Satılan kim ya da ne?

Sadece doğayı değil, dilimizi de kirlettik. Kirli ve zehirli dilin en çirkin örneklerini politikacılarda görüyoruz. Oysa onlar, güya seçilmişler ve halka örnek olması gereken şahsiyetler.

Yunusumuz ne güzel söylemiş:

“Söz ola kese savaşı,

Söz ola kestire başı,

Söz ola ağulu aşı,

Bal ile yağ ede bir söz.”

Dokunulmazlık zırhına bürünen politikacı, muhatabına hakaret etmeyi, onu aşağılamayı maharet sayıyor. Bunu yaparak, yandaşlarının gözünde büyüyeceğini zannediyor.

Kendisi gibi üç-beş kişi böyle düşünebilir lakin halkın kahir ekseriyeti bu durumu yadırgar, hoş karşılamaz ve kem söz sahibine aittir der.

CHP Mersin Milletvekili’nin belli ki ağzının ölçüsü yok. Türk ordusu için ‘satılmış’ gibi iğrenç bir ifade kullandı. Aynı milletvekili dün de Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de sismik araştırma yapmamasını dillendirmişti. Ve belli ki bu ağzın sahibi de yok!

Sonradan yaptığı açıklamada, “Ben bunu Sakarya’daki Tank Palet Fabrikası için söyledim” dese de zırva tevil götürmez. Milyonlarca kişinin anlayamadığını bir siz mi doğru anlıyorsunuz?

Ayrıca Tank Palet Fabrikası satılmadı ki... 25 yıllığına BMC-Katar ortaklığına kiraya verildi. Yerli BMC şirketinin payı yüzde 51. Burada bir düzeltme yapalım: Buranın sadece adı ‘Tank Palet’; burada tank yapılmıyordu, fırtına obüsleri üretiliyordu. Onların da üretimi durmuştu. Zira Suriye harekâtlarından sonra, Almanya bize ambargo uyguladı ve bu motorları vermemeye başlamıştı.

TBMM’de Savunma Komisyonu üyesi olarak görev yaptığımdan yakından biliyorum: Devletimiz, tank ihalesini önce 7 milyar dolar bedelle Koç’un savunma firmasına verdi. Ülkemiz yedi yıl bekledi, sonunda motoru ithal etmeye kalktılar. Yani Koç, taahhüt ettiği sürede motoru üretemedi.

Devletimiz ihaleyi iptal edip yeniledi, en iyi teklifi veren BMC ihaleyi aldı. BMC, Katarlı bir firma ile ortaklık anlaşması imzaladı. Üretilecek Altay tankının tüm mülkiyet hakları TSK’ya ait olmak kaydıyla ASELSAN, HAVELSAN, TÜBİTAK gibi firmalarımız da projeye dahil edildi. Ortaklık sadece hasılat paylaşımı şeklinde olacak, Katar sadece sermaye ortağı olacak ve tankın üzerinde herhangi bir hak iddia edemeyecek.

İşte Türkiye’nin yerli ve milli tank üretmesini hazmedemeyen dış güçler ve onların içimizdeki uzantıları, bu yerli ve milli hamleye karşı iftira kampanyası başlattılar.

Kimileri tank fabrikasını, kimileri orduyu, kimileri de Türkiye’yi sattığımızı söyleyip, yazıp çizdi.

Katar yerine başka Batılı bir şirket olsaydı, bu vaveyla koparılacak mıydı? Aynı Katar devletinin Batı’nın birçok ülkesinde milyarlarca Euro’luk yatırım ve ortaklıkları var. (Sadece Almanya’da 25 milyar Euro’luk yatırımı var.)

Katar, dost ve müttefikimiz olan bir ülke. Küçük ama zengin bir ülke. (Nüfusu 2 milyon, asker sayısı 12 bin, kişi başına düşen milli gelir olarak, dünyanın en zengin ülkesi)

Katar’da bizim askeri üssümüz var. En darda olduğu günde, Katar’ı biz koruduk. Bunu unutmayan Katar Emiri de bugün “Ölünceye kadar Türkiye’nin yanındayım, Erdoğan için canımı veririm” diyor.

Üstelik bunu Batılı müstevlilerin yüzüne karşı söylüyor.

Dikkat edin: İçimizdeki ve dışımızdaki vesayet aklı (akıl denirse tabii!), Türkiye’ye yaptırım uygulayan ülkelere ses çıkarmaz, onların her türlü yatırımına ve ortaklığına göz yumar ve hatta utanmadan onlardan demokrasi dilenmeye kalkar, velakin kanunlar ve hukuk çerçevesinde ülkemize katma değer üreten yatırımları yapan ülkeleri ve yatırımlarını eleştirir.

Vesayetin dilinin altında olup dillendiremediği asıl korkusu, Türkiye’deki savunma sanayisinin üretimindeki yerlilik oranının yüzde 20’lerden yüzde 70’lere çıkmış olmasıdır.

Belli ki Türkiye’nin bölgesel güç olması, hak ve çıkarlarını koruması, birilerinin uykularını kaçırıyor ve bu gidişle daha da kaçıracak.

Ne diyelim, şeytan azapta gerek!

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

ABD çatırdıyor!

ABD, 1945 yılından beri dünyanın idaresini elinde bulunduruyor.

Nasıl idare edebildiğinin cevabı ise en kısa anlamıyla, dünyanın bugünkü hemen her bakımdan yaşanılmaz halidir.

Yeni kıtanın bugünkü sakinleri, ev sahiplerini (eski sakinleri) öldürerek Amerika’yı mesken tuttular. İşledikleri cinayetler, katliamdan öte tam bir soykırımdı.

Üzerine oturdukları bu kan, gözyaşı ve zulmü unutturmak için ellerinde bulundurdukları emperyal gücü, büyük oranda propaganda amaçlı kullandılar.

Başta sinema olmak üzere tüm iletim araçlarını bu işe tahsis ettiler; amaçları zalimi mazlum, mazlumu zalim olarak tanıtıp göstermek ve bütün insanları bu büyük yalana inandırmaktı.

Bunu başardılar ve böylece Amerika kâbusunu, Amerika rüyası olarak kabul ettirdiler.

Vesayet demokrasisine geçen zavallı Türkiye bile ‘küçük Amerika’ olacağız diye ne ham hayaller kurmuştu.

Avrupa’nın çeşitli milletlerinden oluşan kaçkınlar güruhu, savunmasız, biçare insanlar üzerine yamyamlar gibi saldırdılar; zevk için insanları öldürüp dünyalarını başlarına yıktılar. Yerli halkın (Kızılderili) kanlarını emerek, semirdiler ve devletleştiler.

Aynı zulüm düzenine dünyayı sömürerek devam ettiler, büyük bir iştahla elan da devam etmekteler.

Yazının Devamını Oku

Vatan haini öyle mi?

Ebrehe’nin ordusunda da filler vardı, bu yüzden kendini en üstün ve asla yenilmez bellemişti.

Dağları, tepeleri, ovaları, çölleri aşıyor, önüne ne gelirse ezip geçiyordu. Yenilmez güçle, Allah’ın evi konumundaki Kâbe’ye yöneldi.

Kendi gücüne tapıyor ve herkesi de bu güce tapmaya zorluyordu. Sonunda, mutlak güç sahibi olan Allah’ı da tanımadı ve yenilmez sanılan fillerini (tank) Mekke’ye yöneltti.

Ebabil kuşları ağızlarındaki nohut büyüklüğündeki taşlaşmış çamurları atarak, Ebrehe’nin ordusunu “yenilip çiğnenmiş ekine çevirdi.”

Günümüzün yenilmez gücü de ABD idi. Herkese ve her şeye tepeden bakıyor, “Ben yaptım oldu” diyerek tüm dünyaya meydan okuyordu.

‘Amerikan rüyası’ diyerek göz boyadı, gerçekte zorbalığın daniskasını tüm dünyaya dayattı.

Dünyanın dört bir tarafındaki tüm yıkımların, acı, kan ve gözyaşlarının ardında, ABD’nin kirli eli ve ‘made in USA’ gizli-açık imzası vardı.

Güç zehirlenmesine kapılan Amerika, kendi dışındaki dünyada yalanları doğru, alçakları yüksek, yatayları dikey, mazlumları zalim, vatan haini teröristleri masum siviller, ülkelerini savunan polis ve askerleri katil polis, işgalci diye yaftalayarak dünyayı da tüm bu kepazeliklere inanmaya, inanmasalar da bu şekilde kabule zorladı.

Kimse de delinin zoruna bak demedi, diyemedi.

Yazının Devamını Oku

Sefil mantık!

Şu sefil mantığa bakar mısınız? Neymiş efendim, başörtülü hâkim olursa, onun vereceği kararın adaletinden şüphe edermiş. Buna göre hâkim olan hanımefendi, karar verdiği esnada başı açıksa adalet dağıtan oluyor, başını örtmüşse verdiği kararla zulmediyor!

İnsanları ayrıştıran, ötekileştiren, giyim-kuşam ve renklerine göre sınıflandıran bu ırkçı, faşist ve dayatmacı zihniyet yüzünden onlarca yıldır birbirimize kıyıyoruz.

Bu sefil anlayışa göre demek ki başı açık bir hâkimin karşısına, avukat, sanık veya tanık olarak başı kapalı kim gelirse, bunların da savunmaları ve tanıklıkları geçersiz, öyle mi?

Başı kapalı kişilerin savunmalarını ve şahitliklerini esas alıp kararlarınıza dayanak yapacaksınız; bunlar adaleti zedelemeyecek, bunları değerlendiren hâkimin kararı (vereceği hüküm), başının açık veya kapalı olmasına göre değer taşıyacak.

Peki, başı kapalı hâkimin adaletinden şüphe ettiniz de aynı hâkimin, hâkim olan eşinin (kocasının) vereceği karardan nasıl emin olabileceksiniz?

Yani kadın olunca kararı adaletsiz, erkek olunca adaletli mi?

Sizce adaletin ölçüsü başı açık olmak mı?

Aynı sefil mantık, bir de şöyle uyduruk bir gerekçe(!) bulmuş: Başörtüsü ayrıymış, türban daha başka bir şeymiş. Hatta ve hatta türban simgeymiş ve başkaldırı aracıymış.

Kadınların da tıpkı erkekler gibi başlarını örten çeşitli giysileri var; tercihi kendileri yapar ve buna kimse karışamaz. Bir erkek Lenin kasketi (işçi kasketi) giyse, başındaki isyan aracı diye yargılanabilir mi?

Yazının Devamını Oku

Etme bulma dünyası!

ABD Başkanı Trump göreve geldiği günden beri ateşle oynadı.

Klasik, alışılagelen siyasetçilerden değildi. İşinsanıydı ve zenginliği dillere destandı.

Cumhuriyetçi Parti’den başkan adayı oldu, rakibinden daha az oy almasına rağmen başkan seçildi.

Sahip olduğu zenginlikle beraber, ‘süper güç’ liderliği onu kontrolden çıkardı; kontrolsüz güç haline soktu.

Başta ABD olmak üzere tüm dünyayı bu ‘müstekbir’ (kendini beğenen, tepeden bakan) eda ile yönetmeye kalktı.

En zalimane kararları tüm dünyanın gözleri önünde, pervasızca imzaladı ve ilan etti.

Onun zamanında terör örgütleri alenen ve hatta küstahça desteklendi.

ABD, tarihi boyunca dünyayı ateşe verdi; nerede bir darbe varsa arkasında oldu. Trump döneminde bu kıvılcım ABD’ye de sıçradı.

Trump

Yazının Devamını Oku

FETÖ, vesayet, darbe!

Ta işin başından beri, bize reva görülen demokrasi illetlidir. Yani sağlıklı olmayıp hastalıklıdır.

Hemen her şey gibi, demokrasi de bize tepeden indirildi. Dolayısıyla tepedekilerin keyfine göre bir demokrasi modeli belirlendi.

Demokrasi, dışarıdan İnönü’ye dayatılınca (San Francisco kararları), kendince iktidardan düşmeme formülünü buldu ve ‘açık oy, gizli tasnif’ diyerek demokrasi adına şapkadan tavşan çıkardı.

1946 seçimleri işte bu yüz karası kanunla yapıldı. Bu durumda halk istediği kadar başka partiye oy versin, sayımı gizli yapan ‘kurşun askerler’ bunları CHP hanesine yazdılar.

Halk, jandarma nezaretinde, CHP’li muhtarın (yeni ağa türü) bacaklarının arasındaki seçim sandığına gidip, oyunu açıktan (verdiği partiyi göstererek) vermek zorundaydı.

Bütün bu baskı ve engellemelere rağmen CHP istenilen sonucu alamadı. Sandıkların büyükçe bir kısmını yakarak, denize atarak ve hepsinden önemlisi, sandık görevlilerinin karşı oyları da CHP’nin hanesine yazarak seçimi kazandıklarını ilan ettiler.

1950 yılı seçimlerine gelindiğinde, mahut yüz karası kanun (açıktan oy verip gizli sayılma) iptal edildi ve ilk kez dürüst, şaibesiz bir seçim yapılabildi.

Halkın oyları, yıllarca biriktirilen nefretle sandığa yansıdı ve CHP, o sandıklara gömüldü. DP 416, CHP ise 69 milletvekili çıkardı. Bu tablo, iki kelime ile ancak ‘öfke’nin ve ‘nefret’in sonucuydu.

Oysa CHP’nin tek başına iktidar olarak (zaten tek parti vardı) 27 yıllık yönetiminde ülkedeki tüm sivil-askeri bürokrasi tepeden tırnağa kadar CHP’liydi. Nitekim bunlardan askeri olan zevat,

Yazının Devamını Oku

Bu kafa demokrasiye engel!

Bize ‘öcü’ belletilen polis, asker ve jandarma baskısıyla sindirilmiş bir toplumuz.

Günümüz gençleri bilmezler, lakin bir zahmet babalarına, dedelerine sorup öğrensinler ve onlara anlatılacak ‘bu kafa’yı asla unutmasınlar.

O kafa ki, yedi başlı ejderha olup her an fırsatını kollamaktadır.

CHP’nin tek başına iktidarda olduğu devirlerde bir jandarma çavuşu, bir ilçe merkezini ve bağlı 7 pare köyü tir tir titretirdi. Yolun diğer bir ucunda bile olsa, jandarmayı görenler yolunu değiştirirdi.

Meteliğe kurşun atan köylüler, 4 lira olan yol vergisini vermediği (veremediği) için taşocaklarında ve yol inşaatlarında çalışmaya zorlanır ya da hapsi boylarlardı.

Köylünün yırtık pırtık, yamalı elbiselerle şehre inmesi ve o halde dolaşması yasaktı. Yabancılar görüp fotoğraflarını çeker ve bunları, Avrupa’da yayınlamalarından korkarlardı. Köylüyü perişan halinden kurtaracaklarına, kurtuluşu şehre inmelerini yasaklamakta bulmuşlardı.

Tahsildara yakalatmamak için ormana kaçırılan hayvanlar, jandarma marifetiyle yakalanıp köyün meydanına getirilip kelepçelenirdi. Sahipleri, parasızlıktan ve korkudan ortaya çıkamaz; güneşin altında günlerce aç-susuz bekletilen hayvanlar göz göre göre telef edilirdi.

İşte bu kafa, bize bugün ‘halkçılık’ ve ‘hayvan hakları savunuculuğu’ dersi vermeye kalkıyor!

Lut Gölü’nü Eiffel kulesi olarak yutturmaya çalışıyor.

Yazının Devamını Oku

Gelen gideni aratmasın!

Yaşayan bilir derler ya, 2020 yılı geçti lakin nasıl geçtiğini yaşayanlara sorun! İşin daha da vahimi ise 2020 yılı bitmiş olmasına rağmen musibetlerinin devam ediyor olmasıdır.

Bu yüzden 2021 yılının, 2020’den daha iyi olacağını söylemek, iyi niyet temennisinden başka bir şey değildir. Zira perşembenin gelişi çarşambadan bellidir!

Uzatmaları oynayan yaşlı dünyamızın bugünlerine, boşuna ‘yevmülbeter’ (öncekilerini aratacak günler) dememişler.

Dünyanın bir noktasında, gözle görülmeyen bir virüs (COVID-19) çıktı, çok kısa bir zamanda dünyanın her tarafına yayıldı ve hemen her şeyi altüst etti.

Bu altüst oluş, rastgele söylenen bir kelime değildir. Dünyayı saran bu illetten sonra, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

İnsanoğlu arzı endam etmeden dünya sahnesi çok sakindi. Yaratılışı itibarıyla, cehaletiyle ve zalimliğiyle öne çıkan insanoğlu, dünyaya iskân ettirilince, kızılca kıyametin kopacağı belliydi.

Çünkü daha işin başında Allahü Teala, böyle bir mahlûkunu dünyaya göndereceğini meleklere söyleyince, onlar “(...) Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler.

Yaratılacak bu kişinin (insan) ‘halife’ (ilahi iradeyi temsil eden, uygulayan ve uygulatan) olacağı kendilerine bildirildiği halde, melekler “Niçin?” diye sormaktan kendilerini alamadılar.

Zira her an tesbih (Allah’ı eksik sıfatlardan uzak tutmak, şanını, yüceliğini anmak) etmekte olan melekler, bu hallerini yeterli zannettiler.

Yazının Devamını Oku

Aşağılık kompleksi (2)

Dinimizi dinleyip onun gereklerini yerine getirdiğimiz zaman en üstündük. Batı’da bildiğimiz hemen her şey bizden gitmiş. Bakın nasıl? Dünya çapındaki bilim insanımız, merhum Prof. Dr. Fuat Sezgin Hoca’dan özetleyerek:

“711 yılında İberik Yarımadası’nın alınmasıyla, İslam dünyası ile Avrupa’nın batısı arasında köprü kurulmuştu. İslam dünyasının merkez ve doğusunda keşifler çağına geçen bilimler, gecikmeden İberik Yarımadası’na ulaşıyordu. Bu bilimler onuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren bazı tercümelerle ve aletlerle Fransa’ya, oradan İngiltere’ye yol almaya başladı ve Orta Avrupa’ya geçti...”

“İkinci yol 11. yüzyılın ikinci yarısında başladı, Güney İtalya üzerinden oldu. İlk ziyaretinde İtalya’daki tıp bilgisinin sefaletini gören Cezayirli bir tacir, Afrika’ya dönüp birçok tıp kitabıyla Güney İtalya’ya geldi. Böylece 25 kitap Latinceye çevrildi. Bu güney yolu çok kısa bir zaman sonra, Kuzey Afrika’dan, özellikle Suriye’den Arapça kitapları ve İslam dünyasında süratle gelişmekte olan teknolojiyi, bu arada kâğıdı ve kâğıt teknolojisini Avrupa’ya taşıdı...”

“Üçüncü ana yol, İslam dünyasının doğusunu Tebriz, Erzurum, Trabzon üzerinden Bizans’ın başkenti İstanbul’a, oradan da İtalya’ya, Doğu ve Orta Avrupa’ya bağlıyordu.”

“Hem İtalyan papazlar ve hem de Bizanslılar Arapçadan tercüme ettikleri bilim kitaplarına kendi adlarını veya eski Yunan bilginlerinin isimlerini veriyorlardı.

İbn-i Sina, ‘Avicenna’ adıyla Avrupa’ya 700 yıl boyunca tıp hocalığı yapmıştır. Yani Avrupa üniversitelerinde, asırlar boyu onun kitabı okutulmuştur.”

“Miladi 9. yüzyılın ikinci yarısında Sabit bin Kurra, Arşimet’in çözümlerini tanımadan, entegral çözümün tamamıyla ayrı ve ilginç misallerini bize bırakmıştır...”

“Yine aynı yıllarda Ebu Cafer el-Hazin 3. dereceden bir denklemi ilk defa çözdü. 11. yüzyılın ikinci yarısında bu denklemlerin sunumunu Ömer Hayyam sağladı (Oysa Ömer Hayyam’ın bu yönü bize hiç okutulmadı). Dördüncü derecede denklemlerin sunumunu ise, 15. yüzyılda Gıyaseddin Kaşi yaptı.”

“Düzlem trigonometrisi, bir açının sinüsü, kosinüsü veya tanjantı anlamında, İslam dünyasında 9. yüzyıldan itibaren kesin ifadesini ve gelişmesini bulmuş, bu süreçte küresel trigonometri miladi 11. yüzyılda tam yapısını kazanmıştı.”

Yazının Devamını Oku

Aşağılık kompleksi (1)

Bizi biz yapan değerleri, yani benliğimizi kaybettiğimiz günden beri kendimizi arıyoruz!

En büyük yanlışı dinimiz hususunda yapıyoruz. Çünkü aldığımız çarpık eğitimle, dinimizi bilmediğimizden hem ona düşman oluyoruz ve hem de onu başka dinler gibi zannediyor ve hafife alıyoruz.

Bu yüzden “Din bizi geri bıraktı” diyoruz. Halbuki din (İslamiyet) bizi ilerletti ve her daim ilerletir. Zira İslamiyet’te iki günü müsavi (eşit) olan ziyandadır.

Bugünün dünden ileri olmasını şart koşan bir din, ‘irtica-gericilik’ ile anılabilir mi?

Bizde ise bir kesim için din gericilikle anıldı ve anılmakta. Çünkü biz hâlâ ‘orta çağ karanlığı’ deyip duruyoruz! Ne dediğimizi kendimiz de bilmiyoruz. Tarih hususundaki cehaletimiz paçalarımızdan akıyor.

Evet, orta çağda Avrupa karanlıktaydı; hem de zifiri karanlıktaydı. Ama aynı orta çağda İslamiyet, bir güneş gibi doğmuş; doğudan başlayarak tüm dünyayı aydınlatıyordu.

Şu ana kadar Batı’daki tüm aydınlanmalarının temelinde İslam’ın aydınlığı (nuru) vardır.

Ama bize bu öğretilmedi; Batı’nın engizisyon karanlığında, Hıristiyanlıkla beraber İslamiyet de mahkûm edildi.

Kilise (Papalık), dünyayı tepsi gibi düz sandı, yuvarlaktır ve dönüyor diyenleri astı. Papa ve papazlar, Tanrı’nın vekilliğine soyundu ve daha dünyada iken insanları (krallar dahil) yaktı; dünyayı insanlara yaşanmaz kıldılar, hayatı cehenneme çevirdiler.

Yazının Devamını Oku

Din, demokrasi ve CHP!

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı, bu kez, Hz. Mevlânâ’yı anma töreni adı altında bir skandala imza attı ve böylece CHP’nin tarihteki faşizan zihniyetini bir kere daha sergiledi.

Sözde dini bir ritüeli, dinin yasakladığı ve asla hoş görmediği şekillerle bezeyerek icra ettiler.

Akılları sıra Türkçeleştirdiler, böylece anlaşılmasını sağlamış oldular! Daha önemlisi, kızlı-erkekli (karma) sema gösterisi yaparak, aynı dinin haram dediği eylemi ibadet diye sunarak, zaten çığırından çıkarılmış olan Mevlevi ayinine, adına da ‘Mevlevi mukabelesi’ diyerek tüy dikmiş oldular.

Dini ayrı tutarak soralım: Beethoven’in 5. senfonisini icra ederken, bu denli bir kepazeliği sergileyebiliyor musunuz? Onun anlaşılmasını(!) sağlamak için Türkçeleştiriyor musunuz?

Geçen haftaki makalede de izaha çalıştık: Laiklik, devlet işleriyle dinin ayrı tutulması ve bunların her ikisinin de (devlet ve din) birbirinin işine karışmamasıdır, müdahale etmemesidir.

Bakınız: Vaktiyle CHP, ezanı metazori olarak (dayatarak) Türkçe okuttu, halk bundan çok rahatsız oldu.

Menderes (DP) çıkardığı kanunla ezanın asli lisanıyla da okunabileceğini düzenledi. Dikkat edin, asli lisanı ile (Arapça) okunsun diye dayatmadı, demokrasinin gereği olarak serbest bıraktı, Arapça da okunabilir dedi.

Ama halkın özlem ve beklentisine bakın ki o günden beri ezan asli lisanıyla okunuyor.

CHP (iktidar olduğu dönemlerde) devleti din işlerine bulaştırdı hatta dine yeni bir şekil vermeye kalkıştı. CHP bu yüzden ilk serbest seçimin yapıldığı günden (1950) beri iktidar yüzü görmüyor.

Yazının Devamını Oku

Küresel facia!

Bilişim teknolojisi gelişip tüm insanlığın ufkunu tutmaya doğru gittikçe, dünya küçülüp bir köy halini alıyor ama bunun yanında insanlığın bunalımları artıyor, dertleri çoğalıyor ve insan gittikçe mutsuzlaşıyor.

Sonuç: Tüm toplumlarda mutlu insan parmakla gösterilebiliyor.

İnsanoğlunun madde adına gerçekleştirdiği tüm keşifler, kendisi için aslında birer oyuncaktan ibaret. Lakin manasını ihmal ve hatta inkâr eden insanoğlu maddeyi öylesine yüceltip kutsadı ki vaktiyle amiri olduğu maddenin emrine girerek memuru derekesine indi; elindeki maddenin esiri, kölesi oldu.

Eve, sokağa, kafeye, çarşıya, okula, AVM’ye, meydan yerine, daireye... Nereye bakarsanız bakın, insanları teknolojinin tutsağı olarak görürsünüz.

Ne tuhaf değil mi? Artık hiç kimse kendisi değil, kendi hayatını yaşamıyor, yaşayamıyor.

Sanal âlemde, kendinde olmayarak, yalnız başına uçuyor. Bindiği alametle, hızla kıyamete doğru gidiyor.

Hani insan sosyal varlıktı? Hemcinsleriyle ve doğayla, doğadakilerle müşterek bir hayat kurardı?

Oysa yalnızlığın daniskasını yaşıyor.

Yalnız, lakin yalnızlığının farkında bile değil.

Yazının Devamını Oku

21. yüzyıl

Geçen asrın başlarında yapılan büyük savaşla dünyanın dengesi altüst oldu. Zira meydan yeri, tamamen emperyalist güçlere kaldı.

Onlar da savaşın galipleri olarak, kendi aralarında anlaşıp dünyayı taksim ettiler.

Bu kurt taksiminin özeti, benimki benim, seninki de benim anlayışıdır. Dolayısıyla dünya üzerinde hiçbir devlet kendi haline bırakılmadı; hemen hepsi bir yere (emperyalist devlete) payanda yapıldı.

Cihan imparatorluğumuzun yıkılmasıyla birlikte biz Türkler, bu taksimde kaybeden taraf olduk. Zaten büyük savaşın asıl amacı, Türk’ün gücünü tarih sahnesinden silmekti.

Sonuçta bizi öldü diye bıraktılar. Zira alınan onca yaralardan sonra, onlara göre kurtuluşun ve yeniden dirilişin imkân ve ihtimali yoktu.

Geçen bu yüz sene esnasında beyin zarımızda sülük emzirdiler, biz kıvrandıkça onlar üzerimizde horon teptiler. Bizi insan saymadılar (şimdi yaptıkları gibi) ve şeytan azapta gerek dediler!

Bize kerhen lütfettikleri karakuşi demokrasiyi bile hazmedemediler. Her on yılda bir darbe yaptırarak, bizi adeta ‘tımarhanelikler’ gibi, meşguliyetle tedaviye tabi tuttular.

Bir adım ileri atmak istediğimizde, beş adım geri düşürdüler.

Envaı çeşit terör örgütlerini üzerimize salıp mevcut olan kıt imkânlarımızı da heder ettirdiler.

Yazının Devamını Oku

Yine laiklik!

Laiklik, başlangıcından (Bizim anayasaya giriş tarihi: 5 Şubat 1937) beri yanlış anlaşıldı ve dolayısıyla yanlış uygulandı.

Laiklik, en genel anlamıyla devlet işleriyle dinin ayrılması, dinin devlet işlerine karıştırılmaması demektir. Yani laiklik, kişileri değil, devleti ilgilendiren bir mefhum; dolasıyla devlet laik olur veya olmaz, kişiler değil.

Kişiler dindar (inanan) veya seküler (inanmayan) olur.

Laik devlet, her çeşitten inanana ve inanmayana eşit mesafededir. O devlette yaşayan insanların inanmaları veya inanmamaları devleti bağlamaz.

Biz asıl hatayı devleti veya devlet kurumlarını idare eden insanlar üzerinden yapıyoruz. Bu kişilerin dindarlıkları (inançlarını yaşamaları), söz gelimi namaz kılmaları, Kuran-ı Kerim okumaları, müzeyi aslına (camiye) çevirmeleri, imam-hatip liseleri, ilahiyat fakülteleri açmaları, dini içerikli söylemde bulunmalarını vb laikliğin ihlali olarak algılıyoruz.

Dikkat edilirse, bunların hiçbirisi devletin işleyişi ile ilgili değildir.

Tipik örnek cumhurbaşkanlarıdır; birinin inançsız olması laikliğe aykırı olmadığı gibi, bir diğerinin inançlı olması ve bu inancını şahsi olarak yaşaması (ibadet etmesi) laikliğe aykırı bir durum teşkil etmez.

Yani inanıp inanmamaları, inançlarını yaşayıp yaşamamaları sadece kendilerini bağlar; bu durumların devletin işleyişi ile bir ilgisi yoktur. Zira inanan da inanmayan da devleti, mevcut anayasa ve kanunlar muvacehesinde idare ettiler ve ediyorlar, etmek zorundalar.

Ayrıca Meclis’ten çıkarılacak kanunların da anayasaya uygunluğu zorunludur.

Yazının Devamını Oku

İşte ABD bu!

20 Ocak’ta görevi teslim edecek ABD yönetimi, giderayak Türkiye’ye olan kinini kustu.

Belli ki bir dizi yaptırım maddeleriyle Türk savunma sanayisini durdurmak istiyorlar. O savunma sanayisi ki son birkaç yıldır yaptığı hamlelerle dosta güven, düşmana korku saldı.

Türk savunma sanayisi İHA, SİHA ve TİHA’larla (Suriye, Libya, Dağlık Karabağ’daki etkinlikleriyle) tüm dünyaya parmak ısırttı.

Türkiye ürettiği bu yeni keşiflerle, savaşın konseptini değiştirdi.

İngiliz Savunma Bakanı bile “Savaş sanayisi teknolojisinde Türklerden geride kaldık” ifadesini kullandı.

Türkiye’yi, kıskanılacak bu duruma, başta ABD olmak üzere sözde dost ve müttefikimiz olan ülkeler getirdi! Tarihte emsali görülmemiş bu denli kötü komşuların, akıl almaz hal ve tavırları Türkiye’yi mal sahibi yaptı.

Üstelik bu hal yeni de değil, zira biz bunların cemaziyelevvellerini de biliriz, cemaziyelahirlerini de.

1963’te Türkler Kıbrıs’ta kesilirken Türkiye müdahale etmek istedi (kısmen etti de) ABD Başkanı Johnson, Başbakan İnönü’ye tehdit mektubu gönderdi. Mektupta ABD “Kıbrıs’ta Rumlar, Türkleri kesecek, siz anavatan olarak müdahale edemezsiniz, sadece seyirci kalabilirsiniz. En ufak bir girişimde bizi (ABD’yi) karşınızda bulursunuz. ABD’nin ve NATO’nun size sağladığı hiçbir silahı, Kıbrıslı Türkleri savunma amaçlı kullanamazsınız” demeye getirdi.

1974’te Kıbrıs Barış Harekâtı’nı yaptık, Mehmetçiğin olmazsa olmazı, elindeki piyade tüfeğini bile (G3) kullanamazsınız dediler, Türk askeri sopayla savaşa gitsin istediler. Ardından uzun yıllar sürecek silah ambargosunu dayattılar.

Yazının Devamını Oku

Geçti Bor’un pazarı!

Dünya değişti, değişiyor ve daha çok değişecek. Üstelik bu değişim, baş döndürücü hızla olacak. Değişkenliğin kodlarını yakalayıp gereğini yapabilenler kârlı çıkacak; kendilerini bu yeni düzene uyduramayanlar ziyan olacaktır.

Türkiyemiz işte dünyadaki bu değişime ayak uydurduğu, bu uğurda yoğun bir gayretin içinde olduğu için, diğer bir deyişle, canını kayırabildiği ve haklarını savunu, emperyalizme peşkeş çekmediği için hem AB’nin ve hem de ABD’nin hedefinde.

Emperyalizm böylesi bir Türkiye’yi istemiyor, onlar alışageldikleri eski Türkiye’yi istiyorlar.

Kafasına vurup lokmasını ağzından aldıkları bir Türkiye istiyorlar. Zira şimdiye kadar hep böyle olmuştu.

Laf dinleyen, uslu ve uydu bir Türkiye’yi dost ve müttefik biliyorlar. Kendi Hıristiyanlık ahlak ve hassasiyetleriyle söyleyecek olursak, bir yanağımıza vurduklarında –ki şimdiye kadar hep ama hep vurdular- diğer yanağımızı uzatmamızı bekliyorlar.

Yani onlar hep ağa olacak, sığıra biz bakacağız, sütünü sağıp onlara vereceğiz.

Bu durumu tarihteki alışkanlıklarından tevarüs ettiler. Nitekim daha düne kadar, Kızılderililere ve zencilere aynını yapmışlardı. Başkalarının sırtından geçinmeye alıştıkları için aynı alışkanlıklarını bugün de sürdürüyorlar.

Dost ve müttefik dedikleri Türkiye’ye ihtiyacı olan silah ve mühimmatı vermediler (hâlâ daha vermiyorlar); kötü komşu insanı mal sahibi yapar gereğince, Türkiye savunma silahlarını üretti, üretmeye devam ediyor.

Hem de Türkiye’nin ürettikleri (SİHA) karşısında, gözleri fal taşı gibi açılıyor.

Yazının Devamını Oku

Karabağ zaferi

Can Azerbaycan 30 yıldır kan ağlıyordu.

Dünyanın sözde en güçlü ve en medeni ülkeleri, bu haksızlığa el koyarak, giderilmesi için çaba harcayacaklardı.

ABD, Rusya ve Fransa’dan oluşan Minsk grubu, hak ve hakikati arayacakları yerde, zalimin yanında yer aldılar ve işi tek kelime ile sürüncemede bıraktılar.

Ne zalimin zulmü ne de mazlumun gözyaşı onlar için bir şey ifade ediyordu.

Akılları sıra işgali zamana yayıp unutturacaklardı. Yine onlara göre nasılsa Türk dünyası paramparça edilmiş, üstelik Türklükleri bile kendilerine unutturulmuştu!

Daha da unutturulması için aralwarındaki fiziki ve manevi bağlar koparılmalıydı ve koparılacaktı.

Onlara göre bu işgalle koparıldı. Zira Karabağ’ın Ermenistan’a işgal ettirilmesi, Türk dünyasına karşı yeni bir Çin seddi inşasıydı.

Ne hazindir ki bu seddi dik tutabilmek uğruna İran bile Ermenistan’ın yanında yer aldı. Halbuki İran’ın yarıya yakını Azeri Türkü’dür, diğer yarısı da Azerbaycanlılarla aynı inancı (mezhep olarak) paylaşmaktadır.

Öte yandan Ermenistan’la ortak hezimete uğramanın şaşkınlığıyla Fransa, meclisinde aldığı bir kararla Dağlık Karabağ’ın sözde bağımsızlığını tanıdı!

Yazının Devamını Oku

Devlet ve siyaset kurumu

Yanlış ve eksik bilgilerle doğru hükme varamazsınız.

Devleti yeterince tanımadığımızdan olacak, siyaset kurumunu hep karalayarak bu günlere geldik. Daha açık ifadesiyle, siyaset kurumuna sürekli haksızlık ettik ve onu hiç hak etmedikleri şekilde aşağıladık ve sürekli istiskal ettik.

Siyaset kurumu tek başına iktidara geldiğinde bile muktedir olabiliyor mu? Olması gerektiği şekilde söz sahibi mi, eski tabirle salahiyetli mi?

Nerdeee! İçi beni dışı seni yakar misali, tek başlarına gelen iktidarlar bile ‘hükümetçilik’ oynayıp gittiler.

Devletin idaresini sözde seçilmişlere, siyaset kurumuna verdik ama devlet hep başka telden çaldı; siyasetçi de o çalınanı dinlemek ve itaat etmek zorunda bırakıldı.

Parlamenter demokratik sistemde (bizdeki ucube şekliyle) tek başına bir parti ya da birkaç partili koalisyonlar, hükümeti kuruyor, parlamentoda çoğunluğu teşkil ediyor. Kanun çıkarabiliyor lakin anayasayı değiştiremiyor (yeterli çoğunluğu yoksa) ve bürokraside yalnızca kısıtlı sayıda atama yapabiliyor.

Üst düzey bürokratların atamaları üçlü kararname ile (ilgili bakan, başbakan ve cumhurbaşkanının imzalaması) gerçekleşebiliyordu. Cumhurbaşkanı imzalamasa, hükümet atama yapamıyordu. Nitekim bütün başbakanlar bu durumdan çok çekmiş ve davul bizim boynumuzda tokmak başkasının elinde diyerek sürekli yakınmışlardır.

Cumhurbaşkanı Necdet Sezer, AK Parti’nin 1. döneminde (2002-2007), tek bir atama kararnamesini bile imzalamadı ve koca ülke bürokraside 5 yıl boyunca vekâletlerle idare edildi.

Malum, 2. büyük savaştan sonra Türkiye, ABD’nin güdümüne sokuldu. 1945-50 arasında iki ülkenin yapmış olduğu anlaşmalara bakın, Türkiye’nin gerçekten bağımsız olmadığını görürsünüz. (Yüz milyon dolarlık bir yardım karşılığında, kendi ürettiğimiz uçak ve silah fabrikalarından bile vazgeçtik!)

Yazının Devamını Oku

Müslüman mahallesinde salyangoz satmak!

Dünya Müslümanları olarak ahir zamanın tipik yansıması olan garipliği, sahipsizliği ve bin bir parçaya bölünmüşlüğü yaşıyoruz.

Devlet-i Âliye (Osmanlı) yıkılıp tarih sahnesinden çekildikten sonra, İslam dini ve Müslümanlar, beşer planında sahipsiz kaldı.

Paramparça edildiler ve her bir parça kapanın elinde kaldı ve halen de kalmaya devam ediyor.

Kapanlar da Müslümanları ve Müslümanlığı, (çoğu kez içeriden) istedikleri kalıplara sokup çığırından çıkardılar.

Müslümanlık o hale getirildi ki sözde şeriatla idare edildiklerini iddia edenler, gerçek Müslümanlığın en uzağında olanlar. Müslümanlığın en kutsal beldeleri (Mekke, Medine), böylelerinin elinde adeta esaret hayatı yaşıyor!

Devlet memuriyetindeyken, Suudi kraliyet ailesinden birisiyle tanışmıştım (annesi Türk’tü). Cennetin ve cehennemin dünyada olduğunu söylemişti, kendisi de oruç tutmamak için Türkiye’ye gelmişti!

Malum, İngilizler Suudi Arabistan’ı Osmanlı’dan alıp iki aileye teslim etti. Bunlardan Muhammed bin Abdülvehhab ailesine dini (Dinin bozulmuş şekli olan Vehhabilik), Muhammed bin Suud ailesine de devleti teslim etmişlerdi.

Onlar da dini bütünüyle çığırından çıkararak kurdukları Vehhabilik’le, kendileri gibi inanmayan tüm Müslümanları kâfir ilan ettiler. O gün bugündür, ellerindeki petro-dolar gücüyle Vehhabiliği tüm İslam beldelerine yaymak için büyük gayret sarf etmektedirler.

Türkiye de İslam dininin içinde yetiştirilen bu zehirli otlardan ziyadesiyle nasiplendi.

Yazının Devamını Oku

Din ve bilim

Dinle bilimi ayrı ve hatta birbirine karşı görüp değerlendiren zavallılar derin bir aymazlık ve büyük bir yanılgı içindedirler.

Böylesi, bilim insanı olup dini inkâr ediyorsa dinden bihaber, dindar olup bilimi inkâr ediyorsa, bilimden bihaberdir.

Ve insan bilmediğinin düşmanıdır. Bilseler, her ikisi de ne dini ve ne de bilimi inkâr edecektir.

Dinsizin tekinin din düşmanı olması ve aleyhinde konuşması neyi ifade ediyorsa, bilimden nasipsiz zırcahil birisinin de bilim düşmanı olması ve onun aleyhinde olması aynı şeyi ifade eder.

Yani her ikisinin söylediklerinin en ufak bir değeri yoktur.

Bakınız: Bilimin tek kelime ile özeti determinizmdir (gerekircilik); yani her oluşumda sebep-sonuç ilişkisinin varlığı.

Peki, din bu konuda ne diyor? Bilimden farklı bir şey mi söylüyor? Determinizmi inkâr mı ediyor?

Din de evrende her şeyin bir sebeple (fizik, kimya, biyoloji kuralları paralelinde) olduğunu, sebepsiz hiçbir şeyin olmadığını söylüyor.

Ve insana sebeplere yapışması emrediliyor. Burada hemen herkesin yanlış yorumlayıp dini töhmet altında bıraktığı

Yazının Devamını Oku