GeriFuat BOL Geçti Bor’un pazarı!
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Geçti Bor’un pazarı!

Batı, Batı’nın demokrasisi diye haykıranlara bir çift sözümüz var. Batı’da tek bir seçim kaybeden siyasi parti lideri istifa etmeyi görev bilir. Bizde ise on seçimi üst üste kaybeden siyasi parti lideri, koltuğuna daha büyük bir iştahla sarılır ve asla bırakmaz.

Bakınız; Almanya’da 16 yıldır iktidarı elinde bulunduran CDU’nun lideri, ilk seçim yenilgisiyle görevini bıraktı. Bizimkiler, siyaseti güreşle karıştırmış olacaklar ki yenilen pehlivan güreşe doymaz aymazlığıyla, görevlerini sürdürmeyi maharet bilirler.

Batı’daki siyasiler, şahsiyetleriyle işgal etmekte oldukları koltuklara şeref verirler; bizdekiler ise, şerefi, işgal ettikleri koltuklardan beklerler. Tılsım, Batı’da kişilerde iken, bizde koltuklardadır.

Bu yüzden olsa gerektir ki bizde o koltuğa oturan yapışıyor ve bir daha asla kopamıyor!

Ve yine bu yüzden olsa gerektir ki bizdeki muhalefetin iktidara alternatif olma, olabilme diye bir niyeti ve derdi, tasası yoktur. Olmamıştır da.

Zira kendileri, vaktiyle oluşturdukları bürokratik oligarşiyle her daim iktidardadırlar; bundan dolayıdır ki, sandıktan (milletten) gelecek iktidara pek itibar etmezler.

Çok sıkıştıklarında anti demokratik yollarla (darbe) iktidara gelmek, eskiden beri hünerleridir.

Hayal âleminde yaşarlar ve asla reel politiği görmezler. Mevcut durumu içlerine sindirmezler ve ona göre bir siyaset tarzı benimsemezler. Böyle olmasaydı, sürekli hayallerin peşinde koşmaz, kendilerine umut bağlayan milyonlarca insanı mahut hayallerin peşinde sürüklemezlerdi.

Millet, 70 küsur yıllık sözde parlamenter sistem deneyimiyle (gerçekte vesayetin envaiçeşidiyle) Hanya’yı Konya’yı gördü! On yıllar boyunca, millete liderlik yapan siyasi parti genel başkanları da (S. Demirel, T. Özal, N. Erbakan) aynı vahim tabloyu gördü ve yegâne kurtuluşun Başkanlık Sistemi’nde olduğunu dillendirdiler.

Lakin bunlardan hiçbirisi, arzulanan kurtuluş reçetesini kuvveden fiile çıkartamadı.

Bizdeki ucube parlamenter sistemi en güzel şekilde Süleyman Demirel özetlemişti: ‘Selden kütük kapmak!’ Ve bütün bunların sonucunda, maddede ve manada burnundan soluyan bir millet.

Sayın Erdoğan ile Sayın Bahçeli bu makûs talihi yenerek milletin sırtındaki deli gömleğini yırttı ve Başkanlık Sistemi’nin önünü açtılar. Millet de oylarıyla (referandum) yeni sistemi benimsedi.

Sayın Erdoğan milleti, milletinin geleceğini düşünmeseydi yalnızca kendisini ve partisini düşünseydi, parlamenter sistemde ısrar eder ve böylece sittin sene iktidarda kalırdı. Zira yüzde 35’le elde edebileceği iktidarı, yüzde 50 artı 1’e çıkartarak zoru seçti.

Sayın Erdoğan’ın bu özverili halini görmeyen ya da kasıtlı olarak görmek istemeyenler, onu diktatörlükle itham ediyorlar. Belli ki eskiye, eskinin karanlık dehlizlerine özlem duyuyorlar. Ülkede iş ve aş üretilmesin, huzur olmasın, işler sürüncemede kalsın, karar verici bir merci olmasın istiyorlar.

Başbakanlar ‘selden kütük kapmak’ yarışına girsin istiyorlar.

Depremlerde millet, enkazın altında kalsın ve Ankara’daki sözde yetkililer deprem alanlarına ulaşmak şöyle dursun, ancak 48 saat sonra olay mahallinden haber alabilsinler. Yıkılan evler, ya hiç yapılmasın veya onlarca yıl sonra ancak yapılabilsin.

Terörle, sözde mücadele edilsin, teröristler yerine dağlar-taşlar bombalanarak geri dönülsün. İHA’lar için İsrail’in kapısında beklenilsin!

Koskoca Türkiye’de yalnızca bir tünel (Bolu Dağı Tüneli) 16 senede bitirilemesin ve patates deposu olarak terk edilsin.

Hükümetler, ancak koalisyonlar şeklinde kurulabilsin ve ömürleri bir buçuk yılla sınırlı olsun. Bir buçuk yıllık koalisyon hükümetlerinin de tek icraatları, devlet bankalarını paylaşmak ve içlerini yandaşlarına peşkeş çekmek olsun.

Böylece; Türkiye her daim duvara toslasın ve IMF’ye avuç açmak zorunda kalsın.

82 milyonluk ülke, kemerleri sıksın, tüm enerjisini faize çalışarak tüketsin.

Yetti artık; yağma yok!

X

Rezil siyaset!

Sittin senedir iktidar yüzü görmeyen ve bu gidişle bir sittin sene daha iktidara gelemeyecek olan, bizdeki sorumsuz ve kirli muhalefet yüzünden siyaset arenası tek kelime ile kokuştu.

Malum Türkiye’miz; yaşadığı coğrafya, sahip olduğu tarih ve her daim hak ve hakikati savunması yüzünden emperyalist ülkelerin hedefi olmuştur.

Bu durum dün de böyleydi, bugün de böyledir.

Bu yüzden Türkiye’mizde dert ve belalar bitmez, biri biterse derhal yenisini ikame ederler.

Türkiye düşmanları, ileriye doğru adım atmamızı ve kalkınmamızı asla istemezler. Zira Türkiye kalkınır ve bir güç olarak varlığını sürdürürse başlarına ne geleceğini bilirler!

Tıpkı dün olduğu gibi.

Böyle bir Türkiye, mazlumların sığınağı olmakla kalmaz, zalimlerden zulümlerinin hesabını da sorar. Oysaki onlar: ‘Altta kalanın canı çıksın!’ sistemlerinin, sorgusuz-sualsiz devam etmesini isterler.

Kendilerinden hesap soracak Bir ‘Molla Kasım’a asla tahammülleri yoktur.

Eşek arısı kovanlarına kimsenin çomak sokmasını istemezler.

Yazının Devamını Oku

Takiyyeci genel başkanlar!

Takiyyecilik, Ortadoğu coğrafyasında çok yaygın bir sıfattır. Takiyyeciler sinsidir, asla gerçek yüzlerini belli etmezler.

Samimi değillerdir; her kalıba rahatlıkla girerler ve hemen herkes, onları kendilerinden sanır.

Bu halleriyle tipik münafıktırlar.

FETÖ’cülerin en bariz vasfı takiyye yapmaktır. Hedeflerine ulaşmak için her yolu mubah görürler ve bu yüzden işlemeyecekleri halt yoktur.

Takiyyecinin, diğer insanların bilmesini istemediği bir sırrı vardır ve hep bu gizli emeli uğruna uğraş verir.

Her çeşit terör örgütü mensubunun ortak özelliği takiyyeci olmalarıdır.

Ama gelin görün ki bu sıfat, son dönemde bizdeki siyasetçilerde karar kıldı.

Öyle ki son dönem siyasetçilerimizin birçoğu, siyasetlerini takiyyecilik doğrultusunda yürütmeyi maharet bildi ve bilmeye devam ediyorlar.

Son dönemde, siyasette, takiyyeciliğin öncüsü CHP Lideri

Yazının Devamını Oku

Kararsızlık ya da iradesizlik!

Her işte en kötü şey kararsızlıktır. Öyle ki en kötü karar bile kararsızlıktan iyidir.

Bize dayatılan sözde demokrasi kelimenin tam anlamıyla vesayet rejimiydi. Dikkat ediniz; dayatılan dedik, zira iddia edildiği gibi, biz İnönü’nün demokrasiye tutkusu yüzünden çok partili hayata geçmedik.

İnönü’nün böyle bir niyeti olsaydı, daha önce iki kez başvurulan çok partili hayatı akamete uğratmazdı.

İkinci Büyük Savaş’tan sonra, dünya galipler tarafından bölüşülürken; Türkiye, ABD tarafında kaldı. Şayet Sovyetler tarafında kalsaydı, biz de tıpkı Bulgaristan veya Romanya gibi komünist ülke olacaktık.

Dolayısıyla İnönü’ye çok partili hayata (demokrasiye!) geçmesini ABD dayattı. İnönü de bunu şark kurnazlığı yaparak kabul etti. Etmek zorunda kaldı.

İnönü’nün şark kurnazlığı, şapkadan tavşan çıkarmak şeklinde vuku buldu. Çıkardığı yüzkarası bir kanunla, kaybettiği seçimlerde kazanmış görünecekti. Bu rezil kanuna göre, halk, oyunu açık (verdiği partiyi belli ederek) şekilde verecek lakin sandıktaki oylar gizli sayılacaktı!

Oy sandığı CHP’li muhtarın dizleri arasında olup, başında, süngü takılı tüfeğiyle jandarma bekleyecekti. Dipçikle sindirilen halk, jandarmayı gördüğünde yolunu değiştiriyor, aksi halde adı bile kendisine unutturuluyordu!

Bütün bu baskılara rağmen, halk ölümü göze aldı ve sandıkları, CHP’nin rakibi olan DP lehine patlattı. Ucube kanuna göre, gizli tasnifte oylar, DP yerine CHP’ye yazıldı. Buna rağmen rakip partinin oylarının önüne geçilemedi zira binlerce sandıkta oyların yeri değiştirilemiyordu.

Çünkü o sandıklarda tek bir CHP oyu yoktu. Onun da kolayını, mahut sandıkları yakarak veya denize atarak bulmuşlardı.

Yazının Devamını Oku

O, milletini ve ülkesini seçti!

Dış ve iç spekülatörler, vurguncular el ele vererek döviz kurlarını analarının örekesi gibi evirip çeviriyorlar. Maksatları açık, hükümeti zor durumda bırakmak ve erken seçime zorlamak.

Hükümetin kabahati de, faizleri indirmek ve bu yolda kararlılık sergilemesi.

Malum, Sayın Erdoğan gelip geçen hiçbir siyasi lidere benzemiyor. Partisinin siyasi geleceğinin aleyhinde de olsa doğru bildiği yoldan şaşmıyor ve asla taviz vermiyor.

Bugüne kadarki siyasetçiler gibi, günü kurtarmanın derdinde olmadı; hep halkını, ülkesini ve halkının geleceğini düşünerek; gerektiğinde en radikal kararları almaktan çekinmedi.

Ondaki çelik irade sayesinde, iç ve dış vesayet odaklarının çanına ot tıkıldı. Mahut odaklar, artık Müslüman mahallesinde salyangoz satamıyorlar.

Faiz konusunda da aynı kararlılığı gösteriyor, ülkesini rantiyecilerin eline bırakmak istemiyor.

Malum, bize sunulan demokrasi, tek kelime ile hastalıklıydı, hem siyasi yönden ve hem de ekonomik açıdan vesayet odaklarının güdümündeydi.

ABD ve İngiltere (2. Büyük Savaş’ın galipleri olarak), siyasi ve ekonomik (para) açıdan dünya düzenini kuran iki ülkedir. Bütün dünya ülkelerine, bu iki ülke şekil verip rol biçmektedir.

Bu iki ülke, dünyanın diğer tüm ülkelerinin tarlalarını sürerler; İngiltere alttan ve sinsice, ABD ise önüne geldiği şekliyle, açık-gizli bakmaksızın vahşice sömürür.

Yazının Devamını Oku

Kuşatmayı yarmalıyız!

ABD Başkanı Biden’ın seçim vaatleri arasında Erdoğan’ı alaşağı etmek vardı. 79 yaşındaki bu adamı, ABD’nin derin güçleri bilerek ve isteyerek getirdi.

Dolayısıyla Biden’ın, Erdoğan hakkındaki talebi, şahsi olmaktan ziyade, kendisini o makama taşıyanların, ABD’deki güç odaklarının isteğidir.

Daha seçilmeden önce, kendisine söyletilen şuydu: ‘...Erdoğan bedel ödemeli! Partisi İstanbul’dan dışarı atıldı. Peki, biz ne yapıyoruz? Burada oturup boyun eğiyoruz. Şunu göstermemiz lazım. Türkiye, Rusya’ya bağımlı olmayı istemek zorunda değil. Çok önceden o elmadan bir ısırık aldılar! Bundan böyle kendilerine başka türlü davranacağımızı anlamak zorundalar. Bölgedeki müttefiklerimizle bir araya gelerek, Erdoğan’ın bölgedeki faaliyetlerini nasıl izole edeceğimizle ilgilenmek bizim için çok önemli olacaktır. Başkan seçilirsem, Erdoğan’ı darbeyle değil, seçimle devireceğim. Bunun için muhalefete destek vereceğim. Muhalefette olan Türk liderlerini desteklersek, onları daha cesur davranmaya itersek Erdoğan’ı yenebilirler...’

Bu aşağılık lafları edebilen (ya da kendisine ettirilen) bu adam, ABD başkanı olunca, müttefik ülkelerle el ele vererek Erdoğan’a ve onun hükümetine karşı tüm ufunetlerini kusuyorlar.

Malum kendisi ve müttefikleri, bizi savunmasız bırakınca ister istemez Rusya’ya yöneldik ve oradan S-400’leri aldık. Bu durum onları çıldırttı. Zira onlara göre, Türkiye her hal ve şartta savunmasız kalmalıydı.

Bu yüzden, Türkiye’nin bu girişimini ‘Yasak elmadan ısırık aldılar!’ deyip, izole edilip cezalandırılması için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar.

Denemedikleri envaiçeşit aşağılık darbe kalmadığını kendileri itiraf ediyorlar. Bunlarla yapamayınca bu kez kur-döviz-faiz üçgeninden vurmaya kalktılar.

Türkiye’nin hiçbir ekonomik göstergesi, kurlardaki bu yükselişi hak etmiyor.

ABD’nin elinde fazlasıyla kâğıt stoku mevcut, yeşile boyayıp boyayıp piyasaya sürüyor. 2. Dünya Savaşı’nın galibi olarak, kuralları o koydu, parayı o belirledi. Uluslararası ticarette onun parası kullanılacaktı.

Yazının Devamını Oku

Çürümüş muhalefet!

Son yirmi yıldır, kesintisiz olarak, AK Parti iktidarında yaşıyoruz. İktidardaki siyasi parti, hâlâ en büyük parti konumunda. İrili ufaklı tüm muhalefet partilerine, bu ayıp yetmez mi?

Neredeyse çeyrek asırdır, niçin iktidara alternatif olamıyoruz diye kendilerine sormuyorlar mı?

Hep yalanla, karalamayla, iftira atmakla muhalefet yapmak olmaz ki. Bunlarla muhalefet olmadığı şundan belli ki, şayet bunların halk nezdinde bir karşılığı olsaydı şimdiye kadar atılan onca iftiralar ve yapılan onca karalamalarla iktidar çoktan düşerdi.

Yıkıcı muhalefet yapmakla, yapılan her hayırlı hizmete hayır demekle umut olunmaz. Yeni fikirlerle, aklı başında projelerle, somut önerilerle ve hepsinden önemlisi bütün bir milleti kucaklayarak umut olunur.

Sittin senedir muhalefette olan partinin bile dişe dokunur tek bir projesi yok.

CHP’deki bu hastalık, diğer muhalefet partilerine de yansıdı; onlar da ‘İstemezük!’ diyerek yeri göğü inletmekten başka bir şey yapmıyorlar.

Erdoğan’ın yanında ikbal bulup kaybeden bir kısım nadan ise, kinim dinimdir zihniyetiyle muhalefet yaptığını zannediyor.

Bütün bir demokrasi tarihimizde, CHP’nin (DSP ve SHP dahil) halka sunabildiği sadece iki projeyi(!) hatırlıyoruz. Bunlardan biri, Ecevit’in Köy-kent projesi, diğeri de Kılıçdaroğlu’nun ambalaj fabrikasıdır!

İşsizlik sorununu çözecek, piyasaları rahatlatacak, bütçe açıklarını kapatacak, iç ve dış borç stoğunu sıfırlayacak bu projeye asla inanmayan halk, partinizi ve sizi ambalajlayarak, yirmi yıldır kenarda tutuyor.

Yazının Devamını Oku

Mandacı zihniyet hortladı!

Dost ve müttefik gibi gözüken ABD, Türkiye’mizi hiçbir zaman tam bağımsız olarak görmek istemez. ABD’ye göre biz, onların sayesinde yaşayabilen, onların korumasında güvenliğimizi sağlayabilen, uyduları olan bir ülkeyiz.

Bu yüzden; onların emir ve komutaları altında, onların yörüngeleri etrafında bulunmamızı isterler. Bu durumun aksine davranışlardan son derece rahatsız olurlar ve bedelini ödetirler.

1960 yılında Menderes’e, 1971 yılında Demirel’e, 1974 yılında Ecevit’e, 1980’de tüm siyasi partilere, 1997 yılında Erbakan’a, 2008’de, 2013-2014’de ve 2016’da Erdoğan’a bedel ödettiler ve halen daha ödettirmeye devam ediyorlar.

Tüm bu liderlerin kabahatleri vardı ve o işledikleri o suçlardan dolayı, ABD tarafından cezalandırılmışlardı. Sadece onlar değil, onlarla beraber ülkemiz de cezalandırılmıştı.

Bugün de o cezalandırma devam etmektedir.

Bu liderlerin suçları, ABD’ye danışmadan Türkiye lehine karar almalarıdır. Bu yüzden Türkiye’ye ambargo uygulandı, iktidardaki partiler alaşağı edildi; Yunanistan’ı NATO’ya dahil ettirmek için tüm siyasilere yasaklar getirildi ve ‘Bizim çocuklar’ denilen zevata mahut karar aldırıldı.

Ve yine bu yüzden, içimize Truva atı misali yerleştirdikleri FETÖ’yü üzerimize saldılar.

Tek başına iktidardaki AK Parti hükümetine ‘e-muhtıra’ verdiler ve halktan yüzde 47.2 oy alan AK Parti’yi kapatmaya kalktılar.

Yetmedi, AK Parti hükümetlerine karşı üst üste yargı darbesi yaptılar (17-25 Aralık 2013).

Yazının Devamını Oku

Diriliş şairi Sezai Karakoç’un ardından

ANADOLU’muzun yiğit, bir o kadar da kavruk insanı, ötelerin, sonsuz ötelerin muştulu, diriliş şairi Sezai Karakoç, özlemiyle yanıp kavrulduğu Rabb’ine kavuştu.

Hamur mayası sevgiyle yoğrulan diriliş şairi, gençlik yıllarında tattığı aşkta sevgiyi ve sevgiliyi yana yakıla aradı.
Oysa seher rüzgârı, çoktan önüne katmış sürüklüyordu yaprağı. Bir ömür boyu peşinden koştu lakin bir türlü yakalayamadı kendine göz kırpan nazlı sevgiliyi.
İyi ki yakalayamadı; yakalasaydı buldum diye donacak ve sıradanlaşacaktı. Bundan dolayıdır ki:
‘Ben çiçek gibi taşımıyorum göğsümde aşkı
Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum
Gelmiş dayanmışım demir kapısına sevdanın
Ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum

Yazının Devamını Oku

Helalleşmek mi dediniz?

Helalleşmenin bizim kültürümüzde çok önemli bir yeri vardır. Erdemli bir davranıştır.

Zira Allahü Teala bile onca büyük günahları affetmesine rağmen, kul hakkına karışmamaktadır. Kul haklarının başında kalp kırmak, gönül yıkmak gelir.

Nitekim bu hali en veciz şekilde sevgili Yunus Emre’miz ifade etmiştir:

‘Bir kez gönül yıktın ise, kıldığın namaz değil

Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil.’

‘Yüz kez hacca vardın ise, yüz kez gaza kıldın ise

Bir kez gönül kırdın ise gerektir çekersin ahı.’

Gönüllerin kırılıp paramparça edildiği, şeref ve haysiyetlerin ayaklar altına alındığı, küfür, yalan, iftira ve hakaretlerin gırla gittiği, hakların gasp edildiği siyaset arenasından birisi (Kemal Kılıçdaroğlu) çıkmış, helalleşme turuna çıkacağını söyledi.

Oh! Ne âlâ memleket!

Yazının Devamını Oku

Uyuyan dev uyanıyor!

Meşum  (uğursuz) 20. asrın hedefinde Türkler vardı. Tüm emperyalist güçler el ele vererek Türk’e kefen biçtiler.

Adriyatik’ten Çin Seddi’ne uzanan Türk coğrafyasını yakıp yıkıp tarumar ettiler. Türkleri envaiçeşit işkencelere tabi tutarak katlettiler; öldüremediklerini kitleler halinde sürdüler. (Batıda, Müslümana Türk denir)

Böylece doğudan doğan güneşi söndürdüler.

Zifiri karanlıkta kalan dünyada hep emperyalistlerin borusu öttü. Nasıl öttüğünü ise dünyanın bu günkü haline bakıp söyleyebiliriz.

Türkler, zulüm pençesi altında on yıllar boyu inletildi; paramparça edilmiş ülkeleriyle ya uydu yapıldı ya da büsbütün esir edildi.

Devi uyutmakla kalmadılar; bir gün uyanacağından korkarak, tüm değerleriyle oynadılar. Yazılarını değiştirdiler, dillerini, dinlerini yasakladılar, mezarlıklarını yok ettiler, çocuklarına Türkçe isim koydurmadılar, mabetlerini yıktılar, din kitaplarını yaktılar.

Bunlardan yalnızca Ahıska Türklerine reva görülen zulmün, dünyada başka bir örneği yoktur. Aile fertlerini bile birbirlerinden ayırıp Sovyet coğrafyasının bin bir noktasına sürgün ettiler.

Eskiden devletler, savaşlar sonucunda parçalanır veya zapt edilirdi. Günümüzün zorba devletleri ise yaptıkları zulmün yankılarıyla, çökmekte ve paramparça olmaktalar.

Bu durumu, komünizm zulmünde gördük, şimdi sıra kapitalist zulmünde. Zira birisi yıkıldı, diğeri çatırdıyor.

Yazının Devamını Oku

Erdoğan gerçeği

Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ı sevmeyebilirsiniz. Ayrıca kimse, kimseyi sevmek zorunda değildir. Lakin Türkiye’nin son çeyrek asrına mührünü vuran Erdoğan gerçeğini görmezden gelemezsiniz.

Erdoğan’ın karşısındaki partilere gönül verebilirsiniz ya da partisiz olabilirsiniz ama demokrasi tarihimiz boyunca, Erdoğan kadar çalışkan ve milleti için gecesini gündüzüne katan ve tatil nedir bilmeyen bir lider gösteremezsiniz.

Kimileri bizi, yağcılıkla ve yardakçılıkla suçluyor, ‘besleme’ olduğumuzu ileri sürerek kötü sözler sarf ediyor. Kötü söz sahibine aittir, ne diyelim, her kaptan içindeki sızıyor. Zira cife dolu kapları bal doldurmak kimin haddine!

Besleme medya mensuplarının kimler olduğu vesikalarıyla ortaya dökülmesine rağmen, onlar yandaş olmuyor da, hakkı teslim eden, gerçeğin altını çizenler mi yandaş oluyor?

Belediye başkanlığı döneminde İstanbul’da ve yirmi yıla yakındır da Türkiye genelinde Erdoğan’ın yaptığı devasa hizmetleri görmemek için kör ve kalbi mühürlü olmak gerekir.

Alt ve üstyapı bakımından, Türkiye’miz her bir yanıyla çağ atlamıştır.

‘Seçildi ya; tabii ki yapacak, babasının parasıyla mı yaptı?’ demenin bir mantığı var mı? Erdoğan’dan öncekiler seçilmemiş miydi? Onlar neden yapmadılar...

Demek ki, at binenin kılıç kuşananın.

Bakınız, Cumhuriyet’in kuruluşundan 2002 yılına kadar (

Yazının Devamını Oku

2023’te neyi oylayacağız?

Demokrasimizin en büyük şanssızlığı, kendisini sürekli iktidarda gören (bürokrasi sayesinde) ve topluma tepeden bakan CHP gibi bir siyasi partinin, iktidarların alternatifi konumundaki ana muhalefet partisi olmasıdır.

Kendisini ‘sol’da konumlandırmasına rağmen, dünyadaki sol ideoloji ile uzaktan ve yakından en ufak bir ilgisi bulunmamaktadır. Zira en ziyade statükocu ve tutucu parti kendisidir.

Bugüne kadar, tek bir proje üretip de onları halka anlatarak yeni bir umut ve alternatif olma yoluna gitmedi.

Yapmak yerine yıkmak ve yapılanları karalamak üzere bir politikayı kendisine düstur edinmiştir.

Buna zahmetsiz ve sorumsuz politika yapmak deniliyor. Nasıl olsa sırtlarında yumurta küfesi yok; atıp Debreli Hasan gibi yeri göğü inletiyorlar lakin sadra şifa olabilecek ne bir söylem ve ne de bir eylemleri var.

2023 seçimlerine 18 ay kaldı; ana muhalefet dahil tüm muhalefet partilerinin seçim gündemiyle ilgili tek gündem maddeleri var, o da parlamenter sisteme dönüş.

Proje olmayınca ve hatta ülkenin yığınla iç ve dış sorunları hakkında herhangi bir fikirleri olmayınca geride yapabilecekleri tek şey kalıyor, hayalle milleti oyalamak.

Halbuki eski sistemi (parlamenter sistem) 72 yıl boyunca uyguladık; bu sistem vesayet, kaos ve darbeden başka bir şey üretmedi. Bu durumu görmemek için ya kör olmak ya da vesayetin, kaosun ve darbenin parçası olmak gerekir.

Yok efendim, eski sistem

Yazının Devamını Oku

Rezilliğin daniskası

İYİ Parti Grup Başkanvekili ve Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan’ın, bir şehit yakınına karşı gösterdiği aşağılık tavrını ibretle izledik.

TBMM sıralarında bulunan bir kişi olarak, siyasetin ve siyasetçinin düşürüldüğü derekeyi (aşağı derece) görmenin içindeyim. Her şeyi bir tarafa bırakın, insanlığımdan utandım.

Siz, hem milleti temsil makamında olacaksınız hem de temsil ettiğiniz siyasi partinin grup başkanvekilliği makamında bulunacaksınız; yani bir yandan milleti, diğer yandan da siyasi partinizi temsil edeceksiniz.

Dolayısıyla sizin her attığınız adım, sarf ettiniz her söz ve davranışınız dikkatle takip edilmektedir. Zira, temsil ettiğiniz değer ve makamlarla örneksiniz.

Temsil ettiğiniz her değer ve makam, size bir o kadar sorumluluk yükler.

Diğer bir ifadeyle sizin söyledikleriniz, tutum ve davranışlarınız; sizi bağlamaktan öte, temsil ettiğiniz değer ve makamları da bağlar.

Bugüne değin çok potlar kırdınız ve çeşitli skandallara imza attınız. Bunların arasında gazeteci dövdürmek de vardı. Lakin bunların hepsi yanınıza kâr kaldı, yaptıklarınızla kaldınız.

İYİ Parti yönetiminden gerekli cezaya çarptırılmamanız belli ki sizi pervasızlıkta ve rezalet işlemek konusunda daha da yüreklendirdi.

Siz de sıkılmadan, arlanmadan, hayâsızca öyle bir rezilliğe imza attınız ki bu, hepsine tüy dikti!

Yazının Devamını Oku

Saadet Partisi neyin peşinde?

Siyasi partiler, halka hizmet için kurulmuş oluşumlardır. Dünya demokrasi tarihinde bunun tek istisnası bizdeki CHP’dir. Zira CHP alışılagelinen siyasi partilerin hiçbirisine benzemez; o, nevi şahsına münhasır bir siyasi partidir.

CHP, 1950 yılında (ilk çok partili demokratik seçim) iktidardan bir düştü, pir düştü! O günden beri kendisini ebedi muhalefette konumlandırarak iktidara kim gelirse gelsin ona karşı inkârcılığı, yıkıcılığı, nefreti ve bozgunculuğu şiar edinmiştir.

CHP’nin iflah olmaz muhalefet anlayışı, “İktidar yıkılsın da, nasıl yıkılırsa yıkılsın, önemli değil”dir. Diğer bir ifade ile iktidarların her türlü yıkılış şekli (darbe, post modern darbe, ihtilal, muhtıra vb.) meşrudur.

İktidarlarında, CHP’nin yıkıcı muhalefetinden bıkmayan, usanmayan, ‘İllallah!’ demeyen tek bir siyasi lider gösteremezsiniz. Menderes, Demirel, Özal, Erbakan ve Erdoğan CHP muhalefetiyle muhatap olmuş; Menderes idam sehpasında can vermiş, Demirel birkaç kez muhtıra ile görevden uzaklaştırılmış, Özal Çankaya’ya çıkmakla da canını kurtaramamış, Erbakan 28 Şubat aşağılık darbesiyle alaşağı edilmiş, Erdoğan’a ise, yapılabilecek darbelerin her çeşidi reva görülmüştür.

28 Şubat darbecilerinin askeri kanadı yargılandı ve birçoğu müebbet hapis olmak üzere çeşitli cezalara çarptırıldılar. Şimdi sıra, sivil ayaklarının yargılanmasına geldi.

Yargıtay’ın, 28 Şubatçılarla ilgili mahkûmiyet kararı, Erbakan’a ve hükümetine yapılan zulmün tescilidir. Erbakan, o kahırla öldü.

Ama gelin görün ki bugün o Erbakan’ın partisinin devamı olduğunu iddia eden Saadet Partisi; liderlerini istiskal eden ve görevden uzaklaştıran darbeci zihniyetle bir olup Erdoğan düşmanlığı yapıyor. Halbuki o Erdoğan, kendilerinin 40 yıllık sözde dava arkadaşları.

Ve üstelik Erdoğan, icraatlarında Erbakan’ın hayallerini gerçekleştirdiği için, başta CHP olmak üzere diğer muhalefet partilerinin hedefinde.

İşin tuhafına bakın ki,

Yazının Devamını Oku

Böyle dost ve müttefik düşman başına!

Başta ABD olmak üzere Türkiye’nin düşmanı olan dış güçlerin içimizdeki manivelası FETÖ ile PKK (PYD-YPG) dır.

Dış güçler onlarca yıldır, bu örgütlere emek verdiler, yatırım yaptılar, eğitip donattılar, silahlandırıp üzerimize saldılar ve salmaya devam ediyorlar.

Yukarıdaki terör örgütlerinden yalnızca bir tanesi, dünyanın her hangi bir ülkesinin üzerine salınsaydı, o ülkeden eser kalmazdı.

Bunların her ikisini ve irili ufaklı daha nicelerini Türkiye’nin üzerine salmalarına rağmen, istedikleri sonuca ulaşamadıkları gibi, tam tersiyle karşı karşıya kaldılar. Zaafa uğratıp kendilerine uydu yapmak istedikleri Türkiye’yi daha da güçlendirdiler.

Zira kötü komşu, insanı (devleti) mal sahibi yapmıştı.

Hem öylesine güçlendirdiler ki paramparça edilmiş halini dört gözle bekledikleri Türkiye’yi karşılarında dimdik ayakta duran bir bölgesel güç olarak gördüler.

Gelinen nokta itibarıyla, kedi fareyle oynar gibi yönlendireceklerini bekledikleri ülkenin, kendi bölgesini bizzat yönlendirmesini görmenin dehşeti içindeler.

Türk’e kefen biçerken, uyuyan devi uyandırdılar.

Dost ve müttefikimiz (!) olan ABD, bize devlet başkanımızın korumaları için tabancayı bile fazla gördü ve vermekten imtina etti. Dost ve müttefikimiz(!) olan başka bir ülke Almanya ise tanklarımızın modernizasyonu, tamir ve bakımı için gerekli motorları vermedi.

Yazının Devamını Oku

Erdoğan: ‘Aldandık!’ Kim aldanmadı ki?

Cumhurbaşkanı Erdoğan: “FETÖ’nün son mensubu etkisiz hale getirilene kadar bu mücadeleyi sürdüreceğiz. Din kisvesi altında bu milleti sömürenlere prim vermeyeceğiz. Bizim kutsallarımıza saldıranlara izin vermeyeceğiz. Bunlar bizim dinimizi sömürdüler. Açık söylüyorum, aldandık!” dedi.

Erdoğan, Başbakan iken de aynı mealde şeyler söylemişti ve çok yadırganmıştı.

Erdoğan’ın bu denli samimi açıklamaları üzerine ne tezviratlar yapılmadı ki: ‘Sen değil misin, ne istediler de vermedik diyen?’, ‘Herkes aldanabilir, Başbakan aldanabilir mi; orası aldanma makamı mıdır?’, ‘Sen değil misin bunların avukatlığına soyunan?’, ‘Bunları devletin her kademesine atayan senden başkası mı; ee, daha ne diye dert yanıyorsun?’ ve bunlara benzer daha nice tezviratlar...

‘Söyletmen vur!’ demeden önce, vur ama dinle! Bir ülkenin başbakanı ve ya cumhurbaşkanı ‘aldandık’, ‘aldatıldık’ kelimesini kullanıyorsa burada başımızı iki elimizin arasına alıp derin derin düşünmemiz gerekmez mi?

Affedersiniz ama bana söyler misiniz, son elli yıldır bu ülkenin hangi cumhurbaşkanı veya başbakanı aldatılmadı ki? Asker olsun, sivil olsun gelip geçen tüm cumhurbaşkanları ve başbakanlar, F. Gülen olayına ‘Hizmet hareketi’ deyip sahip çıkmadı mı?

Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri’nin devlet başkanlarına bizim cumhurbaşkanlarımız, başbakanlarımız, Gülen okullarının açılmasına yardımcı olmaları için mektup yazmadılar mı?

Şu veya bu siyasetçiyi, haksız yere suçlamadan önce, salim kafayla bir durup düşünelim.

Demek ki sittin senedir bu ülkenin tüm kurum ve kurumları, bizden habersiz sürülmüş. Biz derken; özellikle hükümet ricalinden habersiz sürülmüş.

Şu iki cümle de sizin gözünüzü açmıyorsa o gözler ya gerçekten kör ya da bile bile görmek istemiyordur.

Yazının Devamını Oku

Kökü mazide atiye koşmak

Osmanlının yükselme devrinde, o irtifa ve o yüksekliğin sebepleri unutulup ihmal edildiğinden ve gereği yapılmadığından olacak, aynı Osmanlı bu kez duraklama ve hatta gerileme devirlerine girmiştir.

Osmanlı kültüründe bilim (hikmet), Müslümanın yitiğidir, onu nerede bulursa alır.

Bilimle donanıp aşk ve ihlasla yaşadığında, bayrağını en yüksek burçlara dikti. Herkes ona gıpta ile baktı. Beldelerdeki Hıristiyan ahali bile, ‘ Başımızda kardinal külahı görmektense Osmanlı sarığı görmeyi arzu ederiz’ demekten kendini alamamıştır.

Zira Latin külahında zulüm, Türk’ün sarığında ise, hoşgörü ve adalet vardı.

Nitekim Osmanlı zirvedeyken, Topkapı Sarayı’nda bulunan Adalet Kulesi’nden cihanın dört bir yanına huzur, barış ve adalet yayılıyordu.

Bu yüzden olsa gerektir ki, Türkler tarih boyunca mazlumların sığınağı olmuştur.

Aşk ve saffetimizi kaybedip bilimle ve ihlasla aramıza mesafe konulunca, devletlerarası rekabette geri düştük. Kurtuluş için çareler ararken, yanlış reçetelerle bataklığa saplandık.

Mesela Tanzimat’la beraber eğitim kurumlarımızda reform yapacağız diye baltayı taşa vurduk. Fen okullarından din derslerini, din okullarından da fen derslerini kaldırdık.

Her iki kesimde yetişen nesiller, birbirini anlamaz ve birbirine düşman oldu. Bu kaçınılmazdı, zira insan bilmediğinin düşmanıdır. Bundan dolayıdır ki ne imam, öğretmeni anlayabildi ve ne de öğretmen, imamı anlayabildi.

Yazının Devamını Oku

Asıl tehlike içeride!

Çoğumuz, 15 Temmuz’da atlattığımız tehlikenin farkında değiliz. Oysa bu alçakça darbe girişimi, şimdiye kadarki darbelere benzemeyecek kadar korkunçtu.

Zira önceki tüm darbelerde asker ve sivil bir kısım bürokratik elitler, ülke yönetimini ele geçirip milletin sırtında tepinmişlerdir. Üç, bilemediniz beş sene sonra da defolup gitmişlerdir.

FETÖ’nün bu hain girişimi, Allah muhafaza, eğer başarılı olsaydı Türkiye’yi, Suriye’den beter hale getirirdi. Suriyelilerin gidecek yerleri var, bizim gidecek yerimiz de yok.

Bu darbeyle ABD, Türkiye’den intikam almak istedi. 2003’ün intikamını.

Malum ABD; Irak’a kuzeyden girişte, Türkiye topraklarını kullanacaktı. On binlerce ABD askeri Türkiye’de konuşlanacaktı. Bu imkânın kendilerine sağlanacağını bilmenin rahatlığı içinde geldiler. ABD askerleri, günler, haftalar boyunca Akdeniz’deki gemilerde bekletildiler.

Türkiye’nin yerli ve milli güçleri bir araya gelip karar verdiler:

ABD askerinin Türkiye topraklarına konuşlanmasına müsaade edilmeyecekti. Zira eşkıyanın gece ne yapacağı belli olmazdı, bundan korkuldu.

O vakitler CHP’nin başında yerli ve milli olan Deniz Baykal vardı, Erdoğan’la görüşüp mutabık kaldılar. Asker de TBMM’den çıkan bu ortak karara ses çıkarmadı.

Türkiye’nin bu denli milli duruşu, ABD’yi küplere bindirdi. İşte

Yazının Devamını Oku

Vesayet hortlakları!

Vesayet, bizde emme basma tulumba gibi, hem içeriden hem dışarıdan müşterek çalışıyor. Bunun da yegâne sebebi, bizim ülkemizi birilerinin kendi arkabahçeleri görmeleridir.

Daha 1940’lı yıllarda İnönü’nün ABD ile yapmış olduğu ikili anlaşmalarla, bilahare NATO ile resmen ve alenen ABD’nin yörüngesine girdik.

Savunmamızdan eğitimimize değin, hemen her şeyimizle ‘Küçük Amerika’ hayaline kapıldık. Lakin kazın ayağının hiç de öyle olmadığı görüldü.

Bugün gelinen noktada bile ABD yönetimi, Türkiye’deki iktidarın nasıl değiştirileceğini ve bunun için de muhalefetin desteklenmesi gerektiğini söyleyebiliyor.

Batılı on ülkenin Büyükelçileri, Dışişleri Bakanlığımıza gelerek, bağımsız yargımızın kararlarına dil uzatarak küstahça talepte bulunabiliyor.

Ne hazindir ki bize müstemleke muamelesi yapan ABD’ye karşı muhalefetten çıt çıkmıyor. Amaç, Tayyip Erdoğan’ı düşürmek ise, her yolu meşru gören bir muhalefetle karşı karşıyayız.

Zaten ABD, içimizdeki yardakçıları sayesinde vesayeti bu denli hortlatabildi, şimdi de aynı aymazlarla iş tutmak hevesinde.

ABD Başkanı olacak adam, direkt içişlerimize müdahale ediyor ve bunun için de muhalefetle iş tutacağını pervasızca dillendiriyor. Bağımsızlığı dillerine pelesenk eden muhalefet ise sus pus oturuyor.

Bu şaşkınlığın sebebi gayet açıktır. Zira mahut muhalefeti aynı dış vesayet odakları dizayn etti. Bir kasetle CHP genel başkanını değiştirdi. Bir kasetle de MHP’yi parçaladı.

Yazının Devamını Oku

ABD ve AB önce aynaya baksın!

ABD ve AB’deki bir kısım emperyalist ülkeler ve onların uyduları, Türkiye’ye parmak sallayarak, ülkemizi hizaya sokmak istiyorlar.

Bu kepaze hal, onların iki yüz seneden beri uyguladıkları bir yöntemdir. Lakin şimdiye kadar olanlar, hep kapalı kapılar ardında olurdu. Son yaptıkları ise, kepazeliğin gemi azıya aldığı şekilde vuku buldu.

ABD ve bir kısım AB ülkeleri (toplam on ülke; ABD, Almanya, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İsveç, Kanada, Norveç, Yeni Zelanda) büyükelçileri, utanmadan Türkiye’de yargılanmakta olan Osman Kavala’nın ve hüküm giymiş olan Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılması için ortak bir bildiri yayınladılar.

Hicap duymadan bu denli bir kepazeliği sergilediklerini söylüyoruz zira bu yaptıkları, pervasızlıktan öte düpedüz küstahlıktır.

Dost (!) ve müttefik (!), diğer bir deyişle silah arkadaşı (!) olduğumuz bu ülkelerin Türkiye’mize hangi gözle baktıklarını görüyor musunuz?

Üzüntüyle ifade edelim ki maalesef şimdiye kadar bize hep bu gözle baktılar; perde önünde olmayıp, perde arkasından hep bu denli küstahça tavırlarını sergilediler ve biz bunların hepsini yuttuk, yutmak zorunda kaldık.

Bu kez ise, ufunetlerini perde önünde, alenen kusuyorlar.

Demek ki onlar bizi hâlâ bir müstemleke ülkesi, yöneticilerimizi de kendilerinin atadıkları valileri olarak görüyorlar.

Türkiye düşmanı envaiçeşit terör örgütlerinin başları ve bunların mensupları kendi ülkelerinde ikamet edip cirit atıyorlar. Bunlar hakkında tüm bilgi ve belgeler ve hatta mahkeme kararları, bu ülkelerin yöneticilerinin önüne konulmasına rağmen, duymazlıktan gelip, kıllarını bile kıpırdatmıyorlar.

Yazının Devamını Oku