Paylaş
İmam-ı Rabbani Hazretleri buyuruyor ki:
‘Bu ayda yapılan nafile ibadetlere (nafile namaz, zikir, sadaka vb.) farz sevabı, farz ibadetlere ise yetmiş farz sevabı verilecektir. Bu ayda bir oruçluya iftar verenin günahları af olur, cehennemden azat olur. Bu ayda rahmet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır. Şeytanlar zincirlere bağlanır. Allahü Teâlâ bu mübarek ayda O’nun şanına yakışacak, kulluk yapmayı ve Rabbimizin razı olduğu, beğendiği yolda bulunmayı, hepimize nasip eylesin! Âmin.
Ramazan ayına hürmet edip onu ibadet ve taat ile geçirenin bütün senesi hayır ve başarılarla dolu geçer. Bunun aksi olursa, o kişinin bütün senesi zarar ve ziyan içinde geçer’.
Dolayısıyla bu mübarek ay, bağışlanmak için en önemli fırsat günleridir.
Geçen gün, İmam-hatip olan bir arkadaşla oturuyorduk; ona, ‘Hocam, cemaate fıkıh (ilm-i hal) bilgileri vermiyorsunuz. Cemaatin bir kısmı, imamdan önce eğilip kalkıyor, kimi sandalyede namaz kılıyor, kimi hutbe esnasında cep telefonunu bakıyor. Mesela ramazan geldi, orucun farzlarını hatırlatmak lazım. Zira ibadetin farzlarını bilip yerine getirilmeden, o ibadet yapılmış olmaz. ‘Orucun farzı kaçtır’ diye sordum. Hatırlayamadı iyi mi?
‘Hocam, senin bilmediğini cemaat nasıl bilsin? Bu farzlar (oruca niyet etmek, niyeti, ilk ve son vakitleri arasında yapmak (farz orucun niyeti akşam namazı vaktinden ertesi günün kuşluk vaktine kadardır) ve imsak vaktinden güneş batıncaya kadar orucu bozan şeylerden sakınmak) bilinip yerine getirilmeden tutulan oruçlar, boşuna aç kalmak olur; lütfen vaazda veya hutbede orucun farzlarını cemaate hatırlatın’ dedim.
Sandalyede namazın caiz olmadığını Diyanet İşleri Başkanlığı, hazırladığı yazılı metinlerle bütün camilerin kapılarına astırdı. Ne bunları okuyup ibret alan cemaat var ne de bunları cami içerisinde cemaate açıklayan ve ikaz eden İmam-hatip var.
İbadetlerin nasıl yapılacağını, namazın nasıl kılınacağını, orucun nasıl tutulacağını sevgili Peygamberimizin (Aleyhisselam) uygulamalarında görüp anlıyoruz.
Günümüzün kimi aklı evvelleri, ‘Kur’an bize yeter, Peygamberin sözlerine gerek yoktur; zira onların çoğu şaibelidir’ demeleri, kendi yüz karalıklarını ilan etmekten başka bir şey değildir.
Kur’an-ı kerimin birinci elden muhatabı sevgili Peygamberimizdir ve onu (Kur’an-ı kerimi) en kâmil manada anlayıp, hem açıklamış (hadis-i şerifler) ve hem de bizzat tatbik etmiştir.
Biz Müslümanlar olarak; Muhammed Aleyhisselam’ın getirdiği dine iman ettik; onun, Allahü Teâlâ’dan melek vasıtasıyla aldığı, buyruklar (ayetler) içindeki ibadetleri onun yaptığı şekilde yapmak zorundayız. Zira Allahü Teâlâ: ‘Peygamber size neyi verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının’ (Haşr, 7). Ayrıca yine Allahü Teâlâ: ‘Kim Peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur’ (Nisa, 80) buyurur. Üstelik bunun pek kat’i ve kuvvetli olduğunu bildirmek için, ayet-i kerimede (elbette, muhakkak böyledir) buyrulmaktadır.
Unutulmasın ki Hazret-i Peygamberin (Aleyhisselam) görev ve yetkisi sadece vahyi tebliğ etmekten ibaret olmayıp, yaşayışıyla ümmete örnek olmak (en üstün örnek odur), vahyi açıklamak, gerekli olan yerlerde boşlukları doldurmak ve ümmete liderlik etmek gibi vazife ve salahiyetleri (yetkileri) vardır.
İmam- -ı Rabbani Hazretleri buyuruyor ki ‘Allahü Teâlâ, bütün isimlerinin ve sıfatlarının kemallerini, üstünlüklerini, en sevgili kulu ve resulü olan Muhammed Aleyhisselam’da toplamıştır. Bütün bu üstünlükler, kula yakışacak şekilde onda görülmektedir. Ona indirilmiş olan kitap, yani Kur’an- kerim bütün Peygamberlere indirilmiş olan kitapların hepsinin hülasasıdır (özetidir).
Kur’an-ı Kerim’e uymak bütün peygamberlere (aleyhimüsselam) ve önceki bütün kutsal kitaplara uymaktır.
Paylaş