşılamalar halihazırda devam ediyor.

Peki, DSÖ açıklaması ile ne kastetti? Türkiye’de 3. doz aşılama neden yapılıyor? Kim, hangi aşıyı tercih etmeli? Toplumsal bağışıklık oranlarında hangi noktadayız? 3. doz tartışmasına son noktayı koyduk!

DSÖ NE DEDİ

REUTERS haber ajansına konuşan DSÖ yetkilisi üçüncü doz aşıların gerekli olup olmadığına dair henüz kesin veriler elde edilememekle beraber cesaret verici veriler topladıklarını ve araştırmaların devam ettiğini belirterek, “Mevcut COVID-19 aşılarının korunma süresinin ne kadar olduğu ve ek bir dozunun kimler için yararlı olup olmayacağı konusunda sınırlı veri bulunmakta” açıklaması yaptı.

HER AÇIKLAMANIN KENDİ DİNAMİĞİ VAR

KLİMİK Yönetim Kurulu üyesi, Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji uzmanı Prof. Dr. Bülent Ertuğrul ile 5 soruda ‘3 doz aşı’ bilmecesini ve DSÖ’nün açıklamasını masaya yatırdık.

1) DSÖ bu açıklaması ile ne kastediyor?

“Yapılan her açıklamayı iyi okumak lazım. DSÖ,

Yazının Devamını Oku

Neden bu kadar dolandırılıyor

60’larda Sülün Osman, 80’lerde Banker Kastelli, 90’larda Selçuk Parsadan, 2000’lerde Jet Fadıl, günümüzde Thodex’ten Çiftlik Bank vurgununa kadar dolandırıcılık tarihimiz ne yazık ki hayli geniş.

Hal böyleyken gazeteyi açıyorum ve yine benzer bir haber: “Ev görünümlü saadet zinciri... 13 bini aşkın kişiden aylık % 10 kâr payı vaadi ile 600 milyon lira para toplayan...” Dolandırıcıların isimleri değişiyor, taktikleri değişmiyor. Ancak anlayamadığım nasıl olup da bu kadar kolay ve sürekli dolandırılabildiğimiz! Sordum.

AKILLANMAK MÜMKÜN DEĞİL

Bazen ‘Para puan kazandınız’ bazen ‘Hesabınızdan terör örgütüne yüksek miktarda para aktarılmış’ denerek yapılan dolandırıcılıklar günümüzde en yaygın olanları, ki dolandırılan kişiler hep ‘cahil’ de değil. Prof. Dr. Canan Karatay, 50 bin dolar, ceza hukukçusu, Prof. Dr. Erdener Yurtcan ise 2015’te 4.5 milyon lira dolandırılmıştı. Klinik psikolog, Davranış Bilimleri Enstitüsü kurucu başkanı Emre Konuk eğitimli kişilerin de dolandırılabileceği, dolandırıcıların korku, kazanma, hırs, dini inanç gibi duyguları körükleyerek mantıklı düşünmeyi devre dışı bıraktığını söylüyor. Evet ama önümüzde de bunca örnek var. Neden akıllanmıyoruz? Konuk “Akıllanmak mümkün değil... Çünkü bu aklın başa gelebileceği bir durum değil. Sosyolojik bir olay. Hele de metropollerin kendi dinamikleri var. Göç var, sosyal kontrol yok, ekonomik sıkıntılar fazla. Bazıları kolay yoldan zengin olma hayali kurar. Bazısı gelecekten kaygılıdır. Aidiyet duygusunun sorgulanması, işsizlik gibi denklemler de etkili. E, tüm bu denklemi dolandırıcı da iyi bilir, karşısındakinin profilini iyi okur, ona göre bir dil oluşturur ve satar” diyor.

CAHİLLİK ETKİSİ HEP VAR

İletişim Bilimci, Akademisyen-yazar Prof. Dr. Uğur Batı yüzüne limon sürerek, görünmez olduğuna inanan ve banka soygunu yapıp yakalanan ‘Limon Adam’ McArthur Wheeler örneğini veriyor ve “Wheeler gibi adamların üstünlük yanılsaması, özgüven zehirlenmesi söz konusuydu. Kifayetsiz ve muhterislerdi ama farkında değillerdi. Çok cahillerdi. Lakin yetersizliklerinin farkında olmadıkları için bir o kadar da cesurlardı. Önce kendilerini ardından diğerlerini ikna etme cesaretine sahipti bu adamlar” diyerek önce dolandırıcıların bir fotoğrafını çekiyor ve şöyle devam ediyor: “Mark Twain’ın bir sözü var: İnsanları kandırmak, kandırılmış olduklarına ikna etmekten daha kolaydır’.”

BİLİNÇALTI DEVREYE GİRİYOR

“İnsan beyni günde yaklaşık iki bin uyarıcı ile karşı karşıyadır. Dışarıdan gelen uyarıcıların kabulü algıyı gerçekleştirir. Ancak bu uyarıcıların sadece çok az bir bölümü beyin tarafından

Yazının Devamını Oku

Dijitalleşme bankacılığın sonunu mu getiriyor

Bir elimde 185 liralık alışverişim, diğer elimde kredi kartım... Kasadaki genç kadının elinde pos cihazı... 45 dakikadan fazla uğraştık ama işlem ‘Başarısız.’ Kredi kartı borcumu ödemedim sandım ama sorun bende değilmiş! Akbank’ın dijital bankacılık sistemlerindeki ‘arıza’ nedeniyle milyonlarca kişi 2 gün boyunca tıpkı benim gibi en basit bankacılık işlemlerini dahi yapamadı. Banka ‘Siber saldırı yok’ diyor. Peki, ne oldu? Daha da önemlisi tüketici mağduriyetleri nasıl giderilecek? Sordum.

ESKİ USUL SİSTEMLER DEVRE DIŞI KALMALI

AKLIMDA ‘Boston Dynamics’in robotlarına takla attırdığı bir yüzyılda nasıl oldu da böyle bir ‘arıza’ yaşandı?’ sorusu var. Sonuçta modeli eski diye her yıl cep telefonu yenileyen bir kuşak var artık ve şahsen hangi sektörde hizmet verildiğinden bağımsız, büyük şirketler de böyle yapmalı; ‘yeni, güçlü bir donanım ve altyapı ile hizmet vermeli’ diye düşünürüm ben. Teknoloji editörü Mesut Çevik de benim ile aynı fikirde. Çevik ile krizin perde arkasını konuştuk. Şöyle anlatıyor: “Akbank konu ile alakalı resmi bir açıklama yapmadığı için ne olduğunu bilmiyoruz. Ancak diğer bankalardan ve yazılım sektöründen edindiğim bilgiler doğrultusunda sorun ‘ana bilgisayar’ kaynaklı. IBM’in 1952 yılında ürettiği ve işlem-bellek gücü bakımından hayli güçlü olan bu mainframe - ana bilgisayar sistemleri bankacılık sektöründe (Akbank da dahil) yoğun şekilde kullanılmakta. İşte bu ana bilgisayar, iddiaya göre, salı sabah yapılmaya çalışılan güvenlik güncellemesi sırasında çöktü. İşlemlerin aksaması da bu durumdan kaynaklı.”

YEDEĞİ VAR AMA

Peki böylesi karmaşık ve önemli bir sistemin yedeği yok mu? Çevik ‘Var ama’ diyor, şöyle devam ediyor: “BDDK kuralları gereği bankalar felaket planlaması yapmalı; yangın, deprem, terör gibi durumlarda yedek alabildikleri ya da yedeği devreye sokabildikleri bir yapı kurmalı. Akbank’ın da İzmir’de böyle bir yedek veri merkezi var ancak duyumlarımıza göre bu merkezin deprem ve sel felaketlerinin ardından Gebze’ye taşınması kararlaştırılmış. ‘Sorun’ tam da bu taşınma işlemi bitmeden yani bir nevi yedeksizken meydana geliyor. Sorunun sadece donanım değil yazılım boyutu da olduğu, Akbank yönetiminin ‘Acil cihaz alalım’ dediği ancak IBM’in ‘En erken 4 ay sonra teslim ederiz’ yanıtı verdiği de gelen duyumlar arasında. Ancak yine de sorumluluk bankanın ve bankaya büyük cezalar kesilebilir.”

ALTYAPI SORGULANIYOR

“Türkiye’de, ana sistemi tam yedekli birkaç banka var ki onların eski usul sistemlerden kurtulmaları 3-4 yıllarını aldı. Eski usul bu sistemleri çözebilen yazılımcılar artık pek yok. Şöyle örnek vereyim; ortada 30-40 yıllık bir bina var ve sallanıyor. Siz ise üzerine kat çıkıyorsunuz. Binayı güçlendirmek gerekli, biliyorsunuz ama hangi kolonu, nasıl güçlendireceğinizden emin değilsiniz. Çünkü değiştireceğiniz en ufak bir şey binayı çökertebilir. Akbank’ın başına gelen bu. Yazılım dünyası bugün bunu tartışıyor. O nedenle eskinin tamamen bırakılıp, büyük yatırımlar ile modern sistemlere geçilmesi şart.”

ÖDENEMEYEN FATURA, ÇEK, KREDİ FAİZLERİ NE OLACAK

Yazının Devamını Oku

Dikkat! Afrika sıcakları kavuracak

Termometrelerin 49.4 dereceyle rekor kırdığı Kanada’da aşırı sıcaklar nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı 230’u aştı. St. Petersburg 116 yıl sonra 30 dereceyi gördü. Türkiye’de de durum benzer. Afrika sıcakları yurda girdi... Yarından itibaren yurt genelinde son yılların en sıcak günleri yaşanacak. İstanbul’da sıcaklığın gölgede 38 derece olması bekleniyor. Hem bu sıcaklıkların nedenini hem de kişisel olarak sıcak ile baş etmenin yöntemlerini sordum. İşte yanıtı...

KURAK BİR YAZ BİZİ BEKLİYOR

Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün analizine göre geçtiğimiz mayıs ‘son 50 yılın en sıcak’ ayı oldu, yağışlar yüzde 56 azaldı. İTÜ Meteoroloji Mühendisliği öğretim üyesi ve CNN Türk Meteoroloji Danışmanı Prof. Dr. Orhan Şen küresel ısınmanın meydana getirdiği iklim değişikliğinin Türkiye’de de çok belirgin hale geldiğini belirterek, şöyle özetliyor: “Günlük maksimum sıcaklığın, ardı ardına 5 gün boyunca, yıllarca kaydedilen ortalama sıcaklıkların 5°C üzerinde gerçekleşmesine ‘Sıcak Hava Dalgası’ denir. Her yıl binlerce insan bu nedenle yaşamını yitiriyor. Türkiye’deki etkisi, dünyadaki afetlere kıyasla, ortalamanın altında ancak tarıma etkisi yadsınamaz. İç Ege ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne 2 aydır yağmur yağmıyor. Büyük bir kuraklık içindeyiz. Tarlada mahsulün yok olması, soğutma işlemlerine harcanan enerjinin maksimuma çıkması ile enerji sıkıntısının ortaya çıkması gibi birçok sorun var.”



SUYU DİKKATLİ KULLANIN

Yazının Devamını Oku

‘Endişe’ varyantı Delta Plus

Delta varyantına karşı dünya genelinde daha yeni ‘alarm’ verilmişken bir de Delta Plus çıktı. Türkiye’nin de aralarında olduğu 85 ülkede görüldü. Diğer varyantlara göre 2 kat hızlı yayılıyor. Avustralya’da Sydney kenti 2 hafta kapatıldı. Aşılamanın çoğunu tamamlayan İsrail, İngiltere ve Almanya da ise kısmi yasaklar geri döndü. Rusya en çok etkilenen ülkeler arasında. Delta Plus, nam-ı diğer ‘endişe’ varyantı korkutuyor. Zira, Türkiye’de 1 Temmuz itibarıyla pek çok kısıtlama kaldırılıyor. Endişelenmeli miyiz? Nasıl bir yaz bizi bekliyor? Aşılar Delta Plus’a etki etmiyor mu? Uzmanlara sordum...

DELTA PLUS NEDİR

Delta Plus, Delta varyantının bir türü ve K417N adı verilen bir ‘spike’ protein mutasyonuna sahip. Delta Plus, Delta’nın mevcut özellikleriyle bir araya geldiğinde; daha kolay yayıldığı/bulaşabildiği, akciğer hücrelerine daha kolay tutunduğu ve virüsü etkisiz hale getiren monoklonal antikor tedavisine karşı daha dirençli olduğu için ‘endişe’ yaratıyor. Bu nedenle de DSÖ, Delta ve Delta Plus varyantlarını ‘endişe verici’ kategoriye aldı. Öyle ki Hindistan’da iki doz Covaxin aşısı olmuş bir kişide Delta Plus görüldüğü açıklandı. Delta ve Delta Plus varyantları aşılardan ve hastalığa karşı önceden var olan bağışıklıktan kaçabiliyor. Türkiye, ABD, İngiltere, Portekiz, İsviçre, Japonya, Polonya, Nepal, Rusya ve Çin’in de olduğu 85 ülkede görüldü. Bulaşıcılığı ise yüzde 60 oranında.ERKEN GEVŞEDİK AMAN DİKKAT

Kalp hastalıkları uzmanı Prof. Dr. Bengi Başer, Yunanistan, İspanya, İtalya, Türkiye gibi ekonomisi turizme dayalı ülkelerde gereksiz iyimserlik ve gevşeme yaşandığını, Delta-Delta plus varyantlarının sanıldığından tehlikeli olabileceğini belirterek, “Kanada çift doz aşılamasının yüzde 85’ini, İngiltere yüzde 60’ını, İsrail yüzde 70’ini, Almanya yüzde 38’ini tamamladı. Buna rağmen bazı önlemlerden vazgeçmiyor. Ölümler tek haneli rakamlarda olmasına rağmen sınır kontrolleri sıkı tutuluyor. Aşılamada iyi gidiyoruz ancak henüz toplumsal bağışıklık oranlarına yaklaşamadık; tek doz yüzde 40, çift doz yüzde 20 civarında. Aşılama yüzde 70-80 olmalı ki bir toplumsal bağışıklıktan söz edebilelim. O nedenle, sınır kontrollerinin çok sıkı tutulması lazım. Sadece Afganistan ve Pakistan’dan gelenlere karantina uyguluyoruz. diğerlerine sadece PCR testi yapılıyor. Bu büyük risk” diyor.



Yazının Devamını Oku

Çeşme ve Bodrum ‘pahalı mı’- Tartışmada son nokta

Aşılanmanın hızlanması ve ‘normalleşme’ ile tatile rağbet arttı. Yerli turist gözünü Bodrum ve Çeşme’ye çevirdi ve her yıl olduğu gibi Bodrum ve Çeşme’de ‘Fiyatlar dudak uçuklatıyor’ sezonu da açıldı. Kelebek’te Orkun Ün yazdı; bir tas tarhana çorba 85, bir lahmacun 120 TL. Beach’lere giriş 500 liradan başlıyor, 30 bin liraya kadar loca var. Ne zaman fiyatları duysam aklıma Banker Bilo’da Şener Şen ile İlyas Salman arasındaki o müthiş diyalog geliyor: “Sor bakalım niye yaptım...” Ben de işletmecilere ve başkanlara sordum. Neden pahalı? Haksız bir eleştiri mi? Ucuza tatil hayal mi?

ABARTAN ‘BİZ’ DEĞİLİZ

NİŞANTAŞI’ndaki Must bu yıl Bodrum, Yalıkavak Tilkicik Koyu’nda. Fine-dining restoran olarak hizmet veren mekânın ortağı ve işletmecisi Ercan Gümüşkaya her mekânın bahsedilen pahalılıkta olmadığını belirtiyor. Ancak geçen yıla oranla fiyatların arttığını da kabul ediyor. Nedenine gelince... Gümüşkaya “Tüketici fiyatlara bakıyor, haklı olarak ‘Çok pahalı’ diyor ama tedarikçinin ne kadar pahalı olduğunu bilmiyor. Normalleşme ile fiyatlar inanılmaz arttı. Bak mesela personelin konaklaması, konakladıkları yerden mekâna transferleri, yemek, sigorta masrafları buna ek olarak kasabı, manavı... Kiralar desen ‘uçuyor...’ İstanbul’un bile yüzde 20 üzerinde. Geçen yıl aylık 30 bin liraya tuttuğum evin kirası bu yıl 90 bin TL. Anlayacağınız ‘abartan’ biz değiliz!” diyor.

O PARAYI VERENLERE SORMAK LAZIM

Bodrum Akyarlar’da Porto Bianco’yu işleten oyuncu Cem Özer mekânına giriş ücreti almıyor. Şezlong kirası 50-150, loca kirası ise 3 bin 500 lira. Özer denizin üstünde kendine özel merdiveni ve duşu olan localarda 4-6 kişiye hizmet verildiğini belirterek, “Böyle bir yerde 6 kişi için denizi, çalan müziği ve hizmetine baktığımızda makul bir fiyat. En öndeki şezlong 150, arkası 100 lira ama ‘pahalı’ diyorsan kumsalımızdaki şezlong fiyatı 50 lira. Bodrum’da 10 bin liralık localar varmış. İsterse 20 bin liraya satsın. İşletmeciye kabahat bulmuyorum. O parayı veren adama sormak lazım, memnun mu?” diyor.

Yazının Devamını Oku

Şarlatanlara değil doktorlara güvenin

Türkiye, Hürriyet’in özel haber servisinden Buse Özel’in yaptığı haberi konuşuyor.

Bu devirde, hele de üniversitelerde tamamlayıcı-destekleyici tıp bölümleri varken ve devlet tarafından kabul edilip destekleniyorken nasıl olur da böyle bir skandal yaşanır, şaşıp kaldık! Zira, Elazığ’da ‘alternatif tıp’ adı altında çamaşır ipiyle yapılan tedavi değil resmen işkence... Gelin görün ki hele de sosyal medya ‘Ustamdan el aldım’ diyen şarlatanlarla dolu. Aralarında hacamat, dağlama, ip gibi yöntemlerle bel fıtığından kısırlığa kadar birçok hastalığı ‘garantili’ tedavi ettiklerini iddia edenler var.


TIPTA ALTERNATİF DEĞİL DESTEKLEYİCİ TEDAVİ OLUR

Yıllarını temel, tamamlayıcı ve destekleyici tıp çalışmalarına adayan, fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanı Prof. Dr. Cihan Aksoy kamburluğu tedavi etmek için çamaşır ipi yöntemini bunca yıllık meslek yaşamında görmediğini belirterek, uyarıyor: “Tıp tıptır. Tıbbın alternatifi olmaz. Bütünleyici, tamamlayıcı ve destekleyici çalışmalar elbette olur ama bu mantık çerçevesinde olmayan her şey yanlıştır ve bu desteği sadece ve sadece doktorlar verebilir ki doktor olmakta yetmez bu konuda araştırmak, çalışmak ve belirli kurslara katılmak şarttır. Temel tıp mantığından uzak, yeterince eğitim almamış, ‘Hoca efendiden el aldım’, ‘Bin kişiye yaptım, iyileşti’ diyen kişiler tarafından bu tarz uygulamalar yapılması kandırmacadan, tuzaktan ibarettir! Ölümlere yol açabilir...”

TÜM TEDAVİLER DOKTOR KONTROLÜNDE OLMALI

Yazının Devamını Oku

Sosyal medyadaki güzellik algısı şiddeti körüklüyor

Aktif bir sosyal medya kullanıcısı olmama rağmen sosyal medya paylaşımlarının altına yapılan ‘kötü’ yorumları anlamakta güçlük çekiyorum. Hele de tanınmış kadınların paylaşımlarının altındakileri! ‘Makyajsız’, doğal halleri ile fotoğraf paylaşsalar ‘çirkin’ olmakla; makyajlı, filtreli paylaşsalar ‘kötü örnek’ olmakla eleştirilip, hakarete varan yorumlar alıyorlar ki bu yorumları yapanların çoğu yine hemcinsleri... ‘Kadın kadının yurdudur’ görüşüne inanan biri olarak bunun nedenlerini uzmanlara sordum.

Ünlü model Cansu Taşkın ‘makyajsız’ fotoğrafları nedeniyle sosyal medyada hakaretlere uğradı. Taşkın ile telefonda görüştüm, ‘Bu ilk değil ki...’ diyor ve özellikle de kadınların hakaretlerine anlam veremediğini belirterek, “Bizim birbirimize sahip çıkmamız lazım. Elbette eleştiriye her zaman açığım ama yazılanlar eleştiri değil, şiddettir! Erkek şiddetine ‘dur’ derken kadınların bir hemcinsine böylesi psikolojik şiddet uygulaması akıl alır gibi değil. Kaldı ki ben modelim, Instagram’ı da ekseriyetle iş için kullanıyorum. Normal hayatta elbette oradaki gibi gezmiyorum. Kompleksli olsam gazeteci arkadaş bana ‘Maskenizi indirir misiniz?’ dediğinde indirmezdim. Önemli olan kalp güzelliğidir” diyor.




NORMALDE CESARET EDEMEZLER

Yazının Devamını Oku

7 soruda delta varyantı

İngiltere’yi kasıp kavuruyor... Almanya, Fransa, Rusya, İspanya alarm verdi... Delta varyantı korkutuyor! Aşılamada belli aşamaya gelen ülkelerde varyantın baskın hale gelmesi, 80’den fazla ülkede görülmesi salgında ‘dördüncü dalga’ endişesine yol açarken, Türkiye’de durum ne? Sinovac ve BioNTech aşılarının bu varyanta karşı koruyuculuğu var mı? TÜSAD Başkanı, İzmir Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Berna Kömürcüoğlu ile 7 soruda masaya yatırdık.

VARYANTLARA YUNAN HARFLERİ VERİLDİ

1) Delta varyantı yeni mi bulundu? ‘Bir bu eksikti’ diyeceğim ama...

Yeni değil. Biz Delta varyantını aslında Hindistan varyantı olarak biliyoruz ama 1 Haziran itibarıyla Dünya Sağlık Örgütü değişikliğe gitti ve varyant isimlerini Yunan alfabesinden harflerle değiştirdi. İngiliz varyantı Alpha, Güney Afrika varyantı Beta, Brezilya varyantı Gama, Hindistan varyantı ise Delta olarak anılıyor artık. Altında tabii ‘ırkçılık’ kaygıları yatıyor. Varyantların ilk tespit edildikleri ülkeleri ‘damgalayacak’ şekilde isimlendirilmesi o ülkelere zarar veriyordu. Bu nedenle düzenleme yapıldı.

YÜZDE 60 DAHA BULAŞICI

2) Delta varyantı daha mı bulaşıcı?

Başından beri Delta varyantı ‘çift mutasyonlu’ olarak adlandırılıyor. Yani 2 mutasyonlu virüs birleşiyor (California mutasyonu üzerine spike proteinin yapısını değiştirmesi ile) üçüncü, süper bulaşıcı yeni bir mutasyon oluşuyor. Bu yeni mutasyonun antikordan kaçabilme özelliği var. Hastalığı atlatanlar bu yeni virüs ile yeniden enfekte olabiliyor. Maalesef aynı durum aşılar için de geçerli. Aşı etkinliğinin bu virüs için daha düşük olduğunu gösteren veriler geliyor. Bir araştırmaya göre Delta varyantı Alfa’ya kıyasla yüzde 60 oranında daha bulaşıcı.

3) Belirtileri neler? Farklılıklar söz konusu mu?

Yazının Devamını Oku

Bitmek bilmeyen aşı tartışması

COVID-19 aşılaması dünya genelinde 2.5 milyar doz, Türkiye genelinde 40 milyon dozu geçti ama doktorlar arasındaki aşı tartışması bitmedi. Dr. Ümit Aktaş ‘Aşı karşıtı değilim ama aşı olmadım, olmayacağım’ diye bir tweet attı. Hem meslektaşlarından hem de binlerce insandan tepki gördü. Ben de hem Dr. Aktaş’ı hem de Prof. Dr. Bengi Başer ile Doç. Dr. Berna Kömürcüoğlu’nu aradım. Her iki hekim de aşı karşıtı hekimlerin ‘popülerlik’ uğruna halk sağlığı ile oynadığını söylüyor. İşte açıklamaları...

İNSANLIK SUÇU İŞLİYORLAR

Kalp hastalıkları uzmanı-Prof. Dr. Bengi Başer: “Dünya genelinde ‘acil kullanım onayı’ ile uygulanan tüm aşıların faz-3 çalışmaları tamamlandı, sonuçları da dünyanın en saygın dergilerinde yayınlandı. Dünya Sağlık Örgütü zaten faz-3 çalışması bitmeyen hiçbir aşıya onay vermez, kullanıma sunmaz. Şu an Türkiye’de yapılan Sinovac, BioNTech ve gelecek olan Sputnik-V aşısı da DSÖ tarafından onaylanmış aşılardır.”



POPÜLİST YAKLAŞIM

Yazının Devamını Oku

Ayşe Teyze koşşşş! Altın fiyatları düşüyor

Yaz geldi, düğün sezonu ‘normalleşme’ ile açıldı. Haliyle düğün demek altın demek! Altın ise dünya genelinde kripto para, hisse senedi gibi ürünlerde zirve beklentilerinin zayıflaması nedeniyle yatırımcı için hâlâ hem ‘güvenli liman’ hem de iyi bir yatırım aracı. Ancak altın birkaç gündür tepe taklak! Düğün ya da yatırım yapmak isteyenlerin gözü kulağı gelecek haberde... Bu düşüş sürer mi? ‘Ayşe Teyze’ ne yapmalı? Uzmanlar yorumladı.

ALTIN FİYATLARI 2 AY ÖNCEKİ SEVİYEYE DÖNDÜ

ALTIN ve para piyasaları uzmanı İslam Memiş altın fiyatlarındaki bu düşüşü alım için bir ‘fırsat’ olarak değerlendiriyor. En son geçtiğimiz şubatta altın fiyatları böylesi bir düşüş yaşamış ve yatırımcısına alış imkânı vermişti. Peki ama altının fiyatı neden düşüyor? Memiş şöyle özetliyor: “Bunun birden fazla nedeni var. Sırayla gidelim. İlk neden; ABD Merkez Bankası’nın (Fed) COVID-19 kaynaklı kriz sonrası ekonominin daha çabuk toparlayabileceği sinyalini vererek, ilk faiz artırımını 2024’ten 2023’e çekmesi ve 2023 sonuna kadar da 2 artış beklediklerinin sinyalini vermiş olması. Piyasa beklentilerine paralel olarak politika faizi de yüzde 0-0.25 aralığında sabit tutuldu. İkinci olarak ki bana göre en etkilisi, Fed Başkanı Jerome Powell’ın açıklamaları... Powell ‘şahin’ tonundan konuştu, ‘Faiz artırımı ekonominin güçlü olduğu anlamına gelecek. Faiz artırımından sonra da politika oldukça destekleyici olmaya devam edecek’ dedi ve uzun süredir salgın nedeniyle krizde olan piyasaları rahatladı. Buna bağlı olarak dolar arttı, endeksin 91 bandının üzerine yükselmesi enflasyon endişelerini öteledi. Böyle bir atmosferde, küresel piyasalarda, altının ons fiyatı da ‘terfi’ geri çekildi. Günlük bazda, 60 dolarlık, ciddi bir değer kaybı ile 8 Ocak’tan bu yana en kötü günlük performansını gerçekleştirdi.

DÜĞÜN SEZONU BAŞLADI

Malum, düğün sezonu açıldı. Altın fiyatları kritik. Buna küçük yatırımcı, ‘Ayşe Teyze’nin beklentilerini de ekleyin. Bu noktada sorulması gereken en önemli soru ‘Düşüş sürer mi?’ Memiş düşüşün biraz daha sürebileceğini ama orta vadede yıl içerisindeki yükseliş trendinin de bitmediğini söylüyor, şöyle devam ediyor: “Ons tarafında 1780 dolar seviyesi, yıl sonuna kadar, alınabilecek bir seviye ancak bu yıl bitmeden yine 1960 dolar seviyelerine bir yükseliş görebiliriz. Bu sadece altın için değil gümüş için de geçerli. Gümüşün ons fiyatında da 26.50 dolar seviyesine kadar bir gerileme gördük. Ancak tahminim, yukarı yönlü hamlelerin yıl içerisinde devam edeceği yönünde...”

GÜVENLİ LİMAN

Memiş, dolar-TL kurunun çok gerilememesinin (küresel piyasalarda değer kazanmasının) altının gram fiyatındaki düşüşleri frenlediğini söylüyor. “Yine de gram altında 500 liranın altını, 498 lirayı gördük. Teknik olarak 495 lira seviyesini destek seviyesi olarak takip edeceğiz. Dolar kurunda bir miktar daha çekilme olursa da 498 lirayı destek seviyesi alırız. Elinde TL bulunduran, altın alacak, düğün yapacak, altına yatırım yapacakların bu düşüşü alım fırsatı olarak değerlendirmesi gerektiği kanaatindeyim. Çünkü dolar-TL kurundaki bir yükseliş altın fiyatlarını yeniden yukarı çekebilir. Altının gram fiyatının, şimdi değil ama bir süre sonra tekrar, 540-560 TL seviyelerine ve hatta yılın 3 ve 4. çeyreğinde doların uluslararası piyasalar ile gelişen ülkelerdeki değeri artmaya devam ettikçe gram altın-TL fiyatı 580-600 TL seviyesine kadar yükselebilir” diyen Memiş’in elinde altını olanlara ise uyarısı var: “Satış için fırsat kollayan yatırımcılar panik yapmamalı. Panikle satış hiç yapmamalı zira yükselişlerin devam etme olasılığı güçlü. Altın her zaman, enflasyonun olduğu tüm piyasalarda, güvenli limandır.”

Yazının Devamını Oku