Paylaş
Envaiçeşit zulüm kol geziyor, zenginler en haksız olduklarında bile haklı olup fakirleri eziyor, insanlar eşya gibi alınıp satılıyor, kadının esamisi okunmuyor, doğan kız çocukları (bu durum, şerefsizlik addedildiğinden) diri diri kızgın kumlara gömülüyordu.
Hak, her daim güçlülerden yanaydı; güçsüzlerin, zayıfların zalim zorbalara karşı itaat etmekten ve köle gibi hizmet etmekten başka çareleri yoktu. En ufak itaatsizlik, eksik ya da yanlış iş görenler işkencelerden geçiriliyor, doğduklarına pişman ediliyorlardı.
Özetle dünyanın dört bir yanında altta kalanın canı çıkıyor, üstteki zorba takımı tepinmeye, kana ve göz yaşına doymuyordu.
İşte bütün ufukların zifiri karanlıkla kaplandığı bir dönemde mahut karanlığı şimşek misali delip aydınlatan İslam’ın nuru doğdu. İlahi mesaja muhatapla aldığı vahiyle (Kuran’ı Kerim ayetleri), sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhisselam, bütün beşeriyetin, o günkü hali dahil kıyamete değin sürecek ‘kurtuluş reçetesi’ni tebliğ etti.
Vahiy (ilahi mesaj), onun hayatı boyunca (23 yıl) devam etti. Göklerden gelen bu mesajın içeriğini (muhteva) bizzat kendisi yaşadı ve içinde bulunduğu topluma yaşattı. Böylece insanlık yaratıldığı andan kıyamete kadar sürecek zaman diliminde en yüce yaratılışla ve en üstün yaşayışla en ideal insan toplumu meydana geldi.
Bizzat yaşadığı ve yansımalarının sürdüğü dört halife devri, insanlığın altın çağı olup ‘Asr-ı saadet’ (mutluluk asrı) adıyla anıldı.
Muhammed Aleyhisselam getirdiği ilahi mesajda; Bir olan Allah inancının (Tevhid) etrafında, bütün insanlar, bir ana ve bir babadan (Hz. Âdem ile Havva) türemiş olup, her birisi insanlık bakımından bir tarağın dişleri gibi eşitti; Arap’ın Aceme (Arap olamayan) bir üstünlüğü yoktu. Hak, yalnızca haklınındı. Zayıf ve güçsüzler haklı olduklarında en güçlüydüler.
Herkesin canı, malı, namusu, aklı ve inancı teminat altına alınmış, kan davaları kaldırılmış, faiz yasaklanmış, sosyolojik bir vakıa olan kölelikle, bütün cepheleriyle amansız bir mücadeleye girişilmiştir. (Batı bu umdelere ancak asırlar sonra sahip olabildi. 1400 sene sonra da bunları ihtiva eden İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi yayınlayabildi.)
Daha dün birbirlerini boğazlayan, birbirlerinin canında, malında, namusunda gözü olanlar o en yüce yaradılışlı insanın bakışları karşısında mum gibi erimiş ve artık kendileri için değil, başkaları (Müslüman kardeşleri, dostları için) için yaşamaya başlamışlar ve canları dahil her şeylerini onlar için feda etmişlerdir.
Zira o ideal toplumun ‘ben’ ve ‘benlik’leri yoktu; yalnızca ‘sen’, her şey senin için düsturu hâkimdi.
Bugün dünyanın geldiği nokta da tıpkı Asr-ı Saadet’ten önceki dönem gibi zifiri karanlık olup haksızlık ve envaiçeşit baskı ve zulümler ayyuka çıkmış haldedir.
Hak, güçlünündür.
Zalim güçlü, güçsüzlere karşı istediği vahşeti ve işkenceyi sergiliyor ve sergilediği bütün iğrençlikler yanına kâr kalıyor. Güçlüler ele ele vererek, güçsüzlerin üzerinden silindir gibi geçiyor ve maddede ve manada onları soyup soğana çeviriyorlar.
Gazze’nin durumu ortada!
Gücü elinde bulunduranlar ise aralarında anlaşıp dünya nimetlerine daha nasıl sahip olabilmenin peşindeler. Ukrayna, Rusya’ya peşkeş çekilirken ABD’ye Venezuela kapıları ardına kadar açılıyor!
İsrail’in soykırımına göz yumuluyor.
Zifiri karanlıkları aydınlatmak için yegâne umut olan İslam alemi ise yere düşüp binbir parçaya bölünmüş kristal vazoyu andırıyor. Sözde ümmet olan bu insan yığınlarının üzerine ölü toprağı serpilmiş olup her biri ‘ben’ ve ‘benlik’ peşinde olup; haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan konumundalar.
Bu gaflet yığınlarını ancak ve ancak İsrafil Aleyhisselam’ın ‘SUR’u uyandırabilecektir.
Paylaş