Paylaş
Bu denli tefrika yani ayrımcılık, Fransız İhtilali ile toplumlara sirayet etti ve git gide daha da derinleşti.
Malum, her şeyin başı eğitimdir, ailede başlayan eğitim bir ömür boyu, çeşitli yansımalarla hayatın her kademesinde eksiksiz sürdürülmelidir.
Bütün mesele, her meselenin başı olduğu gibi ‘Nasıl’ bir eğitimdir. Yani eğitimin ruhudur.
Tanzimat’ın en büyük kötülüğü, maddi eğitimle manevi eğitimi birbirinden ayırması ve bunun sonucunda da nakli ilimleri (dini ilimler) öğrenenlere fen bilimleri gösterilmemiş, fen branşlarında okuyanlara da dini ilimler öğretilmemiş olmasıdır.
Bu durum, Cumhuriyet rejimiyle birlikte daha da kronik bir hal almıştır. Öyle ki bir ara din dersleri tamamen kaldırılmıştır. Neden sonra, Ankara’da bir İlahiyat Fakültesi düşünüldüğünde, Başbakan İsmet İnönü bizzat müdahalede bulunarak, mahut okulun müfredatında yalnızca şu derslerin (sözde meslek dersleri) okutulmasına müsaade etmiştir: Dinler tarihi, din psikolojisi, din sosyolojisi, din felsefesi.
Dini ilimlerde uzman bir kişi olarak ifade etmeliyim ki, gerçekte dinde felsefe olmaz, din felsefesi ise hiç olmaz, olamaz. Okutulan din felsefesindeki tanrı inancıyla İslamiyet’in vazetmiş olduğu Allah inancı taban tabana zıttır. Yani bu dersle ancak imansızlık aşılanır.
Zira en son şekliyle, Alman idealizmi diye tanımlanan felsefe çığırının önde gelen isimlerinden Hegel, din felsefesi disiplini ile neyi amaçladığını, hangi konuları içerdiğini, hangi konuları dışladığını ve nelere sınır getirdiğini araştırır ve işe tanrının analizi ile başlar.
Halbuki İslamiyet’te her şeyi Yaratıcı olan ve her an varlıkta durduran Allahü Teâlâ insan düşüncesiyle kavranamaz, anlaşılamaz, zira O, eşsiz ve benzersizdir, ötelerin ötesidir, sonsuz ötelerin namütenahi ötesidir. Aklın düşünebildiği veya hayal ettiği her ne var ise o Allah değildir, olamaz. Zira akıl mahduttur, sınırlıdır; sınırlı olan sınırsızı nasıl kavrayabilir?
Aklın tasavvurundaki, düşüncesindeki inanç yalnızca akla, akılla sınırlı olan, yani mahiyeti olana inançtır ki, bunun Allahü Teâlâ ile yakından uzaktan bir alakası yoktur ve olamaz.
Allahü Teâlâ gönderdiği Peygamberler (aleyhimüsselavat) vasıtasıyla kendi isim, sıfatlarını ve zatını bildirmiş, inananlar da Peygamberlerin bildirdiği şekilde iman etmişlerdir.
Dini okullarda yetişen nesiller fen bilimlerini bilmediğinden bunlara düşman olmuş, fen okullarının mezunları da dini ve din bilimlerini bilmediğinden bunlara düşman kesilmiştir.
İnsan bilmediğinin düşmanıdır. Bunun sonucunda öğretmen ile imam, birbirinin dilinden anlamadığından, birbirini bilmediğinden, birbirini anlamadığından, birbirlerine düşman olmuşlardır.
Hiç unutmam; 1966 yılında İstanbul İmam-Hatip Okulu’nda bir fizik hocamız vardı (merhum Fazıl Tezey). Dersimizde, ‘Dini ilimlerin yanında fen bilimlerini bilmek gerektiğini, fen bilimsiz dini ilimlerin olamayacağı; en basitinden miras taksiminde feraiz ilminin matematiğe (bayağı kesir hesabı) dayalı olduğunu vurguladı ve başından geçen şu hadiseyi anlattı. ‘Cuma namazına gittim. O günlerde insanlığın Ay’a ayak bastığı gazetelerde yazılıyordu. İmam efendi bunun olamayacağını, Ay’ın Allah’ın nuru olduğunu, oraya ayak basılamayacağını söyledi (Hutbede). Hemen pabuçlarımı alıp camiden çıktım, bu cahil adamın arkasında namaz kılamazdım’ dedi.
Aydın (din ilimlerinin yanında fen bilimleriyle de donanımlı) din adamı ve dindar fen adamı yetiştirmedikten sonra bu ayrımcılığı ve birbirlerine olan bu düşmanlığı ortadan kaldıramayız.
Paylaş