GeriFuat BOL Marmara da Erdoğan’ı bekliyor!
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Marmara da Erdoğan’ı bekliyor!

Önce, Çevre ve Şehircilik Bakan Yardımcısı, Sayın Prof. Dr. Mehmet Emin Birpınar’ın çok önemli tespitlerini sıralayalım: ‘... Bizlere nefes olmanın yanında birçok canlı türüne yuva olarak biyoçeşitliliğe ve gıda zenginliğine de büyük katkı sunuyor mavi vatanlarımız.

Bir taraftan küresel sorun iklim değişikliği ile oluşan asitleşme, diğer yandan doğrudan veya nehirlere boca edilen atıkların oluşturduğu kirlilik her geçen gün büyüyor.

Tüm bu olumsuzluklardan en fazla nasibini alan bir yer de bizim Marmara Denizi’miz.

Her bölgenin kendisine has özellikleri vardır. Bu bölgenin doğal dengesinin korunmasında bu yapının etkisi büyüktür.

Marmara’nın da böylesi bir yapısı vardır. Marmara Denizi esasında bir geçiş koridoru. Bu yönüyle zengin bir biyoçeşitliliğe sahiptir.

Ancak her iki yöndeki boğazlar, üç büyük çukurlu denizde adeta birer boğum işlevi görüyor.

Farklı tuzluluk oranlarına sahip iki denizin sularını barındıran Marmara’da, bu cihetle, iki katmanlı yapı var. Üstte düşük yoğunluklu Karadeniz suyu, altta ise yüksek yoğunluklu Akdeniz suyu bulunur. Üstte ısı değişikliği olurken, alt katmanda neredeyse bu değişim olmaz.

İki katmanlı yapı dikey yönlü karışımı sınırlandırıyor. Yüzeyde ise Marmara’nın derin çukurlarının bulunduğu Tekirdağ açıklarına nispeten oluşan sirkülasyon, özellikle de Körfez bölgelerinde çok nadir görülüyor.

Bu durum Marmara’da adeta bir durağanlık oluşturuyor.

Bu özel durumlarla birlikte, geçiş koridoru olması hasebiyle yıllık 43 bin transit gemi geçişine; kıta, yaka ve kıyıları buluşturan şehiriçi deniz hatlarına; balıkçılık faaliyetleri dolayısıyla oluşan çok büyük gemi hareketliliğine de ev sahipliği yapıyor.

Yaklaşık 1.000 kilometre uzunluğundaki kıyılara konuşlanmış 7 ilde yaşayan 25 milyon nüfusun yanında; ülke sanayisinin yüzde 50’sinden fazlasına ev sahipliği yapan, aynı şekilde hayvancılık ve tarımsal faaliyetlerin de yoğun seyrettiği Marmara, bu çerçevede büyük bir baskı altında-dır.

Tüm bu etkileşimler, Marmara Denizi’nin ekosistemine zarar vermekte ve sonuçta ‘deniz salyası’ ile karşılaşılmaktadır.

1970’lerden beri yaşanan kentleşme ve sanayi kaynaklı atıksular, Marmara’da yüksek bir bulanıklık oluşturdu. Bu durum, denizde daha fazla ısının absorbe edilmesi ile sonuçlanıyor.

Müsilajın (deniz salyası) üç ana sebebi var: Sıcaklık, durağanlık ve kirlilik.

Ancak en büyük etken hiç kuşkusuz endüstriyel, evsel ve tarımsal faaliyetlerden kaynaklanan yoğun atıksu deşarjı.

Müsilaj sadece bugünün sorunu değil, yarının da sorunu. Sadece Marmara’nın da sorunu değil, Ege’nin de, Akdeniz’in de sorunu. Kirlilik sınır tanımaz zira.

Bu yüzden kirliliği, behemehal önlemek lazım...’

Dikkat edin; yukarıda sıralanan tüm olumsuzlukların kaynağı, biz insanlarız. Elbirliğiyle ne çevre bıraktık, ne iklim.

Hatırlayın; vaktiyle Haliç’e de aynını yapmıştık ve bu yüzden, Altın Boynuz kokudan geçilmiyordu. Nasıl geçilsin ki, mezbahayı bile akıntısı ol-mayan Haliç’in kıyısında kurmuştuk.

Haliç’i temizlemeye Sayın Dalan başladı, Sayın Erdoğan bitirdi; Marmara’yı temizlemek de ona nasip oluyor ve olacak. Zira onun dışında, siyasi kararlılık gösterecek başka bir siyasi lider yok. Zaten muhalifleri, yapmak yerine, Erdoğan’ın yaptığı ve yapmakta olduğu hizmetleri baltalamak ve durdurmak hevesindeler.

Alay-ı vala ile seçilen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu da türünün özelliğini göstererek; AK Parti döneminde yapımına karar verilen, Silahtarağa İleri Biyolojik Arıtma Tesisi projesini iptal etti.

Hayret ettik mi? Hayır. Herkes kendine yakışanı yapıyor.

X

Erdoğan’ın sağlığı

Politika sayesinde, ahlaki yönden ne kadar kötü sıfatlar varsa, hemen hepsini şiar edindik. Bu halimiz, inanç değerlerimizin ne denli erozyona uğradığının tipik göstergesidir.

Birbirimiz için yaşadığımız dönemlerde her şeye malik iken, bencilleşip yalnızca kendimiz için yaşadığımız bu dönemde neye malikiz ki?

İyilik yapmak zorunda olmasak da, kimselere kötülük yapmamak zorundayız.

Kimsenin kötülüğünü isteyemeyiz.

Bizim kültürümüzde bir başkasının uğradığı kötülüğe, sıkıntıya, hastalığa vb. asla sevinilmez. Zira kişi bilir ki, o sevindiği musibet kendi başına gelmeden ölmez!

“Gülme komşuna, gelir başına” diye boşuna söylememişler.

Politika, gözlerimizi öylesine kör etmiş ki ne herhangi bir değer tanıyoruz ve ne de gerçeği görebiliyoruz. Herhangi bir hadiseyi, politik olarak değerlendirmemizin özeti şudur: Ya iftira atıyor, ya olduğundan çok büyük gösteriyoruz ya da olduğundan çok küçük değerlendiriyoruz

Yani politik bakış açımız, şaşı.

Sayın

Yazının Devamını Oku

Yazar sorumluluğu!

Yazarlık, kamu sözcülüğü görevidir. Gazetecilikte haber kutsal, yorum hürdür. Buradaki hürlük, yazarın, sorumsuzca önüne geleni çalakalem yazması demek değildir.

Sorumluluk bilincinde, halkın sesi olmaktır yazarlık. Yazarın da elbette bir siyasi görüşü vardır lakin partici olamaz, olmamalıdır. Partici olmak demek, bir siyasi partinin her yaptığına ve her dediğine, şeksiz şüphesiz peki demektir.

Gazeteciliğin ve yazarlığın olmazsa olmazı doğruluktur. Bundan dolayıdır ki, gazeteci ve yazar doğruyu araştırıp bulmak zorundadır. İletişim fakültelerinde, haberin ‘5 N 1 K’ kuralı öğretilir.

Yazar da yorumunu doğru haberler üzerine yapar. Dedikoduyla haber üretilemeyeceği gibi, yalan habere dayalı da yorum yapılmaz, yapılmamalıdır.

Teknolojinin gelişmesiyle iletişim çağına girdik; artık haberlere ulaşmak çok kolaylaştı. Teknolojideki bu baş döndürücü ilerleyiş, beraberinde tembelliği ve bir o kadar da vurdumduymazlığı getirdi.

Sosyal medya denilen Gayya Çukuru’nu görüyorsunuz; kimse kimseyi dinlemiyor ve önüne gelen, muhatabını pervasızca kendi arenasında sırtlanlarına parçalattırıyor.

Yazarlık da, eski ciddiyetini ve hatta hüviyetini kaybetti. Bilmeden, okumadan, sorup araştırmadan; duyduğu veya okuduğu şey kendi ideolojisine uygunsa, onu sütununa alıp, sorumsuzca savunan yazarlar var.

Bir kısım yazarlarımızda, siyasilere karşı anlaşılmaz bir kin var. Halbuki siyaset, dünyanın en zor işidir. Dürüst ve kendini milletine ve devletine adayan siyasetçiye değer biçilemez.

Hal böyleyken; kötüleri örnek alarak, bütün bir siyaset dünyasını karalamak ve hatta bizdeki gibi aşağılamak yazarlık olmasa gerektir.

Yazının Devamını Oku

Şimdi onlar düşünsün!

Kıbrıs konusunda onca iyi niyetli girişimlerimize rağmen, sürekli oyalandık ve çözüm konusunda bir arpa boyu yol alamadık.

Başkan Erdoğan’ın dediği gibi, bir elli yıl bekledik, yeni bir elli yıl daha beklemeye tahammülümüz yok.

Bu duruma, Kıbrıs Rumunun şımarıklığı yanında, Yunanistan’ın küstahlığı, ABD ve AB’nin tamamen haksız ve hukuksuz tutum ve davranışları sebep oldu.

Kıbrıs Türkü Annan Planı’na evet dedi; Rumlar ise hayır dediler.

Bu durum karşısında AB ne yaptı? Kıbrıs Rumunu cezalandıracağına mükâfatlandırdı. Ve AB müktesebatına aykırı olmasına rağmen, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni AB’ye dahil etti.

Ve üstelik tüm bu hukuksuzlar yapılırken, adanın kuzeyi resmen ve alenen dışlandı ve ambargoya tabi tutuldu.

Cenevre’deki müzakerelerde de masayı terk eden yine Rumlar oldu.

Artık bu saatten sonra tak sepeti koluna, herkes yoluna!

Kıbrıs, taksim olmuş iki egemen devletten ibarettir. Bundan sonra konuşulacak veya tartışılacak her şey, iki ayrı, bağımsız devletin varlığı kabul edilerek konu edilebilecektir.

Yazının Devamını Oku

Bayram lakin...

Öncelikle sevgili okuyucularımın Kurban Bayramlarını tebrik ediyorum ve bu kutsal günlerin hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Ağız tadıyla bayram kutlayamadığımız uzun zaman oldu. Zaten son Peygamber Muhammed aleyhisselamdan bin yıl sonrası ‘Ahir zaman’ olarak belirtilmiştir.

Bu zamanda Cenab-ı Hak, daha çok ‘Celal’, ‘Kahhar’, ‘Cebbar’, ‘Mütekebbir’ sıfatlarıyla tecelli edecek ve tüm insanlık sıkıntıya düşecektir.

Zaten bu günlere, yevm-ül beter diye boşuna denilmemiştir. Her gelen yeni gün, geçen günü aratacaktır. Bundan dolayıdır ki, inançlı insanların ağzında; ‘Allah beterinden korusun’ duası eksik olmaz.

Allahü teala kullarını çok sevdiği ve onlara çok acıdığı için, bazı günlere kıymet vermiş ve bu kıymetli zamanları kullarının affedilmesi için vesile kılmıştır. Kullar da, bu günlere değer verir ve günahlarına tövbe ederse (pişman olup bir daha yapmamaya azmederse) affedilirler.

Kullar, ibadetleriyle (her hayırlı iş ibadettir; yeter ki o bilinçle yapılsın) arınır ve Allah’a yaklaşırlar.

Hac ve Kurban ibadetleriyle de Mümin; dünyadan soyutlanır, Arş’ın etrafındaki melekler gibi Rablerini zikreder ve kendilerini, var eden ve her an varlıkta durduran Allah’a adarlar.

Böylece; melekler gibi ve hatta meleklerden daha üstün olarak Cenab-ı Hakk’a yakın olurlar.

Allahü teala, kudsi hadiste (manası Allah’tan, sözleri Peygamberden olan kutsal metin);

Yazının Devamını Oku

Kontrollü siyaset!

Bunca badireden sonra; benim ülkemin insanı hâlâ cambaza baktırılıyor ve boş yere kendisine, FETÖ’nün siyasi ayağı arattırılıyor.

Yahu! Hâlâ anlamadınız mı; FETÖ devlete talip, yani o, kendisini hancı görüyor, ne yapsın siyaseti? Siyaset en fazla iktidar olur; olur da muktedir olabilir mi? Şimdiye kadar olabilmiş mi?

Hükümetler yolcu kabilinden, bugün varlar, yarın yoklar. Oldukları dönemlerde de asla devlete nüfuz ettirilmezler. Hükümetçilik oynayıp giderler.

Bundan dolayıdır ki, daha işin başında F. Gülen melunu; benim siyasetle işim olmaz, benim işim devletle-bürokrasiyle deyip yolunu yordamını belirlemiş hedefini çizmişti.

Nitekim başardı; zira iktidara kim gelirse gelsin onun borusu öttü, gerçek muktedir hep o oldu. Çünkü bu sistem, tam manasıyla bürokratik oligarşiydi.

AK Parti’nin tek başına iktidarında; 81 ilin 76’sının Emniyet müdürleri ve hepsinin İstihbarat müdürleri FETÖ’cüydü.

Adam, CIA’nın güdümünde olarak; 70 yıldır kadro yetiştiriyor. Dünyanın 165 ülkesinde yapıyor bu işi. Dolayısıyla FETÖ’nün (ABD) arabası durakta beklemez, giden araca biner ve yönetimde kim varsa onunla iş tutar, onun istediği gibi yönlendirir.

Daha açık ifadesiyle, elindeki devasa kadrolarıyla siyaseti de kontrol eder.

Askeri ve sivil tüm istihbarat kanalları ellerinde bulunduğundan, yolcunun (hükümet üyelerinin) gerçek bilgiye ulaşması imkânsızdır. Bu yapı, onlara ne derse, inanmak zorundadırlar.

Yazının Devamını Oku

Afganistan’a dikkat!

Afganistan’I önce Sovyet Rusya işgal etti, daha doğrusu işgal etmek istedi; boyunun ölçüsünü alarak geri döndü.

Akabinde ABD ve yandaşları çullandı bu İslam diyarına; onlar da tutunamadılar ve arkalarına bakmadan terk ediyorlar Afganistan’ı.

ABD, her ne kadar kuyruğu dik tutmaya çalışsa da, Afganistan’daki durumları tam bir hezimettir. Zira bu durumu kendi medyaları ve kamuoyları da dillendirmektedir.

ABD Başkanı Biden, kendilerinin çekilmeleri durumunda Kabil Havalimanı’nın güvenliğinin Türkiye tarafından sağlanmasını Erdoğan’a teklif etti.

Halbuki çekilme öncesi, Amerikalılar Taliban’la onca görüşme ve müzakere yaptılar. Bu görüşmeler esnasında Kabil Havalimanı’nın güvenliğinin ve akıbetinin görüşülmemesi mümkün mü?

Erdoğan da, şartlara bakarız ve ona göre adım atarız diyerek; ne evet ve ne hayır demeye getirdi. Ayrıca Pakistan’ı ve Macaristan’ı da Türkiye ile birlikte zikrederek, bu işin yalnız başına yapılamayacağını da söylemiş oldu.

İki süper gücün tutunamadığı yerde, Türkiye oyuna mı çekilmek isteniyor?

Türkiye, ne ABD ve ne de Rusya gibi bir işgal gücü değil ancak bu durumu anlatacağınız ve anlayacak yetkili ve sorumlu muhatabınız var mı?

Merkezi hükümetin söz sahibi olduğu alanlar sınırlı. Taliban, her geçen gün yeni bir bölgeyi işgal ederek genişliyor.

Yazının Devamını Oku

Acıma; acınırsın!

Yarın 15 Temmuz; aşağılık darbe girişiminin üzerinden beş yıl geçmesine rağmen, FETÖ tehlikesi bitmiş değil. Dünyanın bu en sinsi terör örgütünün öyle kolay biteceğini beklemeyelim.

Takiyeciliği hayat düsturu olarak benimsemiş bu örgüt, bukalemun gibidir; her renge, her kılığa kolayca girer ve kendini gizler.

Sahte de olsa din temelli oluşu, masonluğu çağrıştırmaktadır. Masonluğa da girilir ama çıkılamaz. Aktif olmayan mason birader, ‘uyuyan’ olarak ilan edilir ve ancak zamanı gelince kendinden istifade edilmeye bakılır.

Destansı çapta verdiğimiz Kurtuluş Savaşı’nın sonucunu Batı, zoraki kabul etti ve aklı sıra bizim için bir plan yaptı. Bu plana göre, Türkiye’nin en iyi hali, Batı’nın gerisinde olacaktı. Hepsinden önemlisi, hemen her hususta devamlı kendilerine muhtaç olacaktık.

En ufak bir kıpırdanışta, kendimize gelişimizde, kendi ayaklarımız üzerine doğrulmaya yeltenişimizde tepemize bindiler.

Bu yüzden zaten vesayetle hastalıklı olan demokrasimizi, envaı çeşit darbelerle kuşa çevirdiler.

Her şeye rağmen direndik ve demokraside ısrar ettik. Lakin üzerimize çullanan dışarıdaki vesayet odaklarının derdi asla ve kata demokrasi değildi.

Onların kendi dışındaki ve özellikle Müslüman ülkeler için demokrasiden anladıkları, Afganistan’a ve Irak’a götürdüklerinden başkası değildir.

15 Temmuz’daki, onlara göre

Yazının Devamını Oku

Atatürkçü kim?

Önce Atatürkçülüğü tarif etmemiz gerekecek. Zira bu ülkede herkes, kendi meşrebine, kendi anlayışına göre ve kendisinin olmasını istediği şekilde bir Atatürkçülük tarifi yapıyor.

Bununla da kalınsa iyi, Atatürkçülük iddiasında bulunan rakiplerini sahtecilikle suçluyor ve onları dışlıyor.

Bu denli aymazlıkta da başı, maalesef Atatürk’ün kurduğu parti yani CHP çekiyor. Bu sakil anlayışa göre, CHP’li değilsen Atatürkçü de değilsin!

Nitekim onların gözünde Atatürk’ün Aydın İl Başkanı A. Menderes, Atatürk’ün Başbakanı Celal Bayar da Atatürkçü değiller. Kendilerine göre, sebebi de, bu kişilerin CHP’den ayrılmalarıdır.

Mantıksız mantıkları şu: Atatürk’ün partisinden ayrılan ya da kendilerini Atatürk’ün partisinin karışışında konumlandıranlar Atatürkçü olamazlar.

Bir kere demokrasinin vazgeçilmez şartı çok partili hayat değil midir? Dolayısıyla CHP’den farklı partilerin olması kadar tabii bir şey olamaz.

Kimselerin öteye beriye çekmesine gerek yok; hemen herkesin tartışmasız ortak noktası şudur: Atatürkçülük muasır medeniyettir, yerlilik ve milliliktir, diğer bir deyişle, aklı ve bilimi öncelemektir.

Kılıçdaroğlu’nun CHP’sinin, bu söylenenlerle ne alakası var Allah aşkına?

Malum

Yazının Devamını Oku

Batı gözündeki merteği görmüyor!

Batı, kendi gözündeki merteği görmüyor lakin bizim gözümüzdeki çöpü ayyuka çıkarıyor. İşte ABD, yine bir ilke imza attı ve hazırladığı raporda NATO üyesi ve sözde dostu ve müttefiki olan Türkiye’yi ‘Çocuk Asker’ kullanan ülkeler listesine dahil etti.

Türkiye, Suriye’de sözde çocuk yaştakileri silah altına alıp askeri eğitime tabi tutuyormuş.

ABD aynı raporda, Türkiye’yi insan kaçakçılığı ile mücadelede, ‘ikinci kategorideki’ ülkeler arasında göstermiş.

Pişkinliğin, pervasızlığın ve utanmazlığın bu kadarına da pes doğrusu!

Batı’nın çocuklara yaklaşımını Kanada’da çıkarılan siyahi çocukların toplu mezarlarında görüyoruz. Yine aynı Batı’nın çocuk yaklaşımının nasıl olduğunu papazların, kiliselerde çocuklara yaptıkları iğrenç tacizlerinde görüyoruz.

Batı, tüm bu vahşetlerin ve iğrençliklerin hiçbirisinde sesini çıkarmıyor.

‘En iyi savunma hücumdur’ diyerek, başkalarına, bu arada Türkiye’ye saldırıyor. Böyle yaparak, kendi suçlarının görülmeyeceğini ve kendilerinden hesap sorulmayacağını zannediyorlar.

Daha da mühimi ise, avuçlarının içinden kayıp giden Türkiye’nin son hali ve tavrı ABD’yi deli divaneye çevirdi ve bu akıl almaz, iftira dolu raporları hazırlattı.

Aklı sıra Türkiye’yi hizaya çekecek ve ona, eskiden olduğu gibi vasilik yapacak.

Yazının Devamını Oku

Eğitim ama nasıl? -2-

Dil, kâinatın planıdır. Evrendeki tüm olaylara dil ile nüfuz edebilir, onları dil ile ifade eder, dil ile yorumlayabilirsiniz.

Dil, bir milleti meydana getiren en önemli öğelerden biridir. Dilde birlik, haysiyetli her milletin şiarıdır, kimliklerinin sembolüdür.

Gerçek bağımsız olan her milletin eğitim dili, elbette ki kendi anadili olmalıdır. Bir ülkede yabancı dille eğitimin yaygınlaştırılması, o ülke insanını başkalarına, başka kültürlere uşak yapar.

Bize dilimizi kaybettirdiler, diğer bir deyişle evrenin planını kaybettik. Nereye, nasıl nüfuz edebileceğimizi bilmiyoruz ki, eşya ve olaylara tesir edebilelim ve onları hükmümüz altına alabilelim?

Batı, Batı diye yırtınıyoruz; Batı’nın hangi ülkesinde, kendi dillerinin dışında bir dille eğitimin yaygınlaştırıldığını görürsünüz?

Bir Alman’a ya da Fransız’a, İngilizce bir şey sorun bakalım; size cevap verirler mi? Bildikleri halde, asla İngilizce cevap vermezler. Almancanın ve Fransızcanın üzerine titrerler.

Biz ise, dilde tasfiyecilik diye bir ucubenin peşinde giderek güzel Türkçemizi mahvettik. Asırlar boyu oluşmuş medeniyet dilimizi köreltip kaybettik.

Sonunda utanmadan ne dedik biliyor musunuz, Türkçe bilim dili değildir; Türkçe ile bilim yapılamaz!

Elin oğlu (baskın kültür) kendi dilini sana dayatır ve sonunda seni böyle maskara yapar; kendi dilinle alay ettirir.

Yazının Devamını Oku

Eğitim ama nasıl? -1-

Eğitim, eğitim, eğitim...

Asıl olan eğitim diyor ve bütçenin aslan payını eğitime ayırıyoruz lakin sittin senedir, istenilen hedefin yakınına bile yaklaşamıyoruz.

Her kademedeki eğitim kurumlarının sayılarını çoğaltıyoruz, yıllarca ihmal ettiğimiz öğrenci yurtlarını da telafi etmeye başladık. Yurtsuzluğun ceremesini çok ağır bedeller ödeyerek çektik. Buradaki boşluğu, yıllar yılı FETÖ doldurdu ve çocuklarımızı bizden koparıp aldı.

Devlet bu işe uyandığında ise, ba’de harabil-Basra!

Dikkat edilirse, eğitimde dış görünüşü, yani okul ve yurt binalarını güzel şekilde yapmamıza rağmen, eğitimin içini bir türlü dolduramadık. Eğitimi eskilerin ifadesiyle tanımlarsak; zahir (dış) mamur, batın (iç) haraptır.

Eğitimin amacı, nesilleri kendine, ailesine, toplumuna, milletine ve insanlığa faydalı bireyler yetiştirmek olmalıdır.

Eğitimde en büyük yanlışımız, üretken nesiller yerine ezberci nesiller yetiştirmemiz oldu.

Eğitim için, boşuna ‘milli’ demiyoruz, aksi halde kuru kalabalıklar yetiştirmiş oluruz ki, bunların ne kendilerine, ne ailelerine, ne toplumlarına ve ne de insanlığa bir faydaları olmaz.

‘Milli’

Yazının Devamını Oku

Siyasette ilkeli olmak

Devlet ve siyaset insanları, ülke yönetimine talip olan öncü kişilerdir.

Bu kişiler, söylem ve eylemleriyle topluma yön verecek ve kalabalıkları peşinden sürükleyebilecek kıraatta olmalıdır.

Kısaca, liderlik vasfı taşımayan, o ruha sahip olmayan kişiler, bu arenada boy göstermemelidir. Hele Türkiye gibi, halkı büyük ekseriyetiyle başa bağlı bir milletin önüne düşecek kişinin, üstün vasıflarla donanımlı olması şarttır.

Aksi halde genel başkan olunabilir lakin lider olunamaz.

Siyasi partiler demokrasinin olmazsa olmazlarıdır. 2021 itibarıyla Türkiye’de 105 siyasi parti aktif haldedir. Biz gazeteciler bile, bunlardan 100’ünün ismini bilmiyoruz.

Belli ki, birileri siyasi partiyle derneği birbiriyle karıştırmış ve ortaya bu absürd manzara çıkmıştır. Zira bunların ülke yönetimine talip olma gibi bir arzuları yok, parti kurmak için parti kurmuşlar.

Halkın peşine takılacağı liderde aradığı en önemli vasıflardan biri de, kişinin ilkeli olmasıdır.

Özü-sözü bir, samimi, açık fikirli, seven ve sevilen, dava sahibi ve davasının yılmaz savunucusu, söylem ve eylemleriyle güven veren olmalıdır.

Hepsinden önemlisi, asla yalancı olmamalıdır!

Yazının Devamını Oku

Bu nasıl muhalefet?

AK Parti’nin yirmi yıla yakındır iktidarda kalmasının en büyük sebeplerinden bir tanesi de, Türkiye’de aklı başında, güven veren, tutarlı ve istikrarlı muhalefetin olmayışıdır.

Şu veya bu şekilde AK Parti’den bıkanlar bile, güvenip oy verebilecekleri bir siyasi lider veya parti göremedikleri için; ya hiç sandığa gitmiyor ya da ‘kerhen’ de olsa, gidip oyunu Erdoğan’a ve AK Parti’ye veriyor, vermek zorunda kalıyor.

Zira bir Sayın Erdoğan’a, bir de diğer, sözüm ona siyasi ‘lider’lere baktığında, mukayesenin bile mümkün olmadığını görüyor. Süleyman Demirel’in yerinde olan tabiriyle, bu ‘lider’ bozuntularına beş keçi emanet edip derenin karşına geçirmelerini isterseniz, karşıda iki keçiyle karşılaşırsınız; onları da yaralı bereli halde bulursunuz.

Allah aşkına! Kendi ülkesini yabancılara jurnalleyen ve ‘Sakın Türkiye’ye gitmeyin, orada can ve mal güvenliği yoktur’ diyen, diyebilen kişi ya da kişilerden bu memlekete ne hayır gelir? Bu ana muhalefet ‘lider’inin hali, gerçekten yürekler acısıdır. Ağzından çıkanı kulağı duymadığı gibi, nerede, hangi ülkede yaşadığının bile farkında değil.

Koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni adeta ilkel kabile devletçikleriyle bir tutuyor ve ‘Biz gelirsek, Kanal İstanbul Projesi’nde çalışmakta olan müteahhitlerin paralarını ödemeyiz’ lakırdısını edebiliyor.

Daha devlette devamlılığın asıl olduğunun bilincinde bile olmayana değil devlet idaresi, keçi çobanlığı bile verilmez, verilemez.

Bu kafa yarın kalkıp; ‘Ey bütün memurlar ve hatta emekliler! Sakın Erdoğan’a oy vermeyin! Bizi dinlemeyip AK Parti’ye oy verirseniz, yarın iktidara geldiğimizde maaşlarınızı keseriz!’ derse, hiç şaşırmayın!

Erdoğan düşmanlığı bunların akıllarını örtmüş; gözleri, hak ve hakikat namına hiçbir şeyi görmüyor ve algılayamıyor.

Yalan ve iftira üzerine kurdukları hayal dünyalarında günlerini gün ediyorlar, sözde muhalefetçilik oynuyorlar. Asla iktidara gelmek gibi bir niyetleri yok. Şayet olsaydı, AK Parti’nin uzun iktidar yıllarında, rakibinin onca yıpranmışlığına ve hatta zaman zaman metal yorgunluğuna karşı, insan, partisinin oylarını, bir milim olsun artırmaz mı?

Yazının Devamını Oku

Aydın ihaneti!

Öncellikle teşhisi doğru koymak gerekir; bizde gerçek aydın yani münevver çok azdır.

Bizde, ne okuduğuna bakmadan, okumuş insana (gazete ve hatta Tommiks-Teksas okuyana bile) aydın denmiştir. Zira kültür adına samyeli estirilen bizden başka bir ülke gösteremezsiniz!

Bizde aydın olmanın şartı kurulu düzene karşı olmak, halkının değerlerini bilmemek ve onlara, biliyormuş gibi yapıp düşman olmak, bir fikre saplanıp kalmak ve kendi doğrusundan başka doğru tanımamak.

Bakınız Attila İlhan, bizim aydınımızı nasıl tanımlıyor: “...Bizim aydınlarımızın önemli bir kesimi, kesinlikle cahildir. Dünyada ne oluyor, ne bitiyor, kesinlikle okumazlar, izlemezler. İkincisi muhakemeden yoksundurlar. Olay gözüne giriyor, onu doğru değerlendirip doğru sonuç çıkartamıyorlar. Aydınlarımızın büyük bir kısmı, inanışlarından önce menfaat peşindedirler. İşin püf noktası bu... Türkiye’nin toplumsal dinamiğinin çok hareketli, çok yüksek olduğunu düşünüyorum. Avrupa’nın en dinamik ülkesi. Bu dinamizmi büyük ölçüde halkta görüyorum. Aydınlar bitti. Aydın diye bir şey yok Türkiye’de. Çok ciddi bir ‘Kuvayımilliyeci’yim. ABD emperyalizmine bu platformda karşı çıkıyorum.”

Aydının (münevver) ilk işi, kendi medeniyetini, kendi medeniyetinin dinamiklerini bilmek ve bunları sindirmektir. Bundan başka diğer medeniyetleri de bilecek ve bunları, kendi medeniyeti ile kıyaslayıp sentez üretebilecektir.

Aydın (münevver) kendisi aydınlandığı gibi, başkalarını da aydınlatabilecektir.

Günümüzde aydın geçinen tiplere bakınız; hemen hepsinin ortak özelliği, kendi köklerine ihanet etmek ve kurtuluşu, Batı taklitçiliğinde buldum zannetmektir.

Bu yüzden kendilerini ya Amerikan, ya İngiliz, ya Fransız, ya Alman vb. ekolü olarak görürler.

Bu aydın tipinin düsturu

Yazının Devamını Oku

El insaf!

İnsaf kelimesi Arapçadır, ‘nısf’ (yarım, yarısı, yüzde 50’si) kökünden gelir.

İngilizcede fifty fifty, elli elli manasına. Dikkat edilirse, kelimenin yapısında bile bir denge, bir adalet duygusu var.

İlaç bile, yüzde 51 faydasına karşılık, yüzde 49 zararına rağmen kullanılır.

İnsanları değerlendirirken insaflı olmak gerektir. Hiçbir insana, baştan başa kapkaradır, ya da kar beyazıdır denemez. Yüzde elliden fazlasına göre hüküm verilmesi, adaletin, diğer bir deyişle insafın gereğidir.

Hatasız kul olmaz, zira insan melek değildir; hataları ve sevaplarıyla insandır. Değerlendirmede bulunurken, hataları fazlaysa kötü, sevapları fazlaysa iyi denir. Ne kadar iyi, ne kadar kötü olduğu ise yüzde 51’den yukarıya doğru gösterdiği, iyi veya kötünün durumuna göre değerlendirilir.

Siyasette ve devlette görevli olanlar da birer insandır ve hiçbirisi hatasız değildir.

Bir insan partili olabilir ancak partici olmamalıdır. Partici demek, kendi partisinde, parti mensuplarında ve liderinde asla hata görmeyen; her söyledikleri ve her yaptıklarını doğru gören kişi demektir. Objektif olamayan bu kişilerin sözlerine itibar edilmez, edilmemelidir.

Particilik, iflah olmaz bir hastalıktır, bu illete uğrayanlar asla sağlıklı düşünemezler.

Partili olmakta bir sakınca yoktur. Partili, hangi görevde olursa olsun, doğruya doğru, eğriye eğri demelidir. Partici bunu diyemez.

Yazının Devamını Oku

FETÖ biter mi?

FETÖ’nün belini kırdık, artık darbe marbe yapamazlar; dışarıdakiler Türkiye’ye gelemez, hapistekiler de çürüyüp giderler diye kimse umutlanmasın.

Zira FETÖ, alışageldiğimiz terör örgütlerinden hiçbirine benzemez, kendine özgü, evrensel bir yapısı vardır. Ve üstelik sahte de olsa din temellidir. Bu yüzden, Hasan Sabbah’ın Haşhaşilerini andırırlar. Beyinleri yıkanmış, hedefe kilitlenmiş; ne derseniz anlamaz, mankurt tipler bunlar.

Bu yapı, kendisine, Osmanlı’nın devşirme sistemini model almıştır. Aynı yöntemle, bu kez Osmanlı’nın torunlarından intikam alınmaktadır. Osmanlı’nın devşirdikleri Müslüman oluyor ve küffara karşı savaşıyordu.

FETÖ’cüler ise, devşirildikleri devlete ve devlette yaşayan Müslümanlara karşı savaşmaktalar.

Sözde işledikleri tüm bu cinayetleri İslamiyet adına yaptıklarını söylüyorlar lakin yapıp ettiklerinin İslamiyet’le yakından ve uzaktan bir ilgisi bulunmamaktadır.

Öyle ya; herhangi bir kurum veya kuruluşa giriş sınavlarının sorularının çalınıp yandaşlarına verilmesi, hırsızlık ve kul hakkını gasp değil de nedir? Bu denli alçaklıkları, İslamiyet adına işlemek ise, o dine yapılabilecek en büyük ihanettir.

Bakınız; tekrar tekrar belirtmek isteriz ki, FETÖ denilen zehirli aşta tuzu biberi olmayan tek siyasi lider merhum Necmettin Erbakan’dır. O da, bunların gerçek yüzünü bildiğinden değil, vaktiyle ihanetlerine uğrayıp, partisini (MSP) bölmelerinden dolayıdır.

Sivil olsun, asker olsun; hangi yönetim F. Gülen haininin elinden tutmadı ki?

Belli ki, bizim devlet ve millet hayatımızın tüm kurum ve kuruluşları, yerin altındakileri üstündekilerle birlikte seneler senesi, bizden habersiz sürülmüş.

Yazının Devamını Oku

Sosyal devlete doğru

Koronavirüs salgını, ekonomileri çok güçlü devletlerin bile ipliklerini pazara çıkardı.

ABD daha işin başında havlu attı, Japonya gibi çok dikkatli bir ülkenin de sağlık sistemi çöktü ve ülkenin başbakanı Japon halkından özür dilemek zorunda kaldı.

Aşı konusunda da dünyanın hali, altta kalanın canı çıksın anlayışından başka bir şeyi yansıtmıyor.

Halklardaki ekonomik tükenmişlikler, kısıtlamalarla birleşince, özellikle fakir ülkelerde içler acısı manzaralar meydana geldi.

Çok şükür; Türkiye’miz ta başından beri, konuya ciddiyetle eğildi ve işi dikkatle ve titizlikle götürmesini bildi. Ekonomimize ve sosyal hayatımıza olumsuz yansımaları olmadı mı? Elbette oldu lakin devlet-millet kaynaşmamız, bu durumu sabır ve sükûnla atlatmamıza vesile oldu.

Haklarını hiçbir zaman ödeyemeyeceğimiz sağlık çalışanlarımız, dünyada emsali görülmedik bir özveriyle çalışmalarını sürdürdü, sürdürüyor.

Sabırlı, kanaatkâr, zorluklara katlanan, çilekeş milletimizin gösterdiği olgunluk da her türlü takdire şayandır. Üç-beş kumarbazın ve zıpçıktı gencin bilinçsizce davranışları sizi yanıltmasın. 82 milyonluk bir ülkede, bu kadarının da olmaması anormaldir.

Sağlık altyapısında, dünyada parmakla gösterilebilecek birkaç ülkeden birisiyiz.

Bugün itibarıyla, günlük bir buçuk milyon doz aşıyı geçtik, eylül-ekim gibi de yerli aşılarımız, bizim olduğu kadar, dünyadaki fakir ülkelerin de imdadına yetişecek.

Yazının Devamını Oku

Çözülemeyecek mesele yok lakin...

Erdoğan–Biden görüşmesinin kazananı elbette ki diyalog olmuştur. Taraflar, eskiden beri birbirlerini biliyor ve tanıyordu. Zira Biden, uzun süre Obama’nın yardımcılığını yapmıştı ve özellikle Türkiye açısından oluşturulan tüm olumsuzluklarda onun bilgisi ve dahli vardı.

Uluslararası münasebetlerde esas olan, karşılıklı çıkarlardır. Türkiye-ABD münasebetlerinin temel sorunu yapısaldır. Zira ABD, karşısındaki ülkeyi eşit ortak olarak görmemektedir. O hâlâ Türkiye’yi 1940’ların Türkiye’si olarak düşünmekte ve ona göre davranış sergilemektedir.

Evet, o günlerde Türkiye, yaralarını sarmakta iken, Sovyet tehdidi ile karşı karşıyaydı. Diğer bir deyişle Türkiye, o vakitler apansız yakalanmıştı.

40’lı ve 50’li yıllardaki ikili anlaşmalarımıza bakın; hemen hepsinde kantarın topuzu kaçırılmıştır. İnönü’nün ve Menderes’in yaptığı anlaşmalar dikkatle incelendiğinde, ABD’nin niyetinin iyi olmadığı görülür.

Zira Türkiye’ye sömürge muamelesi yapmıştır. Üç kuruş verdiği borcu bile, nerelerde kullanabileceğimizi kendisi belirlemiştir. Türk Milli Eğitimi’nin yönlendirmesini, Ankara’daki ABD büyükelçisine havale etmiştir.

NATO’ya girebilmemiz için, Kore’ye asker göndermemizi şart koşmuştur.

Daha da korkuncu ise, FETÖ tipi bir yapılanmayla, devletin kılcallarına değin nüfuz ederek; eğitim adı altında, yetişkin insanımızı devşirmiştir.

O gün bugündür, içimizdeki Amerikancılara bakın, ne demek istediğimizi anlarsınız. ABD, işte bu devşirmelerle iş tutarak, içimizde fink attı. Kalkınmamızı engelledi ve darbe üstüne darbe yaptı.

Karşısında, diklenmeden dik durmaya çalışan tüm siyaset ve devlet insanlarımızı silindir gibi ezip geçti. Kimini tehdit etti, kimilerini darağaçlarına gönderdi, kimilerine ambargo uyguladı, kimilerini darbeyle alaşağı etti, vb.

Yazının Devamını Oku

Erdoğan-Biden düellosu!

Beklenen gün geldi; Erdoğan’la Biden Brüksel’de nihayet bir araya geliyor. Oysaki Biden’ın temsil ettiği demokrat başkanların, seçildiklerinde, ilk görüştükleri veya ziyaret ettikleri ülkeler arasında Türkiye de yer alırdı.

Mesela Biden’ın uzun yıllar yardımcılığını yaptığı Obama, ayağının tozuyla Türkiye’ye gelmiş ve bu fakirin de içinde bulunduğu TBMM’de tarihi konuşmasını yapmıştı.

Bu kez öyle olmadı zira Biden’ın seçimlerden takriben bir buçuk yıl önce, Erdoğan aleyhinde sarf ettiği sözler vardı. Erdoğan’ın iktidardan düşürülmesini arzuluyor ve bunun için de Türkiye’deki muhalefet partilerinin desteklenmesi gerektiğine işaret ediyordu.

Biden, seçildikten sonra, NATO’daki en büyük müttefiklerinden biri olan Türkiye’yi aramamakta uzun süre ayak diretti. Buna belki de, seçim öncesi ettiği çirkin sözler sebep oldu.

Her şeye rağmen Türkiye lideri (Erdoğan) kendisini, meşum gün olan 24 Nisan öncesinde aradı. Biden, şimdiye kadar hiçbir ABD başkanının yapmadığını yaparak; 1915 olayları için ‘soykırım’ ifadesini pervasızca kullandı.

Onun bu sorumsuz tavrı, ABD gibi büyük bir devletin başına ne denli küçük hesapçı birinin geçtiğini gösterdi. Devletine değil, ancak kendisine yakışanı yaptı.

ABD başkanı belli ki, Obama döneminde kalmış; o, hâlâ Türkiye’yi, ağzına vurulup lokması alınan eski Türkiye zannediyor.

Vaktiyle; onların amir, bizim memur olduğumuz şeklinde kurulan ortaklığın (!) devam ettiğini düşünüyor.

Halbuki Türkiye’de köprülerin altından çok sular aktı; Türk halkı vesayeti, vesayet ayaklanmasını çıplak elleriyle durdurup saf dışı etti.

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI