Paylaş
Bir tarafta, yıllarca bir iyilik hareketi olarak anlatılan bir dernek ve bugün kamuoyuna yansıyan, pis kokulu ciddi iddialar... Diğer tarafta ise uzun süredir kamu kaynaklarının kullanımıyla ilgili yürüyen yargı sürecinin merkezindeki Ekrem İmamoğlu.
Aslında mesele ne Haluk Levent ne de Ekrem İmamoğlu.
Onlar sadece son örnekler.
Asıl mesele Türkiye’de özellikle muhalif seçmenin önemli bir bölümünün yıllardır tekrar ettiği siyasal refleks.
İktidara duyduğu tepki büyüdükçe, iktidarın karşısına çıkan kişi veya yapıyı yeterince sorgulamadan sahiplenme eğilimi...
Bir kurumdan rahatsız oluyor, onun alternatifini sorgulamıyor.
Bir siyasetçiye öfkeleniyor, karşısındaki ismi yeterince incelemiyor.
Öfke, aklın önüne geçiyor.
Tepki, muhakemenin yerini alıyor.
Sonra da büyük umutlarla desteklenen kişi veya kurumlar hakkında ciddi tartışmalar ortaya çıktığında aynı hayal kırıklığı yeniden yaşanıyor.
Türkiye bunu ilk kez yaşamıyor.
Belki de onlarca kez yaşadı.
İşin ilginç tarafı ise başka bir çelişki.
Her seçimden sonra aynı haritalar önümüze konuyor.
Deniz kıyısındaki büyük şehirler gösteriliyor.
“Ekonomi burada.”
“Sanayi burada.”
“Turizm burada.”
“Teknoloji burada.”
“Eğitimli insanlar burada.”
“Peki o zaman neden?” diye sormak gerekiyor.
Eğer gerçekten daha eğitimli, daha sorgulayıcı ve daha analitik düşündüğünü söyleyen bir seçmen kitlesi söz konusuysa, neden her defasında destek verdiği bazı kişi ve yapıların önemli bir bölümü daha sonra ağır tartışmaların merkezine oturuyor?
Demek ki diploma ile siyasal muhakeme aynı şey değil.
Bilgi sahibi olmak ile sağduyulu davranmak da aynı şey değil.
Çünkü gerçek demokrasi, sevdiğin insanı da sorgulayabilmeyi gerektirir.
Asıl problem de burada başlıyor.
Muhalefetin önemli bir bölümü, siyasetini proje, kadro ve çözüm üzerinden değil; iktidara duyduğu tepki üzerinden kuruyor.
Oysa tepki, tek başına siyaset üretmez.
Öfke seçim kazandırmaz.
Nefret ise sağlıklı bir demokratik kültür oluşturmaz.
Bunun doğal sonucu olarak da muhalefet, kendi eliyle kendi güvenilirliğini zedeliyor.
Toplumun daha geniş kesimlerine ulaşamıyor.
Kararsız seçmeni ikna edemiyor.
İktidarı etkili biçimde denetleyebilecek güçlü bir alternatif oluşturamıyor.
Bunun bedelini ise yalnızca muhalefet ödemiyor.
Türkiye ödüyor.
Çünkü demokrasiler yalnızca güçlü iktidarla değil, güçlü ve nitelikli muhalefetle ayakta kalır.
Muhalefet zayıfladığında, iktidarın denetlenmesi de zayıflar.
Siyasi rekabet kalitesi düşer.
Fikir yarışı yerini slogan yarışına bırakır.
Bu da ne iktidarın daha iyi olmasına katkı sağlar ne de ülkenin.
Türkiye’nin bugün ihtiyacı, iktidara daha çok öfkelenen bir muhalefet değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı; daha çok düşünen, daha çok sorgulayan, kendi desteklediği isimlere de aynı cesaretle hesap sorabilen bir muhalefettir.
Çünkü aklın yerini refleks, sağduyunun yerini nefret aldığında...
İsimler değişir.
Dosyalar değişir.
Manşetler değişir.
Ama sonuç değişmez.
Dün başka bir isim konuşuluyordu.
Bugün Haluk Levent ve Ekrem İmamoğlu konuşuluyor.
Yarın başka isimler konuşulacak.
Türkiye ise aynı siyasi döngünün içinde kalmaya devam edecek.
Oysa gerçek muhalefet; alkışlayan değil, sorgulayan, savunan değil denetleyen, tepkiyle değil akılla hareket eden muhalefettir.
İşte Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur ama!..
Paylaş