İstifa için ne bekliyor?

Malum, Anayasa Mahkemesi 1960 darbesi sonrası oluşturulan 1961 anayasasının bir ürünüdür.

Geçen bu altmış dokuz yıllık serencamında, sicili hiç iyi değildir.

Bir devletteki mahkemeler, o devletin milleti adına karar verirler. Ama gelin görün ki bizim Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararlardan halkımız, kahir ekseriyetiyle hoşnut değildir.

Hatta birçok kez millete rağmen kararlar alınmıştır.

Yine malum, bizim demokrasimiz darbelerle maluldür. Darbe öncesi ve sonrasındaki uygulamalarda yargının, bu meyanda Anayasa Mahkemesi’nin vebali az değildir.

Bu ülkede darbeleri her ne kadar asker yaptıysa da asker bu aşağılık eylemin icazetini yargıdan almıştır. Ve hatta yargı, diğer paydaşlarıyla el ele vererek darbeleri teşvik etmiştir.

Darbelere Genelkurmay Başkanlığı’nda sabahlara kadar yanan ışıklar sonucunda karar verilmiş ancak aynı mahalle, yargı mensupları, bu kez gündüz gözüyle gidip tekmil vermişlerdir.

Darbeci askerler karşısında bu denli hizalanmanın, yargıcın düğmesiz cübbesiyle izahı kabil mi?

Malum, FETÖ’nün en yoğun yuvalandığı yerlerden biri de yargıdır. Dört bin dolayında hâkim ve savcı, FETÖ’cü oldukları gerekçesiyle meslekten men edildi. Daha geçen gün, görevde olan 11 hâkimin FETÖ’cülükten görevlerine son verildi.

Anayasa Mahkemesi de FETÖ’cülükten nasibini almıştı, ByLock kullandığı tespit edilen iki üyenin FETÖ’cü olduğu kanıtlandı ve bunlar kurumdan ihraç edildi.

Ayrıca Anayasa Mahkemesi’nde çalışmakta olan raportörlerden 33’ü hakkında FETÖ’den işlem yapıldı. Anayasa Mahkemesi’nde çalışmakta olan raportörlerin yarıya yakını hakkında FETÖ’cülükten işlem yapıldıysa, durumun vahameti ortadadır.

İşte böyle bir Anayasa Mahkemesi’nin üyesi (Engin Yıldırım), ışıkları yanan binalarının resmini sosyal medyaya koyarak “Işıklar yanıyor” paylaşımında bulundu.

Engin Yıldırım bu paylaşımı herhangi bir zamanda yapmadı, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Enis Berberoğlu kararı sonrasında ve adeta darbeye davetiye çıkarırcasına yaptı.

Her ne kadar sonradan maksadını aşan bir eylemde bulunduğunu ifade edip özür dilediyse de bu durumda, sıradan bir adama bile “özrü kabahatinden büyük” denir.

Ki üstelik bu kişi, sokaktaki herhangi bir insan olmayıp Anayasa Mahkemesi’nin üyelerinden biridir.

Böyle bir kişinin yapacağı tek şey istifa etmektir. Zira kendisi yüksek yargıçlık makamını işgal etmektedir, yargıçlar kararlarıyla konuşur.

Bu denli absürt eylem ve söylemleriyle değil.

İstifa, onurlu, erdemli bir duruştur ve en çok da düğmesiz cübbe giyen hukuk adamına yakışır.

Engin Yıldırım, hakkında bunca söylenen ve yazılanlardan sonra bile şu ana kadar bu duruşu sergileyememiştir.

Neden acaba?

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Kafkasya’ya yeni düzen

Malum, can Azerbaycan’ın bağımsızlık sevinci kursağında kalmıştı.

Azerbaycan henüz çiçeği burnunda bir devletti. Bağımsız devlet olarak, tüm kurum ve kuruluşlarını kuvveden fiile çıkarmaya çalışırken, diğer bir deyişle, ülkesini savunmada bile yeterli donanıma ve eğitimli askere sahip değilken, Rusya destekli Ermenistan’ın saldırısına uğradı. Rusya’nın güdümündeki (aynı safta birlikte savaştığı) Ermenistan, Türk yurdu olan Karabağ’ı işgal etti, binlerce Türk’ü şehit ederek, on binlerce Türk evladını evinden yurdundan kopararak mülteci durumuna düşürdü.

Beş bile değil, yalnızca üç ülke; (ABD, Rusya ve Fransa) dünyadan büyük olduğundan, onlar da sırf Müslüman olduğu için haklının yanında yer almayıp zalimin (kendileri gibi Hıristiyan olan) Ermenistan’ın zulümlerine ortak oldular.

Zira zulme rıza zulümdür.

Azerbaycan otuz yıldır bu acıyla yaşadı. Zalimlerden boş yere adalet beklediklerini ve yapılması gereken tek şeyin, kendi göbeklerini kendilerinin kesmek olduğunu anladılar.

Bu süre esnasında Türkiye ile el ele vererek iki devlet-tek millet olmanın gereğini yaptılar.

Ermenistan ise bu süre zarfında ağababalarının desteğine güvendi ve büyük bir gaflet içinde zulmün payidar olacağını vehmetti. Kendi halkına bile sefalet hayatı yaşattı. Binlerce vatandaşı Türkiye’ye gelip aş ve iş dileniyor.

Soros’a bağlı yeni Ermeni yönetimi, onursuzluklarına bir yenisini eklemek için Azerbaycan’a saldırdı.

Ocağın kızıştığını gören Azerbaycan’a onca yıldır beklediği fırsat doğmuştu.

Yazının Devamını Oku

Ülkenin çimentosu olmak

Demokratik idarelerdeki siyasi partiler, öyle sıradan örgütler olmayıp ülkenin yönetimine talip, sorumluluğu ağır olan kurumlardır.

Demokrasinin olmazsa olmazı olan bu kurumların birinci önceliği, ülkelerinin birliğini ve dirliğini sağlamak, diğer bir deyişle, bu yapıda çimento görevi görmektir.

Bunun için tüm siyasi partilerimizin, söz konusu vatansa gerisi teferruattır demeleri gerekir. Parti menfaatleriyle devletin âli menfaatleri çatıştığında, devleti öncelemek her siyasi partinin boynunun borcudur. Zira o devlet sayesinde vardır ve varlığını devam ettirebilmektedir.

Bizdeki siyasi partilere baktığımızda, esefle belirtelim ki durumun hiç iç açıcı olmadığını görürüz.

Ülkemiz için en büyük tehlike bölücülüktür. Bilindiği üzere ülkemiz, uzun yıllardır küresel bir terör tehdidi ile karşı karşıyadır. Daha da vahimi, bu tehdit bize dost ve müttefiklerimiz(!) tarafından yapılmaktadır.

Bu terörün amacı bellidir: Ülkemizin bir kısım topraklarını (Doğu ve Güneydoğu) koparıp bu yerlerde ayrı devlet kurmaktır. (İsrail’e hazır lokma)

Üzülerek belirtmeliyiz ki anılan bu bölgelerde (Doğu ve Güneydoğu), onca siyasi parti içinden yalnızca ikisinin varlığını görüyoruz: AK Parti ve HDP.

Bu endişeli durum siyasi partilerimizden çok, ülkemizin bekası ile ilgilidir.

Ne hazindir ki Cumhuriyet’in kurucusu olduğunu iddia eden CHP bu bölgelerde yoktur; tabela partisinden ibarettir. Dikkat edin: Devletin kurucu partisi olduğunu iddia etmek, hem gülünç ve hem de bölücülük yapmaktır. Kuruluş döneminde başka partiler mi vardı ki böyle bir söz söyleniyor. Nitekim çoklu partili sisteme geçildiğinde, kurulan CHP’nin dışındaki tüm partiler de CHP’den kopma değil miydi? O tarife göre, bunların hepsi kurucu olmuyor mu? Neden bir tanesi (CHP) bu iddiayı sürekli diline pelesenk ediyor? Böyle diyerek, ayrımcılık yapmıyor mu? Diğer partileri ötekileştirmiyor mu?

Yazının Devamını Oku

Hangi İslam?

Ne günlere kaldık! Hemen her şeyin, her geçen gün daha da bozulup çığırından çıktığı ‘ahir zaman’ı yaşıyoruz.

Zamanın evliyası, şeytanı ayak ayak üstüne atmış çubuğunu tüttürür halde görünce şaşırıp sormuş: “Sen neden boş oturuyorsun? Senin görevin insanları ifsat etmek, bozmak ve günaha sürüklemek değil mi? Bu ne hal?”

Şeytan gevrek gevrek gülmüş ve büyük bir pişkinlikle cevap vermiş: “Zamanımızın din adamları, benim görevimi yapmakta öyle ileri gittiler ki inanın, ağzım açık onları izliyorum, bozgunculukta beni bile hayrette bıraktılar. Dolayısıyla bana görev kalmıyor. Ben de fırsattan istifade keyfime bakıyorum!”

Hayal ötesi bir anlatım da olsa gerçeğin ta kendisini işaret etmiyor mu?

Evet, günümüzün din adamları (gerçek din adamlarını tenzih ediyoruz) insanları ifsat etmekte, yoldan çıkarmakta ve sapık inanışlara sürüklemekte öyle ileri gittiler ki şeytanın pabucunu dama attırdılar.

Günümüz din adamlarının ve onların yoldan çıkardıklarının en büyük yanılgıları, zamanın ilerleyişine paralel olarak, sosyal ve fen bilimlerindeki gelişmişlik halini din bilimlerinde de zannetmeleridir.

Şurası bir gerçektir ki dini ilimlerin dışındaki tüm bilimler, günümüze geldikçe inkişaf eder ve gelişirler. Din bilimlerinde (nakli ilimler) ise bu durum tam tersidir. Yani günümüzden çıkış yerine (Hazreti Peygamberimiz aleyhisselam zamanına) gidildikçe, en doğru, en berrak, en yalın halde bulunurlar.

Zira sevgili Peygamberimiz, “Ümmetimin en hayırlıları içinde bulunduğum ashabımdır, ondan sonraki en hayırlıları onları takip edenler, daha sonraki en hayırlıları ise onları takip edenlerdir” buyuruyor.

Yani buna biz,

Yazının Devamını Oku

Fikri iktidar

Cumhurbaşkanı Erdoğan, üniversite açılışında yaptığı konuşmada 18 yıllık iktidarlarında hemen her alanda büyük başarılara imza attıklarını, ancak özellikle milli eğitimin içeriğinin konusunda aynı başarıdan söz edilemeyeceğini üzüntüyle belirtti.

Siyasi partiler tek başlarına iktidar olsalar bile, bu durum onların muktedir olmaları anlamına gelmiyor. Muktedir olabilmenin yegâne şartı ise fikri iktidarı temellendirmektir.

Siz kâşaneler, görkemli binalar, yollar-köprüler, tesisler, fabrikalar, tersaneler, otomobiller, uçaklar, trenler, okullar vb yapabilirsiniz; tüm bunlar göz kamaştırıcı da olabilir lakin bunları, insanla (insanın kalıbıyla değil) bezeyemezseniz, boşuna emek çekmişsiniz demektir.

Bakınız, yalnız iki bakanlığın isminde ‘milli’ kelimesi var: Milli Eğitim ve Milli Savunma bakanlıkları. Milli kelimeleri iş olsun diye oraya konmadı.

Şu halde, Cumhurbaşkanı’nın da yakınması bu ‘milli’ kelimesinin içinin doldurulamamasından kaynaklanıyor.

Evet, ülkeyi maddi planda kalkındırdık; yani zahirimizi, dış görünümümüzü mamur eyledik. Peki ya içimizi, beynimizi, ruhumuzu, kalbimizi milliliğin gereği olan özelliklerle, hasletlerle bezeyip donatabildik mi?

Hayır.

Dışımız mamur lakin içimiz harap. Bakınız, biz dün de Batı’yla savaşıyorduk, bugün de Batı’yla savaşıyoruz ve belli ki bu savaş kıyamete kadar sürecek. Bunun da sebebi bizden kaynaklanmıyor; Batı bizi Müslüman olduğumuz için insan olarak görmüyor ve bundan dolayı da bize uygulayacakları baskı, işkence ve envai çeşit ölümler onların medeniyeti(!) için bir noksanlık sayılmıyor.

Daha dün Avrupa’nın göbeğinde Boşnaklara yaptıklarına bakın!

Yazının Devamını Oku

Kral çıplak!

Amerika rüyası da hülyası da bitti bitiyor. Zira kral çıplak ve bu çıplaklığı örtmenin imkân ve ihtimali kalmadı.

77 yaşındaki Biden değil, onun gibi bin tanesi gelse, ABD’yi kurtaramaz. Kral, gerçekte hep çıplaktı lakin algıyla bütün bir insanlık aldatıldı ve ABD hürriyetin timsali olarak beyinlere kazındı.

Envaı çeşit zehir, şekerle kaplanarak tüm uluslara yedirildi.

Sadece Türkiye’de gerçekleştirdiği darbelere bakıldığında bile, ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır.

Zira yaptırdıkları her darbeyi ‘kurtuluş’ diye gösterdiler. 60 darbesi, ülkeyi uçurumun kenarına getiren(!) DP iktidarından kurtarmak içindi. Sonuçta bir ulusun hürriyetini elinden aldılar ve adına ‘Hürriyet Bayramı’ dediler, dedirttiler ve o şekilde de kutlattılar.

80 darbesi öncesinde de kardeşi kardeşe kırdırarak kendilerine davetiye çıkardılar.

İşin tuhafına bakın ki yaptırdıkları her darbede içimizden birilerini kullandıkları gibi, onlara sürüsüyle yandaş bulmakta da zorlanmadılar.

Sebebi açıktı: İçimizdeki bir kısım beyinsizleri mankurtlaştırıp devşirmişlerdi. Bu durum dün de böyleydi, bugün de böyledir ve maalesef yarın da böyle olacaktır.

Dün Kurtuluş Savaşı’ndan önce, ABD veya İngiliz mandalığını savunanlar vardı. Bugün de

Yazının Devamını Oku

Ağzı olan konuşuyor!

Lafın yalama olduğu bir ülkede yaşıyoruz.

Dünyanın tüm aklıevvelleri, ahkâm kesenleri, atıp savuranları, mangalda kül bırakmayanları bizde. İğneyi kendimize batırarak itiraf etmeliyiz ki, bu işte başı biz gazetecilerle akademisyenler çekiyoruz.

Maşallah, biz gazeteci tayfasının bilmediği konu yok, her ilimde üstat, her sanatta mahiriz!

Akademisyenlerimizin de biz gazetecilerden aşağı kalır yanı yok, onlar da en ziyade kendi branşlarının cahili olup, diğer tüm bilim ve hatta sanat dallarında allame!

Televizyon ekranlarında her akşam aynı yüzleri görmekten gına geldi. Ondan sonra da reytingler niçin yerlerde sürünüyor diye yakınıyoruz.

Hani moderndik, çağdaştık, bilimsel düşünceye saygımız vardı? Bilim bizim ışığımız, yegâne mürşidimizdi?

İşin uzmanını bile konuşturmuyoruz, lafı ağzına tıkıyor ve utanmadan, kendi önyargılarımızı, bilim diye hezeyanlarımızı dayatmaya çalışıyoruz.

Bu cüreti nereden alıyoruz dersiniz?

Tek kelime ile cehaletimizden. Zira cahil cesur olur diye boşuna dememişler. Lakin bunca katmerli cehalet için de bayağı bir tahsil gerekir!

Yazının Devamını Oku

Burhan Hoca’nın ardından

Ülkenin ufkunu açan, çetin anayasa değişikliklerini yaparken Anayasa Komisyonu Başkanlığı görevini ifa eden; milletvekilliği arkadaşlığımızdan önce de gönül dostumuz olan, dünyalar tatlısı bir insanı, Prof. Dr. Burhan Kuzu kardeşimizi kaybettik.

Şairler ne güzel terennüm etmişler: “Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber/Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber?” (N. Fazıl)

“Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm. Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm?” (E. Bayazıt)

“Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;

Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.

Ve serin serviler altında kalan kabrinde

Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.” (Y. K. Beyatlı)

Burhan Hoca’yla gençlik yıllarımızdan beri dava arkadaşıydık. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde çileli bir hayatı oldu. Her Anadolu çocuğu gibi o da garipti.

Derslerinde çok başarılı olmasına rağmen karşıt görüşlü hocalarının hışmına uğradı. Dünya görüşünden taviz vermeden onlara direndi. Söke söke doktorasını yaptı, doçent ve profesör oldu.

Yazının Devamını Oku

Depremle yaşamayı bilmek

İŞTE bu kez İzmir’de yine deprem, yine yıkım ve gözyaşı. Belli ki ne bu depremlerin ardı arkasının kesileceği var, ne de onların ardından dökülen gözyaşlarımızın dineceği...

Hep söyleniyor: Deprem değil, çürük binalar öldürür, lakin bizler inatla çürük binalarda oturmayı sürdürüyoruz.

Bir yerde eksik yapıyoruz ama nerede?

İnşaat teknolojisinde Türkiye, dünyada ilk beş ülke arasında yer almaktadır. İnşaat işini bu kadar iyi bilmemize rağmen bu güzelliği neden kendimize yapmıyoruz, anlayamıyorum.

Türkiye deprem kuşağı üzerinde bulunuyor. Tıpkı Japonya gibi depremle yaşamayı bilmeliyiz.

Japonya’da bizden çok daha şiddetli depremler olmasına rağmen ne binaları yıkılıyor, ne de insanları ölüyor.

Sebebi belli: Depreme dayanıklı binalar yapıyorlar.

İzmir’de yıkılan binaların balçık üzerinde inşa edildiğini gördük. Zemini balçık olan bostan tarlalarına 10-15 katlı binalara imar verip inşaatlar yaptırmışız.

Bu hal yalnızca İzmir’e özgü değil; Adapazarı’nda da böyle, İzmit’te de, Yalova’da da, Türkiye’nin başka yerlerinde de böyle.

Yazının Devamını Oku

Erdoğan neden hedefte?

On sekiz yıldır girdiği her seçimi kazanıp tek başına iktidarını sürdüren Sayın Erdoğan, iç ve dış mihrakların neden hedefindedir? Siyaset saikıyla içeridekileri anlamak mümkünse de dışarıdakilerin tekmilinin birden cephe almalarının temelinde derin manalar olsa gerektir.

Öyle ya, ABD Başkan adaylarından Biden, Erdoğan’ı iktidardan alaşağı edebilmek için Türkiye’deki muhalefetin desteklenmesi gerektiğini niçin söylesin? Dünyanın öbür ucundaki bir başkan adayının Sayın Erdoğan’la ne alışverişi olabilir?

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, “Biz Avrupalılar Erdoğan ve hükümetine karşı açık ve sert olmalıyız” derken hangi dertten mustariptir? Hollandalı bir parti lideri müsveddesinin, Erdoğan’a karşı öz ciğerinin ufunetini kusması hangi saikledir? Azerbaycan Cumhurbaşkanı’na telefon eden çeşitli ülke liderlerinin “Sizin arkanızda Erdoğan var!” deyip aba altından sopa göstermeleri nedendir? Türkiye, Akdeniz’de kendi hak ve menfaatlerine sahip çıktı, Suriye sınırındaki tehlikeleri bertaraf etti, FETÖ-PKK ve diğer terör örgütlerinin belini kırdı ve daha önemlisi, kendi kabuğunu kırıp atağa geçti diye çıldıracak gibi oluyorlar.

Dışarıdaki Erdoğan karşıtı güçlere dikkat ederseniz, ortak noktalarının emperyalizm olduğunu görürüz.

Erdoğan iktidarlarında Türkiye çehre değiştirdi, Cumhuriyet tarihi boyunca yapılabilenlerin 3-5 ve hatta on misli işler yapıldı. Ayrıca bir de yapılamayanlar vardı, dışarısı tarafından el atmamız sakıncalı görülen sahalar vardı.

Bunların başında da savunma sanayisi gelmekteydi. Sayın Erdoğan bu sahaya da el attı ve ülkemiz adına çok büyük başarılar elde etti.

Türkiye’nin güçlenmesi ve meydan okumasıyla beraber, emperyalist güçler artık dünyayı, özellikle de eski sömürgelerini (başta Afrika) “köpeksiz köy görüp değneksiz dolaşamıyorlar”.

Belli ki Türkiye bu şahlanışıyla emperyalizmin kovanına çomak soktu.

Bütün bunlardan dışarıdakiler rahatsız da içeridekilere ne oluyor?

Yazının Devamını Oku

Hak, hukuk, adalet mi dediniz?

Hak, hukuk ve adalet kavramları yalnızca sözcüklerde kaldı, zira bunların hakikatlerinin, işlevsel yansımalarının sırra kadem bastığı, onlarca ve hatta yüzlerce yıl oldu.

Bugün gelinen noktada, güçlü konumda olan dünyanın sözde en medeni(!) ülkeleri -ki bunların hiçbirisi Müslüman değildir- başta Türkler olmak üzere tüm Müslümanlara insan gözüyle bakmamaktadırlar.

Ne demek istediğimizi, İsrail’in ve Ermenistan’ın çoluk çocuk demeden işlemekte olduğu sivil katliamlarında görebilirsiniz. Bir hayvan katli için ayağa kalkan insanlığın, bunca Müslüman katliamları karşısındaki sessizliğini başka ne ile izah edebiliriz?

Bu denli bir düşmanlık, Müslümanların şahıslarından ziyade inanç sistemleri olan İslam dininedir. Bunu da saklamıyorlar; kimileri TV ekranlarından bu durumu dünyaya haykırmakta, kimi soysuzlar da bu dinin kutsal kitabı olan Kuran-ı Kerim’i meydan yerinde yakmakta bir beis görmüyor.

Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un İslamiyet’i dizayn etme küstahlığını hayretle izliyoruz.

Almanya’daki camiye saldırı, İslam düşmanlığı değil de nedir?

Siz hiç İncil’i veya Tevrat’ı yakan veya bunlara dil uzatan bir Müslüman gördünüz mü?

Peki kutsal kitap yakan mı, yoksa kutsal kitaplara saygılı olan mı daha medeni?

Bilmeliyiz ki onları razı edebilmenin tek bir şartı var: Onlardan olmak, İslamiyet’i bırakıp Yahudi veya Hıristiyanlık dinine girmek.

Yazının Devamını Oku

Rusya beklemede!

Azerbaycan, otuz yıldan beri işgal edilmiş topraklarını peyderpey kurtarıyor.

Geçen bu otuz yılın hikâyesine baktığımızda hak, hukuk, adalet adına insanlığımızdan utanıyor ve yarınlarımızdan daha çok endişe duyuyoruz.

Görmüyor musunuz, terörist devlet Ermenistan, dünyanın gözleri önünde savaş suçu işliyor, sivil yerleşim yerlerini füzelerle vuruyor, medeni(!) dünya sadece seyrediyor.

Bu Ermenistan da tıpkı İsrail gibi terörist bir devlet, hiçbir uluslararası kural tanımıyor ve işlediği tüm cinayetler yanına kâr kalıyor. Zira İsrail’in arkasında ABD, Ermenistan’ın arkasında da Rusya var.

Allah’tan şu andaki Ermenistan yönetimi Rusya karşıtı da Putin ayak sürüyor ve Paşinyan yönetiminin devrilmesini bekliyor. Zira Paşinyan’ı getiren Soros, Ermenistan’da olduğu gibi dünyanın çeşitli yerlerinde de ABD menfaatleri doğrultusunda hareket ediyor.

Bu savaşta biz yalnızca su üzerindeki aysbergi görüyoruz, asıl buz kütlesi derinde ve küresel güçler arasında cereyan ediyor. Soros (ABD) istiyor ki Hazar bölgesinde savaş yayılsın ve Çin’in ve ilgili ülkelerin İpekyolu projesi çöksün!

Türkiye ile Türk Cumhuriyetleri arasındaki karayolu bağlantısı kesilsin, böylece güç birliği kuramasınlar.

Bir işin olmamasını isteyip sürüncemede kalmasını arzuluyorsanız o işi komisyona havale edin derler ya, bu otuz yıl süresince kurulan tüm komisyonlar, işi oyalamaktan başka bir şey yapmadılar.

O komisyonlarda vaktiyle Türkiye de yer aldı lakin ağırlığını koymadı veya koyamadı.

Yazının Devamını Oku

Tarikat oyunları!

İttihat ve Terakki maceraperestleri, 1909’daki ihtilalle yalnız Sultan Abdülhamid’i tahtından alaşağı etmedi; ülkede var olan kurulu düzeni yıktı ve onun yerine ne getireceklerini bilememenin şaşkınlığı içindeydiler. Bu yüzden on seneye kalmadan koca bir imparatorluğu paramparça ettiler.

1911 yılına kadar, din adına öyle önüne gelen ahkâm kesemezdi, kitap yazıp fetva veremezdi.

Mesela eski başbakanlardan Bülent Ecevit’in dedesi olan Mustafa Şükrü Efendi’nin de içinde yer aldığı, Sultan Abdülhamid’in ‘huzur hocaları’nın teşkil ettiği ‘Tetkik-i Müellefat Encümeni’, yayınlanacak eserlerin dine uygunluğunu denetlerdi.

Bu eserler, dine uygunsa yayınlanır, değilse yayınlanmalarına müsaade edilmezdi.

Bu kurul aynı zamanda, ‘Meclis-i Tetkikat-ı Şeriyye’, yani dini Danıştay görevini de yerine getirirdi. Sorulan dini sorulara, öyle kafadan, ezbere cevap verilmez; kaynak gösterilerek ve yazılı olarak cevap verilirdi.

1911 yılında İttihatçılar, şeyhülislamlık makamına bir masonu getirdiler, o da bu kurulları işlevleriyle beraber ortadan kaldırdı.

Bundan böyle isteyen istediği şekilde din kitabı yazabilecek ve basıp piyasaya sürebilecekti.

Öyle de oldu.

O günden itibaren her türlü gaye için, doğru-yanlış din kitabı yazılıp basıldı.

Yazının Devamını Oku

Bu coğrafyanın kaderi!

Dün, üç kıta yedi iklimde hükümrandık. Bugün o görkemli imparatorluğumuzun külleri üzerinde yeşerttiğimiz Türkiyemiz de üç kıtanın kavşak noktasında, çok netameli bir coğrafyayı işgal etmektedir.

Çetin coğrafyanın ne olduğunu biz Karadenizliler çok iyi biliriz. Zira sahip olunan bir avuç arazinizde bile ayağa kalktığınızda, yuvarlanmamak için dik duramazsınız. Arazi öylesine meyillidir ki dengeyi sağlayabilmek için kontrollü olmak zorundasınız.

Düz arazide ayakta durmak için ayrıca bir efor sarf etmeye gerek yoktur ama meyilli (dik) arazide buna mecbursunuz.

Şu halde bu coğrafyada var olabilmek ve varlığını sürdürebilmek için çok daha güçlü olmalıyız.

Aksi halde ya uydu, kullanışlı olacağız ya da yutulup gideceğiz.

Geçen asrın başlarında bize bir kefen biçilmişti. Cihan savaşıyla imparatorluğumuzu kaybettik lakin Kurtuluş Savaşıyla biçilen o kefeni yırttık.

Yedi düvel (devlet) üzerimize çullandı; bize bırakmak zorunda kaldıkları şimdiki bu vatan topraklarını aralarında paylaşamadılar, akıllarınca dizayn ettiler ve geldikleri gibi gittiler.

Vaktiyle, Fransa imparatoru Napolyon Bonapart, “Bir gün dünya tek bir ülke olsaydı, başkenti İstanbul olurdu” demiştir.

Dünyaya başkentlik yapacak bir yeri elinde bulunduracak ülkenin güçsüzlüğü düşünülebilir mi? Daha açık ifadeyle, böylesine kıymetli bir yeri veya yönetimini güçsüz bir ülkeye bırakırlar mı? Böyle bir ülke dünyanın en güçlü ülkeleri arasında yer almak zorundadır.

Yazının Devamını Oku

Amerikan demokrasisi

Dünyaya nizamat (sözde düzenler) veren süper güç ABD demokrasisinin ne denli kırılgan olduğunu en yetkili ağızları itiraf ediyor.

Türkiye’ye “Demokrasilerde sandık her şey değildir” diyen ABD’nin kendisi, sandığa sahip çıkamamanın endişesini yaşıyor.

Zira Trump da Biden da seçimi hileyle kaybedebilecekleri inanç ve iddiasındalar.

Bize demokrasi dersi vermeye kalkışanların hali pür melalini görüyorsunuz; ne halkın önüne koydukları sandığa sahip çıkabiliyorlar ve ne de sandıktan çıkacak sonuca itimat ediyorlar.

Televizyon ekranına çıkan her iki adayın münazarasına değil, ağız dalaşına şahit olduk.

Allah’tan en ufak bir fikir çilesine sahip olmayan bu adamlar dünyayı idare etmiyor, edemiyorlar. Çünkü kendilerinin de ifade ettiği gibi, ABD başkanlarının idaredeki rolleri ancak yüzde 5 (yanlış okumadınız, yazıyla beş) dolayındadır.

Malum ABD, çeşitli milletlerin oluşturduğu bir göçmenler ülkesidir. Bu ülkede hemen her şeyi yönlendiren lobilerdir.

İki partinin (Cumhuriyetçiler ve Demokratlar) başkan adaylarını bile bu lobiler belirler.

İşte bu lobilerin en güçlüleri (finans, silah, Yahudi, Ermeni vb) ABD derin devlet mekanizmalarını, onlar da başkanları yönlendirir.

Yazının Devamını Oku

Eksen

Son yüzyılda dünyanın geçirdiği iki büyük savaşta, birincisinin sonucunda İngiltere, ikincisinin sonucunda da ABD ve Sovyetler dünyanın eksenini belirledi.

Güçlüydüler, galip geldiler ve kendi çıkarları doğrultusunda dünyayı parsellediler.

Tabiatıyla her iki parselasyonda da dünya, sömürü ve zulüm eksenleri üzerine oturtuldu.

Maddi ve manevi olarak en büyük zararı da mazlum milletler ve onların hamisi konumundaki Osmanlı, biz Türkler gördük.

Birinci savaş, imparatorluk nizamlarını (düzen) altüst etti.

Böylece devletimizle beraber dünya üzerinde kısmen de olsa var olan adalet düzenini de yıktılar.

Artık hak güçlünündü ve altta kalanlar ölmeye mahkûmdu.

Batı’da dün olduğu gibi bugün de ‘Türk’ korkusu hâkimdir. Asırlar boyunca, çocuklarını “Türkler geliyor!” diye korkuttular ve sürekli olarak “Türkler bizim şehrimizi (ülkemizi) ne zaman ‘istila’ (fetih) edecek” diye endişeyle beklediler.

Bu korku bugün de var ve bunu asla silemezsiniz.

Yazının Devamını Oku

Medeni dünyaya bak!

Batı emperyalizmi kurguladığı yeni dünya düzeninde işin kolayını buldu. Savaşın konseptini değiştirdi, kendi insanını ölüme atmamak için maşa kullanmaya başladı.

Bunun için de vesayet savaşını model olarak seçti. Artık karıştırmak istedikleri ülkeleri, içlerinde oluşturdukları vesayet odakları vasıtasıyla kendilerine ram ediyorlar.

Zira ‘barış ve ittifak’ adı altında, kendilerine uydu yaptıkları ülkelere istedikleri kadar Truva atı yerleştirerek zaman kolluyorlar. Çizgiden çıkmak isteyen ülkelerdeki mahut odakları harekete geçirerek emellerine kavuşuyorlar.

Yeni dünya düzeninde güçlünün yanında yer al, onun emrinden çıkma; işlemekte olduğun suçların bir kıymeti yok.

İşte Suudi Arabistan veliahtı, dünyanın gözleri önünde bir gazeteciyi hunharca öldürttü, Türkiye’nin dışında tüm dünya sessiz kaldı. Ama görmezden gelinen bu olaydan sonra Suudi Arabistan devleti, ABD’nin sadık bir köpeği oldu.

O veliaht görevde olduğu müddetçe bu sadakat devam edecektir, etmek zorundadır.

BAE’nin başındaki kişi de Batı’nın maşası olarak Orta Doğu’daki terör örgütlerini finanse ediyor. Kimsenin çıtı çıkmıyor.

Mısır’ın başındaki modern(!) Firavun, sivil halkın üzerine bombalar yağdırarak üç bin masum insanı katlediyor; yetmiyor, önceki seçilmiş başkanı tıktığı hapishanede çürütüp öldürüyor. Yine çıt yok.

Suriye devletinin başındaki cani, sivil halkını varil bomlarıyla katlediyor; ülke insanının yarıya yakın nüfusu (on milyon) sığınmacı olarak perişanlığı yaşıyor. Bu insanlar Türkiye’nin dışında kimsenin umurunda değil.

Yazının Devamını Oku

Ocak kızıştı!

Osmanlı yıkıldıktan sonra Türk ve İslam dünyası kapanın elinde kaldı.

Bunlardan yalnızca Türkiye destansı bir milli mücadele vererek ayaklarının üzerinde durabildi. Lakin müstevliler onu da rahat bırakmadı; uyanıp kendine gelmemesi için sürekli kontrol altında tutuldu.

Sözde müttefik olarak NATO’ya alındı ancak sürekli oksijen çadırında tutularak ne olmasına ne de ölmesine müsaade edildi.

Hepsinden önemlisi, Türkiye adeta bir fanus içine hapsedildi ve asla diğer Türk kardeşleriyle ve inanç birliği içinde olduğu İslam ülkeleriyle görüşmesine müsaade edilmedi.

Bu zulüm tam 70 sene (1920-1990) sürdü. Sovyetlerin yıkılışıyla peş peşe bağımsızlıklarını ilan eden Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetlerini ilk tanıyan, kardeş özlemiyle yanıp tutuşan Türkiye oldu.

Sevinç çığlıkları atan merhum Özal, “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar uzanan bir Türk dünyası olduğunu ve önümüzdeki 21. asrın Türk asrı olacağını” tüm dünyaya haykırdı.

Her an pusuda bekleyen düşman, Türk uyanışından çok korktu. İç ve dış müdahalelerle onları perişan etmenin gayretine girişti. Hedef tahtasına da Türkiye ve onunla diğerleri arasında fiziki irtibatı sağlayan en yakın (sınırdaş) ülke olan Azerbaycan’ı oturttular.

İlk katliam 25 Şubat 1992’de Hocalı şehrinde, Sovyetler ordusuna bağlı 366. Motorize Piyade Alayı’nın desteğindeki Ermenistan Silahlı Kuvvetleri tarafından sivil halka yapılmıştır. (1300 şehit)

1994 yılına değin süren bu savaşta Azerbaycan hazırlıksız yakalanmıştı. Ermenistan’ın yanında ise başta Sovyetler, daha sonra Rusya (hem askeri birlik ve hem de silahlarıyla), Fransa, İran, Yunanistan ve ABD vardı.

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI