En uğursuz gün!

Bundan 60 sene önce, 27 Mayıs 1960’ta Türk demokrasisi en kötü, en uğursuz gününü yaşadı. Zira yeni yeni filizlenmekte olan halkın iradesine (hepsi hepsi on yıl) silahla el konuldu.

Halkın iktidarı alaşağı edildi; Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar Kurulu üyeleri ve iktidar partisine mensup milletvekilleri derdest edilip Yassıada’ya tıkıldı.

Cumhurun (milletin) temsilcisi Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ı korumakla görevli Muhafız Alayı Komutanı tutukladı.

Yassıada’da sözde bir mahkeme kuruldu ve adına Yüksek Adalet Divanı denildi.

Gerçekte ise 20. yüzyılda, Batı’nın ortaçağ karanlığından devşirdiği ‘engizisyon’un ta kendisiydi.

Meğerse mahut cinayet şebekesinin askeri üyeleri, daha işin başında, 1950 seçimleriyle seçimi kaybeden İnönü’ye gitmişler ve o isterse iktidarı DP’lilere teslim etmeyeceklerini söylemişlerdi.

İnönü ise bir önceki (1946) seçiminin şaibesi altında ezilerek ve daha da önemlisi, ‘açık oy, gizli tasnif’ şeklindeki akla ziyan, karakuşi kanunun mimarı olarak böylesi bir kepazeliğe ‘evet’ demedi, diyemedi.

Diyemezdi çünkü bu rezil hali dünyaya anlatamazdı.

Böylece 27 yıllık tek partili CHP iktidarı son buldu. 14 Mayıs 1950, “Yeter, söz milletindir” denilip demokrasiye geçtiğimiz gündür. Şu halde bu gün (14 Mayıs) gerçekte demokrasi bayramıdır.

Ama gelin görün ki milli iradeye kast edenler, katlettikleri bu uğursuz güne, 27 Mayıs’a (1960) ‘hürriyet ve anayasa bayramı’ dediler.

Aynı darbe zihniyetinin maskara haline bakın ki bundan 20 sene sonraki ihtilalde (1980), bu kez daha baskıcı bir anayasa yapmak zorunda kalır ve eskisiyle birlikte o uğursuz bayramı da kaldırır.

Yüksek Adalet Divanı denilen en alçak cinayet şebekesinin reisi Salim Başol, sözde mahkemede kendisine itiraz eden şehit Başbakan Adnan Menderes’e aynen şöyle diyecektir: “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor!”

İşte böylesine düzmece bir mahkemenin kararıyla bu ülkenin başbakan ve iki bakanı darağacına gönderildi.

Gerçekte idam edilen sadece Menderes ve arkadaşları değildi; milli irade idi, demokrasiydi ve topyekûn bir milletin istikbali ve umuduydu.

Mahut şebekenin soysuzluklarına ve iğrençliklerine bakın ve hak-hukuk adına utanın! Sözde mahkeme üyelerinin ellerinde delil diye gösterip dillendirdikleri şey, Menderes’in kasasına kendi elleriyle koyup getirdikleri bir kadın külotudur.

Bu çukur insan müsveddeleri, ‘köpek davası, bebek davası’ gibi konularla bu ülkenin cumhurbaşkanını, başbakanını, bakan ve bürokratlarını suçlayıp cezalandırdılar.

Aynı cunta, basına talimat vererek şu aşağılık yalanları yazdırıyordu: “Menderes, gösteri yapan üniversite gençlerini toplayıp işkence yapıyor ve onların ölülerini kıyma makinelerinden geçiriyor.”

Düşünebiliyor musunuz? 1924 Anayasası’na göre sadece vatana ihanetten yargılanması gereken Cumhurbaşkanı Celal Bayar, bu sözde mahkemede ‘köpek davası’ndan yargılanıp mahkûm olmuştur. (Afgan kralının kendisine hediye ettiği bir köpeği sattırıp bu parayla Ödemiş’te Mursallı Köyü’ne çeşme yaptırması.)

Hukuku guguk yapan bu zihniyete merhum Menderes’in son ikazı şöyledir: “Kellemi onlara götürdüğünüzde deyiniz ki ‘Adnan Menderes hürriyet uğruna koyduğu başını 17 sene evvel almadığınız için sizlere müteşekkirdir.’ İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok. Ölüme kadar metanetle gittiğimi, silahların gölgesinde yaşayan kahraman(!) efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz? Şunu da söyleyeyim ki milletçe kazanılan hürriyet mücadelesinde sizi ve efendinizi yine 1950’de olduğu gibi kurtarabilirdim. Dirimden korkmayacaktınız ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes’in ölüsü ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Buna rağmen duam sizlerle beraberdir.”

İşte 27 Nisan e-muhtırasındaki karşı direnişte ve 15 Temmuz aşağılık darbesinde tankları durduran o öpülesi ellerde Menderes’in ruhu vardı ve olmaya devam edecektir.

Onlar, vatan ve milletleri uğruna şehit edilen milli kahramanlar olarak tarihteki yerlerini aldılar.

Dualarımız ve Fatihalarımız onlar için...

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Rusya beklemede!

Azerbaycan, otuz yıldan beri işgal edilmiş topraklarını peyderpey kurtarıyor.

Geçen bu otuz yılın hikâyesine baktığımızda hak, hukuk, adalet adına insanlığımızdan utanıyor ve yarınlarımızdan daha çok endişe duyuyoruz.

Görmüyor musunuz, terörist devlet Ermenistan, dünyanın gözleri önünde savaş suçu işliyor, sivil yerleşim yerlerini füzelerle vuruyor, medeni(!) dünya sadece seyrediyor.

Bu Ermenistan da tıpkı İsrail gibi terörist bir devlet, hiçbir uluslararası kural tanımıyor ve işlediği tüm cinayetler yanına kâr kalıyor. Zira İsrail’in arkasında ABD, Ermenistan’ın arkasında da Rusya var.

Allah’tan şu andaki Ermenistan yönetimi Rusya karşıtı da Putin ayak sürüyor ve Paşinyan yönetiminin devrilmesini bekliyor. Zira Paşinyan’ı getiren Soros, Ermenistan’da olduğu gibi dünyanın çeşitli yerlerinde de ABD menfaatleri doğrultusunda hareket ediyor.

Bu savaşta biz yalnızca su üzerindeki aysbergi görüyoruz, asıl buz kütlesi derinde ve küresel güçler arasında cereyan ediyor. Soros (ABD) istiyor ki Hazar bölgesinde savaş yayılsın ve Çin’in ve ilgili ülkelerin İpekyolu projesi çöksün!

Türkiye ile Türk Cumhuriyetleri arasındaki karayolu bağlantısı kesilsin, böylece güç birliği kuramasınlar.

Bir işin olmamasını isteyip sürüncemede kalmasını arzuluyorsanız o işi komisyona havale edin derler ya, bu otuz yıl süresince kurulan tüm komisyonlar, işi oyalamaktan başka bir şey yapmadılar.

O komisyonlarda vaktiyle Türkiye de yer aldı lakin ağırlığını koymadı veya koyamadı.

Yazının Devamını Oku

Tarikat oyunları!

İttihat ve Terakki maceraperestleri, 1909’daki ihtilalle yalnız Sultan Abdülhamid’i tahtından alaşağı etmedi; ülkede var olan kurulu düzeni yıktı ve onun yerine ne getireceklerini bilememenin şaşkınlığı içindeydiler. Bu yüzden on seneye kalmadan koca bir imparatorluğu paramparça ettiler.

1911 yılına kadar, din adına öyle önüne gelen ahkâm kesemezdi, kitap yazıp fetva veremezdi.

Mesela eski başbakanlardan Bülent Ecevit’in dedesi olan Mustafa Şükrü Efendi’nin de içinde yer aldığı, Sultan Abdülhamid’in ‘huzur hocaları’nın teşkil ettiği ‘Tetkik-i Müellefat Encümeni’, yayınlanacak eserlerin dine uygunluğunu denetlerdi.

Bu eserler, dine uygunsa yayınlanır, değilse yayınlanmalarına müsaade edilmezdi.

Bu kurul aynı zamanda, ‘Meclis-i Tetkikat-ı Şeriyye’, yani dini Danıştay görevini de yerine getirirdi. Sorulan dini sorulara, öyle kafadan, ezbere cevap verilmez; kaynak gösterilerek ve yazılı olarak cevap verilirdi.

1911 yılında İttihatçılar, şeyhülislamlık makamına bir masonu getirdiler, o da bu kurulları işlevleriyle beraber ortadan kaldırdı.

Bundan böyle isteyen istediği şekilde din kitabı yazabilecek ve basıp piyasaya sürebilecekti.

Öyle de oldu.

O günden itibaren her türlü gaye için, doğru-yanlış din kitabı yazılıp basıldı.

Yazının Devamını Oku

Macron’un herzeleri!

Fransa, liderlik yönünden en sönük ve kifayetsiz dönemini yaşıyor.

İçeride ve dışarıda, hemen her konuda ülkesine kaybettiren Emmanuel Macron, beceriksizliğinin şaşkınlığı içinde boyundan büyük laflar ediyor.

Geçen hafta ‘ulusa sesleniş’ konuşmasını yaparken “İslam sadece kendi ülkemizde değil, bugün dünyanın her yerinde kriz içerisinde olan bir din” dedi.

Sözde mahut krizin olumsuz etkilerinden korunmak için de başta İslami eğitim olmak üzere, İslami kurum ve kuruluşların yeniden yapılandırılıp sıkı denetime tabi tutulmalarını istediğini ve bu amaçla hazırlayacakları kanunu 9 Aralık’ta parlamentoya sunacaklarını söyledi.

Şu had bilmez kifayetsiz muhterisin küstahça yavelerine bakar mısınız?

Modernlik, medenilik, asrilik hukuku adı altında gelinen şu kepaze hale ne buyurulur?

Farzı muhal fert, cemiyet ve hatta devlet bazında bir kriz yaşanıyorsa, bunda sahip olunan dinin ne suçu vardır?

Başta İslamiyet olmak üzere, bütün semavi dinler ve hatta insan eliyle oluşturulan en ilkel dinler bile mensuplarını suç işlemekten korumak için ikaz ederler.

Şu halde krizde olan İslam ya da diğer dinler olmayıp,

Yazının Devamını Oku

Bu coğrafyanın kaderi!

Dün, üç kıta yedi iklimde hükümrandık. Bugün o görkemli imparatorluğumuzun külleri üzerinde yeşerttiğimiz Türkiyemiz de üç kıtanın kavşak noktasında, çok netameli bir coğrafyayı işgal etmektedir.

Çetin coğrafyanın ne olduğunu biz Karadenizliler çok iyi biliriz. Zira sahip olunan bir avuç arazinizde bile ayağa kalktığınızda, yuvarlanmamak için dik duramazsınız. Arazi öylesine meyillidir ki dengeyi sağlayabilmek için kontrollü olmak zorundasınız.

Düz arazide ayakta durmak için ayrıca bir efor sarf etmeye gerek yoktur ama meyilli (dik) arazide buna mecbursunuz.

Şu halde bu coğrafyada var olabilmek ve varlığını sürdürebilmek için çok daha güçlü olmalıyız.

Aksi halde ya uydu, kullanışlı olacağız ya da yutulup gideceğiz.

Geçen asrın başlarında bize bir kefen biçilmişti. Cihan savaşıyla imparatorluğumuzu kaybettik lakin Kurtuluş Savaşıyla biçilen o kefeni yırttık.

Yedi düvel (devlet) üzerimize çullandı; bize bırakmak zorunda kaldıkları şimdiki bu vatan topraklarını aralarında paylaşamadılar, akıllarınca dizayn ettiler ve geldikleri gibi gittiler.

Vaktiyle, Fransa imparatoru Napolyon Bonapart, “Bir gün dünya tek bir ülke olsaydı, başkenti İstanbul olurdu” demiştir.

Dünyaya başkentlik yapacak bir yeri elinde bulunduracak ülkenin güçsüzlüğü düşünülebilir mi? Daha açık ifadeyle, böylesine kıymetli bir yeri veya yönetimini güçsüz bir ülkeye bırakırlar mı? Böyle bir ülke dünyanın en güçlü ülkeleri arasında yer almak zorundadır.

Yazının Devamını Oku

Amerikan demokrasisi

Dünyaya nizamat (sözde düzenler) veren süper güç ABD demokrasisinin ne denli kırılgan olduğunu en yetkili ağızları itiraf ediyor.

Türkiye’ye “Demokrasilerde sandık her şey değildir” diyen ABD’nin kendisi, sandığa sahip çıkamamanın endişesini yaşıyor.

Zira Trump da Biden da seçimi hileyle kaybedebilecekleri inanç ve iddiasındalar.

Bize demokrasi dersi vermeye kalkışanların hali pür melalini görüyorsunuz; ne halkın önüne koydukları sandığa sahip çıkabiliyorlar ve ne de sandıktan çıkacak sonuca itimat ediyorlar.

Televizyon ekranına çıkan her iki adayın münazarasına değil, ağız dalaşına şahit olduk.

Allah’tan en ufak bir fikir çilesine sahip olmayan bu adamlar dünyayı idare etmiyor, edemiyorlar. Çünkü kendilerinin de ifade ettiği gibi, ABD başkanlarının idaredeki rolleri ancak yüzde 5 (yanlış okumadınız, yazıyla beş) dolayındadır.

Malum ABD, çeşitli milletlerin oluşturduğu bir göçmenler ülkesidir. Bu ülkede hemen her şeyi yönlendiren lobilerdir.

İki partinin (Cumhuriyetçiler ve Demokratlar) başkan adaylarını bile bu lobiler belirler.

İşte bu lobilerin en güçlüleri (finans, silah, Yahudi, Ermeni vb) ABD derin devlet mekanizmalarını, onlar da başkanları yönlendirir.

Yazının Devamını Oku

Eksen

Son yüzyılda dünyanın geçirdiği iki büyük savaşta, birincisinin sonucunda İngiltere, ikincisinin sonucunda da ABD ve Sovyetler dünyanın eksenini belirledi.

Güçlüydüler, galip geldiler ve kendi çıkarları doğrultusunda dünyayı parsellediler.

Tabiatıyla her iki parselasyonda da dünya, sömürü ve zulüm eksenleri üzerine oturtuldu.

Maddi ve manevi olarak en büyük zararı da mazlum milletler ve onların hamisi konumundaki Osmanlı, biz Türkler gördük.

Birinci savaş, imparatorluk nizamlarını (düzen) altüst etti.

Böylece devletimizle beraber dünya üzerinde kısmen de olsa var olan adalet düzenini de yıktılar.

Artık hak güçlünündü ve altta kalanlar ölmeye mahkûmdu.

Batı’da dün olduğu gibi bugün de ‘Türk’ korkusu hâkimdir. Asırlar boyunca, çocuklarını “Türkler geliyor!” diye korkuttular ve sürekli olarak “Türkler bizim şehrimizi (ülkemizi) ne zaman ‘istila’ (fetih) edecek” diye endişeyle beklediler.

Bu korku bugün de var ve bunu asla silemezsiniz.

Yazının Devamını Oku

Medeni dünyaya bak!

Batı emperyalizmi kurguladığı yeni dünya düzeninde işin kolayını buldu. Savaşın konseptini değiştirdi, kendi insanını ölüme atmamak için maşa kullanmaya başladı.

Bunun için de vesayet savaşını model olarak seçti. Artık karıştırmak istedikleri ülkeleri, içlerinde oluşturdukları vesayet odakları vasıtasıyla kendilerine ram ediyorlar.

Zira ‘barış ve ittifak’ adı altında, kendilerine uydu yaptıkları ülkelere istedikleri kadar Truva atı yerleştirerek zaman kolluyorlar. Çizgiden çıkmak isteyen ülkelerdeki mahut odakları harekete geçirerek emellerine kavuşuyorlar.

Yeni dünya düzeninde güçlünün yanında yer al, onun emrinden çıkma; işlemekte olduğun suçların bir kıymeti yok.

İşte Suudi Arabistan veliahtı, dünyanın gözleri önünde bir gazeteciyi hunharca öldürttü, Türkiye’nin dışında tüm dünya sessiz kaldı. Ama görmezden gelinen bu olaydan sonra Suudi Arabistan devleti, ABD’nin sadık bir köpeği oldu.

O veliaht görevde olduğu müddetçe bu sadakat devam edecektir, etmek zorundadır.

BAE’nin başındaki kişi de Batı’nın maşası olarak Orta Doğu’daki terör örgütlerini finanse ediyor. Kimsenin çıtı çıkmıyor.

Mısır’ın başındaki modern(!) Firavun, sivil halkın üzerine bombalar yağdırarak üç bin masum insanı katlediyor; yetmiyor, önceki seçilmiş başkanı tıktığı hapishanede çürütüp öldürüyor. Yine çıt yok.

Suriye devletinin başındaki cani, sivil halkını varil bomlarıyla katlediyor; ülke insanının yarıya yakın nüfusu (on milyon) sığınmacı olarak perişanlığı yaşıyor. Bu insanlar Türkiye’nin dışında kimsenin umurunda değil.

Yazının Devamını Oku

Ocak kızıştı!

Osmanlı yıkıldıktan sonra Türk ve İslam dünyası kapanın elinde kaldı.

Bunlardan yalnızca Türkiye destansı bir milli mücadele vererek ayaklarının üzerinde durabildi. Lakin müstevliler onu da rahat bırakmadı; uyanıp kendine gelmemesi için sürekli kontrol altında tutuldu.

Sözde müttefik olarak NATO’ya alındı ancak sürekli oksijen çadırında tutularak ne olmasına ne de ölmesine müsaade edildi.

Hepsinden önemlisi, Türkiye adeta bir fanus içine hapsedildi ve asla diğer Türk kardeşleriyle ve inanç birliği içinde olduğu İslam ülkeleriyle görüşmesine müsaade edilmedi.

Bu zulüm tam 70 sene (1920-1990) sürdü. Sovyetlerin yıkılışıyla peş peşe bağımsızlıklarını ilan eden Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetlerini ilk tanıyan, kardeş özlemiyle yanıp tutuşan Türkiye oldu.

Sevinç çığlıkları atan merhum Özal, “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar uzanan bir Türk dünyası olduğunu ve önümüzdeki 21. asrın Türk asrı olacağını” tüm dünyaya haykırdı.

Her an pusuda bekleyen düşman, Türk uyanışından çok korktu. İç ve dış müdahalelerle onları perişan etmenin gayretine girişti. Hedef tahtasına da Türkiye ve onunla diğerleri arasında fiziki irtibatı sağlayan en yakın (sınırdaş) ülke olan Azerbaycan’ı oturttular.

İlk katliam 25 Şubat 1992’de Hocalı şehrinde, Sovyetler ordusuna bağlı 366. Motorize Piyade Alayı’nın desteğindeki Ermenistan Silahlı Kuvvetleri tarafından sivil halka yapılmıştır. (1300 şehit)

1994 yılına değin süren bu savaşta Azerbaycan hazırlıksız yakalanmıştı. Ermenistan’ın yanında ise başta Sovyetler, daha sonra Rusya (hem askeri birlik ve hem de silahlarıyla), Fransa, İran, Yunanistan ve ABD vardı.

Yazının Devamını Oku

Koalisyonun başka çeşidi

Cumhurbaşkanı seçilmek için oyların yüzde 50 artı 1’ini almak şart ve bunu da bir partinin tek başına temin edebilmesi son derece güç olduğuna göre, önümüzdeki seçim dönemlerinde de ittifaklar kaçınılmaz görünüyor. 

Bu durum Meclis’te grubu bulunsun bulunmasın ve hatta milletvekili olmayan küçük partilerin bile kıymetini arttırıyor.

Bu aynı zamanda bolca siyasi parti kurulmasının da önünü açıyor. Halbuki başkanlık sistemlerinin sağlıklı işleyebilmesi için iki, bilemediniz iki buçuk partiye ihtiyaç var.

Bizde olduğu gibi çokpartili başkanlık sistemi ise ister istemez konsensüsü, bir nevi koalisyonu zorunlu kılıyor. Parlamenter sistemde koalisyon, seçimlerden sonra oluyordu, şimdiki cumhurbaşkanlığı sisteminde de seçimlerden önce koalisyon (ittifak) oluşuyor. Malum, parlamenter sistemde koalisyonlardan çok çekmiştik.

Zira ‘yönetimde istikrar’ı sağlayacağız diye başvurduğumuz koalisyon hükümetleriyle yalnızca bakanlıkları değil, devlet bankalarını bile koalisyon ortakları arasında pay etmiştik.

Bankaları batırıp ekonomiyi dibe vurdurunca da bırakıp kaçmıştık! Uygulamakta olduğumuz başkanlık modelinde, bakanların bile dışarıdan atandığı bu sistemin ne getirip ne götüreceğini hep beraber göreceğiz.

Ama görünen o ki daha şimdiden eski sistemin özlemini duyanlar var. İşin tuhafına bakın ki, vaktiyle, Başkanlık sistemi gelsin diyenler ve bunu kuvveden fiile çıkaranlar, bugün yeni partilerle ve üstelik eski sistemin hayaliyle siyaset yapmak iddiasındalar.

Utanmadan sıkılmadan eski sisteme dönülmesi için siyaset yapacaklarını söylüyorlar.

Ayol! Ülkeyi bu sisteme sizin imzalarınız taşımadı mı? Millet sizin hangi halinize inanacak?

Yazının Devamını Oku

İnsan nereye koşuyor?

Cemil Meriç bu hali “Umrandan uygarlığa!” diye özetlemişti.

Tarih kitaplarında işlenen tez temelinden yanlış, çürük ve batıldır. İnsanoğlu gelenekten kopup moderniteye eriştiğinde, inşa ettiği dönüşüm ve değişim bu halin tipik göstergesidir.

Yani insanoğlu ilkellikten, yabanilikten ve vahşetten evrile evrile günümüze gelmiyor. Zira ilk insan Hz. Âdem, peygamberdi ve meleklerin dahi bilmedikleri kendisine öğretilmişti.

Evde yaşardı ve çocukları ile çiftçilik yapardı.

Din kitaplarının bildirdiğine göre Cebrail ismindeki melek, kendisine 12 kez gelmiş ve ona fizik, kimya, eczacılık, tıp ve matematik öğretmiştir. Kâbe’yi ilk inşa eden odur.

Bugün nasıl ki dünyanın çeşitli yerlerinde ilkel kabileler varsa, eskiden de medeni yaşayanlar olduğu gibi ilkel yaşayanlar da vardı.

Asıl konumuza dönecek olursak, yani dünle bugünün mukayesesini yaptığımızda, daha mı medeni olduk, yoksa daha mı ilkelleştik?

Bu sorunun cevabı, eskilerin şu ifadesinde vardır: “Zahir mamur, batın harap!” Yani dış görünüş mükemmel, aydınlık ve göz kamaştırıcı, iç dünyası ise berbat, kapkaranlık ve hüzün dolu.

İnsanoğlu maddeyi bulup en mükemmel şekilde geliştirdi ama asıl görevini yapıp onu hükmü altına alacağına, onun emrine girdi.

Yazının Devamını Oku

Bu kafa milleti anlayabilir mi?

Hep yazıp çizip söylüyoruz; Türk demokrasisinin en büyük sorunu, sorumluluğunun idrakinde olan dişli ve donanımlı bir muhalefet olmayışıdır.

Bu denli bir muhalefet milleti yanına çeker ve vurduğu yerden ses getirir. İktidarı yapmakta olduğu yanlışlarından dolayı sallar. Millet de bilir ki, bu iktidar giderse bunun alternatifi falan muhalefet partisidir.

Bizde öyle mi? Muhalefet partileri yalnızca muhalefet etmek, yapılanları iyi de olsalar kötülemek için varlar.

İşin tuhafı, bizdeki muhalefet asla bir iktidar arayışı içinde değildir. Bundan dolayıdır ki muhalefet etmeyi ve muhalefette kalmayı adeta meslek edinmişlerdir.

Yeni sistemde iktidar olmanın yolu yüzde 50 artı birden geçiyor. Bizdeki muhalefet partilerinden en büyüğünün (CHP) oy oranı yüzde 25 dolaylarında.

Asıl derdi bu yüzde 25’i daha yukarılara nasıl çıkarırız olması gerekirken, başka partilerle ittifak arayışlarına girip iktidarı indirmek istiyorlar. Hadi indirdiniz diyelim, siz iktidara gelebilecek misiniz?

Hayır!

Üzerinde uzlaştığınız bir kişiyi Cumhurbaşkanlığı makamına çıkaracaksınız. Ee, bu sistem zaten Cumhurbaşkanlığı sistemi. Hükümeti o seçilen Cumhurbaşkanı kuracak ve icraatı onlar yapacak.

Bu durumda siz neci olacaksınız?

Yazının Devamını Oku

Yunanistan yine oyuna mı geliyor?

Yunanistan, geçen asrın başında da birilerinin (İngiltere) oyununa gelerek İzmir’e asker çıkarmıştı. Neticesi malum.

Denize döküldüklerinde kendilerini ateşe atan ve sözde destek için İzmir’e gelen İngiliz amiral, kılını bile kıpırdatmadan olayı seyretmekle yetinmişti.

İngiliz’in bahanesi bile hazırdı: “Biz onlara ‘Manisa’da durun’ dedik, dinlemeyip daha ileriye gittiler ve bu felaketle karşılaştılar!”

Dikkat edilirse, Yunanistan aynı aymazlıkla hareket ediyor. Bu kez de arkasına başta Fransa olmak üzere AB’yi, Mısır’ı, BAE’yi ve sözde ikili oynayan, gerçekte Yunanistan’a hep arka çıkan ABD ve İngiltere’yi alarak kabadayılık taslıyor.

Yunanistan, dün olduğu gibi bugün de üzerine oynanan oyunu görmüyor ve oyuna geliyor. Çok ağır bedel ödeyeceğini ve bunun karşılığında ise eline en ufak bir şey geçmeyeceğini, sadece kendisini ateşe itenlerin ellerini güçlendireceğini göremiyor.

Zira Doğu Akdeniz’de oynanan oyun, küresel çapta olup Yunanistan’ın boyunu çok aşıyor.

Gelinen noktada dünyanın en önemli geçer akçesi olan enerji havzaları ve bunların geçiş güzergâhları için yapılan hesaplar öncesi kartlar yeniden dağıtılıyor.

Malum, birinci ve ikinci büyük savaşlardan sonraki parselasyonda Türkiye’nin esamisi okunmadığı gibi yağmalanıp paylaşılan Osmanlı coğrafyasıydı.

Zira yapılan kurt taksimiydi, ademe (yokluk) mahkûm edilen Türkiye’ye zırnık koklatılmamıştı.

Yazının Devamını Oku

Hep aynı oyun!

Müslüman aynı delikten iki kez ısırılmaz. İyi de aynı delikten 222 kez ısırıldığında bu nasıl oluyor ve buna ne demeli?

İşte bundan dolayıdır ki Ziya Paşa boşuna “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” dememiştir.

Bugün Müslümanların aynalarında gözüken bu denli perişanlıkları da kendi Müslümanlıklarından başkası değildir. Zira Müslümanlık ne diyor, neyi emrediyor ve neyi yasaklıyorsa, günümüz Müslümanı bunların tam tersini yapıyor. Yani alayı ‘marka Müslümanı’...

Müslümanlar birbirlerini yerken, emperyalistler de Müslümanların mallarını (yeraltı ve yer üstü zenginliklerini) afiyetle yiyor, bunlar seyrediyor.

Zavallı Müslüman halkların sahip oldukları zenginliklerden gırtlaklarına zırnık girmiyor. Kendi mallarının bekçiliğini başkaları adına ve üstelik uşak rolünü oynayarak çok güzel yapıyorlar.

Irak’a, Suriye’ye, Libya’ya bakın, her üç ülke de emperyalistlerin kuşatmasında.

Irak’ın petrol kuyuları ABD’li askerlerin gözetim ve denetiminde. Aynı ABD, Suriye’deki petrol kuyularını işletip çıkan petrolü pazarlamak üzere terör örgütü PYD/PKK’yı taşeron olarak seçti.

Oysa o petrolün gerçek sahibi Suriye halkı, lakin zalimler bir tek galonu bile Suriye halkına reva görmüyor.

Dikkat edin: Tüm bu şekildeki kurt taksimlerinde hakları yenilen, malları gasp edilen hep Müslümanlar oluyor. Onlar birbirlerinin boğazlarken, malları birileri götürüyor.

Yazının Devamını Oku

Düşman çatlatan müjde!

Geçen asır (20. yüzyıl) milletçe felaketimizle sonuçlandı. Üzerimize çullanan Batılı emperyalistler bizi öldü diye bıraktılar. Yedi düvele karşı verdiğimiz bağımsızlık mücadelesiyle Türk’ün devlet-i ebet müddeti (sonsuza dek sürecek devleti) yeniden filizlendi.

O filiz, tam bir asır müddetle (1920-2020) istiridyenin kabuğundaki inci misali için için oluşarak, yenilenerek, ilerleyerek, yükselerek boy attı ve şairin ifade ettiği gibi:

“Hani bir gün seninle Topkapı’dan

Geliyorduk, yol üstü bir meydan

Bir çınar gördük: Enli, boylu, vakur

Bir ağaç; hiç eğilmemiş, mağrur

Koca bir gövde; belki altı asır,

Belki ondan da fazla, dalgın, ağır,

Kaygısız bir ömür sürüp gelmiş;

Yazının Devamını Oku

Muhalefetin açmazı

Garip bir muhalefet anlayışımız var. Ondaki bu tuhaflık, demokrasimize de yansıyor ve sittin senedir darbelerle anılan demokrasimiz bir türlü kıvama ermiyor, olgunlaşamıyor.

Bakınız: Bizdeki tüm darbelerin ardındaki güç sahipleri baklayı ağızlarından çıkardılar ve Türkiye’deki iktidarı alaşağı edebilmek için muhalefetin desteklenmesi ve onunla işbirliği yapılması gerektiğini söylediler.

Bu aşağılık durum, bağımsızlığımızın ihlalidir, darbeye davetiyedir, düşmanla işbirliğidir, Türkiye’nin iç işlerinin dışarıdan dizayn edilmeye kalkışılmasıdır.

Çirkin ABD’li, Türkiye’deki iktidarları devirmek için muhalefetle el ele değilse, yani bu bir iftiraysa böyle bir durumda sesi en çok çıkması gereken ve o aşağılık işbirliği teklifine karşı gelip yüzlerine çarpması gereken muhalefet değil midir?

Bizdeki muhalefet ne yaptı? İstemem yan cebime koy kabilinden sade suya tirit bir iki beyanatla işi geçiştirmeye çalıştı.

Ayol! Töhmet altında bırakılan sizsiniz! Bu denli demokrasi düşmanlarıyla işbirliği halinde değilseniz, yeri göğü inletsenize, gökkubbeyi başlarına yıksanıza!

Bunu yapmadıkları gibi, şu yapılana bakın: Neymiş efendim, bu sözler 7 ay önce söylenmiş de neden şimdi dillendiriliyormuş? Ayrıca Erdoğan ve aile bireylerinin, yurtdışındaki (İsviçre) bankalarda paraları olmadığına dair belge getirmelerini istediler. Yahu! Böyle bir kepazeliğin dünü, bugünü, yarını mı olurmuş? Yapılan onca darbelere ne diyeceksiniz? Bunların da arkasında bu güçler yok muydu?

Bu rezil sözü dün eden kişi yarın ABD’nin başına geçecek, o zaman ne diyebileceksiniz?

O zaman da mı susacaksınız? Bu sükût ikrarınız olmayacak mı?

Yazının Devamını Oku

İşte ABD’nin gerçek yüzü!

Elbette bir tek ABD yok, bu durum belki de modern devlet olmanın gereğidir! Ama onlar devlet olabilmenin şanındandır diyorlar. Öyle veya böyle, kaç tane ABD varsa, hemen hepsinin ortak özelliği sömürgeci olmalarıdır.

Zira bunlardan her birisi kendini büyük balık hatta en büyük balık görüyor ve küçük balıkları yutmayı hem görev ve hem maharet biliyorlar.

Ha, bu durumu birileri açıktan, aşikâre yapıyor, diğerleri ise aynı şeyi gizli yapıyor.

Önümüzdeki 3 Kasım’da ABD’de seçimler var. Hem başkan, hem Temsilciler Meclisi üyeleri ve hem de Senato’nun üçte biri yenilenecek. Cumhuriyetçilerin adayı, şimdiki başkan Trump’ı iyi kötü tanıdık. Türkiye için kötünün iyisi diyebileceğimiz türden, hiç olmazsa diyaloğa açık bir başkan.

Demokratların adayı Joe Biden ise 78 yaşında. Önceki başkan Obama’nın başkan yardımcılığı görevinde bulunmuş. O vakitler Türkiye’ye karşı saman altından yürüttüğü düşmanlığını, daha sonraları açıktan ve küstahça sergiliyor ve haddini aşan lafları utanmadan söyleyebiliyor.

Türkiye’yi eskiden olduğu gibi kendi vesayetleri altında görüp Türkiye’nin iç siyasetini dizayn etmeye ve bu cümleden olarak Tayyip Erdoğan’ı başkanlıktan indirmeyi, bunun için de onun karşısındaki muhalefeti güçlendirmeyi diline doluyor.

Bu rezil adam, 15 Temmuz aşağılık kalkışmasını da ‘internet oyunu’ zannettiklerini söyleyip sinsice sonucu beklemiş, işler kendilerince ters gidince de ertesi gün sözde kınama mesajı yayınlamıştı.

Nitekim 12 Eylül darbesini emir-komuta içinde yaptırıp başarılı olduklarında da kendi hempaları (ayaktaş, omuzdaş) “Bizim çocuklar başardı” diye başkanlarına müjdeyi veriyordu.

Haddizatında

Yazının Devamını Oku

AK Parti gerçeği

74 yıllık demokrasi tarihimizde AK Parti’nin başka bir örneği yok. Hem de birkaç bakımdan yok.

Birincisi, kuruluşunun hemen ertesi yılında yapılan seçimlerde tek başına iktidara gelmesi. İkincisi, tek başına olduğu iktidarını 18 yıldır kesintisiz sürdürmesi ve halen devam etmesi. Üçüncüsü, böylesine devasa bir kitle partisinin bölünmeden, yekpare olarak varlığını sürdürmesi.

AK Parti’nin tek başına iktidara geldiği 2002 seçimleri, gizli oy açık tasnifin ilk kez yapıldığı 1950 seçimlerini hatırlatıyor. 50 seçimleri öncesi de halk büyük sıkıntı içindeydi. Türkiye 2. Dünya Savaşı’na girmemiş, bununla birlikte savaşın insanı kahreden olumsuzluklarını tümüyle yaşamıştı.

Halk aydınlanmak için gazyağı bulamıyordu, ekmek karne ile veriliyordu.

Savaşa girmedik ama savaş hukuku ve savaş ekonomisi uyguladık. Cumhuriyet’in temel niteliklerine aykırı olarak kanunları uyguladık. Bu uygulamalarla eşit vatandaşlık hakkını ortadan kaldırdık. Mesela gayrimüslim (Yahudi, Rum ve Ermeni) vatandaşlar, Türklerden dört misli fazla vergi ödemekle mükellef kılındı. Veremeyenler, Aşkale’ye (Erzurum) sürülüp taşocaklarında zorunlu çalışmaya tabi tutuldu.

Maddi ve manevi olarak aç kalan halk kurtarıcı aradı, DP’yi ve Menderes’i buldu ve onu iktidar yaptı. CHP’den bıkan halk, DP ve Menderes olmayıp bir başkası da çıksaydı tereddütsüz olarak onu iktidara taşıyacaktı.

Bu hal, Türk halkı açısından öylesine bir dönüm noktasıydı ki o öfkeyle sandığa gömdüğü CHP’yi bir daha ‘sittin’ sene iktidara getirmedi.

Özal’ın vefatıyla (1993) da Türkiye sıkıntılı bir sürece girdi; yine koalisyonlar dönemi başladı ve Türkiye, içeriden ve dışarıdan adeta kapanın elinde kaldı. Gecelik faizler 7000’lere çıktı, 22 banka batırıldı, Türkiye tarihinde ilk defa esnaf yürüdü ve hükümeti protesto etti.

Canına tak eden bir esnafımız, sahip olduğu yazarkasayı, Başbakanlık’tan çıkmakta olan

Yazının Devamını Oku

Atina ateşle oynuyor!

Yunanistan kurulduğu günden beri, kendisini hep Batı’nın şımarık çocuğu olarak gördü ve öyle davrandı. Bu yüzden yaptığı ve yapmakta olduğu onca hataları, Batı tarafından görülmedi, görülmek istenmedi.

Batı’nın koruyup kolladığı Yunanistan hiçbir zaman kendi (bağımsız) olamamış ve hep onun-bunun teşvik ve tahrikleriyle hareket etmiştir.

Dün, İngiltere’nin teşvikiyle İzmir’e çıkmış, yıkılan Osmanlı’nın külleri üzerinden yapılan parselasyonda pay kapmak istemişti.

O çılgınlıkla Anadolu içlerine kadar gelmiş lakin o küllerin altında saklı cevheri (Türk’ün ruh kökünü) görüp hesap edememişti.

Türk’ün ruhu yeniden şahlanıp Yunan’ı önüne kattığında; teşvikçileri olan İngiliz amiral ve generalleri olayı seyretmekle yetinmiş, kaçan Yunan askeri ise soluğu Ege Denizi’nde alabilmiştir.

Yunanistan o günkü kullanışlı halinden bugün de vazgeçmiş değildir.

Zira o gün, İngiltere’nin himayesinde ayakta durabiliyordu, bugün de Almanya’nın (Merkel) sağladığı Euro’larla memurlarının maaşlarını ödeyebilmektedir.

Yunanistan bugün de kimden akıl(!) almışsa, kimin ya da kimlerin dolduruşuna geldiyse, Akdeniz’de en uzun kıyısı olan Türkiye’nin yetki alanını, Türkiye’nin kıta sahanlığını görmezlikten gelerek, haksız ve hukuksuz bir şekilde Mısır’la anlaşma yaptı.

Mısır’ın başına getirilen

Yazının Devamını Oku

Bunlar devlet mi?

Cihan devletimizi yalnızca o gün oluşacak her bir parçasını sahiplenmek için paramparça etmediler. Her bir parçasından, daha sonraları kullanmak üzere sözde birer devlet(çik) oluşturup bu günlere taşıdılar.

Diğer bir deyişle, her birini bir çıban başı olarak bıraktılar; zamanı gelince patlatmak üzere...

Malum, günümüzdeki savaşlar vekâlet yoluyla, ya bu denli devletçikler kullanılarak ya da bir kısım terör örgütleri üzerinden yapılıyor.

Ortadoğu’daki petrol bölgesinde, birkaç kuyunun başına topladıkları irili ufaklı kabileleri devlet haline getirdiler. Gerçekte bunlar devlet değil, devlet süsü verilmiş uydu topluluklar.

Bunların başına geçirdikleri sözde liderler (şeyh, kral, başkan vb), kendilerini o göreve getiren Batılı efendilerinin sadık birer uşağıdır.

Batılı efendilerinin bunlardan istedikleri tek şey, kendilerine itaat etmeleridir. Batılının bunlarla ilgili asla bir rejim kaygısı yoktur. Ne şekilde idare edilirlerse edilsinler, yeter ki kendi sözlerinden çıkmasınlar.

Bu devletçiklerin ellerindeki petrolü Batılı şirketler çıkarıyor, işliyor ve dünyaya pazarlıyor. Mahut liderlerin her biri petrol milyarderidir. Lakin o uşak ruhlu halleriyle ne sahip oldukları(!) parayı ne de işgal ettikleri makamları taşıyabiliyorlar.

Hemen hepsinin parası, ABD’deki bankaların kasalarında adeta ‘rehin’ olarak duruyor.

Emperyalistler, onlardan yürüttükleri vekâlet savaşlarında

Yazının Devamını Oku

CHP arayışta!

Nasıl arayışta olmasın ki? Çokpartili seçimlerin sağlıklı şekilde yapıldığı 1950’den beri geçen 70 senede 20 genel seçim yapılmış ve bunların hiç birinde tek başına iktidara gelememiştir.

İsminde ‘halk’ kelimesi olmasına karşın girdiği her seçimde halk tarafından sandığa gömülen bir parti arayışta olmayacak da kim olacak?

Bizce bu yenilgilerde iki temel etken var. Birisi, CHP’nin halka rağmen yaptıklarından dolayı çıkıp özür dilememesi ve bir diğeri de seçim kaybeden genel başkanlarının koltuğa yapışmalarıdır.

Cumhuriyet’in kurucu partisi, 70 yıl boyunca tek başına iktidara gelemiyorsa bir durup düşünmeli ve “Ben ne yaptım?” deyip muhasebesini yapmalı ve halkın her bir kesimine (dindarından gayrimüslime, Kürt’ten Türk’e, Alevi’den Sünni’ye vb) karşı yaptığı yanlışlardan, baskı ve zulümlerden dolayı çıkıp özür dilemelidir.

Aksi halde onun samimiyetinden kimse emin olmaz, olamaz. Olamadığı içindir ki tüm seçimlerde yüzde 25 bandında patinaj yapmaktadır.

Bakınız; geçen 50 yıl içinde tüm siyasileri ve bürokratları (asker-sivil) kandıran (Erbakan hariç) FETÖ’den dolayı yalnızca Sayın Erdoğan çıkıp “Aldatıldık, Allah ve millet bizi affetsin!” diye özür diledi.

Aynı Sayın Erdoğan, Cumhuriyet tarihi boyunca devletin yaptığı yanlışlardan dolayı da çıkıp devlet adına, hem sözlü ve hem de fiili olarak özür diledi.

Devletin fiili (eylem) özür dilemesi, yapılan fahiş hatalardan geri dönülmesi, gasp edilen hakların geri verilmesidir. (Cami ve kilise vakıflarının aslına rücu ettirilmesi ve Kürtlere haklarının verilmesi vb.)

Hizipler partisi CHP, şu anda

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI