GeriFuat BOL Diyalog masalı!
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Diyalog masalı!

FETÖ, uluslararası bir casusluk şebekesidir. Amacı, başta Türkiye olmak üzere, topyekûn İslam âlemini ve mazlum milletleri, madde ve manalarıyla Batı’ya, Hıristiyanlığa peşkeş çekmektir.

Bu kirli iş için Türkiye merkez üs seçilmiş, şebekenin başına da F. Gülen adındaki iblis getirilmiştir. Sözde din adamı olan bu kişi, önceleri Türkiye’de yaygın olan Nurculuk perdesi ardına saklandı. Bilahare beklediği kalabalıkları etrafında görünce ondan da sıyrılıp kendi yolunda yürüdü ve tüm ufunetini kustu.

Şeyh uçmaz, mürit uçurur derler ya, satılmış bu habisi, düzenbaz bu iblisi de etrafında toplanan din cahilleri, uyuşturulmuş beyinler uçurdu. O da fırsatı kaçırmadı ve utanmadan kendini ‘kâinat imamı’ (ne demekse) ilan etti.

Papa’ya gidip yaltaklandı ve ondan kardeşlik adına icazet aldı. ‘Dinler arası diyalog’ toplantıları düzenleyerek, kepazeliklerini, sureti haktan gözükerek sergiledi.

Sinsi amacı, İslamiyet’i içinden bozup onu da tıpkı tahrif edilmiş Hıristiyanlık ve Musevilik gibi kuşa çevirmekti. Bu yolda ahmak, sorumsuz ve en ufak bir din gayreti bulunmayan, sözde ilahiyatçıları kullanıp çok mesafe aldı.

Bir kısım ilahiyatçılara, “Kuran’dan başka kaynak tanımayız” dedirterek, Peygamber’i ve O’nun sünnetini inkâr ettirdi. Bir kısmı ise daha da ileri giderek; “Kuran-ı Kerim tarihseldir ve Kuran’ın ayetleri Allah kelamı değildir, bunlar Peygamberin ifadeleridir” diyerek küfürlerini kustu.

‘Dinler arası diyalog’ ifadesi bile dinleri çığırından çıkarmak, onları birbirine kaynak yapmak, birbirine eklemek ve çıkarmak manası taşır. Ama gelin görün ki bu tuzak ifadenin bile kimse farkında olmadı.

Olmadığı gibi, yığınla ilahiyat profesörü, doçenti, doktoru bu tuzağa düştü. Bunlardan bir kısmı bilinçliydi zira F. Gülen iblisinin borusunu çalmaktaydı. Diğer büyük çoğunluğu ise gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde olduklarının farkında bile değildi.

Koca Diyanet İşleri Teşkilatı bile neden sonra uyandı lakin ba’de harab-il basra!

Burada bir hususa dikkatinizi çekerim: Sözde ilahiyat profesörlerini tuzağa düşüren bu iblis, din cahili olan bu millete ve bu milletin çocukları olan körpe dimağlara neler yapmaz?

Nitekim onları mankurtlaştırdı ve devletine isyan ettirecek hale getirdi.

Bunların döneminde Türkiye’de okunan hutbelerde “Allah indinde hak din İslamiyet’tir” ayet-i kerimesine yer verilmedi. Bu ayeti ve mealini okumak adeta yasaklandı.

O zamana kadar, her cuma hutbesinde okunan bu ayet-i kerime ve meali neden metinden çıkarıldı, niçin okutulmuyor diye, on binlerce imam-hatipten hiçbirisi sormadı ve sorgulamadı.

Dinler arası diyaloğun temelinde ise bu çürük ve batıl düşünce yatmaktadır. Yani ebedi saadet ve kurtuluş için, Müslüman olmak şart değildir.

Başörtüsüne “Füruattır” diyen bu zihniyete karşı, zamanın Diyanet İşleri Başkanı bile çıkıp “Bu adam ne diyor? Başörtüsü Allah’ın emridir” demedi, diyemedi.

Makam ve yetki sahiplerini böylesine sindirmişlerdi.

Zira ağzını açana dünyayı dar ediyorlardı.

Polis onlardan, savcı onlardan, hâkim onlardandı; sivil ve askeri bürokrasinin kilit noktaları onların elindeydi. Sadece Genelkurmay Başkanı’nı tutuklamaları, bunların gücünü ve neleri yapabileceklerini anlatmaya kâfidir.

İnsanları doğduklarına pişman eden bu yapıya karşı gelinip söz söylenebilir miydi?

Evrensel olan bu şeytani yapı gerçekte kıyamet fitnelerindendir.

Her kurum ve kuruluşun bu yapıyla kararlı bir şekilde mücadele etmesi şarttır. Çünkü her kurum ve kuruluşta varlar ve sinmiş haldeler.

X

Şehirlere ihanet edenler!

Sanayi, sanayi deyip çırpındık lakin sanayi bölgelerimizi tarıma elverişli mümbit ovalarda kurduk. Hangi kafaya hizmet ettiysek; aynı verimli ovaları, çoktan imara açmıştık.

Yerleşim alanları genişledikçe, insanlar fabrikalarla iç içe yaşamaya başladı. Öyle yerleşim yerleri var ki, havasını soluduğunuzda zehir soluduğunuzu hissedersiniz.

Ve soludukça, yavaş yavaş ölürsünüz.

Bu tesisler için gerekli altyapıyı yapmadık, zehirli atıkları en yakındaki dere, nehir, göl ve denizlere akıtmayı marifet bildik.

Milyarlarca yıldır, güneş, dünyamızı aynı şekilde ısıtmakta olmasına karşın, hiçbir zaman küresel ısınma olmamıştı. Ne zaman ki insan denilen ‘canavar’ dünyanın idaresini eline aldı ve doğayı çığrından çıkardı, küresel ısınma oldu ve dünya gitgide yaşanmaz hale geldi.

Dünya üzerindeki tüm olumsuzluklar, insanoğlunun açgözlülüğünden ve doyumsuzluğundan kaynaklanmaktadır.

Etrafınızdaki hemen her işkolundaki bir kısım doyumsuz insanlara dikkat edin; daha, daha derler, dünyanın, dünyalığın peşine ölümüne koşarlar, koştuklarıyla kalır, kavuşamadan ölüp giderler.

Muhteris (aşırı tutkuları olan) insanın gözünü ancak toprak doyurur!

Düne kadar suyunu içtiğimiz Sakarya Nehri’nde bugün balık yaşayamıyor. Neden? Neden olacak; piliç kesim tesislerini nehrin kenarında kurduk, tekstil sanayi tesisinin zehirli atığını borularla nehre akıttık.

Yazının Devamını Oku

Güçlü olmak zorundayız

Netameli coğrafyada yaşayan, onun bedelini ödemek zorundadır. Üstelik ya öder, ya öder!

Nitekim bu denli coğrafyalarda birçok devlet kurulmuş lakin bu devletler tarih sahnesinden silinip gitmiştir.

Her zaman söyleriz, Karadeniz Bölgesi’nin arazisi dik yamaçlardan oluşur. Ova şeklinde düzlük bir yeri yoktur. Dolayısıyla bu arazide her insan yaşayamaz; burada yaşamanın bir bedeli vardır.

Dik arazide ayakta durabilmek bile bir efor ister; boş bulunursan aşağıya yuvarlanırsın.

O yörede yaşayan insanımıza bakın, değişik bir tip görürsünüz. Hırçın, asabi, çabuk hareket eden, her an teyakkuzda, her an tehlikenin gözünün içine bakan ve öyle yaşamak zorunda olan bir insan tipidir bu.

Devletler arenasında Türkiye de aynı konumdadır. Zira burası, bir imparatorluk bakiyesidir ve o imparatorluğu parçalayan müstevlilerin gözleri hâlâ bu coğrafya üzerindedir.

Müstevliler, Sevr projesinden vazgeçmiş değillerdir. Gayeleri, bu coğrafya üzerinde büyük Kürdistan’ı ve büyük Ermenistan’ı kurmaktır. Türkleri, Orta Anadolu’ya hapsedip, İstanbul ve İzmir’i, bölgeleriyle birlikte Türkiye’den ayırmak ve onlara ayrı bir statü tanımaktır.

Bu projeyi dün tatbik etmek istediler, başarılı olamadılar. Zira bu milletin azim ve kararlılığı buna müsaade etmedi. Vermiş olduğu Kurtuluş Savaşı’yla, müstevlilerin bu heveslerini kursaklarında bıraktı.

Aynı plan, bugün de sahnelenmek istenmektedir.

Yazının Devamını Oku

Sıra emeklide!

Alınan ekonomik kararlar sonucunda küçük esnaf (berber, manav, çay ocağı, marangoz vb.) derin bir nefes aldı. Salgın dolayısıyla işleri zaten kesattı; geçim zorluğu içinde kıvranan bu kesime, vergi adı altında, bir de devlet musallat olursa, o devlet sosyal devlet olmaktan çıkar.

Dolayısıyla devletin bizatihi kendisi, anayasal görevini yerine getirmemiş olur.

Mahut salgın, yalnızca küçük esnafı değil, büyük esnafı, işinsanlarını da zora soktu. Gıda sektörünün dışındaki tüm sektörler, az ya da çok darbe yedi. Zira canıyla uğraşan insanlar, zorunlu ihtiyaç maddesi olan gıdanın dışında herhangi bir satın alma yapmadı.

Çok büyük firmalar bile günlerini siftahsız kapattılar, halbuki onların giderleri de aynı ölçüde, büyük orandadır.

Bu arada ıstırabın en büyüğünü çekenler, emekliler olmuştur. Bu emekli kesimi, hele bir de büyükşehirlerde oturuyorsa, durumları içler acısıdır.

Büyükşehirde kirada oturan emeklinin hali ise, tek kelime ile felakettir.

Sadece doğalgaz faturasının 500 lirayı bulduğu bir ortamda, emeklinin geçinebilmesi imkânsızdır. Büyükşehir belediye başkanlıklarını kazanan CHP’li belediyeler, dar gelirlinin yanında olacakları vaadi ile işbaşına geldiler lakin salgın döneminde bile kimsenin gözünün yaşına bakmadan; doğalgaza, suya, toplu taşımaya zam üstüne zam yaptılar.

Hükümet, küçük esnafa nefes aldırdığı gibi, emekliyi de görmeli ve onu içinde bulunduğu sıkıntıdan bir an önce kurtarmalıdır. Emeklinin bayram ikramiyesine yapılan 100 liralık zam yetersizdir; en azından 250 lira olmalıydı.

Bizim milletimiz onuruna düşkündür, öyle bir kısım CHP’liler gibi; bir yandan viski yudumlarken, diğer yandan meydan yerine çıkıp açız, torunuma süt alamadım, diye çığırtkanlık yapmaz.

Yazının Devamını Oku

ABD ve Batı aynaya bakıyor!

Her 24 Nisan’da, boşuna hop oturup hop kalkıyorduk; acaba ABD Başkanı, hakkımızda ‘soykırım’ ifadesini kullanacak mı diye. Daha açık ifadesiyle, ABD Başkanı, tarihi gerçekleri saptırıp iftira atacak mı, diye endişeyle izleyip duruyorduk.

Yeni seçilen ABD Başkanı Biden, seçim vaadini yerine getirdi, Ermeni diasporasına verdiği sözü tuttu ve 1915 Olayları için hem ‘büyük felaket’ ve hem de ‘soykırım’ ifadelerini kullandı.

Kullandı da ne oldu? Hiç!

Birçok Batı ülkesi, üstelik parlamentolarında böyle bir kararı aldıklarında, ne olduysa, bundan böyle de olacağı odur.

Yani hiçbir şey olmayacaktır.

ABD’ye ve Batı’ya söylenecek tek söz; aynaya bakın, gerçek soykırımı da, dehşetengiz vahşeti de daniskasıyla görürsünüz.

Türk’ün tarihinde böyle bir şey söz konusu değildir lakin ABD ve Batı’nın tarihi baştan aşağı soykırımlarla doludur.

ABD’nin, daha dün; Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombalarıyla 220 binden fazla kişi öldü. ABD’nin yurt edindiği yerde yaşayan Kızılderililer nerededir? Kızılderililer açlıktan ölsün diye önce, 65 milyon bizonu öldüren ve ardından 70 milyon Kızılderili’yi katleden ABD mi dünyaya insanlık dersi verecek?

İşin içyüzünü Ermenistan’ın ilk başbakanı

Yazının Devamını Oku

Zehirli dil!

Eğer bu ülkede demokrasi varsa, yani Meclis’in duvarında yazıldığı şekliyle egemenlik, kayıtsız şartsız milletinse, millete rağmen yapılan her iş, her eylem ve her türlü söylem zehirlidir.

70 küsur yıllık demokrasi hayatımızda, milletçe hep bu denli zehirli dile muhatap olduk.

Demokrasilerde güvenlik güçlerinin görevi, elbette ki milleti her türlü tehlikelerden korumaktır. Diğer bir ifade ile millet adına içeride barışı, dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı da güvenliği sağlamaktır.

Demokrasilerde yargı, millet adına karar verir.

Yine demokrasilerde yürütme (hükümet) de millete hizmet için gayret eder.

Millet için değil, aksine millete rağmen iş tutan bürokrasi, yargı ve yürütme asla demokratik olmayıp baskıcı ve dayatmacı (jakoben), kısaca zehirli bir tavır sergilemektedir.

Demokrasilerde halkın üzerinde bir güç yoktur; yönetimde asıl olan odur. Demokrasilerde halk, hakemdir. Halkın seçtiklerini tehdit etmek ve onlara çeşitli bahanelerle gözdağı vermek, parmak sallamak, gerçekte halka diş bilemektir. Halkı aşağılamaktır.

Bizim demokrasi tarihimiz, bir bakıma darbeler tarihidir. Ne hazindir ki tüm bu darbeler yapılırken azınlıkta olan bir kesim bu işin destekçisi olmuş, karşı olan halkın kahir ekseriyeti ise susup sinmiştir; susturulmuş ve sindirilmiştir.

İlk dik duruş 27 Nisan 2007 e-muhtırasına karşı sergilenmiştir. TBMM’nin yüzde 65’ini teşkil eden AK Parti’ye cumhurbaşkanını seçtirmemek için envai çeşit hile ve desiselere başvuruldu.

Yazının Devamını Oku

Bunlar da KKTC laikçileri!

KKTC, vesayet altındaki eski Türkiye’nin adeta maketidir.

KKTC Anayasası’nın mimarı Mümtaz Soysal’dır. Malum Soysal, Türkiye’de özelleştirmelere karşı duruşu ile ün salmıştı. Bu cümleye uygun olarak; Tansu Çiller’in Telekom’u özelleştirmesini Anayasa Mahkemesi’ne götürüp iptal ettirmiş ve böylece ülkeyi 40 milyar dolar zarara uğratmıştı. (40 milyar dolar o zamanki Türkiye’nin dış borçlarının toplamıydı.) KKTC Anayasası’nda bizdeki gibi, din kültürü ve ahlak bilgisi dersi zorunluluğu yoktur. KKTC’de çocuklar, küçük yaşlardan itibaren din bilgisi edinmeden tahsil hayatlarını sürdürürler.

Bilgi edinmeden, fikir sahibi olunamayacağına göre; KKTC’deki nesiller, din konusunda bilgisiz yetiştirilmektedir.

Bununla birlikte; Kıbrıs Barış Harekâtı sonucunda, Türkün tarihsel geleneği sürdürülmüş ve Girne’de inşa edilen büyük camiye, Nurettin Ersin Paşa’nın ismi verilmiştir (Kıbrıs Barış Harekâtı Komutanı).

Ayrıca KKTC’de Din İşleri Başkanlığı da kurulmuş; onca cami ve mescitlere imam-hatip ve müezzinler de atanmış. Bunlar da, okullarda verilmeyen dini eğitimi Kuran-ı Kerim kursları açarak vermeye çalışmışlar.

Sadece üç üyesi bulunan ‘Eğitim Sendikası’ Anayasa Mahkemesi’nde bu kursların kapatılması için dava açmış. Mahkeme de “Kuran-ı Kerim kursları laikliğe aykırıdır” diyerek, kapatılmalarına hükmetmiş.

Dedik ya; eski Türkiye’nin maketi diye: Burada da vaktiyle laiklik, laikçilik (din düşmanlığı) şeklinde algılanmış ve uygulanmıştı. Hâlâ aynı kafada olan sürüyle insan var.

Aynı kafa, KKTC’de imam-hatip lisesi açılmak istendiğinde kızılca kıyameti koparmıştı.

Laikliği din düşmanlığı (hatta yalnızca İslam düşmanlığı) şeklinde anlayan mahut kafa; din, diyanet, Kuran, ezan dendiğinde, aslan görmüş yabaneşekleri gibi kaçmaya başlıyorlar.

Yazının Devamını Oku

Batının piyonu Yunanistan

Yunanistan tam 450 sene Osmanlı (Türk) egemenliği altında yaşadı. Bu denli uzun süre esnasında, Yunanlılar maddi ve manevi değerlerinden hiçbir şey kaybetmeyerek bu günlere geldiler.

Osmanlı, imparatorluk dahilindeki tüm unsurlara olduğu gibi Rum asıllı vatandaşlarına da hoşgörülü davrandı. Böyle davranmak zorundaydı. Zira dinleri (İslamiyet) bunu gerektiriyordu. Her Müslüman bilir ki, kul hakkı çok büyük günahtır; gayr-i Müslim hakkı Müslüman hakkından daha mühimdir.

İslamiyet, inansın veya inanmasın veya neye inanırsa inansın; hiç kimsenin canına, malına, ırzına, diline ve dinine karışmaz, karışılmasına asla müsaade etmez.

İslamiyet’in adaleti sayesinde, hem tüm değerlerini koruyup geliştirdiler ve hem de, Osmanlı korumasında kalarak, farklı Hıristiyan mezheplerinin saldırılarından emin oldular.

1789’daki Fransız İhtilali’nden sonra, dünyadaki dengeler değişti. Milliyetçilik fikri, imparatorlukları temelinden sarstı ve sonunda, hepsini yıktı.

Yunanlılar, 1821 Mora isyanını, Batılı ağababalarının teşvik ve desteğiyle başlattı ve bağımsızlıklarını ilan ettiler. Girit’in de ilhakından sonra, Osmanlı’ya kafa tutacak hale geldiklerini sanıp savaş açtılar (1897).

Osmanlı üst üste meydan muharebeleri kazanıp Atina kapılarına dayanır lakin her zamanki gibi Batılı efendileri imdadına yetişir ve Osmanlı’ya “Dur!” derler. Ve maalesef yine her zamanki gibi, sahada kazanan Osmanlı’ya masada kaybettirilir.

Yenilmesine rağmen bir şey kaybetmeyen Yunanistan şımardıkça şımarır ve sonunda, bütün Balkan milletlerinde isyanlar sökün eder; uğursuz Balkan Savaşı patlar.

Padişah

Yazının Devamını Oku

Bir Özal vardı diyeler

Merhum Turgut Özal, demokrasi tarihimizin önemli kilometre taşlarındandır. Öyle ki Türkiye demokrasi tarihi, Özal’dan önce ve Özal’dan sonra diye anılsa yeridir.

Özal öncesi Türkiye’deki demokrasi vesayetle hastalıklıydı; Menderes de Demirel de bu hastalıklı yapıyla mücadele etmek istedi lakin bunun bedelini biri canıyla, diğeri sürekli iktidardan alaşağı edilmekle ödedi.

Özal’ın bu iki mücadeleci liderden farkı, onlara bir adım attırılmazken Özal’ın biraz olsun mesafe kaydedebilmesidir. Onlar vesayet burcundan tek tuğla dahi sökemezken Özal, o burcu temellerinden sarstı.

Bir bakıma, gelecekte vesayeti yıkacak liderin önünü açtı.

Özal mühendisti; yaptığı görevler itibariyle özel sektörü de devleti de yakından biliyordu.

Hem sivil ve hem de askeri yönetimlerde, devletin en etkili makamlarında bulunmuştu.

Vesayetle mücadeleye temelden girişti; 141, 142 ve 163. maddeleri kaldırarak düşünce ve fikir hürriyeti ile inanç hürriyetinin önündeki engelleri kaldırdı. Bu denli engellerin kaldırılmasının ne manaya geldiğini bu günkü nesiller bilmez, bilemez.

Şu kadarını söyleyelim: düşüncenin ve onu ifade etmenin suç olduğu bu ülkede düşünen adamın heykelini tımarhaneye, kendisini hapishaneye koyuyorlardı (Nâzım Hikmet).

Düşünen adam heykelinin akıl hastanesi bahçesine dikildiği bir ülkeden düşünür çıkar mı?

Yazının Devamını Oku

Darbeli demokrasi!!!

Darbe ile demokrasi birbirine zıt iki kelimedir; birinin olduğu yerde diğeri bulunamaz.

Lakin demokrasiyi (!) bize reva görenler, belli ki onu matkapla karıştırdılar ve kendileri daha tesirli olabilsinler, kendileri çalıp kendileri oynasınlar diye bize, darbelisini armağan ettiler!

Halbuki demokrasi ışıksa, darbe karanlıktır; ışığın yandığı an, darbe kaybolur, defolup gider.

Ama gelin görün ki, bizde peş peşe darbeler oldu ve demokrasi sırra kadem bastı.

Aklımızla nasıl alay ettiklerine bakın ki, bizde yapılan darbelerin gerekçesi, demokrasiyi hâkim kılmak içinmiş.

Darbe, hane halkının (milletin) kendisini düşmanlardan koruması için; yetiştirdiği, maaşa bağladığı ve ellerine silah verdiği güvenlik görevlilerinin; hanenin içişlerine bakıp, onların tutum ve davranışlarını beğenmeyip, sözde düzeltmek adına, silahlarını onlara doğrultmasıdır.

Faşist Hitler’in propaganda bakanı; “Ne kadar büyük yalan söylerseniz, o denli büyük kitleleri inandırırsınız!” derdi. En büyük yalanı, fısıltı ile yayarsanız, insanları gerçeğin ta kendisine inandırırsınız. Yani böylesine kesin inanırlar.

İşte bizde yapılan tüm darbelerin gerekçeleri, bu denli büyük yalanlardır.

Yaptıkları alçakça darbeyi,

Yazının Devamını Oku

Arınma ve bağışlanma ayı

Arınma ve bağışlanma ayı olan Ramazan’a kavuşmakla sevinçliyiz. Bütün ibadetler gibi oruç da, Rabbimizin kullarına attığı kement gibidir. Onunla, günahkâr kullarını temizler ve kendine çeker.

Müslim’de bildirilen bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur: “Orucun dışındaki bütün amelleri, kuluma aittir. Oruç ise, bana aittir ve onun ödülünü ben vereceğim. Oruç bir kalkandır. Aranızda birisi oruçlu olduğunda, kavga yapmasın ve kızmasın. Birisi, kendisine sataşırsa veya kavgaya tutuşursa, ‘Ben oruçlu bir insanım’ desin. Oruçlunun iki sevinci vardır; orucu açtığında sevinir, bir diğeri de Rabbiyle karşılaştığında, oruç tuttuğu için sevinmesidir.”

Yine Müslim’de aktarılan bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (aleyhisselâm) şöyle buyurur: “Cennette ‘Reyyan’ denilen bir kapı vardır. Kıyamet günü oruçlular oradan girecektir ve onlarla birlikte başka kimse girmeyecektir. Şöyle duyurulur: ‘Oruçlular nerede?’ Bunun üzerine oruçlular o kapıdan girerler. Sonuncu kişi girdiğinde, kapı kapanır ve bir daha kimse o kapıdan içeri girmez.”

Dikkat edilirse, kula ait bütün ibadetlerde yapmak vardır lakin Allah’ın kendine ait dediği oruç ibadetinde yapmamak vardır. Bu yüzden de orucun emsalsiz olduğu bildirilmiştir.

Allahü Teala çok merhametli olduğu için, bazı vakitleri değerli kılmış ve bu anlarda yapılan ibadetleri, günahkâr kullarının kurtuluşu için vesile yapmıştır.

Bunların başında da ramazan ayı gelmektedir. Bu ayda, bin aydan daha kıymetli Kadir Gecesi bulunmaktadır. Bin aydan daha hayırlı bu gecede ise, insanlığın, kıyamete değin kurtuluş reçetesi olan Kur’an-ı Kerim indirildi.

Müslümanlar, kendilerine sunulan bu rahmet ayını fırsat bilir; oruç tutar ve bolca ibadet ederek günahlarından arınır.

Evliyanın büyüklerinden Muyiddin ibn Arabi, Fütuhat-ı Mekkiyye’sinde, orucun sırları ile ilgili şu ince bilgileri verir: “Allah sana yardım etsin, bilmelisin ki oruç, (nefsi hazlardan) tutmak ve yükselmek demektir.”

Oruç diğer bütün ibadetlerden daha yüksek olduğundan, oruç (savm) diye isimlendirildi. Allahü Teala orucu, ibadetler arasında benzeri olmamakla yükseltmiştir. Kulları onu, ibadet olarak yerine getirse bile Allah orucu, kullarından düşürmüş ve kendine izafe etmiştir (mal etmiştir). Orucu tutanın ödülünü ise, kendi eliyle vermiş ve benzersizlikte kendisine katmıştır.

Yazının Devamını Oku

Bu nasıl demokrasi?

Ta Tanzimat gününden (1839) tevarüs ettiğimiz, bürokratik oligarşiyi iliklerimize değin içselleştirdiğimizden olacak ki, kafa yapılarımızı demokrasiye bir türlü endeksleyemedik.

Bu hastalıklı halin temelinde halka karşı güvensizlik ve halka rağmen iş görmek kurnazlığımız yatmaktadır.

Bu toplumda, kendilerini seçkinci gören ve halka tepeden bakan zümrenin demokratlığı işte bu kadardır. Bunların partileri kazanırsa, yaşasın demokrasi, aksi halde; “Bu millet cezalandırılmalıdır!”, “Bu millet ne ki, seçtikleri ne olsun?”, “Millet hastadır, hastaya ilaç sorulmaz, zorla da olsa yutturulur!”; “Rüştünü ispatlayamamış bu millet, kendi başına bırakılamaz”; “Bu milleti kendi haline bırakırsan ya davulcuya ya da zurnacıya gider!”; “Bu milleti, özlem ve beklenti içine sokmamak için, meşguliyetle tedaviye tabi tutmalıyız!”.

Batı, bizi bizden iyi tanıyor; senelerce uğraşarak bizi, her şeyimizle birlikte çözdü ve reçetemizi yazdı. Kısacası, nabzımızı ölçtüler ve o nabza göre şerbet veriyorlar.

O yüzden, bize reva gördükleri demokrasi şerbetlidir!

2. Dünya Savaşı’na kadar, Fransızların, Afrika’daki sömürgelerinden Paris’e gelip tahsil yapanların diplomalarına vurdukları bir mühür vardır. O mühürde şöyle yazar: “Bon pour l’Orient” (Doğu için iyidir). Yani bu diploma sömürgelerde ve doğu coğrafyasında geçerlidir. İşte Batı’nın bize biçtiği demokrasi modeli de, “Bon pour l’Orient” özelliği taşımaktadır. Malum Batı, Müslüman topluluklarını insan olarak görmez. Dolayısıyla kendilerince, insani bir sistem olan demokrasi, bunların neyine? Bunlara kâğıt üzerinde bir demokrasi verelim olsun bitsin; onlar da bununla avunsunlar! Dediler ve öyle de yaptılar.

1945’de, bize özgü demokrasiye “cebri hürriyet telkini” ile geçtik. Yani zorlama bir hürriyet empozesiyle (dayatmasıyla), peki demek zorunda kaldık.

Atatürkçüler

Yazının Devamını Oku

Onlar yerine biz utanç duyuyoruz!

Emekli deniz amirallerinin haline bakınca, doğrusu onlar adına biz utanıyor, yerin dibine giriyoruz! Bu ne utanmazlık, ne pervasızlık ve ne hadsizliktir?

Burasını Muz Cumhuriyeti mi sandınız? Muvazzafken yapamadığınızı emekliyken mi yapacaksınız?

Kimden emir alıyor, kimlere emir veriyorsunuz? Emir alabilirsiniz lakin emir verme gücünüz yok artık. O halde ne yapmak istiyorsunuz? Kimlere ne işareti veriyorsunuz?

Bu yaptığınız tek kelime ile fitne değil de nedir?

Hâlâ aynı mahut kafadasınız. Yahu! Bu Cumhuriyetin, bu devletin ve değerlerinin sahibi olarak, yalnızca kendinizi mi görüyorsunuz? Bu hakkı size kim verdi; siz kendinizi ne zannediyorsunuz?

Olmayan şeyleri uyduruyor, ardından bunlara inanıyor ve bunları gerekçe göstererek, sözde bildiri yayınlıyorsunuz. Hem de gece yarısı ve toplam 104 amiral eskisi olarak.

Ve üstelik “Aksi halde!” diyerek, milli iradeye, seçilmiş hükümete ve dolayısıyla milletin kendisine parmak sallıyorsunuz.

Türkiye’nin hangi süreçten geçtiğini görmüyor musunuz? Etrafımız ateş çemberi; kuzeyimiz, yeni bir dünya savaşına gebe. Pandemi, tüm dünyada ortalığı kasıp kavuruyor.

ABD’yi arkasına alan Yunan palikaryasının bile, Türkiye’ye diklenmeye yeltendiği bu ortamda sergilediğiniz bu

Yazının Devamını Oku

Aydın ihaneti!

Dünyanın hiçbir yerinde bizdeki aydın tipinin örneğini göremezsiniz.

“Batı” deyip yırtınıyoruz lakin Batı’nın nesine hayran olduğumuzu bile bilmiyoruz. Batı’nın aydını, hangi siyasi görüşte olursa olsun, öncelikle kendi ülkesinin vatanseveridir. Solcusu da vatanseverdir, sağcısı da hatta aşırı solcusu ve aşırı sağcısı da.

Batı aydını gerçek entelektüeldir; halkını, diğer halkları, bunların kültürlerini bilir, tanır. Kendisi inanmasa bile halkının inanç değerlerini bilir ve onlara saygılı davranır. Hiçbir zaman halkını ve halkının değer yargılarını aşağı görmez, onları küçümsemez ve asla onlarla alay etmez.

Batı’nın ateisti (inançsızı), inanana, dine, din adamına saygılıdır; kendisine saygı duyulmasını istiyorsa saygılı olmak zorundadır. Batı’daki dindar ya da din adamı da ateiste karşı saygı duyar.

Batılı aydın, en az bir papaz kadar dini bilgiye sahiptir. Batı’da gelişen hemen bütün fikir akımlarının (felsefi ekoller dahil) öncüleri papazlardır.

İnsanın kendisi inanmayabilir veya şu veya bu şekilde inanabilir ama ineğe tapanların ülkesinde bile ineğe hakaret ederse veya onu keserse başına ne geleceğini bilir. Dolayısıyla ona göre hareket eder, etmek zorundadır. Akıllı insan, o ineğe ot verir; tıpkı körler ülkesine giden ve bir gözünü kapatan kişi gibi. Zira böyle yapmasa, gözünün birini çıkaracaklarını bilir!

Bizde ise bunun tam tersidir; bizim sözde aydınımız, halkına tepeden bakar, onun değer yargılarını hem bilmez ve hem de onlara düşmanlık eder. Bunların başında din gelmektedir.

Televizyonda ahkâm kesen bir konuşmacı, teravih namazı konusunda bir şey söylemeye çalışırken hem yanlış söyledi ve hem de “sadece ilkokulda edindiğim dini bilgime göre” demeyi maharet bildi. İleriki yaşlarda, okulda veya okul dışında din bilgisi edinmeyi zül görüyor ve aşağılanmaktan korkuyor.

Ne acı değil mi?

Yazının Devamını Oku

İrtica bahanesi!

Çok daha gerilere gitmeyi bırakın, 2. Abdülhamid Han gibi veli ruhlu bir padişahı, alaşağı edebilmek için bile, “Şeriat isteriz!” diye yürüyüşler yapılmıştır.

Daha da vahimi ise, Sultan’ın hal (tahttan indirme) fetvasının gerekçesinde; padişahlar içinde en dindarı olan şahsa yakıştırılan iftira, “Din kitaplarını yaktırması” idi. (Halbuki yakılan bozuk, yanlış, hatalı kitaplardı.)

O günkü vesayet (dış ülkelerin güdümündeki İttihat ve Terakki), iktidar olunca, sözde milliyetçilik adına ülke genelinde cadı avı başlattı.

Cumhuriyeti, Kuran-ı Kerim hatimleri, Buhari-yi Şerif kıraatleri ve dualar eşliğinde ilan ettik. En sonunda ise, din işlerini devlet işlerinden ayırmakta karar kıldık ve anayasaya “laiklik” ilkesini koyduk.

Laiklik ilkesine göre, devletin tüm inançlara eşit mesafede olması ve dinlere müdahale etmemesi gerekirken, tam tersini yaptık.

Özellikle halkın çoğunluğunun mensup olduğu İslamiyet’e kafamıza göre şekil vermeye yeltendik. Daha da vahimi dindarla, dinciyi (dini alet eden sahtekârları) birbirine karıştırdık. 1949 yılında kabul ettiğimiz maddeyle (163. madde) ise, dindarlar için adeta giyotin kurmuş olduk.

Bu yüzden son yüz yıllık yakın tarihimize “cadı avı tarihi” dense yeridir.

Bütün bu kepazelikleri kanunlarımızdaki müphemiyet yüzünden yaşadık. Kuruyla yaşı, Demirel’in tabiriyle, “tetik çekenle tespih çekeni” bir tuttuk.

Dindarla dinciyi ayırt etmek devletin görevidir; devlet, bu ikisini bir mütalaa ettiğinde zulmün daniskasını yapmış olur. Dindarla dinciyi ayırmayan devlet, görevini yapmıyor demektir.

Yazının Devamını Oku

AK Parti ve siyaset -3-

Dün olduğu gibi, bugün de tüm emperyalistlerin gözü bizim coğrafyamızdadır.

Bu çetin ve iştah kabartan coğrafyada iki şekilde hayat sürdürülebilir. Biri, peyk olarak; yani büyük bir devletin emrine girerek, onun himayesinde; bir diğeri ise, kimseye muhtaç olmadan, kendini koruyabilecek güçte olarak.

Birincisinde, zillet içinde yaşarsınız, kolunuz kanadınız kırıktır, başkalarının himayesinde ve elbette ki vesayet altında sürünerek hayatınızı idame ettirirsiniz.

Batı (ABD ve avaneleri) bize, demokrasi yerine vesayeti dayattı. Bizzat Amerikalılar buna, “düşük yoğunluklu demokrasi” diyorlar. 1945-2015 (FETÖ’nün Kırmızı Kitap’a girmesi) arası, tam 70 sene vesayetle yaşadık. Nasıl yaşayabildiğimiz ise, hemen herkesin malumudur.

Birinci Kurtuluş Savaşı öncesi, düşman(lar), dışarıdan gelerek her yanımızı işgal etmişti. Destansı bir mücadele ile düşmanı yendik lakin o zamanki düşman karşımızda ve görünürdeydi. Ama gelin görün ki, bugünkü düşman da her yanımızı işgal etmiş, aksine bu düşman içimizde.

Evlerimizde, sokaklarımızda, çarşılarımızda, okullarımızda, tüm kurum ve kuruluşlarımızda...

Bizim evlatlarımız devşirilerek, hem bize hem de devletlerine düşman edilmiş.

Bu kadarla da yetinilmemiş, başta PKK gibi dünyanın en kanlı terör örgütü olmak üzere, envaı çeşit terör örgütleriyle hem içeriden ve hem de dışarıdan saldırılarla ülkemiz parçalanmak istenmektedir.

Ülkemizi bölmek istedikleri sınırlarımıza komşu iki ülkede, iç savaş çıkartılarak, o ülkelerle birlikte, mahut sınırlarımız da istikrarsızlaştırılmış; dahası, o ülkelerden kaçan milyonlarca mülteci bize sığınmıştır.

Yazının Devamını Oku

AK Parti ve siyaset (2)

7. kongresini yapan AK Parti, ülkemizde, milenyumun ilk çeyreğine mührünü vuran yegâne siyasi partidir.

Yirmi yıla yakın bir süredir tek başına iktidardadır ve her iktidar gibi, AK Parti de bu uzun süre zarfında ister istemez yıpranmıştır. İşte siyasi partiler, bu denli yıpranmışlıktan kurtulmak için kadrolarını yenileyen kongreler icra ederler ve böylece taze başlangıçlar yaparlar.

Bu kadar uzun bir süre, böylesine büyük bir partiyi bölünmeden ayakta ve iktidarda tutmak kolay olmasa gerektir. Parti bölünmemiş lakin partiden ayrılmalar olmuştur. Ayrılanlardan bir kısmı diğer rakip partilere girerken, diğer bir kısmı da kendi partilerini kurarak ayrı bir yol tutmuşlardır.

AK Parti ilk döneminde vesayetle yürüdü. Yönetimde şeklen ortak görünen, gerçekte ise tek başına yöneten ve ülkenin tüm kurum ve kuruluşlarını kuşatan vesayet, siyaseti de bitirmeye ve onun da yerine geçmeye kalkıştığında, ipler koptu.

Ve o gün bugün kıyasıya savaş olmakta; devleti elinde bulunduran vesayet ilk kez bu savaşı kaybetti. Zira şimdiye dek hep kazanan vesayetti. Malum, o zamana kadar hükümetlere ve hatta parlamentoya “git” diyorlardı, onlar da tıpış tıpış gidiyordu.

Ne oldu, nasıl oldu da vesayet kaybetti derseniz?

Bunun iki sebebi var: Birincisi, benim de içinde bulunduğum parlamentonun çıkardığı kanunlarla, o ana kadar her biri ayrı telden çalan istihbarat birimlerinin bir havuzda toplanmasıdır. Böylece MİT, ABD’nin Doğu Akdeniz’deki istasyon şefliğinden çıkarıldı. Yani gerçekten milli oldu.

Bu denli birlikteliğin hayırlı sonuçlarını terörle mücadelede almaktayız. Artık MİT, Genelkurmay İstihbarat, Jandarma İstihbarat, Emniyet İstihbarat; hepsi el ele ve gönül gönüle, bu devlet ve millet için çalışmaktadır.

İkincisi de lider konumundaki Sayın

Yazının Devamını Oku

AK Parti ve siyaset (1)

Siyaset, bir yönüyle sanat, diğer bir yönüyle de zanaattır ve her iki yönüyle de icrası gerçekten zordur. Diğer bir ifadeyle, siyaset, her babayiğidin işi değildir ve hele de Türkiye’de hiç değildir.

Siyasetçi, davasının adamı olup, halka hizmeti şiar edinmişse; biri bayramlık, bir diğeri idamlık iki gömlek sahibi demektir.

Türk siyasi tarihi, nice idare-i maslahatçı (işleri oluruna bırakan) siyasetçiler gördü lakin bunların her birisinin yerinde yeller esmekte ve hiç birisinin esamisi okunmamaktadır.

Malum bizdeki demokrasi, dışarısının dayatmasıyla geldiğinden; halkımız onu gereği gibi sindirememiş ve ayrıca onca badireler yüzünden, bir türlü olgunlaştıramamıştır.

Süleyman Demirel; “Başbakanlık koltuğunda, her başımı kaldırdığımda, merhum Menderes’in darağacında sallanan resmini görürüm!” ve dahası; “Karısı dul, parası pul olmak isteyen varsa siyasete talip olsun!” derdi.

Malum; Birinci Büyük Savaş’tan, yenilerek ve vatanımızı kaybederek çıktık. Kurtuluş Savaşı ile canımızı zor kurtardık lakin galip güçler, dünyayı parselleyip, kendi kurallarını koydular ve dayattılar.

İkinci Büyük Savaş’a girmedik ama savaşın tüm olumsuzluklarını iliklerimize kadar yaşadık.

Sonunda; bu kez yeni galip güçler, bize demokrasiyi (güdümlü-vesayet) dayattılar; onu bile çok gördüler ve devlet ve milletini kalkındırmak adına, bir adım atmak isteyen siyasetçileri alaşağı ettiler. Darağaçlarında sallandırdılar, siyasetten men edip dünyayı kendilerine zindan ettiler.

Bu uğursuz eylemi on yılda bir tekrar ettiler; dolayısıyla milletin parıltılı beyinlerinin kahir ekseriyetini siyasetten soğuttular. Öyle ki, aklı başında insanlar, evlatlarına vasiyet ederken, siyasetten uzak durmalarını salık verdiler.

Yazının Devamını Oku

İstanbul Sözleşmesi

Mahmut sözleşmeyi kabul ettiğimiz günden beri üzerinde tartışıyoruz. Belli ki herkesin çok hassas olduğu kadına karşı şiddetin önlemesi için hazırlanan bu metnin içerisine, Türk aile yapısını derinden sarsabilecek ifadeler sinsice yerleştirilmiş.

Dedik ya; konu çok hassas ve hemen herkesin üzerinde ittifak ettiği bir konu olduğu için, TBMM’de gerektiği gibi irdelenmeden, bütün partilerin katılımıyla (oybirliğiyle) yasalaşmıştı.

Malum Avrupa’nın birçok ülkesi bu denli netameli bir sözleşmeye çekincelerini koymuş; diğer bir kısım ülkeler ise metni imzalamalarına rağmen uygulamamıştı.

Bu arada en dikkat çekici tavrı Polonya göstermiş ve doğuştan olmayan, sonradan, kişilerin belirleyeceği cinsiyet anlayışını toplumlara dayattığından (toplumsal cinsiyet, ne demekse); sözleşmeden çekilmek için yasal süreç başlatmıştır.

Bu arada, birileri, bilerek veya bilmeyerek, Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ı bu kararından dolayı eleştiriyorlar. Meclis’ten çıkan kanunu, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi iptal edemez diyorlar.

Elbette edemez; zaten o kanun halen yürürlükte.

Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle Türkiye, uluslararası bu sözleşmeden çekildiğini ifade ediyor. Bu ise hem bu sözleşmeye ve hem de uluslararası hukuka uygundur. Bunun aksini kimse iddia edemez.

Meclis’ten çıkıp yasalaşan ve yürürlükte olan kanuna gelince; ona yeni şekil verecek (bütünüyle kaldırmak, bir kısmını çıkarıp, bazı ilaveler yapmak, aynen kabul etmek vb) yine elbette ki TBMM’dir.

Fakat bizdeki asıl ayıp nerede biliyor musunuz?

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI