Satılan kim ya da ne?

Sadece doğayı değil, dilimizi de kirlettik. Kirli ve zehirli dilin en çirkin örneklerini politikacılarda görüyoruz. Oysa onlar, güya seçilmişler ve halka örnek olması gereken şahsiyetler.

Yunusumuz ne güzel söylemiş:

“Söz ola kese savaşı,

Söz ola kestire başı,

Söz ola ağulu aşı,

Bal ile yağ ede bir söz.”

Dokunulmazlık zırhına bürünen politikacı, muhatabına hakaret etmeyi, onu aşağılamayı maharet sayıyor. Bunu yaparak, yandaşlarının gözünde büyüyeceğini zannediyor.

Kendisi gibi üç-beş kişi böyle düşünebilir lakin halkın kahir ekseriyeti bu durumu yadırgar, hoş karşılamaz ve kem söz sahibine aittir der.

CHP Mersin Milletvekili’nin belli ki ağzının ölçüsü yok. Türk ordusu için ‘satılmış’ gibi iğrenç bir ifade kullandı. Aynı milletvekili dün de Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de sismik araştırma yapmamasını dillendirmişti. Ve belli ki bu ağzın sahibi de yok!

Sonradan yaptığı açıklamada, “Ben bunu Sakarya’daki Tank Palet Fabrikası için söyledim” dese de zırva tevil götürmez. Milyonlarca kişinin anlayamadığını bir siz mi doğru anlıyorsunuz?

Ayrıca Tank Palet Fabrikası satılmadı ki... 25 yıllığına BMC-Katar ortaklığına kiraya verildi. Yerli BMC şirketinin payı yüzde 51. Burada bir düzeltme yapalım: Buranın sadece adı ‘Tank Palet’; burada tank yapılmıyordu, fırtına obüsleri üretiliyordu. Onların da üretimi durmuştu. Zira Suriye harekâtlarından sonra, Almanya bize ambargo uyguladı ve bu motorları vermemeye başlamıştı.

TBMM’de Savunma Komisyonu üyesi olarak görev yaptığımdan yakından biliyorum: Devletimiz, tank ihalesini önce 7 milyar dolar bedelle Koç’un savunma firmasına verdi. Ülkemiz yedi yıl bekledi, sonunda motoru ithal etmeye kalktılar. Yani Koç, taahhüt ettiği sürede motoru üretemedi.

Devletimiz ihaleyi iptal edip yeniledi, en iyi teklifi veren BMC ihaleyi aldı. BMC, Katarlı bir firma ile ortaklık anlaşması imzaladı. Üretilecek Altay tankının tüm mülkiyet hakları TSK’ya ait olmak kaydıyla ASELSAN, HAVELSAN, TÜBİTAK gibi firmalarımız da projeye dahil edildi. Ortaklık sadece hasılat paylaşımı şeklinde olacak, Katar sadece sermaye ortağı olacak ve tankın üzerinde herhangi bir hak iddia edemeyecek.

İşte Türkiye’nin yerli ve milli tank üretmesini hazmedemeyen dış güçler ve onların içimizdeki uzantıları, bu yerli ve milli hamleye karşı iftira kampanyası başlattılar.

Kimileri tank fabrikasını, kimileri orduyu, kimileri de Türkiye’yi sattığımızı söyleyip, yazıp çizdi.

Katar yerine başka Batılı bir şirket olsaydı, bu vaveyla koparılacak mıydı? Aynı Katar devletinin Batı’nın birçok ülkesinde milyarlarca Euro’luk yatırım ve ortaklıkları var. (Sadece Almanya’da 25 milyar Euro’luk yatırımı var.)

Katar, dost ve müttefikimiz olan bir ülke. Küçük ama zengin bir ülke. (Nüfusu 2 milyon, asker sayısı 12 bin, kişi başına düşen milli gelir olarak, dünyanın en zengin ülkesi)

Katar’da bizim askeri üssümüz var. En darda olduğu günde, Katar’ı biz koruduk. Bunu unutmayan Katar Emiri de bugün “Ölünceye kadar Türkiye’nin yanındayım, Erdoğan için canımı veririm” diyor.

Üstelik bunu Batılı müstevlilerin yüzüne karşı söylüyor.

Dikkat edin: İçimizdeki ve dışımızdaki vesayet aklı (akıl denirse tabii!), Türkiye’ye yaptırım uygulayan ülkelere ses çıkarmaz, onların her türlü yatırımına ve ortaklığına göz yumar ve hatta utanmadan onlardan demokrasi dilenmeye kalkar, velakin kanunlar ve hukuk çerçevesinde ülkemize katma değer üreten yatırımları yapan ülkeleri ve yatırımlarını eleştirir.

Vesayetin dilinin altında olup dillendiremediği asıl korkusu, Türkiye’deki savunma sanayisinin üretimindeki yerlilik oranının yüzde 20’lerden yüzde 70’lere çıkmış olmasıdır.

Belli ki Türkiye’nin bölgesel güç olması, hak ve çıkarlarını koruması, birilerinin uykularını kaçırıyor ve bu gidişle daha da kaçıracak.

Ne diyelim, şeytan azapta gerek!

X

Kandırılmayı sevmek!

Anlaşılmayan, tuhaf bir yanımız var: İster kendimiz isterse başkaları tarafından olsun, kandırılmayı çok seviyoruz.

Bu denli absürt halimizi yasalarımıza ve hatta anayasalarımıza bile yansıttık ve ‘tarafsız cumhurbaşkanı’ diye bir sıfat uydurduk. Bu yalana kendimiz inandığımız gibi, başkalarının da inanmasını salık verdik.

Malum, ilk üç cumhurbaşkanı partiliydi (Atatürk, İnönü, Bayar). İlk ikisi CHP’li, Bayar ise DP’liydi. 1950 yılına kadar zaten tek parti vardı; CHP’nin il başkanları hem belediye başkanı ve hem de valilik görevlerini yürütürdü derseniz, Celal Bayar’ın partili cumhurbaşkanlığına ne diyeceksiniz?

Zira Celal Bayar döneminde demokrasiyi, çokpartili hayatı yaşadık. Cumhurbaşkanının partisinin il başkanları, önceki dönemlerdeki gibi valilik ve belediye başkanlığı görevlerini de sürdürmezdi.

Sözde partisiz cumhurbaşkanlığı, bize 1961 anayasası ile getirildi. O anayasa, daha birçok tuhaflığı da getirmişti. Getirilenler dikkatle incelendiğinde, bunların her birisinin hükümetin elini kolunu bağlamak, onu iş yapamaz, işlevsiz kılmak için yapıldığını görürüz.

Bunun da temelinde, millete ve milletin seçip işbaşına getirdiklerine güvensizlik yatmaktadır. Mesela ucube bir senato ihdas ettiler; bu TBMM’den çıkarılacak kanunları tekrar görüşüp kabul ya da ret edecekti.

Senato üyeleri arasında, yaşadıkları müddetçe senatörlük yapacak eski Milli Birlik Komitesi üyeleri ‘temelli senatörler’, cumhurbaşkanının kontenjanından atanan senatörler ve eski cumhurbaşkanları tabii üye olarak yer alacaktı.

Yalnızca Celal Bayar “Ben ömrümce demokrasi için mücadele ettim, demokrasilerde tabii senatörlük yoktur” diyerek, teklifi reddetmişti.

12 Eylül darbesinden sonra hazırlanan 1982 Anayasası’nda Cumhuriyet Senatosu’na yer verilmedi ve böylece tabii senatörlük kaldırılmış oldu.

Yazının Devamını Oku

İnce hesaplar!

Normalde yirmi yıla yakın bir zamandır iktidarda olan AK Parti’de kaynama, fokurdama ve hatta bölünme olması gerekmez mi?

Nitekim bu iş için az uğraşılmadı. İçeride 80 FETÖ’cü milletvekili olduğu dahi iddia edildi.

Ama gelin görün ki AK Parti’de beklenen bölünme olmadı. Sadece, partiye hasbi değil, hesabi gelen birkaç kişi ayrıldı. Parti, eskisinden daha sağlam olarak ayakta kaldı. İşte buna, yel kayadan ne alır denir.

Ki sağda olsun solda olsun, bu büyüklükteki merkez partilerinde bölünme olması normal ve hatta kaçınılmazdır.

Siyasi partiler tarihimiz, bu hale tanıktır.

Şahsen benim de vaktiyle içinde yer aldığım AK Parti’nin bölünmemesinin ve onca yıpranmışlığına rağmen (iktidar yıpratır), canlı ve heyecanlı kalmasının iki sebebi vardır.

Birincisi, AK Parti kadrolarının hasbi olmaları, yani dava insanı olmaları ve genel başkan pozisyonundaki kişinin ‘lider’ olması.

Ne hazin bir manzaradır ki iktidara alternatif konumundaki CHP, milletçe geçtiğimiz başkanlık modelinin hâlâ farkında değil. Hâlâ eski şiirin rüzgârına yelken açıyor ve kaybettiği değirmeninin gürültüsünü arıyor!

Atı alan Üsküdar’ı geçmiş, bunların haberleri yok!

Yazının Devamını Oku

Terazi bu sıkleti çekmiyor!

Çok eski çağlarda insanlar uzun ömürlüymüş. Hz. Nuh’un 950 yaşında olduğu kitaplarda yazılıdır. Son devirlerde insan ömrü kısaldı, yüz yaşını aşanlar parmakla gösteriliyor.

Günümüz insanının bu kısacık ömründe görüp geçirdikleri, eskilerin görüp geçirdiklerinin binlerce yıllarına bedel ve hatta çok daha fazladır.

Hele yaşları 60’dan yukarı olan bu son nesillerin yaşayıp gördükleri, çağların toplamından fazladır. Diğer bir deyişle, bu son asırda yaşayanlar, asırlar boyu sürdürülen hayatın her kesitini (nimetini de külfetini de) yaşadı.

Ayağında ayakkabısı yoktu, sokağında ve evinde elektriği yoktu, değil cebinde, mahallesinde telefon yoktu. Erkekse, yamasız pantolonu, kızsa yamasız fistanı yoktu. Komşu komşunun külüne muhtaçtı; zira ateşi söndüğünde tutuşturacak kibriti, çakmağı yoktu.

Yol yoktu, iz yoktu; taşıma aracı ya hayvandı ya da bizzat insanın kendisiydi.

İnsanlar daha çok yerleşik yaşarlardı, köylerinden dışarı çıkmazlardı. Hasbelkader at veya öküz arabasıyla, kasaba görünümlü şehre gidip gelmeleri günleri alırdı.

Şehirden gelenler, gurbetten ya da hacdan gelmiş gibi karşılanır, onlar da yolda ve şehirde gördüklerini, askerlik hatırası gibi bir ömür boyu anlatırlardı.

Kısaca demem o ki, bugünkü yaşlı nesiller fakirliği de zenginliği de, açlığı da tokluğu da, varlığı da yokluğu da, elektriksizliği de, elektrik ve elektroniğin baş döndürücü gelişmişliğini de, envaı çeşit zulmü de hürriyeti de kağnıyı da otomobili de hızlı treni ve uçağı da abaküsü de faciti de bilgisayarı da radyoyu da televizyonu da interneti de, hâsılı bu kısacık ömürlerinde sayılamayacak çok şeyi gördüler. Hem de bu kısacık ömürlerinde.

Bu gidişle, kim bilir daha da neler görecekler.

Yazının Devamını Oku

İstemezük!

Türkiye’yi hâlâ eski Türkiye zanneden nadanlar, zehirlerini kusmak ve kaos oluşturmak için aportta bekliyorlar.

Her üniversiteye atandığı gibi, Boğaziçi Üniversitesi’ne de rektör atandı. Ki atanan rektör, bundan önce de iki ayrı üniversitede rektörlük görevi üstlenmişti. Atandığı bu yeni üniversitede de yüksek lisans ve doktorasını yapmıştı.

Bir kısım öğrenci, en doğal demokratik haklarını kullanarak rektörü istemediklerini dillendirdiler. Demokratik idarelerde birileri birilerini ister, birilerini istemez; bu durum onların en tabii hakkıdır.

Bu hakkın sözlü ve fiili olarak nasıl kullanılabileceği kanunlarda belirtilmiştir. Boğaziçili öğrenciler de aslında bunu yapmıştır; yapmak istemiştir.

Ama gelin görün ki aportta bekleyen karanlık odaklar, derhal durumdan vazife çıkardılar ve öğrenci kalabalığının içine karışarak, onları kanunsuz eylemlere kışkırttılar.

Düşünün, bunların içinde milletvekilleri(!) de var ve bunlardan biri aynen şu beyanda bulundu: “Kimse ‘Seçimle gidiyorlar’ sayıklamasının peşinden gitmesin artık.”

Ateşe benzinle giden bu kafa, ülkede demokratik mücadele verecek öyle mi?

Toplumsal olayların en tehlikeli yönü budur; bu yön, adeta bir maden gibi işletilerek masum şekilde başlayan olaylar, bir bakarsınız fecaate dönüşmüştür. Taksim-Gezi olaylarında da böyle olmadı mı?

Göstericilerin arasına karışan illegal örgüt mensupları, ülkenin dört bir tarafında ellerine geçirdikleri her şeyi yakıp yıkmadı mı? Ve alay edercesine

Yazının Devamını Oku

Anayasa ama nasıl?

Siyasetçi kalbinden konuşacağına karnından konuşunca, olan millete oluyor; milletin ihtiyacı olan anayasalar ve hatta kanunlar Meclis’ten çıkmıyor, çıkamıyor.

Parlamenter sistemle idare edildiğimiz vesayet döneminde, siyasi krizler yüzünden yönetimde istikrarı bir türlü sağlayamamıştık.

Kanunları çıkarmakta zorlanıyorduk; nerede kaldı ki 3’te 2 çoğunluk isteyen anayasa değişikliğini veya bütünüyle yeni bir anayasayı çıkarabilelim.

Bu yüzden de darbe anayasalarının ayıbıyla yaşayarak bu günlere geldik. O günden bugüne değin çeşitli maddelerini değiştire değiştire, mahut anayasayı tam bir yamalı bohça haline getirdik.

Bir önceki yasama döneminde yeni bir anayasa yapmak için girişimde bulunuldu ancak bilindiği üzere sonuçsuz kaldı. Üzerinde uzlaşılan 60 maddeyi bile çıkarıp uygulamaya koyamadık.

Yeni dönemde ise başkanlık modeline geçerek onlarca yıldır susamış olduğumuz yönetimde istikrara kavuştuk.

Bu demek değildir ki yeni sistem saat gibi işliyor ve hiçbir eksiği gediği yok. Yığınla var ve üstelik yeni sisteme göre uyum yasaları bile henüz çıkarılamadı.

Ama bilmeden ya da biliyorlarsa da art niyetlerinden olacak, parlamenter sistemde yasama-yürütme ve yargının birbirlerinden bağımsız ve bağlantısız iş gördüklerini ileri sürüyorlar.

Vaktiyle yasamada bulunmuş biri olarak ifade etmeliyim ki asla doğruyu söylemiyorlar. Zira vesayetin gölgesindeki parlamenter sistemde yasama (Meclis) ile yürütme (hükümet) iç içe girmiş ve bunların hepsi başbakanın emrindeydi.

Yazının Devamını Oku

Vesayet devri kapandı!

Başkanlık sistemine geçtik diye birileri hop oturup hop kalkıyor. Bunların hepsinin ortak derdi parlamenter sisteme dönmek, lakin sular tersine akıtılamaz.

O olmuş bitmiş bir iştir zira zaman geriye doğru işletilemez.

Eski sistemin vesayete endeksli olduğunu bilip savunamadıklarından, akıllarınca ‘güçlendirilmiş’ diye bir şey uydurdular ve bundan böyle, güçlendirilmiş parlamenter sistemi (ne demekse?) dillerine doladılar. İster iddia edildiği gibi güçlendirilmiş olsun, isterse güçlendirilmemiş olsun; eski sistem (bizdeki parlamenter sistem) tam bir bürokratik oligarşi idi.

Oligarşiyi Aristo şöyle tanımlar: “Kötülerin, kendi bencil amaçlarını gerçekleştirmek uğruna insanlara tahakküm etmek için kurduğu yönetim sistemi.”

İşte devletlerin işleyiş çarkını döndüren bürokrasi denilen yapı, insanların yararından ziyade, kendi amaçları doğrultusunda dönüyorsa, bu yapı bürokratik oligarşidir.

Bu yapıda, çalan da oynayan da bürokrasidir. Diğer bir deyişle atanmışlardır.

Bu yapının tipik özelliği milletin işlerini sürüncemede bırakmaktır; tek kelime ile devlet ve millet hayatının yerinde ‘patinaj’ yapmasıdır.

Atanmışlar (bürokratlar), kendilerini kalıcı, seçilmişleri (siyasetçi) gelip geçici gördüğünden, kendilerini mülkün sahibi addetmiş, seçilmişlere de yolcu diye bakmıştır.

Hükümet ömürlerinin ortalama 18 ayla sınırlı kaldığını düşünürsek –ki bizdeki ortalama budur- devlet işleyişindeki siyasetçinin etkisinin çok az ve hatta hiç olmadığını görürüz.

Yazının Devamını Oku

Erken seçim hayali!

Muhalefet partileri elbette ki erken seçimi arzular. Zira iktidara gelmenin yolu, ya zamanında ya da zamanından önce (erken) yapılacak seçimden geçer.

Bahse konu olan bu hal, normal demokrasiler için geçerlidir. Bizde ise hiçbir zaman normal demokrasi işletilemediğinden, iktidarlar daha çok seçim dışı yollarla (darbelerle) el değiştirmiştir.

Bunun da sebebi, bizdeki muhalefetin sandıktan ümidini kesmiş olmasındandır. Seçim yenilgisinden sonra “Bizim oyumuzla dağdaki çobanın oyu bir olur mu?” diye sayıklamaları da bundandır.

Bakınız, çok açık söylüyoruz: Muhalefet ne erken seçim talebinde ve ne de eski vesayet (parlamenter) sistemine dönmekte samimi değildir. Laf olsun torba dolsun kabilinden konuşmaktadırlar.

Hukuksal olarak erken seçim olabilmesi için iki şart var: Biri, parlamentoda 360 üyenin bu işe evet demesi. Değil muhalefet partilerinin, iktidar partilerinin bile parlamentoda 360 üyelikleri bulunmamaktadır.

Parlamentodan böyle bir karar çıkamayacağına göre, geriye bir şart kalıyor, o da Cumhurbaşkanı’nın bu işe karar vermesidir. Cumhurbaşkanı’nın böyle bir karar alabilmesi için kendi süresini de sonlandırması gerekiyor.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde, Cumhurbaşkanı ve onun hükümeti tam yetkiyle zaten iş başındadır. Ve daha 2-2.5 sene bu yetkilerini kullanabilirler. Ayrıca millet de onları 5 yıllığına seçti.

Cumhurbaşkanı’nın böyle bir durumda erken seçim kararını alması, akıl kârı mıdır? Öyle ya, millete yetki almak için gidilir; yetki zaten kendilerinde. Millet “Ne için bana geldin” demez mi?

Görüldüğü üzere her iki şıkta da erken seçim hayalden ibarettir.

Yazının Devamını Oku

Müslümanların işi zor!

İki kutuplu dünyadaki Müslümanlar, bugünkünden çok daha değişik metotlarla sömürülüyorlardı.

Kapitalizm komünizmi, komünizm de kapitalizmi bahane ederek, İslam ülkelerini kendilerine uydu haline getiriyor ve üzerlerinde tepiniyorlardı.

Komünizm yıkıldıktan sonra, rengi ve cibilliyeti ne olursa olsun, tüm sömürgeci ülkeler, hedef tahtasına Müslümanları ve İslamiyet’i koydular.

Bunun sebebi açıktı, zira emperyalistlerin iştahlarını kabartan ‘mama’, İslam coğrafyasında ve Müslümanların ellerinde bulunuyordu.

Geride yalnızca bahane kalmıştı, onu da bulmakta zorluk çekmediler: TERÖR!

Bunun için de İslamiyet’i terör dini, Müslümanları da terörist ilan ettiler.

Ve bunu her türlü iletişim araçlarıyla senelerce işlediler. Öyle ki, dünya kamuoyunda terörist dendiğinde Müslüman anlaşılır olmuştu.

Müslüman Araplar, karikatürlerde ellerindeki petrol hortumunu, Kalaşnikof silahı olarak kullanan teröristler olarak çizilip belleklere kazıldı.

Dolasıyla günümüzün geçer akçesi olan petrol ve diğer kaynaklar, bu teröristlerin eline bırakılamazdı.

Yazının Devamını Oku

Vesayete özlem duyanlar

İçimizden birileri, bilerek veya bilmeyerek eski vesayet dönemine özlem duyuyor. Bunlardan, bilmeyerek (düşüncesizce) bu hevese kapılanlara Allah akıl fikir versin demekten başka bir şey yapamayız.

Lakin vesayetin, milletiyle bu devleti nasıl uydu hale getirdiğini ve milletlerarası yarıştan koparıp geri bıraktığını görüp bildikleri halde, inat edenlere ve vesayet özlemiyle yanıp tutuşanlara bir çift lafımız olacak.

Sizler, elbette ki vesayet sisteminin hasretiyle yanacaksınız! Sizlerin bitini bu sistem kanlandırdı. Zira bu sistemden besleniyorsunuz; dün de tuzunuz kuruydu, bugün de.

Sizler hiçbir zaman üretmek, terlemek, koşmak, koşuşturmak, yetiştirmek, ekmek-biçmek, pazarlamak vb derdinde olmadınız! Zira hep hazıra kondunuz.

Ekmeğinin peşinde koşan ve bu uğurda çırpınan millete kene gibi yapıştınız ve bu milletin ensesinde sürekli boza pişirdiniz. Her halinizle asalaksınız.

Salgın olmuş, ölüm kol gezmiş, millet ekonomik sıkıntıya düşmüş, döviz almış başını gitmiş, dükkânlar aylar boyu kapalı kalmış, on binlerce insan işsiz kalmış ve daha onlarca olumsuzluklar ayyuka çıkmış; sizler için ne gam!

Tüm bu olumsuzlukların daha çok olmasını ve hatta milletin çeşitli felaketlerin altında ezilmesini, tükenmesini ve büyük çoğunluğuyla yok olmasını arzu ediyorsunuz!

Bunu da saklamıyor, pervasızca, edepsizce haykırıyorsunuz. Sizler bu devleti babanızın çiftliği, milleti de orada çalışan ve barınan kâhyalar (bürokratlar), işçiler (bunlar sizin yandaşlarınız) ve sizden olmayan milletin kahir ekseriyetini de sürü olarak görüyorsunuz!

Çiftliğin kâhyası konumundakiler, millete rağmen iş gören (görmeyen) kurşun askerleriniz, yani bürokratlardır. Bunlar, millete canından bezdirmek için varlar; düsturları,

Yazının Devamını Oku

ABD’de ne değişti?

ABD’de başkan değişti lakin ABD’nin içinde ve dışında müessir olan güçler yerli yerinde duruyor.

ABD, bizim gibi ‘sözde stratejik ortaklarına’ uyguladığı vesayet sisteminin daniskasını bizzat kendisi yaşıyor.

ABD’yi yöneten derin güçler (derin ABD), uyguladıkları politikalarla, tüm dünya ile birlikte kendi halkını da cambaza baktırır.

ABD devleti, klasik modelde bir şirketi andırmaktadır. Bu şirkette amaç, her ne olursa olsun kâr etmektir. Müşterinin memnuniyetsizliği, aldatılmış olması, pazarlama esnasında yalan ve hilenin sürüp gitmesi mühim değildir.

Asıl olan, pazarlanan (güdülen politika) satış hacminden elde edilen kârdır.

Yalanla, dolanla ve hileyle Irak’a saldırdı, bir milyondan ziyade insanı katletti, Irak’ı üçe böldü; tüm gerekçeleri yalan çıktı ama sonunda Irak petrolünün üzerine oturdu.

ABD’nin bahanesi, Saddam’ın sözde kimyasal silahlarıydı; öyle bir şey bulamadıkları gibi ‘pardon’ bile deme ihtiyacı duymadılar.

Başkan ve ekibi (bakanlar kurulu-başkanın sekretaryası), ABD şirketini işleten genel müdür ve yardımcıları konumundadır. CEO (genel müdür-başkan) iki dönemle sınırlıdır ama beklenen kârı sağlayamamışsa, bir dönem sonunda işine son verilir.

Tıpkı

Yazının Devamını Oku

Başpiskoposun kini!

Yunan başpiskopos, geçen hafta katıldığı bir televizyon programında “İslamiyet’in bir din olmadığını, Müslümanların da savaş yanlısı ve yayılmacı olduklarını” söyleyerek tarihte hiçbir din adamının etmediği, edemediği lafı etti ve kusmadığı kini kustu.

Malum, her kaptan içindeki sızar, belli ki bu başpiskoposun içi dışına yansımış ve diline vurmuş.

Böyle bir sözü değil bir din adamı, olsa olsa Yunanistan’daki ırkçı, faşist bir partinin militanı söyleyebilir.

Kini dini olan insan müsveddesi, bu olsa gerektir.

Başpiskopos efendi belli ki elindeki muharref (bozulmuş) İncil’i bile okuyup anlamaktan aciz. Anlayabilseydi, Allah’ın gönderdiği bütün dinlerin asıllarının bir olduğunu ve tüm semavi dinlerde, haksız yere bir insanı öldürmenin tüm insanlığı öldürmek kadar büyük bir günah olduğunu da idrak eder ve böyle bir iftira atmaktan sakınırdı.

Piskoposun elindeki Yuhanna İncili’nin 15. ayeti bakın ne diyor: “Ben gerçek asmayım. Ben asmayım, siz dallarsınız. Bende kalırsanız ve ben sizde kalırsam çok meyve verirsiniz. Bir kimse bende kalmazsa, kesilmiş bir dal gibi atılır ve kurur. Böyle dallar toplanır ateşe atılır ve yakılır.”

Ayrıca Matta İncili’nin 34. ayetinde “Yeryüzüne barış getirmeye geldiğimi sanmayın! Barış değil, kılıç getirmeye geldim.” Luka İncili 49. ayette “Ben dünyaya ateş yağdırmaya geldim. Keşke bu ateş daha şimdiden alevlenmiş olsaydı.”

Şimdi biz Müslümanlar, yukarıdaki metinlere bakıp da Hıristiyanlık din değildir diyebilir miyiz?

Tüm semavi dinlerin aslı birdir ve hepsi de insanların dünya ve ahiret mutluluğunu temin etmek için gönderilmiştir.

Yazının Devamını Oku

Dünyanın gözü ABD’de!

Ve beklenen gün geldi lakin pir geldi! ABD’de bugün devlet başkanlığı görevi devir teslim töreni yapılıyor.

Törenin yapılacağı Beyaz Saray ve Kongre Merkezi’nin etrafı, iç içe geçmiş beton bariyerlerle çevrilmiş. Duvarların üzeri dikenli tellerle örüldü. Binlerce asker ve polisin görev aldığı alanda, tabir caizse kuş uçurtulmuyor.

Bu manzarayı görünce, iç savaşta olan ya da terörle boğuşan 3. dünya ülkelerinin meydanlarını, resmi binalarını ve turistik otellerini hatırladık. Onların da etrafı, güvenlik kaygısıyla beton bariyerlerle çevrilidir. Polis ve asker kulübelerinin etrafına kum torbaları yığılmış, siperlikler yapılmıştır.

ABD’nin başkentinde halk, dükkânlarının sokağa bakan yüzlerini tahtalarla kapatmış. Herhangi bir terör eyleminin zarar ve ziyanından, mal ve mülklerini korumaya çalışıyorlar.

Yetkililer, halkın sokağa çıkmamasını ve devir teslim törenini evlerinden izlemesini, TV kanallarından sürekli anons ediyorlar.

Tüm dünyayı kendine gıpta ile baktıran ABD’ye ne oldu da bu hallere düştü, başkentini hayalet şehir haline getirdi?

6 Ocak’taki Kongre baskınındaki görüntülerde, elinde köleliğin sembolü olan bayrakları taşıyanlar bile vardı.

Sözde hürriyet timsali ABD, elinde bulundurduğu süper gücü, dünya halklarını köleleştirmekte kullandı. Her ülkeye tepeden baktı, kendinden olmayan halklara ve özellikle Müslümanlara köle muamelesi yaptı.

Bu uğursuz oyunu, aile kökleri Afrika kökenli bir aileye dayanan, bir önceki siyahi başkan (

Yazının Devamını Oku

Muhalefet bu değil!

Demokratik rejimlerin olmazsa olmazı, elbette ki muhalefettir. Ve bu muhalefet, iktidarların alternatifidir. Şu halde, nasıl ki iktidarların icraatlarında sorumluluğu varsa, muhalefetin de tenkit ve eleştirilerinde aynı oranda sorumluluğu vardır.

Muhalefet öyle işkembe-i kübradan sallamaz, milletin hayrına yapılan işlere kara çalmaz, hizmetlere mani olmaz, iftira atmaz, hakaret etmez, hemen herkesin görmekte olduğu şeyleri inkâr etmez.

Bunları yaparsa, kendi inandırıcılığını ve ciddiyetini ve halkın ona olan güvenini kaybeder, daha açık ifadesiyle lafı yalama yapar.

Bizdeki muhalefet, İttihat ve Terakki’den tevarüsle yıkıcı, karalayıcı, imha edici, inkârcı, mani olucu ve hepsinden önemlisi ayrıştırıcı bir geleneğe sahiptir. Bu durum, o gün bugündür öyle gelmiş böyle gitmektedir.

Dolayısıyla iktidarı yıpratıcı, silkeleyici ve hatta düşürücü yani sonuç alıcı muhalefet yapılmamış olur.

Bu yüzden olsa gerektir ki muhalefet, kendi içinde debelenip duruyor. Kabuğunu kırıp asla dışarıya nüfuz edemiyor.

Bakınız: AK Parti 18 yıldır iktidarda, CHP onca seçimi kaybetmesine rağmen hâlâ yüzde 20’ler bandında. Bu 18 sene esnasında sen nasıl bir muhalefet yaptın da iktidarı silkeleyemedin ve hâlâ iktidar ümidi olamadın, demezler mi insana? Muhalefet sorumsuz davranıp iktidarı haksız yere karaladığında, iktidarın yanlış yaptığında yaptığı haklı eleştiri bile havada kalıyor.

Hep yalan söyleyenin doğru sözüne de itibar edilmeyeceği gibi. Muhalefet yapmak, iktidar olma kadar ciddi ve sorumluluk gerektiren bir iştir ama...

Ülkenin hayati çıkarlarının söz konusu olduğu milli konularda, değil muhalefet, yalpa yapmak bile halkın nefretini celp eder.

Yazının Devamını Oku

ABD çatırdıyor!

ABD, 1945 yılından beri dünyanın idaresini elinde bulunduruyor.

Nasıl idare edebildiğinin cevabı ise en kısa anlamıyla, dünyanın bugünkü hemen her bakımdan yaşanılmaz halidir.

Yeni kıtanın bugünkü sakinleri, ev sahiplerini (eski sakinleri) öldürerek Amerika’yı mesken tuttular. İşledikleri cinayetler, katliamdan öte tam bir soykırımdı.

Üzerine oturdukları bu kan, gözyaşı ve zulmü unutturmak için ellerinde bulundurdukları emperyal gücü, büyük oranda propaganda amaçlı kullandılar.

Başta sinema olmak üzere tüm iletim araçlarını bu işe tahsis ettiler; amaçları zalimi mazlum, mazlumu zalim olarak tanıtıp göstermek ve bütün insanları bu büyük yalana inandırmaktı.

Bunu başardılar ve böylece Amerika kâbusunu, Amerika rüyası olarak kabul ettirdiler.

Vesayet demokrasisine geçen zavallı Türkiye bile ‘küçük Amerika’ olacağız diye ne ham hayaller kurmuştu.

Avrupa’nın çeşitli milletlerinden oluşan kaçkınlar güruhu, savunmasız, biçare insanlar üzerine yamyamlar gibi saldırdılar; zevk için insanları öldürüp dünyalarını başlarına yıktılar. Yerli halkın (Kızılderili) kanlarını emerek, semirdiler ve devletleştiler.

Aynı zulüm düzenine dünyayı sömürerek devam ettiler, büyük bir iştahla elan da devam etmekteler.

Yazının Devamını Oku

Vatan haini öyle mi?

Ebrehe’nin ordusunda da filler vardı, bu yüzden kendini en üstün ve asla yenilmez bellemişti.

Dağları, tepeleri, ovaları, çölleri aşıyor, önüne ne gelirse ezip geçiyordu. Yenilmez güçle, Allah’ın evi konumundaki Kâbe’ye yöneldi.

Kendi gücüne tapıyor ve herkesi de bu güce tapmaya zorluyordu. Sonunda, mutlak güç sahibi olan Allah’ı da tanımadı ve yenilmez sanılan fillerini (tank) Mekke’ye yöneltti.

Ebabil kuşları ağızlarındaki nohut büyüklüğündeki taşlaşmış çamurları atarak, Ebrehe’nin ordusunu “yenilip çiğnenmiş ekine çevirdi.”

Günümüzün yenilmez gücü de ABD idi. Herkese ve her şeye tepeden bakıyor, “Ben yaptım oldu” diyerek tüm dünyaya meydan okuyordu.

‘Amerikan rüyası’ diyerek göz boyadı, gerçekte zorbalığın daniskasını tüm dünyaya dayattı.

Dünyanın dört bir tarafındaki tüm yıkımların, acı, kan ve gözyaşlarının ardında, ABD’nin kirli eli ve ‘made in USA’ gizli-açık imzası vardı.

Güç zehirlenmesine kapılan Amerika, kendi dışındaki dünyada yalanları doğru, alçakları yüksek, yatayları dikey, mazlumları zalim, vatan haini teröristleri masum siviller, ülkelerini savunan polis ve askerleri katil polis, işgalci diye yaftalayarak dünyayı da tüm bu kepazeliklere inanmaya, inanmasalar da bu şekilde kabule zorladı.

Kimse de delinin zoruna bak demedi, diyemedi.

Yazının Devamını Oku

Sefil mantık!

Şu sefil mantığa bakar mısınız? Neymiş efendim, başörtülü hâkim olursa, onun vereceği kararın adaletinden şüphe edermiş. Buna göre hâkim olan hanımefendi, karar verdiği esnada başı açıksa adalet dağıtan oluyor, başını örtmüşse verdiği kararla zulmediyor!

İnsanları ayrıştıran, ötekileştiren, giyim-kuşam ve renklerine göre sınıflandıran bu ırkçı, faşist ve dayatmacı zihniyet yüzünden onlarca yıldır birbirimize kıyıyoruz.

Bu sefil anlayışa göre demek ki başı açık bir hâkimin karşısına, avukat, sanık veya tanık olarak başı kapalı kim gelirse, bunların da savunmaları ve tanıklıkları geçersiz, öyle mi?

Başı kapalı kişilerin savunmalarını ve şahitliklerini esas alıp kararlarınıza dayanak yapacaksınız; bunlar adaleti zedelemeyecek, bunları değerlendiren hâkimin kararı (vereceği hüküm), başının açık veya kapalı olmasına göre değer taşıyacak.

Peki, başı kapalı hâkimin adaletinden şüphe ettiniz de aynı hâkimin, hâkim olan eşinin (kocasının) vereceği karardan nasıl emin olabileceksiniz?

Yani kadın olunca kararı adaletsiz, erkek olunca adaletli mi?

Sizce adaletin ölçüsü başı açık olmak mı?

Aynı sefil mantık, bir de şöyle uyduruk bir gerekçe(!) bulmuş: Başörtüsü ayrıymış, türban daha başka bir şeymiş. Hatta ve hatta türban simgeymiş ve başkaldırı aracıymış.

Kadınların da tıpkı erkekler gibi başlarını örten çeşitli giysileri var; tercihi kendileri yapar ve buna kimse karışamaz. Bir erkek Lenin kasketi (işçi kasketi) giyse, başındaki isyan aracı diye yargılanabilir mi?

Yazının Devamını Oku

Etme bulma dünyası!

ABD Başkanı Trump göreve geldiği günden beri ateşle oynadı.

Klasik, alışılagelen siyasetçilerden değildi. İşinsanıydı ve zenginliği dillere destandı.

Cumhuriyetçi Parti’den başkan adayı oldu, rakibinden daha az oy almasına rağmen başkan seçildi.

Sahip olduğu zenginlikle beraber, ‘süper güç’ liderliği onu kontrolden çıkardı; kontrolsüz güç haline soktu.

Başta ABD olmak üzere tüm dünyayı bu ‘müstekbir’ (kendini beğenen, tepeden bakan) eda ile yönetmeye kalktı.

En zalimane kararları tüm dünyanın gözleri önünde, pervasızca imzaladı ve ilan etti.

Onun zamanında terör örgütleri alenen ve hatta küstahça desteklendi.

ABD, tarihi boyunca dünyayı ateşe verdi; nerede bir darbe varsa arkasında oldu. Trump döneminde bu kıvılcım ABD’ye de sıçradı.

Trump

Yazının Devamını Oku

FETÖ, vesayet, darbe!

Ta işin başından beri, bize reva görülen demokrasi illetlidir. Yani sağlıklı olmayıp hastalıklıdır.

Hemen her şey gibi, demokrasi de bize tepeden indirildi. Dolayısıyla tepedekilerin keyfine göre bir demokrasi modeli belirlendi.

Demokrasi, dışarıdan İnönü’ye dayatılınca (San Francisco kararları), kendince iktidardan düşmeme formülünü buldu ve ‘açık oy, gizli tasnif’ diyerek demokrasi adına şapkadan tavşan çıkardı.

1946 seçimleri işte bu yüz karası kanunla yapıldı. Bu durumda halk istediği kadar başka partiye oy versin, sayımı gizli yapan ‘kurşun askerler’ bunları CHP hanesine yazdılar.

Halk, jandarma nezaretinde, CHP’li muhtarın (yeni ağa türü) bacaklarının arasındaki seçim sandığına gidip, oyunu açıktan (verdiği partiyi göstererek) vermek zorundaydı.

Bütün bu baskı ve engellemelere rağmen CHP istenilen sonucu alamadı. Sandıkların büyükçe bir kısmını yakarak, denize atarak ve hepsinden önemlisi, sandık görevlilerinin karşı oyları da CHP’nin hanesine yazarak seçimi kazandıklarını ilan ettiler.

1950 yılı seçimlerine gelindiğinde, mahut yüz karası kanun (açıktan oy verip gizli sayılma) iptal edildi ve ilk kez dürüst, şaibesiz bir seçim yapılabildi.

Halkın oyları, yıllarca biriktirilen nefretle sandığa yansıdı ve CHP, o sandıklara gömüldü. DP 416, CHP ise 69 milletvekili çıkardı. Bu tablo, iki kelime ile ancak ‘öfke’nin ve ‘nefret’in sonucuydu.

Oysa CHP’nin tek başına iktidar olarak (zaten tek parti vardı) 27 yıllık yönetiminde ülkedeki tüm sivil-askeri bürokrasi tepeden tırnağa kadar CHP’liydi. Nitekim bunlardan askeri olan zevat,

Yazının Devamını Oku

Bu kafa demokrasiye engel!

Bize ‘öcü’ belletilen polis, asker ve jandarma baskısıyla sindirilmiş bir toplumuz.

Günümüz gençleri bilmezler, lakin bir zahmet babalarına, dedelerine sorup öğrensinler ve onlara anlatılacak ‘bu kafa’yı asla unutmasınlar.

O kafa ki, yedi başlı ejderha olup her an fırsatını kollamaktadır.

CHP’nin tek başına iktidarda olduğu devirlerde bir jandarma çavuşu, bir ilçe merkezini ve bağlı 7 pare köyü tir tir titretirdi. Yolun diğer bir ucunda bile olsa, jandarmayı görenler yolunu değiştirirdi.

Meteliğe kurşun atan köylüler, 4 lira olan yol vergisini vermediği (veremediği) için taşocaklarında ve yol inşaatlarında çalışmaya zorlanır ya da hapsi boylarlardı.

Köylünün yırtık pırtık, yamalı elbiselerle şehre inmesi ve o halde dolaşması yasaktı. Yabancılar görüp fotoğraflarını çeker ve bunları, Avrupa’da yayınlamalarından korkarlardı. Köylüyü perişan halinden kurtaracaklarına, kurtuluşu şehre inmelerini yasaklamakta bulmuşlardı.

Tahsildara yakalatmamak için ormana kaçırılan hayvanlar, jandarma marifetiyle yakalanıp köyün meydanına getirilip kelepçelenirdi. Sahipleri, parasızlıktan ve korkudan ortaya çıkamaz; güneşin altında günlerce aç-susuz bekletilen hayvanlar göz göre göre telef edilirdi.

İşte bu kafa, bize bugün ‘halkçılık’ ve ‘hayvan hakları savunuculuğu’ dersi vermeye kalkıyor!

Lut Gölü’nü Eiffel kulesi olarak yutturmaya çalışıyor.

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI