GeriFulya Soybaş 65 yaş üstü: ‘Salın bizi artık!’
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

65 yaş üstü: ‘Salın bizi artık!’

65 yaş ve üzeri salgınla mücadelede en riskli grup. Bu nedenle 21 Mart’tan beri sokağa çıkmaları yasak. 3 haftadır sadece pazar günleri 6 saatliğine dışarı çıkabiliyorlar. 1 Haziran’da başlayacak ‘normalleşme’ takviminde şimdilik yoklar. Yasağın en iyi ihtimalle 15 Haziran’da kaldırılması gündemde. Yaklaşık 7.5 milyon 65+, önlemlerini alarak sokağa çıkmak istiyor.

MASKE ŞARTIYLA PARK İZNİ VERİLEBİLİR

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, 65 yaş ve üzerinin en riskli grup olduğunu hatırlatıyor ve “Hem yaş hem de hipertansiyon, kalp, akciğer gibi kronik rahatsızlıklarından dolayı riskliler. Türkiye’deki ölüm oranlarının Avrupa ülkelerine göre düşük olmasının sebebi bu yaş grubunun iyi korunmasından kaynaklı” diyor. “Ancak” diyerek bir de parantez açıyor: “Bu yaş grubunun evde hareketsiz kalmasının, yeterli güneş ışığı almıyor olmalarının hem fiziksel hem de ruhsal sağlıklarına negatif bir etkisi olduğunu da biliyoruz. O nedenle iki uç arasında denge kurulması zorunlu.” Prof. Dr. Ceyhan, bu yaş grubundakilerin “Bize güvenmiyorlar” gibi bir düşünceye girmemesi gerektiğini belirterek “Korktuğumuz aslında siz değil, size bilinçsizce yaklaşarak hayatınızı riske sokabilecek kişiler” diye ekliyor.

65 yaş üstü: ‘Salın bizi artık’

Sokaklar hâlâ çok riskli

Prof. Dr. Ceyhan, “Ortam hâlâ çok riskli. Sokaklar güvenli değil. Son veriler üzerinden yaptığım hesaba göre Türkiye’de halen 320 bin civarında virüs taşıyan insan var. Bir kısmı asemptomatik, yani hasta olduğunun farkında olmayanlar. Bir kısmının ise şikâyeti var ama bizim kriterlerimize uymadığı için test yapılmıyor. Mesela, ateşi var ama öksürüğü yok. Ortam böyleyken evde kalmanın getirdiği riskler terazinin bir tarafına, dışarıda olmanın getirecekleri öteki tarafına konulup tartılmalı” diyor.

65 yaş üstü: ‘Salın bizi artık’

 

Gruplara ayrılabilirler

Prof. Dr. Ceyhan’ın 2 önerisi var. İlki 65+ grubun kendi içerisinde gruplara ayrılması yönünde. Örnekliyor: “65-70 yaş arasında insanlar aktif çalışıyorlar. Mesela, öğretim görevlisi olarak bizim emeklilik yaşımız 67. Birçok yerde 72’ye kadar çalışma izni var. Aktif olanlar, rahatsızlıkları olanlar, belirli yaş aralığında olanlar kendi içinde sınıflanabilir. Yasaklar da ona göre şekillendirilebilir.” İkinci öneri ise 65+ için belirli alanlar oluşturulmasına yönelik. Ceyhan, “Mesela insanların maske taktığı, mesafenin korunduğu park-bahçeler, sadece onlara hizmet verecek AVM ya da marketler oluşturulabilir. Buraların denetlenmesi de kolay olur. Onlar da rahat bir nefes alır” diyor.

65 yaş üstü: ‘Salın bizi artık’

EN AZINDAN 2-3 GÜN SERBEST OLSUN

Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Banu Cangöz: “Sağlık her zaman önceliklidir. Bu kapsamda 65 yaş ve üzerinin koruma altına alınması pek tabii ki çok sevindirici. Ancak bu kısıtlılık hali kronik rahatsızlıkları olan, huzurevi-bakımevi gibi ortamlarda yaşayan ya da ailede tek yaşlı kalan yaşlılara ağır gelebilir. Yasak devam edecekse eğer, sokağa çıkma izni 2-3 güne yayılabilir.”

65 yaş üstü: ‘Salın bizi artık’

Sadece beden değil, zihni de çalıştırın

Prof. Dr. Cangöz’ün evde zaman geçirmekte zorlanan 65+’ya 2 önerisi var:

Zihinsel egzersiz yapın: Günlük hayat problemleri ile karşılaşabilmek, farklı insanlarla diyaloğa girmek, düşünce bazında tartışma yapabilmek, hepsi birer zihinsel egzersizdir. Kısıtlı dönemde bunları yapamadığınıza göre bilgisayar ya da cep telefonundan, ücretsiz erişimli, zihinsel egzersiz oyunları oynayabilirsiniz. Psikolojik açıdan büyük rahatlama sağlayacaktır.

Anı defteriniz olsun: Teknolojiye ulaşım engeli ya da çekincesi olanlar ise günlük tutabilirler. Aklınıza gelen, geçmişe dair iyi-kötü her olayı kaleme alın. İnsanlar yaşlandıkça daha çok olumlu anılarını hatırlarlar. Bu da hem mutlu eder hem doğal bir egzersizdir.

SIKILDILAR, HAREKETSİZ KALDILAR

65+ Yaşlı Hakları Derneği Başkanı Dr. Gülüstü Salur, yaşlıların bir uzatmaya daha dayanacak sabrı kalmadığını söylüyor. Derneğe ulaşanların çoğu kendilerine çocuk ya da beceriksiz muamelesi yapılmasına isyan ediyor. Dr. Salur, “Bir otoriteden izin alarak sokağa çıkabilmenin ağırlığı altında ezilmiş durumdalar. Bu insanlar 50 gün hiç dışarıya çıkmadı. 3 haftadır da 1 günlüğüne 4 saat dışarı çıkabiliyorlar. Küskünler, yorgunlar. ‘Neden?’ diye sorguluyorlar” diyor.

65 yaş üstü: ‘Salın bizi artık’

 

Kendini koruyabilmek yeterli

Dr. Salur şöyle devam ediyor: “Aylarca dışarı adım atmadığınızı düşünün. Nasıl hissederdiniz? Yasağı adalet duygusuyla uygulayanlar artık çok sıkıldı. Fiziksel ihtiyacı olanlar, tedavisini sürdürmek zorunda olanlar var. Birçoğu depresif, içe kapanık, hareketsiz insanlar haline geldi. Her gün yüzlerce telefon alıyoruz ‘Annem çıldırdı. Ne yapacağız?’ diye. Bu insanların psikolojisi ne olacak? Yaşlılarla çalışan bir doktor olarak bu yasağın artık sürdürülebilir olduğuna inanmıyorum. Kişisel olarak kendimizi nasıl koruyacağımızı bilmediğimiz, uygulamadığımız sürece yaş farkının bir önemi olmamalı.”

Vaka sayılarının düştüğünü, ancak yakın bir gelecekte yaşanabilecek 2. dalga endişesine de vakıf olduklarını belirten Salur, “Maske-mesafe ve hijyen kuralını herkes öğrenmeli. Bir denetim yapılıyorsa ‘Neden sokağa çıktın’ yerine ‘Neden masken yok? denilmeli. Kamu spotları hazırlanmalı. TV dizilerinde konu işlenmeli. Cuma hutbesinde sıklıkla maske-mesafe ve hijyen hatırlatması yapılmalı. Toplum ne kadar çok bilinçlenirse yaşlılarımız o kadar iyi koruma altında olur” diyor.

X

Bitmek bilmeyen aşı tartışması

COVID-19 aşılaması dünya genelinde 2.5 milyar doz, Türkiye genelinde 40 milyon dozu geçti ama doktorlar arasındaki aşı tartışması bitmedi. Dr. Ümit Aktaş ‘Aşı karşıtı değilim ama aşı olmadım, olmayacağım’ diye bir tweet attı. Hem meslektaşlarından hem de binlerce insandan tepki gördü. Ben de hem Dr. Aktaş’ı hem de Prof. Dr. Bengi Başer ile Doç. Dr. Berna Kömürcüoğlu’nu aradım. Her iki hekim de aşı karşıtı hekimlerin ‘popülerlik’ uğruna halk sağlığı ile oynadığını söylüyor. İşte açıklamaları...

İNSANLIK SUÇU İŞLİYORLAR

Kalp hastalıkları uzmanı-Prof. Dr. Bengi Başer: “Dünya genelinde ‘acil kullanım onayı’ ile uygulanan tüm aşıların faz-3 çalışmaları tamamlandı, sonuçları da dünyanın en saygın dergilerinde yayınlandı. Dünya Sağlık Örgütü zaten faz-3 çalışması bitmeyen hiçbir aşıya onay vermez, kullanıma sunmaz. Şu an Türkiye’de yapılan Sinovac, BioNTech ve gelecek olan Sputnik-V aşısı da DSÖ tarafından onaylanmış aşılardır.”



POPÜLİST YAKLAŞIM

Yazının Devamını Oku

Ayşe Teyze koşşşş! Altın fiyatları düşüyor

Yaz geldi, düğün sezonu ‘normalleşme’ ile açıldı. Haliyle düğün demek altın demek! Altın ise dünya genelinde kripto para, hisse senedi gibi ürünlerde zirve beklentilerinin zayıflaması nedeniyle yatırımcı için hâlâ hem ‘güvenli liman’ hem de iyi bir yatırım aracı. Ancak altın birkaç gündür tepe taklak! Düğün ya da yatırım yapmak isteyenlerin gözü kulağı gelecek haberde... Bu düşüş sürer mi? ‘Ayşe Teyze’ ne yapmalı? Uzmanlar yorumladı.

ALTIN FİYATLARI 2 AY ÖNCEKİ SEVİYEYE DÖNDÜ

ALTIN ve para piyasaları uzmanı İslam Memiş altın fiyatlarındaki bu düşüşü alım için bir ‘fırsat’ olarak değerlendiriyor. En son geçtiğimiz şubatta altın fiyatları böylesi bir düşüş yaşamış ve yatırımcısına alış imkânı vermişti. Peki ama altının fiyatı neden düşüyor? Memiş şöyle özetliyor: “Bunun birden fazla nedeni var. Sırayla gidelim. İlk neden; ABD Merkez Bankası’nın (Fed) COVID-19 kaynaklı kriz sonrası ekonominin daha çabuk toparlayabileceği sinyalini vererek, ilk faiz artırımını 2024’ten 2023’e çekmesi ve 2023 sonuna kadar da 2 artış beklediklerinin sinyalini vermiş olması. Piyasa beklentilerine paralel olarak politika faizi de yüzde 0-0.25 aralığında sabit tutuldu. İkinci olarak ki bana göre en etkilisi, Fed Başkanı Jerome Powell’ın açıklamaları... Powell ‘şahin’ tonundan konuştu, ‘Faiz artırımı ekonominin güçlü olduğu anlamına gelecek. Faiz artırımından sonra da politika oldukça destekleyici olmaya devam edecek’ dedi ve uzun süredir salgın nedeniyle krizde olan piyasaları rahatladı. Buna bağlı olarak dolar arttı, endeksin 91 bandının üzerine yükselmesi enflasyon endişelerini öteledi. Böyle bir atmosferde, küresel piyasalarda, altının ons fiyatı da ‘terfi’ geri çekildi. Günlük bazda, 60 dolarlık, ciddi bir değer kaybı ile 8 Ocak’tan bu yana en kötü günlük performansını gerçekleştirdi.

DÜĞÜN SEZONU BAŞLADI

Malum, düğün sezonu açıldı. Altın fiyatları kritik. Buna küçük yatırımcı, ‘Ayşe Teyze’nin beklentilerini de ekleyin. Bu noktada sorulması gereken en önemli soru ‘Düşüş sürer mi?’ Memiş düşüşün biraz daha sürebileceğini ama orta vadede yıl içerisindeki yükseliş trendinin de bitmediğini söylüyor, şöyle devam ediyor: “Ons tarafında 1780 dolar seviyesi, yıl sonuna kadar, alınabilecek bir seviye ancak bu yıl bitmeden yine 1960 dolar seviyelerine bir yükseliş görebiliriz. Bu sadece altın için değil gümüş için de geçerli. Gümüşün ons fiyatında da 26.50 dolar seviyesine kadar bir gerileme gördük. Ancak tahminim, yukarı yönlü hamlelerin yıl içerisinde devam edeceği yönünde...”

GÜVENLİ LİMAN

Memiş, dolar-TL kurunun çok gerilememesinin (küresel piyasalarda değer kazanmasının) altının gram fiyatındaki düşüşleri frenlediğini söylüyor. “Yine de gram altında 500 liranın altını, 498 lirayı gördük. Teknik olarak 495 lira seviyesini destek seviyesi olarak takip edeceğiz. Dolar kurunda bir miktar daha çekilme olursa da 498 lirayı destek seviyesi alırız. Elinde TL bulunduran, altın alacak, düğün yapacak, altına yatırım yapacakların bu düşüşü alım fırsatı olarak değerlendirmesi gerektiği kanaatindeyim. Çünkü dolar-TL kurundaki bir yükseliş altın fiyatlarını yeniden yukarı çekebilir. Altının gram fiyatının, şimdi değil ama bir süre sonra tekrar, 540-560 TL seviyelerine ve hatta yılın 3 ve 4. çeyreğinde doların uluslararası piyasalar ile gelişen ülkelerdeki değeri artmaya devam ettikçe gram altın-TL fiyatı 580-600 TL seviyesine kadar yükselebilir” diyen Memiş’in elinde altını olanlara ise uyarısı var: “Satış için fırsat kollayan yatırımcılar panik yapmamalı. Panikle satış hiç yapmamalı zira yükselişlerin devam etme olasılığı güçlü. Altın her zaman, enflasyonun olduğu tüm piyasalarda, güvenli limandır.”

Yazının Devamını Oku

Form tutayım derken kalbe yenik düşmeyin

Henüz 29 yaşında, kariyerinin zirvesinde milyon dolarlık bir futbolcu Eriksen. Şüphesiz sağlıklı besleniyor, iyi yaşıyor, kontrollerini aksatmıyor. Peki ne oldu da böylesi sağlıklı, kontrollü bir yaşam sürerken maçın ortasında kalbi duruverdi? Dahası benzer bir risk evde kendi kendine antrenman yapan biz amatörler için de sözkonusu mu? Cevap maalesef evet. Aman dikkat! Sadece formda futbolcular değil herkes risk altında!

Memorial Şişli Hastanesi, Kardiyoloji Bölümü’nden Dr. Deniz Şener kalp ritim bozukluklarına bağlı kalp krizi riskinin sadece sporcular değil herkes için var olduğunu belirterek, “İnanın nasıl beslendiğinizin, ne kadar spor yaptığınızın önemi yok! Gençler dahil bu durum hepimizin başına gelebilir” diyor. Peki, neden? Dr. Şener genetik yani doğuştan gelen faktörler kadar yaşamsal faktörlerin de belirleyici olduğunu ifade ederek, “Mesela, enfeksiyonlara bağlı virüsler başta olmak üzere bakteri, mantar, otoimmün gibi bazı hastalıklar kalp kasının iltihaplanmasına neden olabilir. Tıpta miyokardit olarak tanımlanan bu durum çoğunlukla belirti vermeden seyretse de bazı vakalarda kalp yetmezliğine ya da ölüme neden olabilecek kadar ciddi sonuçlar doğurabilir. Bu durum gençlerde daha sık görülür. Öyle ki daha geçen gün bir hasta tedavi ettim; yeni anne olmuş, 25 yaşında genç bir kadın” diyor.

GENÇLERDE GÖRÜLÜYOR

Kalp kasının boyutunu, şeklini, kalınlığını etkileyen ve kalıtımsal olabilen kardiyomiyopati hastalığının da ritim bozukluğuna bağlı krize sebep olabileceğini belirten Dr. Şener bu tarz sorunların ergenlerde ya da 20-30 yaş arasında her zaman kendisini göstermediğini, bazı basit tetkiklerin detayları görmekte yetersiz kalabileceğini söylüyor, şöyle de devam ediyor: “Yılda 1 kez muhakkak kontrole gidilmeli. Kan tahlilleri, efor testi, tansiyon kontrolü, kalp grafisi (EKG) yaptırılmalı. Şüpheli durumlarda bilgisayarlı tomografi ile kalp damarlarını bile görüntülemek mümkün.”

FAZLA SPORA DİKKAT

Gelelim sağlıklı kalmak için yediğimize, içtiğimize ve sporumuza hele de pandemi döneminde iyice dikkat etmeye başlayan bizlere... Bizler de risk altında mıyız? Bilinçsizce yapılan sporun, vücutta eklemleri, kasları zorlarken kalbi de büyük tehlikeye attığını söyleyen Şener uyarıyor: “Elbette sağlıklı beslenmek ve spor kalbi koruyor ancak her şey kararında güzel! Ağır spor yapmak kalbe fayda değil zarar veriyor! Hızlı yürüyüşçüler, koşucular, maraton koşucuları, halterciler, güreş, boks yapanlar... Dikkat! Spor yaparken kan basıncının artması, daha fazla kan pompalanması, kalbinde o güne kadar hiçbir sorunu olmayan insanlarda bile ani kalp durmasına neden olabilir.”

UYANIR UYANMAZ SPORA KOŞMAYIN!

BEZMİALEM

Yazının Devamını Oku

Dijital Aşı Sertifikası’na dair her şey

Aylardır tartışılan ‘Dijital Aşı Sertifikası’ AB Parlamentosu’nda kabul edildi. Peki, Türkiye bunun neresinde? Türkler bu yaz AB’ye iş ya da turistik amaçlı gidebilecek mi? Aşı kartı nedir, nasıl çıkar? İşte ‘aşı pasaportu’na dair her şey...

DİJİTAL Aşı Sertifikası ne demek? Aşı Pasaportu ile aynı şey mi?

Tam adı ‘AB CovId-19 Dijital Aşı Sertifikası’dır. Sertifika fikri ilk olarak ‘aşı pasaportu’ adı altında gündeme geldi. Ancak ‘pasaport’ tanımlaması kullanıcıların veri güvenliğinin tehlikeye atılması ve toplumda var olan eşitsizlikler ile ayrımcılığın daha da derinleşmesi riski nedeniyle yasal/etik yönden hayli eleştirilince değiştirildi/yumuşatıldı; ‘Dijital Aşı Sertifikası’na dönüştü. Yani aslında ikisi de aynı.

Dijital Aşı Sertifikası ne işe yarayacak?

AB vatandaşları, 1 Temmuz’dan itibaren, kâğıda basılı ya da dijital ortamda oluşturulan ‘QR kodu’ ile birlik üyesi ülkeler arasında, hiçbir kısıtlama olmadan, seyahat edebilecek. 12 ay geçerli olacak.

Hangi ülkelerde geçerli?

AB ülkeleri yanı sıra İzlanda, İsviçre, Lihtenştayn ve Norveç’te de geçerli olacak ve ücretsiz verilecek. Sertifika, İngilizce ve verilen ülkenin dilinde düzenlenecek.

Türk vatandaşları Dijital Aşı Sertifikası alabilecek mi? İş ya da turistik amaçlı yurtdışına seyahat edebilecek mi?

Yazının Devamını Oku

Turizmcinin umudu yerli turistte

Türkiye’nin yurtdışındaki ana pazarları Almanya, İngiltere ve Rusya’dan kısıtlamaların kalkması ve uçuş izni verilmesi konusunda müjdeli haber bekleyen turizmci sezonu iç pazarla açtı. Sıkıntılı her süreçte olduğu gibi turizmcinin can simidi yerli turistin, hareketliliği geçen yıla oranla 2 katına çıkarması bekleniyor. Peki, bu durum fiyatlara yansıyacak mı? Yerli turist hem ucuz hem güvenilir tatil yapabilecek mi? Sordum...

HAREKETLİLİĞİ FİYATLAR BELİRYECEK

TÜRSAB Başkanı Firuz Bağlıkaya, 17 günlük tam kapanma sürecinin ardından normalleşmeye geçilmesi ile büyük bir potansiyel oluştuğunu ve tatil yapma isteğinin arttığını söylüyor. Peki, neye göre söylüyor? Bağlıkaya “Haziran ayı rezervasyon oranlarına bakarak...” diyor ‘Ama’ diyerek bir parantez açıyor: “İç pazardaki bu hareketlilik temmuz, ağustosta da sürer mi? Hareketliliği fiyatlar belirleyecek! Fiyatlar neye bağlı? Rusya, 21 Haziran’da uçuş kararlarını yeniden masaya yatıracak. Ayrıca AB ülkeleri ile görüşmeler var. Almanya-İngiltere pazarı hareketlenebilir. Görüşmeler olumlu sonuçlanır, dış pazar yeniden denkleme girerse fiyatlar da yukarı gider. Yerli turistin yoğun bir talebi var ama fiyatlar tırmanışa geçerse durumlar değişebilir.”

HİÇ BU KADAR UYGUN OLMAMIŞTI

Haziranda yabancı turist beklentisi olmayan turizmci, yerli turist için fiyatları en avantajlı noktaya çekmiş durumda. Öyle ki fiyatlar neredeyse 2019-2020 listeleriyle aynı. Bağlıkaya “Şu an bir yoğunluk beklenmediği için uygun kampanyalar var. Hatta fiyatlar ‘Hiç bu kadar uygun olmamıştı’ diyebiliriz. Bunlar ‘aksiyon’-son dakika fiyatları. Temmuz-ağustosta dış pazar açılırsa bu fiyatlara tatil imkânı olmayacak gibi...” diyor.

KRİTERLER BELLİ

Dış pazarın açılması neye bağlı? Vaka sayıları ile aşılama oranlarının önemli kriterler olduğunu belirten Bağlıkaya şöyle devam ediyor: “Benim umudum var. Kriterleri sağlayabileceğimizi, temmuz itibarıyla yabancı akını olacağını düşünüyorum. Herkes Türkiye’yi özledi. Belki iç turizm, okulların da erken açılması ile yavaşlar, ama yabancı talebi ekime kadar sürer. Umarım oteller de tam kapasite açılır. Kazasız bir kış geçirir, aşılama oranlarını bir an önce yükseltirsek 2022 ise rekorlar yılımız olacak.”

HAFTALIK 100 BİNE DE BİN LİRAYA DA VAR

Yazının Devamını Oku

Özgürlüğün ve umudun şairi

Türkçenin dünyaca ünlü şairi Nâzım Hikmet, bundan 58 yıl önce, dün, vatan hasretini gideremeden, Moskova’da vefat etti.

Bugün ise bir zamanlar Nâzım Hikmet kitabı taşıdığı için gözaltına alınanlar, tutuklananlar, onların çocukları, torunları, sol görüşlüler kadar sağ görüşten de birçok insan Nâzım’ı şiirlerini, sözlerini paylaşarak anıyor. Peki, 58 yıl sonra bile onu böylesi ‘ölümsüz’ kılan ne? Sordum.

TUTARLILIĞI ONU ÖLÜMSÜZ KILDI

2019 yılında ‘Merhaba Güzel Vatanım’ filmi ile yolu Nâzım Hikmet ile kesişen Türk edebiyatının önemli yazarlarından Ahmet Ümit’i arıyorum. Ümit “Nâzım çok büyük bir şair. 58 yıl... Öyle uzun ki... Pek çok şair unutulur, pek çok yazarın esamesi okunmaz bu kadar sürede. 58 yıl sonra, üstelik ona ‘Vatan haini’ diyen düşüncedekiler bile bugün ona sahip çıkıyorsa bu onun gücünü gösterir. Bunu sağlayan onun şiiridir” diyor. Peki, nedir bu ‘Büyük şair’ kriteri? Ümit şöyle devam ediyor: “Ölçü tam da bugündür. (Dünkü ölüm yıldönümünü kastediyor.) Sosyal medyaya bakın! 58 yıl sonra, sadece sol kesimden değil, sağdan ve bambaşka kesimlerden Nâzım Hikmet paylaşımları geliyor. Unutmayalım ki Nâzım Hikmet komünistti. Bugün ise sadece sol kesim değil Türkiye’deki tüm politik kesimlerin ve politika dışı kesimlerin sevgisi ile karşılanıyor. Herkes onun dizelerini paylaşmakta. Bunun anlamı çok büyük bir şair olmasında saklı. Zamana direnebilen bir şair ve bu bugün bir kez daha kanıtlanmıştır.”

ZAMANA DİRENEBİLEN ŞAİR

Nâzım tutarlı bir insan, romantik bir komünistti. 1951’de Türkiye’den kaçmak zorunda kaldı yoksa onu da Sabahattin Ali’yi öldürdükleri gibi öldüreceklerdi. Sovyetler’e gitti, yanlış şeyler gördü, susmadı. Stalin’in ‘baskıcı’ döneminde ‘İvan İvanoviç var mıydı, yok muydu?’ oyununu yazdı. Haksızlıkla mücadele için harekete geçebilen, düşündüğü gibi yaşayan, yaşadığı gibi düşünen tutarlı bir insandı. Politik ve insani tutarlığını hep korudu. Bu tutarlılık Nâzım’ı ölümsüz kıldı.” 

SADECE MÜZELİK USTA BİR ŞAİR DEĞİL

Yazının Devamını Oku

Velilerin gözü kulağı MEB’den gelecek haberde

Okulların ne zaman kapanacağı belli; 2 Temmuz’da. Ne zaman yüz yüze telafiye başlanacağı ise muamma. Kapanmasına 30 gün var. Birçok veli, eğitimciler-doktorlar bu son 30 günde çocukların okula dönmesinden yana. ‘Artık açın, yoksa sorun telafi edilemeyecek noktaya gidiyor’ diyorlar. İşte görüşler...

TELAFİSİ MÜMKÜN OLMAYAN SÜRECE GİDİYORUZ

TED Başkanı Selçuk Pehlivanoğlu, 1 Haziran’da okulları tamamen açmak gerektiğini belirterek, “Geldiğimiz nokta yarı açılma-uzaktan öğrenme ile telafi noktasını çoktan geçti. Öğretmenler, öğrenciler ve veliler bu sistemden çok yoruldu. Verimlilik falan kalmadı” diyor. Öğrencilerin okulla tek bağı olan sınavın da kaldırılması ile öğrenci-okul arasındaki ipin koptuğunu belirten Pehlivanoğlu, şöyle devam ediyor: “Karne yeterlilik belgesi değil bir formalite kâğıdı haline geldi. Kırmızı koddaki Fransa’da bile okullar birkaç ay dışında kapanmandı. Türkiye, AB VE OECD ülkeleri içinde okullarını en uzun süre kapalı tutan ülkelerden biri. Onun için de telafiye tüm kademeleri, yüzde 100 açarak, hemen başlanmalı. Tamamen açamıyorsak açıyor-muş gibi de yapmayalım, okullar kapalı kalsın. Ama o zamanda telafiye erken başlayalım. Tavsiyemiz, hele de 10 yaş altı kritik grup için, okulların bir an önce açılması. Yoksa telafisi mümkün olmayan bir sürece gireceğiz.”

DÜĞÜNLERDEN ÖNCE OKULLAR AÇILMALI

TTB Okul Sağlığı Çalışma Grubu Üyesi Dr. Tomris Cesuroğlu, 2020 yılı Kuzey yarı küre verilerine göre Türkiye’nin OECD ülkeleri içerisinde okulları kapatmada ‘şampiyon’ olduğunu söylüyor. Dünya Sağlık Örgütü, UNICEF, Avrupa ve Amerika Hastalık Önleme-Kontrol Dairesi, Uluslararası Pediatri Birliği (IPA) gibi uluslararası otoritelerin, salgın kontrolünde okulların kapanmasına son çare olarak başvurulması gerektiği yönünde görüş verdiğini hatırlatan Dr. Cesuroğlu, şöyle devam ediyor: “Dünyada bu konuda uzlaşı var. Mümkün mertebe hele de ilkokullara dokunmuyorlar. Liseleri açıp kapıyorlar, az sayıda kişi ile devam ediyor ya da zaman zaman online’a dönüyorlar ama ilkokullara ancak kapanabilecek tüm kurumlar kapatılmış, vaka sayıları kontrol edilememiş, yoğun bakım yatakları dolmaya başlamış ve artık son çare ise sıra geliyor. Aralık ayında mutasyonlar ile Avrupa’da önemli bir pik yaşandı, biliyorsunuz. Bazı ülkeler; İngiltere, Hollanda gibi Noel tatilinden sonra bir süre okulları kapalı tuttu ama Fransa mesela onu bile yapmadı; ‘İlkokullar öncelikli’ dedi, kapatmadı. Türkiye’de 16 aydır, neredeyse aralıksız (salgının ilk yılında, ara tatiller hariç, 175 okul gününde, öğrenciler 15 gün yüz yüze eğitime devam etti) çocuklar yüz yüze eğitim yapamıyor. Bu akıl almaz bir durum! Dünyanın hiçbir yerinde ‘vaka sayısı’ diye bir kriter yok. Hadi diyelim bizde var. O zaman da vaka sayıları düşmeye başladığında diğer tüm sektörlerden; fabrika, restoran, AVM’lerden önce okullar açılmalı. 1 Haziran’da düğün dernek yapılabilecek, okullar (belki) kapalı kalacak. Anlamak mümkün değil.

TEHLİKELİ YA DA TEHLİKEDE DEĞİLLER

DÜNYADAKİ araştırmalar şunu gösteriyor: Okullar, özellikle de ilkokullar, Türkiye’deki genel kanının aksine, salgının toplumda yayılmasını tetikleyen ortamlar değiller. 20 yaş altı çocuk ve gençlerin COVID-19’a yakalanma riski, aynı şartlarda virüse maruz kalsalar da yetişkinlerin yarısı kadar. 12 yaş altındaki çocuklar ise yetişkinlerin yarısı kadar bulaştırıyor. Yani 12 yaş altı çocuklar tehlike altında olmadığı gibi COVID-19’un toplumda yayılması bakımından da tehlikeli değiller. Ayrıca, Türkiye’de ilkokul öğretmenlerinin en az yüzde 90’ı birinci doz aşılarını oldu. Hemen hemen hepsi de BionTech oldu ve bu aşının koruyuculuğu ilk dozda en az yüzde 70. Bu koşullarda daha ne bekleniyor? Bence, bunun sebebi pandemi değil organizasyonsuzluk ve isteksizlik.

HAYATLARINI ELLERİNDEN ALDIK

Yazının Devamını Oku

Doktora-sağlıkçıya şiddet nasıl bitecek

Ankara’da genç doktor hastasının bıçaklı saldırısına uğradı, belki artık mesleğini dahi yapamayacak. İzmir’de bir hastanenin acil servisi önünde silahlar patladı. İstanbul’da 3 kişi, rapor yazmayan doktora saldırdı, burnunu kırdı. Şehirler, isimler değişiyor... Değişmeyen ise doktorlar başta sağlık çalışanlarına yönelik şiddet! Hem de sağlıkta şiddet yasası olmasına rağmen... Peki, nasıl duracak? Öneriler neler?

BU ŞİDDETİ ACİL DURDURUN

2015’te, Samsun’da görev yaptığı hastanede, hastası İsmail Koyun tarafından uğradığı silahlı saldırı sonucu şehit düşen Op. Dr. Kâmil Furtun’un dün 6. ölüm yıldönümüydü. Rahmetli Furtun’un doktor eşi, Samsun Tabip Odası Başkanı Funda Furtun’u eşinin mezarı başındayken aradım. Böylesi acı bir günde maalesef gündem yine bir doktorlara yönelik şiddetti. Hem bir doktor hem de geride kalan bir eş olarak yaşadıklarını ve ‘Bu şiddet nasıl bitecek?’ diye sordum. Tüm samimiyetiyle anlattı:



ŞİFA VEREN ELİ YOK ETMEYİN

Yazının Devamını Oku

Olmak ya da olmamak - Tüm mesele aşı

‘Toplumsal bağışıklık için halkın en az yüzde 70-80’i aşılanmalı.’ Bunu ben değil uzmanlar söylüyor... Bugüne kadar gerçekleşememesinin nedeni yeterli doz aşının olmamasıydı. Anlaşmalar imzalandı. Söz verilen BioNTech aşılarının bir kısmı dün geldi, gelmeye de devam edecek ama tünelin sonundaki ışık için bir fazlası lazım. O da aşı olmak! Sırası gelmesine rağmen yaptırmayanlar ile tereddüt yaşayanlar risk olur mu? İkna etmek için neler yapılmalı? Bilenlere sordum.

BİR BİLGİHER İKİ AŞIDA GÜVENLİ

BİLİM Kurulu Üyesi Prof. Dr. Serap Şimşek Yavuz toplumdaki aşı tereddüdünün sanıldığı kadar yüksek olmadığını, söz verilen aşıların gelmesi/aşılamanın başlaması ile sürecin hızlanacağını ve tereddüdün de ortadan kalkacağını söylüyor. Prof. Dr. Yavuz, “Başta bir aşı diğerine göre daha iyi gibi bir yaklaşım oldu. Bu yaklaşımdan dolayı insanlar yanlış etkilendi. Oysa her zaman şunu söyledik; ‘Önemli olan aşı olmak, hangi aşıyı olduğunuzun önemi yok.’ Türkiye’de kullanılan her iki aşı da güvenlik (insan sağlığına etkileri) bakımından hiçbir eksisi olmayan ve hatta gebelere bile yapılabilen aşılar. Aşı içinde herhangi bir canlı virüs yok. O nedenle gebeler, alerjisi olanlara, organ nakli olanlara, kanser hastaları ile bağışıklığı baskı altındaki hastalara güvenle uygulanabilir. Aşının antikor geliştirme oranı çok yüksek. Şu an yeterli sayıda aşımız olmadığı için seferberlik başlamadı ama söz verilen aşılar söz verildiği tarihte geldiği an bilgilendirme toplantıları, kampanyalar, görseller, videolarla kişilerin büyük oranda ikna edileceğini, aşıya karşı ‘Acaba?’ sorusunun kafalardan silineceğini düşünüyorum. Unutmayın ki bu hastalığa dair elimizdeki veriler artık 1 yıllık. Ezberden konuşmuyoruz” diyor.

BİR ÖNERİ
AŞI OLANLAR ÖDÜLLENDİRİLSİN

SAĞLIK Bilimleri Üniversitesi - Enfeksiyon Hastalıkları AD Başkanı Prof. Dr. İlyas Dökmetaş’a birinci doz ile ikinci dozu yaptıranlar arasındaki farkın neden kaynaklandığını sordum. Prof. Dr. Dökmetaş kesin bir veriye sahip olmamakla birlikte, “Ufak tefek de olsa aşının istenmeyen etkileri, komşular arasında ‘Aşı oldum, hasta oldum’ gibi dedikoduların yanı sıra aşı tedarikinde zorlanmalar, gecikmelere bağlı olarak birinciden sonra ikinci dozların yapılmasının yavaşlaması gibi durumlar etken olabilir” diyor. Haziran ayı itibarıyla aşılar yolda. Peki, bundan sonra benzer süreçler yaşanmaması için neler yapılabilir? Prof. Dr. Dökmetaş şöyle anlatıyor: “Aşının önemi bıkmadan tekrar edilmeli. Öncelikli olarak isteyenlere aşı yapmak, istemeyenleri de bu sürede ikna etmek önemli. Aşı olanın ödüllendirildiği bir sistem şart. Mesela aşı olmayan; toplu taşımaya binemesin, sinema-tiyatroya gidemesin, kafe-restorana giremesin, plajda yer bulamasın gibi... Bugün bir işe/okula girmeden önce de benzer şeyler istenmiyor mu? Çocukluk aşıları tam olmayanı kim kabul eder? Dünyanın hiçbir yerinde olmayan bir uygulama var bizde: ‘Aşı timleri.’ Eve kadar gidip yapıyoruz. Şanslıyız! Henüz aşı görmeyen ülkeler var. Bunlar unutulmamalı. Kulağa belki hoş gelmeyecek ama... Hele de aşı sırası gelen, tebliğ edilmesine rağmen aşı olmayanlar... Onlar ayrı kategoriye alınabilir. Hastalanmaları durumunda tedavi giderlerini devlet üstlenmesin mesela. Nasıl kasko yaptırmadığınız aracınızdan, DASK yaptırmadığınız evinizden siz sorumluysanız sağlığınızdan da sorumlu olmalısınız.”

BİR ÖZET

Yazının Devamını Oku

Para ile saadet olur mu

Ünlü sanatçı Hülya Avşar katıldığı bir programda ‘Şu hayatta zenginlik kadar kötü bir şey yok’ dedi, bir kadim tartışmanın da fitilini ateşledi. ‘Para ile saadet olmaz’ atasözü her ne kadar Hülya Avşar’ı desteklese de dünya genelinde yapılan iki farklı araştırmaya göre çoğumuz (yüzde 70’ten fazla) para ile saadetin mümkün olduğunu düşünüyoruz. Buraya bir ‘ama’ bırakmakta fayda var. Çünkü uzmanlar da Hülya Avşar ile aynı görüşte. Para, güç, şan, şöhret önemli olsa da yanılsamadan ibaret olabilir...

ZENGİNLİK SANILDIĞI KADAR GÜZEL OLMAYABİLİR

Klinik psikolog Prof. Dr. Ebru Şalcıoğlu’na arka arkaya iki soru sordum. Bir, ‘Para ile saadet olur mu?’ İki, ‘Parasız saadet olur mu?’ Her ikisine de yanıtı aynıydı. ‘Olmaz.’ Peki neden? Prof. Dr. Şalcıoğlu, “Çünkü para hiç şüphesiz hayatımızı sürdürebilmek, ihtiyaçları karşılayabilmek, belirli bir konfor içerisinde yaşamak, daha da önemlisi hayatta kalmamızı sağlamak adına önemli bir araç. Ama mutluluğun anahtarı mı? Orası muamma. Yoksulluk bir mutsuzluk etkenidir ve o etkeni ortadan kaldırmanın ön şartı da paradır. Ancak para salt mutlu olmak için yetmeyebilir. Yani bu şu demek oluyor; size hizmet edilmesi, evleriniz, arabalarınız ve hatta hizmetçilerinizin olması, onların ev temizlemekten alışverişe, çocuk bakımına kadar her istediğinizi yapması elbette sizi mutlu edebilir. Ama bu kolaylık hayatınızın daha anlamlı olacağı anlamına da gelmiyor. Güç, para, zenginlik, şan, şöhret hayatımıza anlam katabilecek birçok değerden bizi uzaklaştırabilir. Mesela aile, dostluk, arkadaşlık, yardımlaşma gibi değerleri unutabilecek ya da yok sayacak pozisyona gelebiliriz. Para toplum ile bağlantısı olan bir birey olmanızın önüne geçebilir ki bu koşullar altında paranız olsa da başkalarının parasız ve mutsuz olduğu bir yerde mutlu olmanız ne kadar mümkün?” diye soruyor.

BİR ŞEYLERE ÖZLEM DUYMAK GEREK

ÜNLÜ sanatçı Hülya Avşar, Candaş Tolga Işık’ın sunduğu programa konuk oldu. Merak edilen soruları yanıtlarken söz döndü dolandı Ayvalık’ta ada aldığı dedikodularına geldi. Avşar bir ada ile ilgilendiğini ama almadığını söylerken Işık’a döndü ve “Mutlu olur musun bu kadar zengin olmaktan?” diye sordu. Sonra da kendi yanıtladı: “Bir insanın başına gelebilecek en kötü şey zenginlik. Her şeyi alabilmek... Hayatta her şeye şüpheli yaklaşırsın. Sevgilin ‘seni seviyorum’ dese inanamazsın. Gerçekten âşık olduğu için mi seninle yoksa? Bir şeylere özlem duymak gerek bu hayatta.”

KAÇINILMAZ DÖNGÜ

Dış

Yazının Devamını Oku

Türkiye yaz sonu rahat eder mi

Sağlık Bakanlığı bu hafta Çin’den 10 milyondan fazla Sinovac, Haziranda da 30 milyon BioNTech aşısı geleceğini duyurdu. Temmuz-Ağustos’ta ise toplamda 50 milyon doz BioNTech aşısı hedefte. Bakan Koca ‘Yaz aylarında toplumsal bağışıklık yakalanır’ dedi ama bu ne kadar gerçekçi? Türkiye’de şu an toplumsal bağışıklık hangi düzeyde? Halk Sağlığı Uzmanları Derneği yöneticisi Prof. Dr. Sarp Üner ile 7 soruda masaya yatırdık.

MUTASYONLAR BAĞIŞIKLIK ORANINI YÜKSELTTİ

Toplumsal bağışıklık neye denir?

Virüse karşı (hastalanarak/aşılanarak) bağışıklık kazanmış insanların sayısının artmasıyla, hastalığın bulaşmasının ve yayılmasının engellenmesine denir. Yani ne kadar çok kişi hastalığa karşı bağışıklık kazanırsa virüsün dirençli birine denk gelme ihtimali de o kadar artar, böylelikle hastalığın bir kişiden diğerine geçme ihtimali de düşer.

Peki toplumsal bağışıklık ne zaman oluşur? Bunu hesaplamak mümkün müdür?

Elbette mümkün. Toplumsal bağışıklığı R0 formülünü kullanarak buluyoruz. R değeri, bir kişinin hastalığı ortalama kaç kişiye bulaştırdığını gösterir ve her hastalığın bulaştırıcılığı farklıdır. Örneğin, grip için bu değer 1-2 kişiyken kızamık için 14- 15 kişi! Hastalığın kişiden kişiye bulaştırıcılığı ne kadar fazla ise toplumsal bağışıklık yüzdesi de o kadar yüksek olur. Hatırlayın, geçtiğimiz yıl, COVID-19 ilk çıktığında, R değeri (kişiden kişiye bulaşma oranı) 2-3’tü. Hadi yüksekten alalım, 1 kişi 3 kişiye bulaştırıyor diyelim; toplumsal bağışıklığın yüzde 67 olması lazımdı. Peki, bugün tablo aynı mı? Hayır, değil. Mutasyonlara bağlı çeşitli varyantlar var ve bulaşıcılık oranları da artmış durumda. 1 kişi 4-5 kişiye virüs bulaştırıyor artık. Yani demem şu ki en başta belirlenen yüzde 67 oranı bugün gerçekçi değil. Bu oran çoktan yüzde 80-85’lere çıkmış durumda. O nedenle ‘Oh, kurtulduk’ diyebilmek için bu yeni rakamı göz önüne almalı ya da toplumsal bağışıklık peşinde koşmayı bırakmalı ve sadece aşılamaya odaklanmalıyız.

TARİH VERMEK YANLIŞ OLUR

Şu an Türkiye’de toplumsal bağışıklık oranı ne?

Bağışık olmanın 2 yolu var. Ya aşı olacaksınız ya da hastalığa yakalanıp, yeneceksiniz. Sağlık Bakanlığı verilerine göre 18 Mayıs itibarıyla 4 milyon 971 bin 245 kişi (yüzde 6-7) hastalığa yakalanıp, iyileşti. 2 doz aşısı yapılanlar 11 milyonu (yüzde 13-14), toplam yapılan aşı sayısı da 26 milyonu geçti. Bu da toplumsal bağışıklığın yüzde 20-25 arasında olduğunu gösterir ki biz varyantları da düşününce yüzde 80-85 olmalı dedik. O nedenle

Yazının Devamını Oku

Bizim mutfakta demokrasi olamaz

Aşçılar diyarı Bolu’da dünyaya geldi. Dünya Aşçılar Olimpiyatları’nda ikinciliği ve üçüncülüğü, sayısız madalyası var. Alanında zaten çok iyi tanınıyordu ama MasterChef ile ününe ün kattı. Şimdilerde gençler onun gibi başarılı bir şef olma peşinde. Türkiye’nin en ‘sert’ mizaçlı ama sohbeti ‘tatlı’ şefi Mehmet Yalçınkaya ‘Hürriyet Bizimle’nin konuğuydu.

Pandemi sürecinden şüphesiz en çok etkilenenlerden biri de yeme-içme sektörü oldu. Bu sektörde çalışan emekçi bir şef olarak neler söylemek istersiniz?

30 yıldır bu işi yapıyorum, inan ki böyle bir dönem yaşamadık. ‘Bitti bitecek’ derken şimdi de varyantları geldi. Bu sektörde 2 milyon kişiyiz. Bunun yanına tedarikçilerimizi; kasap, manav, balıkçı onları da koy, hepimiz sıkıntıya düştük. Posta gazetesindeki köşemde bir çağrı yapmıştım. Bir daha yapayım. Vereceğiniz 5 liralık bir sipariş bu sektörün ayakta durması adına önemli. Bunu söyleyince ‘Senin tuzun kuru, milletin cebinde para yok’ diye eleştiriliyorum ama demek istediğim şu; paketli bir ürün ya da büyük marketlerden almak yerine mahallenizdeki çorbacıdan, dürümcüden vereceğiniz küçücük bir siparişin büyük yardımı olur. Bu zor zamanlar dayanışma ile aşılacak.

ERKEN HAVLU ATMAYIN

Son yıllarda aşçılığa olan ilgi özellikle de gençler arasında tırmanışta. Gençlere tavsiyeleriniz neler?

Bu uzun ve meşakkatli bir yol. Sabırlı olmak şart! Zoru görüp havlu atmak yok! Bir; eğitim çok önemli. Aşçılık artık diplomalı bir meslek. Bundan sonra diploması olmayanın sektörde iş bulması zor. MYK Gastro Arena’yı kurma sebeplerimden biri de bu, kaliteli insan yetiştirmek. İki; iyi derecede bir hatta iki dil bilmek lazım. Dünya çapındaki makaleleri, mutfakları takip edebilmek önemli. Üçüncüsü; benim en önem verdiklerimden, saygılı bir usta-çırak ilişkisi. Adap ve usul, eğitim aldığınız yerde öğrenilecek şey değil. Bir yerde uzun çalışmak yerine farklı lokasyon ve şeflerle çalışarak kendilerini geliştirmeliler. Arı gibi, her çiçekten bal alacaksın. Özgün olmak da çok önemli. Kopyalamayın, tarzınız olsun.


Yazının Devamını Oku

Yoğun bakımda yatmaktansa evde sıkılmak iyidir

Programların değişmez yorumcusu, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin de eski başhekimiydi o... Yıllar içerisinde unvanları değişse de ona olan sevgi ve ilgi hiç değişmedi. Hürriyet YouTube kanalında yayınlanan ‘Hürriyet Bizimle’ için bu kez Prof. Dr. Arif Verimli ile buluştuk. Salgın sürecinde değişen ruh hallerimizi konuştuk.

- ‘Bugün-yarın biter’ dediğimiz salgın sürecinde neredeyse bir buçuk yılı devirdik. ‘Yerde mi gökte miyiz?’ bilemiyorum. Bize ne oldu böyle? Depresyonda mıyız?

Böyle bir durumla daha önce hiçbirimiz karşılaşmadık. Kaçabilen var mı? Yok. Kocaman bir ‘bilinmez’ içerisindeyiz ve bu bilinmez hayatlarımızı da kökünden değiştirdi. Kimimiz işsiz kaldık, kimimiz sevdiklerimizi kaybettik, isteğimiz dışında evlere kapandık, sosyalleşme damarımız kesildi. Bunca yaşanandan sonra korkmayacak, endişe duymayacak, depresyona girmeyecek de ne yapacaksınız?



KABUL EDİN, YÜZLEŞİN

- Ne yapalım, peki?

Yazının Devamını Oku

Ben de acılar kadınıyım

Tam 50 yıldır herkesin derdine derman olmaya çalışıyor. Verdiği cevaplarla kimi zaman eleştiri oklarının hedefinde kimi zaman da baş tacı. Feyza Algan, nam-ı diğer ‘Güzin Abla’ ile YouTube da yayınlanan ‘Hürriyet Bizimle’ için Zoom üzerinden buluştuk. Annesi Güzin Sayar’ın bilinmeyen hikâyesini, kendi hayatını, ‘Güzin Abla’ köşesini nasıl devraldığını anlattı.

YAKLAŞIK 20 yıldır Güzin Abla köşesini siz hazırlıyorsunuz. Köşenin yaratıcısı Güzin Sayar ise anneniz. Güzin Sayar ve kızı Feyza Algan gerçekte kimdir?

Annem Güzin Sayar, kökeni Reşat Nuri Gültekin ve Refik Halit Karay’a uzanan, köklü bir ailenin kızı. İlginç bir hikâyesi var. Erenköy’de bir köşkte dünyaya geliyor. Dadılar, mürebbiyelerle büyüyor. Ne yazık ki babası o 3 yaşındayken vefat ediyor. Anneannem babasının yanına taşınıyor ve ailesine yük olmamak için çalışmaya başlıyor. Annem de anneannem de 3 dil bilirdi. 3 kuşak Dame De Sion Fransız Kız Lisesi mezunuyuz. Neyse, annem, liseye giderken, genç bir subay olan babama âşık oluyor ve anneannemin muhalefetine rağmen, 16 yaşında babamla evleniyor. Ben doğuyorum. 3 yaşıma bastığımda ise babam, evli ve çocuklu bir hanıma âşık oluyor ve bizi terk ediyor. Belki de tüm bunlar annemi aslında ‘Güzin Abla’ yapan nedenler. Ve biliyor musun? Babam beni terk ettikten sonra bir daha hiç aramadı. 19 yaşımda gidip buldum, tanışmak istedim ama o beni görmek dahi istemedi.

TERK EDİLİNCE KENDİNİ İŞİNE ADADI

Gerçekten mi? Yani o yaştaki genç bir kadın için çok zor zamanlar olmalı?

Evet öyle. Zordu ama geçti. Annem ben 8 yaşımdayken yeniden evlendi. Ben üvey babamdan çok şey öğrendim. Annem ile 5 sene evli kaldılar ama babamdır. Ama işte annemin kaderi mi diyeyim... Yine başka bir kadın girdi araya, ayrıldılar. Annem çok sevmişti üvey babamı. Böyle bir olaydan sonra da 35 yaşında, hayata küstü. Çalışmaya ve bana adadı kendini. Anneannemin muhasebe müdürlüğünü yaptığı Yeni İstanbul gazetesine makale yazıyor, çeviriler yapıyordu. ‘Güzin Abla Dertlerinizle Baş Başa’ köşesi de orada doğdu. Haftanın 1 günü okurlarıyla buluşur, gazete önünde kuyruk olurdu.

KÖŞESİ BOŞ KALSIN İSTEMEDİM

 

Yazının Devamını Oku

Bugün Tayland, yarın Arjantin derken salonda kaldım

Seyyah, müzik âşığı, gurme, yazar, programcı... Çok yönlü ve renkli kişiliği ile Türkiye’nin en sevdiği isimlerden biri o. Enerjisi hiç bitmiyor, merak duygusu hiç tükenmiyor. Peki, böylesine bir dünya vatandaşı, hepimizin evlere tıkıldığı bugünlerde neler yapıyor? Hürriyet’in YouTube kanalında yayınlanan ‘Hürriyet Bizimle’ için zoom üzerinden buluşuyoruz kendisiyle. İşte karşınızda Ayhan Sicimoğlu...

Sizin gibi bir dünya vatandaşı için evde kalmak zor olmalı. Neler yapıyorsunuz 1 yıldır?

Hayatımda seyahate çıkmadan, Anadolu topraklarında geçirdiğim en uzun süre bu. Geçen, yaptığım programlardan birini izliyorum. Diyorum ki ‘Şu an Tayland’dayım yarın Arjantin’e gideceğim.’ Bak, hayata bak! Şimdi? 20 metrekare salona sıkışıp kaldım. Romalılar gibi yan gelip yatıyorum aylardır. Allahtan çok yiyen biri değilim. Yoksa fena! Geçen sene ‘Aman ne olacak 2-3 ayda biter’ diyorduk. Şimdi üzerine bir de varyant kardeşler geldi. Şükür ki aşı oldum. İlk defa yaşlılığımıza şükrettik. Biliyor musun? Benim bir önerim var. ‘Askıda aşı’ kampanyası. Sağ olsun devlet verdi, aşımı oldum ya... Durumu uygun olanlar da istediği kadar aşı satın alsın. Mesela ben 3-4 adet alırım. Devlet de kime lazımsa yapsın. Faydalı olmaz mı?

Bu süreçte gezemedik ama çokça okuduk, öğrendik. Sizce çok okuyan mı çok gezen mi bilir?

Okuyarak gezen bilir. Okumadan, bilmeden gezersen hiçbir işe yaramaz. Sadece okursan da kafanda bir imaj oluşur ama onun da gerçeklikle alakası olmayabilir. Hem okuyup hem gezmek lazım. Mesela, 2-3 yıl önce Maldivlere gittik. Kartpostal gibi. Muhteşem. Sordum, ‘Çalışanlar da burada mı yaşıyor?’ Dediler ki ‘Yok. Onlar başka adada’. Gittim hemen o adaya. Kir, pas, yoksulluk, düzensizlik... Gerçek Maldivler orası işte. Belediye başkanı kocaman, parke bir yol yapmış. Süslü püslü lambalar falan. Ama hepsi kırık, bakımsız. Seçim yatırımı yani. Dışını boyamış, içi fos! Bak bunu kitapta okuyamazsın işte.

BU TOPRAKLARIN ‘HASTASIYIM’

Siz belediye başkanı olsaydınız ya da başkan ne yapardınız?

Bana göre yapılacak ilk iş göçü durdurmak. İstanbul’a değil 3, 10 köprü de yapsan yetmez. 20 milyon! Bu şehir bu kadar insanı kaldırmaz. Ne yapacaksın? Yatırımı sadece İstanbul değil, başka şehirlere de yapacaksın. Ben olsam Diyarbakır’a Guggenheim müzesi Urfa’ya Oxford açarım mesela. Buralar da kalkınacak. Ayrıca Türkiye tam bir otopark cenneti. İki teker kaldırıma sığsın yeter. Hadi gözün yiyorsa, yap bunu yurtdışında. Yapamazsın. İskân alınana kadar ‘otopark’ diyorsun, sonrasında dükkân oluyor. Bu olmaz. Ecnebiler nasıl başarmış? Gidip yerinde incelemek lazım. Buradan tüm belediye reislerine bir çağrım var. Para da istemiyorum, masrafımı karşılayın yeter. Gelin götüreyim sizi iş seyahatine. Araştırıp, bulup, gelip burada uygulayacağız. Karayipler’de mesela ‘En yüksek bina palmiyeden daha uzun olmayacak’ diye bir kural var. Dön bak İstanbul’un siluetine... İşte bu işin affı yok! Olmamalı.

Yazının Devamını Oku

Tam kapanmada bayram coşkusu mümkün mü

Geleneksel aile buluşmaları ‘yok’, büyük sofralar ‘yok’, sarılma, kucaklaşma, el öpme ‘yok’... Bir kez daha buruk bir ‘Şeker Bayramı’ kapıda. Geçtiğimiz bayramı 4 günlük kapanma ile geçirmiştik, bu sefer bayram 17 gün süren tam kapanma ile geliyor. Böyle bir süreçte bayram coşkusunu yaşatmak mümkün mü? Mümkün ise nasıl? Özellikle de zaten uzun süredir ‘evde’ olan 65 yaş ve üzeri neler yapmalı? Uzmanlara sordum...

ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK İÇERİSİNDEYİZ

HACETTEPE Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Banu Cangöz, uzun yıllardır yaşlılarla ve 65+ Yaşlı Hakları Derneği ile çalışıyor. Uzayan bu kapanma sürecinin, özellikle de 65 yaş üzerinde yarattığı psikolojik duruma gözlerimizi kapamamızın mümkün olmadığını belirten Prof. Dr. Cangöz, “Psikolojide buna ‘öğrenilmiş çaresizlik’ diyoruz. Ne demek? Kişinin kurallara ne kadar uyarsa uysun, kendinden bekleneni ne kadar yaparsa yapsın istediği sonuca varamama durumu. Bugün birçok yaşlı öğrenilmiş çaresizlik yaşıyor. Aşı dışında, sosyal hakları, serbest zaman bakımından düşünüldüğünde maalesef ödüllendirilmediler. ‘Ne yaparsam yapayım zaten olmuyor’ düşüncesi bir süre sonra kişinin bir gün tüm gerekli olanaklar sağlansa, fiziksel olarak potansiyeli olsa bile, eski şekilde davranmaktan vazgeçmesine, eylemsiz kalmasına yol açabilir. İşte bu yüzden de yaşlıların bir ‘açılma’ yaşandığında hayata yeniden uyum sağlama/katılma noktasında sıkıntı yaşayacaklarına dair endişeliyim” diyor.

İPTAL DEĞİL ERTELEME

Peki telafisi mümkün mü? Prof. Dr. Cangöz fiziksel olarak olmasa da pekiştirici durumlar yaratılması gerektiğine dikkat çekerek, şöyle devam ediyor: “Sadece telefon araması yetmez. Uygunluk varsa, aplikasyonlar aracılığıyla teknolojiyi en verimli şekilde kullanıp, canlı görüşmeler öneriyorum. Hele de bayramda... Yan yana olamasak da yüz yüze olmak önemli. Tabii kaç kişi teknolojiyi bu kadar kullanıyor, orası muamma. Biz de gidemiyoruz. O zaman komşulara, gönüllülere iş düşüyor. Kapıdan ya da balkondan balkona bayramlaşmak şüphesiz iyi gelecektir. Yalnız olmadığını bilmek herkese iyi gelir. Unutmayın ki illa bir açılma olacak, bugünler geçecek. ‘İptal’ gibi değil de ‘erteleme’ gibi görmek lazım durumu. Yani, bayram harçlığını torununuza 1 hafta gecikmeyle vereceksiniz diyelim.”

ANILARINIZI YAZIN

Yaşlılara bir önerim de hele de böyle uzun kapanmalar için anılarını yazmaları. Zihni, geriye dönük aktive etmek Alzheimer, demans gibi hastalıkları engelleyebileceği gibi doğal bir aktivitedir de. Sizi mutlu eden, çocuklarınıza, torunlarınıza bırakabileceğiniz anılarınızı oturun, yazın. Eski bayramları, mahallenizi, komşulukları, sizi mutlu eden detayları anlatın mesela. Size de onlara da iyi gelecektir.”

HER ŞEYE RAĞMEN HAYAT DEVAM EDİYOR

Yazının Devamını Oku

'Tam' kapandık nasıl açılacağız

Ramazan Bayramı’nı da içine alan 17 günlük tam kapanma 7 gün sonra bitiyor. Hedef günlük vaka sayılarını 5 binin altına indirmek. Şu an 18 binin altında seyrediyor ve uzmanlara göre 7 gün içinde de en fazla 10 bin altına düşebilir. Elbette bu önemli bir gelişme ama asıl mesele kapanma değil sonrasındaki açılma! 1 hafta sonra eskisi gibi ‘tam açılma’ olursa ‘Attığımız taş ürküttüğümüz kurbağaya değmeyecek’ diyorlar.

‘KADEMELİ’ OLMAZSA BU İŞ ÇOK ZOR

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji AD Başkanı Prof. Dr. İlyas Dökmetaş geçtiğimiz mayıs-haziran aylarında tam kapanma sonrası vaka sayılarının 2 binlere düştüğünü ancak hemen sonrasındaki ‘tam’ açılma ile 2-3 ay gibi kısa bir sürede rakamların yeniden 30 binlere dayandığını hatırlatarak, şöyle devam ediyor: “2. pik böyle yaşandı. Yaz sonu mecbur bir kapanmaya daha gittik, yine rakamları 5 binlere çektik. Sonrasındaki bir açılma daha! Bu sefer 60 binlere çıktık. Tarih tekerrür etmesin. Bu 7 gün sonunda, ben rakamların 10 bin civarında seyredeceğini düşünüyorum, ama diyelim 5 bin hatta 2 binlere düştü. Eğer açılmada eski hataları yaparsak, aşılama devam ediyor olsa dahi, vaka sayıları kısa sürede yeniden 20-30 binleri bulur. ‘Attığımız taş ürküttüğümüz kurbağaya değsin.’ Akılcı davranmalı, kademeli açılmaya gitmeliyiz, yoksa işimiz zor.”

KAMUDA MESAİ

Prof. Dr. Dökmetaş önce kamuda sonrasında da özel sektörde kademeli mesai uygulamasına gidilmesini öneriyor ve “Mesela bir grup sabah 8’de başlayıp 16 gibi bitirse, diğer grup 12’te başlasa akşam 8 gibi bitirse... Böylelikle yollarda, toplu ulaşımda yoğunluk yaşanmaz. Vatandaşlar da iş yetiştirme telaşıyla sokaklarda kalabalık ve uzun kuyruklar oluşturmazlar” diyor. Restoran ve kafe sahiplerinin bu süreçte ekonomik açıdan yorulduğunu, bir açılma beklendiğinin farkında olduğunu söyleyen Prof. Dr. Dökmetaş sınırlı sayıda masa, sıkı tedbirler ve açık hava koşulu ile açılabilecekleri kanaatinde. Şöyle örneklendiriyor: “Bizim için kapalı alanlar ve bu alanlarda uzun süre maskesiz oturmak çok tehlikeli. Tecrübe ile sabit ki bu ortamlarda bulaş riski çok yüksek. O nedenle restoran, kafe sahipleri önceden sigara içme alanı olarak kullanılan açık alanları / bahçeleri yeniden düzenleyip, müşterilerini, HES kodu, hijyen ve masa aralığı kurallarına uyarak, burada ağırlayabilir.”

SEYAHAT KISITLAMALARI DEVAM ETMELİ

“Tam kapanmaya girmeden önce Türkiye haritası kıpkırmızıydı. Hedef maviye döndürmek. Yeter mi? Yetmez. Haritayı hem maviye döndüreceksiniz hem de mavide kalmasını sağlayacaksınız. O nedenle bir süre daha, hele de kırmızı, turuncu bölgelere giriş-çıkışın sıkı denetlenmesi lazım. Daha önce de söyledim; ‘Ateşi Anadolu’ya gönderdik.’ Herkes köyüne, yazlık evlerine gitti. Bunun dönüşü var. Gelecek olanlara büyük görev düşüyor. Döndükten sonra mutlaka kendilerini bir süre izole etsinler. Geldikleri yerden bir varyant getirdiler mi? Bunu kimse bilemez.

AŞILAMA HIZLANMALI

Yazının Devamını Oku

Aşı pasaportuna AB’den yeşil ışık

AB Komisyonu, salgınla mücadelenin iyi durumda olduğu ülkelerden AB’ye yapılacak seyahat sınırlamalarının gevşetilmesini istedi. Buraya kadar iyi haber, ‘ama’sı var! Gevşeme sadece belirli aşıları; BioNTech, Moderna ve Johnson&Johnson’ı olanlara uygulanacak. Türkiye’de yapılan yaklaşık 24 milyon dozun çoğunu ise (yüzde 80-85) Sinovac aşısı oluşturuyor. Bu da akıllara “AB’nin onaylamadığı aşıları yaptıranlar Avrupa’ya seyahat edebilecek mi” ya da “Türkiye’ye AB’den turist gelebilecek mi?” sorusunu getiriyor.

PASTAYI KENDİLERİ YEMEK İSTİYOR

BODRUM Profesyonel Otel Yöneticileri Derneği Başkanı Serdar Karcılıoğlu, komisyonun önerisinin yakın bir gelecekte, 27 AB ülkesi tarafından, oy çokluğu ile kabul edilmesini beklediklerini ve turizmciler olarak duruma hiç şaşırmadıklarını söylüyor. Peki, neden? ‘AB ülkeleri uzun zamandır pastayı kendi içlerinde paylaşarak yemek istiyorlar da ondan’ diyor Karcılıoğlu ve şöyle devam ediyor: “Bu tamamen Yunanistan’ın bir oyunu. Önce aşı pasaportunu gündeme getirdiler. Baktılar, hak-hukuk-adalet temelinde konu tepki çekti, bu kez yumuşatarak ve adına ‘aşı sertifikası’, ‘yeşil sertifika’ diyerek konuyu AB Komisyonu’na taşıdılar. Yakın gelecekte onaylanması beklenen karar, bizlerin AB’ye gidemeyeceği gibi AB’den de bize seyahat kısıtlamalarının süreceği anlamına geliyor. Bu, tüm ekonomilerini turizme bağlamış olan; başta İspanya, Yunanistan, İtalya’yı kurtarma ve dolaşımın sadece AB sınırları içerisinde kalması ile zaten küçülen turizm pastasını kendi aralarında yeme çabası! Belli ki Türkiye, ne yazık ki, bu sezon da Avrupa’dan uzunca bir süre turist alamayacak.”

ZAMANLAMA DİKKAT ÇEKİCİ

“Kararın zamanlaması da dikkat çekici. İnsanların tam da yaz tatiline çıkmayı bekledikleri bir zamanda komisyonun, belirli aşılar yapılması koşuluyla seyahat sınırlamasının gevşetilmesini gündeme alması düşündürücü. Erken rezervasyon yaptırıp, uyguna tatil yapmak isteyenler (çoğunun destinasyonları arasında Türkiye’de vardı) kararı bekliyorlardı ve artık Türkiye’ye turist gelmesi zor.”

TURİZMCİ YERLİ TURİSTE YÖNELECEK

“Bu koşullar altında turizmci yerli turiste yönünü çevirecek ama bu yeterli olur mu? Sanmam. Çünkü yerli turist sayımız belli ve bu dev sektörü ayakta tutmaya yetecek kapasitede değil. Buna bir de yerli turistin ‘güvenli turizm’ kaygılarını ekleyin. O nedenle, tıpkı geçen sene olduğu gibi, daha çok villa-tekne turizmi ile sahil otelleri hareketlenecek ve ‘her şey dahil’ otellerimiz boş kalacak. Örneğin, şu an tam kapanma var ve tüm sahil şehirlerimiz dolu. Bodrum’a binlerce kişi akın etti. Bu göçün otellere bir yansıması ise yok!”

RUSYA BİLMECESİ

Yazının Devamını Oku

‘Tam kapanma’da ruh sağlını korumak mümkün mü

Dış dünyada yaşadıklarımız, gördüklerimiz eskiye kıyasla iç dünyamızı daha net şekillendiriyor artık. Bir-iki ay değil ki... Bir yılı aşkın süredir COVID-19 pandemisi ve getirdiği dönüşümlerle uğraşıyoruz. Üzerine bir de 17 günlük tam kapanmaya girdik. Deniz kenarında yaşayanların denize girmesinden tutun sitede yaşayanların bahçeye çıkmasına kadar birçok şey yasak. Peki, ruh sağlığımızı nasıl koruyacağız? Psikiyatrist, Prof. Dr. Arif Verimli ile 10 maddede süreci ve çözümlerini inceledik.

COVID-19 GİDECEK YERİNİ PSİKİYATRİ SERVİSLERİ ALACAK

Soru: Bugünlerde hepimizin içi sıkılıyor. En mutlu anlarımızdan bile ‘umutsuzluk’ devşiriyoruz. Kime sorsam ‘yalnız’, ‘mutsuz’, ‘sıkıntılı.’ Bize ne oldu? Ülkece depresyonda mıyız?

Cevap: Evet, öyleyiz. Anksiyete bozukluğu çok yaygın. Depresyona varan psikiyatrik tablolar yaşanıyor. Zaten bu koşullarda ruh sağlığımızın normal olmasını beklemek ya da normal olması için zorlamak da hata! Bir kere önce gerçekle yüzleşeceğiz. Nedir o gerçek? Dünyanın en uzak ucu Alaska’da bile gündem COVID-19 salgını. Bugüne kadar karşılaşılmayan büyük bir salgınla karşı karşıyayız ve dahası hayatlarımız da her açıdan değişmiş durumda. Bir, arzumuz dışında eve kapandık. İki, sosyal yaşamımız kısıtlandı. Üç, ekonomik sıkıntılar yaşıyoruz. Tüm bunlar gelecekten kaygı duymamıza, umutsuzluğa kapılmamıza yol açtı. Başlarda katlanmak daha kolaydı, ‘Bugün, yarın bitecek’ dedik... ‘Aşılar çıkacak rahat edeceğiz’ dedik... Ucu belli olan bir kapanmaya katlanmak kolaydı ama zaman geçtikçe hiç de böyle olmadığını gördük. Bu da bizi depresyon ve anksiyete (endişe-kaygı) bozukluğuna itti.

Soru: Endişe-kaygı bozukluğu yaşadığımızı ya da depresyonda olup olmadığımızı nasıl anlarız, peki?

Cevap: Maalesef anksiyete bozukluğuna bedensel (somatik) yakınmalar da eşlik edebiliyor. Organik bir sebebi olmayan, stres kaynaklı baş dönmesi, mide bulantısı, nefes almada zorlanma, el uyuşması, çarpıntı gibi bedensel ağrılar yaşanabiliyor. Çoğu zaman bu yakınmalar koronavirüs ile karıştırılıyor ve kişi ‘Acaba COVID-19 mu oldum?’ korkusuyla kendisini daha büyük bir sıkıntıya sürüklüyor. Bu korku, endişe ve kaygı da kişiyi yediği yemekten tat alamayacak, izlediği filme, okuduğu kitaba konsantre olamayacak bir noktaya getiriyor. Toplumun yüzde 80’e yakını bu durumda. COVID-19 gündemden çıktığı gün koronavirüs servislerinin yerini psikiyatri servisleri alacak maalesef.

YARDIM ALMAKTAN ÇEKİNMEYİN

Soru:

Yazının Devamını Oku

Camide kadına yer var mı

İstanbul’da bir erkek, ilahiyat fakültesi mezunu Ebru Erman ile yanındaki bir kadını Kanuni Sultan Süleyman’ın, hem de bir kadın (kızı Mihrimah Sultan) için yaptırttığı camiye girmesini ‘Kadının camide yeri yok! Peygamberin hadislerinden uzaksın’ diyerek engellemeye çalıştı.

Bu akıl almaz çıkış farklı kesimlerden birçok kadının tepkisine yol açarken en güzel cevap Erman’dan geldi. ‘Kadınlar her zaman her yerde olacak, bundan kaçamazsınız! İslam buna engel değil’ dedi. Peki, gerçekten kadının camide olmasına engel teşkil eden bir hadis var mı? Ünlü ilahiyatçılara sordum.




KADINLAR HER ZAMAN HER YERDE OLACAKOlayın camiye girerken değil, camide namaz kılıp çıktıktan sonra yaşandığını belirten Ebru Erman birçok destek mesajı aldığını ancak bazı çevrelerce olayın hem İslam’a hem de ‘Türk toplumunun kadına bakışını ortaya koyan bir durum’ olarak değerlendirilmesinden de rahatsız olduğunu söylüyor. Erman, videodaki kişi hakkında hakaret suçlamasıyla gerekli yasal işlemlerin başlatılacağını belirterek, şöyle devam ediyor: “Toplumların kendi bakış açıları ile dönemin şartları neticesinde farklı örnekler ortaya konmuş olsa da İslam ve Türk tarihi içerisinde gördüğümüz Müslüman kadın; vakarlı duruşu, güçlü karakteri ve şahsiyetiyle toplumsal hayatta var olan kadındır. Uzmanların, 21. yy Türkiye’sinde toplumdaki cinsiyetçi söylemlere ve kadın olgusuna dair çözüm üretmesinden yanayım. Ancak, olayın siyasi dil üzerinden konuşulmasına, duygusal tepkilerle başka noktalara çekilmesine de karşıyım. Olayın özü, tüm siyasi fikirlerden ari sadece kadınları hedef alan bir söyleme tepkidir.” Ve mesajını da ‘Hasılı kadınlar toplumsal hayatın her alanında aktif bir şekilde olmalıdır. İslam buna engel değildir aksine kadının vakarlı ve güçlü duruşunu destekler. Herkes önce insan olduğu için değerlidir! Kadınlar her zaman, her yerde olacak bundan kaçamazsınız!’ sözleriyle bitiriyor.

KURAN’A UYUN UYDURMAYIN

Yazının Devamını Oku