Paylaş
Tanzimat’la girişilen sözde reformlarda ilk düğme yanlış iliklendi ve o gün bugündür aynı yanlışta ısrar ediyoruz. Neydi o yanlış biliyor musunuz?
Fen okullarından din derslerinin, din okullarından da fen derslerinin kaldırılmasıdır. Böylece, okullarımızdan mezun ettiklerimiz tek yönlü olarak yetiştiler. Yani fen okulunu bitiren dinden habersiz, din okulunu bitiren de fenden habersiz olarak diploma aldı.
Cumhuriyet döneminde bu durum daha da kötüleşti; öyle ki din eğitimi bütünüyle ortadan kaldırıldı. Bununla da yetinilmeyerek ortaöğrenimde okutulan tarih derslerinde sevgili Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam, Allahüteâlâ’nın görevlendirdiği bir peygamber olarak değil kendi koyduğu kurallarla kavmini ıslaha çalışan bir reformcu olarak tanıtıldı.
Dinden habersiz fen insanı fenden habersiz din insanına, fenden habersiz din insanı da dinden habersiz fen insanına düşman edildi. Zira insan bilmediğinin düşmanıdır.
Bundan daha büyük bir kötülüğü bir topluma kim yapabilir?
Günümüzde bir kesim insan dini bilmediği gibi dine ve dindarlara düşmanlığı maharet biliyor. Din, Allah, Peygamber, Kuran dendiğinde aslan görmüş yaban eşekleri gibi deliye dönüyorlar.
Halbuki insanın yaratılışında beden (fizik) ve ruh (mana) var. İncelendiğinde görülecektir ki insanoğlu en muhtaç varlık olarak yaratılmıştır. İnsanın yalnızca bedenini veya yalnızca ruhunu doyurarak onu mutlu edemezsiniz.
Her ikisini de dengeli bir şekilde beslemek zorundasınız, aksi halde her ikisini de hasta edersiniz.
Dikkat edin günümüzde ruhen veya bedenen hasta olmayan yok gibidir. Bunun başlıca sebebi ruh ile bedenin dengesiz beslenmesidir. Bedenler, büyük çoğunluğuyla obez olurken ruhlar, bütünüyle boş bırakılmış; aç, susuz, biilaç kalan ruhlar nefsin emrine girerek adeta nefs-i mücessem (nefis halini almış) olmuştur.
Halbuki ruh, mukaddes (tertemiz) yerden gelmişti; nefsin esiri olarak pisliğin her türlüsüne bulandı, kendini hasta ettiği gibi sahip olduğu bedeni de onulmaz (çaresiz) hastalıklara düçar etti.
Eğitimin bam teli burasıdır, yani insanın kendini, yaratılışını ve yaratılış gayesini bilmesidir, tanımasıdır.
Allahüteâlâ en üstün varlık olarak yarattığı insanoğluna, nefsi, nefsinin arzularını dengelemesi için ruh (kalp) ve akıl vermiş; nefsin galebe çalacağını bildiği ve onu dizginlemek için de Peygamberleri (Aleyhimüsselam) ve dinleri göndererek onlara bu dünyada ve sonsuz alem olan ahirette mutluluk yolunu göstermiştir.
Din, insana kendini tanıtır; bedenen, ruhen, zihnen sağlam ve sağlıklı olması için Yaradan’ını tanımasını, ona ibadet etmesini ve onun emirlerini yerine getirip yasaklarından sakınmasını öğütler.
Allah’ın bahşetmiş olduğu bütün bu nimetler (akıl, ruh, beden, din, peygamber vb.) kulun kendisi, kendi mutluluğu içindir. Allahüteâlâ’nın bunları ihtiyacı yoktur zira o, hiçbir şeye muhtaç olmadığı gibi her şey ona muhtaçtır; yani o Samet’tir.
Eğitimin birinci adımı insanın kendini tanımasıdır; ne olduğunu, nelere ihtiyacı olduğunu, neye memur olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini bilmesidir.
Necip Fazıl, ‘Türkçe konuşulan bir yer gösterin, gidip orada öleyim!’ demişti; biz de var mı böyle bir eğitim; böyle bir eğitimin olduğu yeri gösterin gidip orada ölelim diyoruz!
Paylaş