CHP arayışta!

Nasıl arayışta olmasın ki? Çokpartili seçimlerin sağlıklı şekilde yapıldığı 1950’den beri geçen 70 senede 20 genel seçim yapılmış ve bunların hiç birinde tek başına iktidara gelememiştir.

İsminde ‘halk’ kelimesi olmasına karşın girdiği her seçimde halk tarafından sandığa gömülen bir parti arayışta olmayacak da kim olacak?

Bizce bu yenilgilerde iki temel etken var. Birisi, CHP’nin halka rağmen yaptıklarından dolayı çıkıp özür dilememesi ve bir diğeri de seçim kaybeden genel başkanlarının koltuğa yapışmalarıdır.

Cumhuriyet’in kurucu partisi, 70 yıl boyunca tek başına iktidara gelemiyorsa bir durup düşünmeli ve “Ben ne yaptım?” deyip muhasebesini yapmalı ve halkın her bir kesimine (dindarından gayrimüslime, Kürt’ten Türk’e, Alevi’den Sünni’ye vb) karşı yaptığı yanlışlardan, baskı ve zulümlerden dolayı çıkıp özür dilemelidir.

Aksi halde onun samimiyetinden kimse emin olmaz, olamaz. Olamadığı içindir ki tüm seçimlerde yüzde 25 bandında patinaj yapmaktadır.

Bakınız; geçen 50 yıl içinde tüm siyasileri ve bürokratları (asker-sivil) kandıran (Erbakan hariç) FETÖ’den dolayı yalnızca Sayın Erdoğan çıkıp “Aldatıldık, Allah ve millet bizi affetsin!” diye özür diledi.

Aynı Sayın Erdoğan, Cumhuriyet tarihi boyunca devletin yaptığı yanlışlardan dolayı da çıkıp devlet adına, hem sözlü ve hem de fiili olarak özür diledi.

Devletin fiili (eylem) özür dilemesi, yapılan fahiş hatalardan geri dönülmesi, gasp edilen hakların geri verilmesidir. (Cami ve kilise vakıflarının aslına rücu ettirilmesi ve Kürtlere haklarının verilmesi vb.)

Hizipler partisi CHP, şu anda Kemal Kılıçdaroğlu hizbinin elindedir. Öyle ki, ülke başkanlık sistemine geçmiş olmasına rağmen eşyanın tabiatına aykırı olarak kendisi cumhurbaşkanlığına aday olmuyor. Önce bir çatı adayı belirledi (E. İhsanoğlu). O tutmayınca, bu kez CHP’nin içinden bir kişiyi, “Gel bakalım Muharrem!” diyerek Muharrem İnce’yi aday gösterdi.

İnce’nin daha sonradan ifade ettiği gibi, CHP seçimi “Gel bakalım Muharrem!” denilen anda kaybetmişti.

Bu yetmezmiş gibi Cumhurbaşkanlığı makamına aday gösterdiği kişiyi, son kongrede en arka sırada, tuvaletlerin önünde oturttu.

Bizdeki halihazırdaki partiler yasası, genel başkanları adeta kral yetkileriyle donatıyor. O istemediği müddetçe, kimse onu genel başkanlıktan alamaz. Zira delegeleri kurşun askerlerden seçiyor.

Muharrem İnce, genel başkan adayı olarak iki kez Kılıçdaroğlu ile yarıştı ama bilinen sebeplerden dolayı kaybetti.

Kılıçdaroğlu da kendisine rakip çıkan İnce’nin, partinin her kademesindeki (milletvekilinden delegesine kadar) yandaşlarını çizerek ademe (yokluğa) mahkûm etti.

Bu saatten sonra İnce’nin CHP’den cumhurbaşkanlığına adaylığı da söz konusu değildir. Zira Kılıçdaroğlu, yolda bulmaya çalıştığı yeni ‘dostlar’ıyla iktidara yürümek hevesindedir. Belli ki yine bir ‘çatı’ adayı arayışındadır.

Gelinen bu noktada Muharrem İnce’nin CHP’nin içinde yapabileceği fazla bir şey yok.

Elindeki tek seçenek, CHP’nin karşısına geçerek özlemini duyduğu ‘hakiki’ CHP’yi kurmak için ete kemiğe bürünüp Anadolu’yu bir baştan öbür başa arşınlamaktır.

Bülent Ecevit o karizmatik kişiliğiyle İsmet İnönü’yü devirip yerine geçmesine rağmen CHP’deki hiziplerle baş edemedi. Kurtuluşu CHP’den ayrılıp DSP’yi kurmakta bulmuştu.

Ecevit zor olanı seçti, azmetti ve başardı. Koalisyonla da olsa partisini iktidara taşıyıp başbakan oldu.

Muharrem İnce’nin zoru seçip seçmeyeceğini ve daha önemlisi, zoru seçerse başarıp başaramayacağını bekleyip göreceğiz.

Siyaset bu; ince, uzun ve meşakkatli bir yol.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Medeni dünyaya bak!

Batı emperyalizmi kurguladığı yeni dünya düzeninde işin kolayını buldu. Savaşın konseptini değiştirdi, kendi insanını ölüme atmamak için maşa kullanmaya başladı.

Bunun için de vesayet savaşını model olarak seçti. Artık karıştırmak istedikleri ülkeleri, içlerinde oluşturdukları vesayet odakları vasıtasıyla kendilerine ram ediyorlar.

Zira ‘barış ve ittifak’ adı altında, kendilerine uydu yaptıkları ülkelere istedikleri kadar Truva atı yerleştirerek zaman kolluyorlar. Çizgiden çıkmak isteyen ülkelerdeki mahut odakları harekete geçirerek emellerine kavuşuyorlar.

Yeni dünya düzeninde güçlünün yanında yer al, onun emrinden çıkma; işlemekte olduğun suçların bir kıymeti yok.

İşte Suudi Arabistan veliahtı, dünyanın gözleri önünde bir gazeteciyi hunharca öldürttü, Türkiye’nin dışında tüm dünya sessiz kaldı. Ama görmezden gelinen bu olaydan sonra Suudi Arabistan devleti, ABD’nin sadık bir köpeği oldu.

O veliaht görevde olduğu müddetçe bu sadakat devam edecektir, etmek zorundadır.

BAE’nin başındaki kişi de Batı’nın maşası olarak Orta Doğu’daki terör örgütlerini finanse ediyor. Kimsenin çıtı çıkmıyor.

Mısır’ın başındaki modern(!) Firavun, sivil halkın üzerine bombalar yağdırarak üç bin masum insanı katlediyor; yetmiyor, önceki seçilmiş başkanı tıktığı hapishanede çürütüp öldürüyor. Yine çıt yok.

Suriye devletinin başındaki cani, sivil halkını varil bomlarıyla katlediyor; ülke insanının yarıya yakın nüfusu (on milyon) sığınmacı olarak perişanlığı yaşıyor. Bu insanlar Türkiye’nin dışında kimsenin umurunda değil.

Yazının Devamını Oku

Ocak kızıştı!

Osmanlı yıkıldıktan sonra Türk ve İslam dünyası kapanın elinde kaldı.

Bunlardan yalnızca Türkiye destansı bir milli mücadele vererek ayaklarının üzerinde durabildi. Lakin müstevliler onu da rahat bırakmadı; uyanıp kendine gelmemesi için sürekli kontrol altında tutuldu.

Sözde müttefik olarak NATO’ya alındı ancak sürekli oksijen çadırında tutularak ne olmasına ne de ölmesine müsaade edildi.

Hepsinden önemlisi, Türkiye adeta bir fanus içine hapsedildi ve asla diğer Türk kardeşleriyle ve inanç birliği içinde olduğu İslam ülkeleriyle görüşmesine müsaade edilmedi.

Bu zulüm tam 70 sene (1920-1990) sürdü. Sovyetlerin yıkılışıyla peş peşe bağımsızlıklarını ilan eden Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetlerini ilk tanıyan, kardeş özlemiyle yanıp tutuşan Türkiye oldu.

Sevinç çığlıkları atan merhum Özal, “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar uzanan bir Türk dünyası olduğunu ve önümüzdeki 21. asrın Türk asrı olacağını” tüm dünyaya haykırdı.

Her an pusuda bekleyen düşman, Türk uyanışından çok korktu. İç ve dış müdahalelerle onları perişan etmenin gayretine girişti. Hedef tahtasına da Türkiye ve onunla diğerleri arasında fiziki irtibatı sağlayan en yakın (sınırdaş) ülke olan Azerbaycan’ı oturttular.

İlk katliam 25 Şubat 1992’de Hocalı şehrinde, Sovyetler ordusuna bağlı 366. Motorize Piyade Alayı’nın desteğindeki Ermenistan Silahlı Kuvvetleri tarafından sivil halka yapılmıştır. (1300 şehit)

1994 yılına değin süren bu savaşta Azerbaycan hazırlıksız yakalanmıştı. Ermenistan’ın yanında ise başta Sovyetler, daha sonra Rusya (hem askeri birlik ve hem de silahlarıyla), Fransa, İran, Yunanistan ve ABD vardı.

Yazının Devamını Oku

Koalisyonun başka çeşidi

Cumhurbaşkanı seçilmek için oyların yüzde 50 artı 1’ini almak şart ve bunu da bir partinin tek başına temin edebilmesi son derece güç olduğuna göre, önümüzdeki seçim dönemlerinde de ittifaklar kaçınılmaz görünüyor. 

Bu durum Meclis’te grubu bulunsun bulunmasın ve hatta milletvekili olmayan küçük partilerin bile kıymetini arttırıyor.

Bu aynı zamanda bolca siyasi parti kurulmasının da önünü açıyor. Halbuki başkanlık sistemlerinin sağlıklı işleyebilmesi için iki, bilemediniz iki buçuk partiye ihtiyaç var.

Bizde olduğu gibi çokpartili başkanlık sistemi ise ister istemez konsensüsü, bir nevi koalisyonu zorunlu kılıyor. Parlamenter sistemde koalisyon, seçimlerden sonra oluyordu, şimdiki cumhurbaşkanlığı sisteminde de seçimlerden önce koalisyon (ittifak) oluşuyor. Malum, parlamenter sistemde koalisyonlardan çok çekmiştik.

Zira ‘yönetimde istikrar’ı sağlayacağız diye başvurduğumuz koalisyon hükümetleriyle yalnızca bakanlıkları değil, devlet bankalarını bile koalisyon ortakları arasında pay etmiştik.

Bankaları batırıp ekonomiyi dibe vurdurunca da bırakıp kaçmıştık! Uygulamakta olduğumuz başkanlık modelinde, bakanların bile dışarıdan atandığı bu sistemin ne getirip ne götüreceğini hep beraber göreceğiz.

Ama görünen o ki daha şimdiden eski sistemin özlemini duyanlar var. İşin tuhafına bakın ki, vaktiyle, Başkanlık sistemi gelsin diyenler ve bunu kuvveden fiile çıkaranlar, bugün yeni partilerle ve üstelik eski sistemin hayaliyle siyaset yapmak iddiasındalar.

Utanmadan sıkılmadan eski sisteme dönülmesi için siyaset yapacaklarını söylüyorlar.

Ayol! Ülkeyi bu sisteme sizin imzalarınız taşımadı mı? Millet sizin hangi halinize inanacak?

Yazının Devamını Oku

İnsan nereye koşuyor?

Cemil Meriç bu hali “Umrandan uygarlığa!” diye özetlemişti.

Tarih kitaplarında işlenen tez temelinden yanlış, çürük ve batıldır. İnsanoğlu gelenekten kopup moderniteye eriştiğinde, inşa ettiği dönüşüm ve değişim bu halin tipik göstergesidir.

Yani insanoğlu ilkellikten, yabanilikten ve vahşetten evrile evrile günümüze gelmiyor. Zira ilk insan Hz. Âdem, peygamberdi ve meleklerin dahi bilmedikleri kendisine öğretilmişti.

Evde yaşardı ve çocukları ile çiftçilik yapardı.

Din kitaplarının bildirdiğine göre Cebrail ismindeki melek, kendisine 12 kez gelmiş ve ona fizik, kimya, eczacılık, tıp ve matematik öğretmiştir. Kâbe’yi ilk inşa eden odur.

Bugün nasıl ki dünyanın çeşitli yerlerinde ilkel kabileler varsa, eskiden de medeni yaşayanlar olduğu gibi ilkel yaşayanlar da vardı.

Asıl konumuza dönecek olursak, yani dünle bugünün mukayesesini yaptığımızda, daha mı medeni olduk, yoksa daha mı ilkelleştik?

Bu sorunun cevabı, eskilerin şu ifadesinde vardır: “Zahir mamur, batın harap!” Yani dış görünüş mükemmel, aydınlık ve göz kamaştırıcı, iç dünyası ise berbat, kapkaranlık ve hüzün dolu.

İnsanoğlu maddeyi bulup en mükemmel şekilde geliştirdi ama asıl görevini yapıp onu hükmü altına alacağına, onun emrine girdi.

Yazının Devamını Oku

Bu kafa milleti anlayabilir mi?

Hep yazıp çizip söylüyoruz; Türk demokrasisinin en büyük sorunu, sorumluluğunun idrakinde olan dişli ve donanımlı bir muhalefet olmayışıdır.

Bu denli bir muhalefet milleti yanına çeker ve vurduğu yerden ses getirir. İktidarı yapmakta olduğu yanlışlarından dolayı sallar. Millet de bilir ki, bu iktidar giderse bunun alternatifi falan muhalefet partisidir.

Bizde öyle mi? Muhalefet partileri yalnızca muhalefet etmek, yapılanları iyi de olsalar kötülemek için varlar.

İşin tuhafı, bizdeki muhalefet asla bir iktidar arayışı içinde değildir. Bundan dolayıdır ki muhalefet etmeyi ve muhalefette kalmayı adeta meslek edinmişlerdir.

Yeni sistemde iktidar olmanın yolu yüzde 50 artı birden geçiyor. Bizdeki muhalefet partilerinden en büyüğünün (CHP) oy oranı yüzde 25 dolaylarında.

Asıl derdi bu yüzde 25’i daha yukarılara nasıl çıkarırız olması gerekirken, başka partilerle ittifak arayışlarına girip iktidarı indirmek istiyorlar. Hadi indirdiniz diyelim, siz iktidara gelebilecek misiniz?

Hayır!

Üzerinde uzlaştığınız bir kişiyi Cumhurbaşkanlığı makamına çıkaracaksınız. Ee, bu sistem zaten Cumhurbaşkanlığı sistemi. Hükümeti o seçilen Cumhurbaşkanı kuracak ve icraatı onlar yapacak.

Bu durumda siz neci olacaksınız?

Yazının Devamını Oku

Yunanistan yine oyuna mı geliyor?

Yunanistan, geçen asrın başında da birilerinin (İngiltere) oyununa gelerek İzmir’e asker çıkarmıştı. Neticesi malum.

Denize döküldüklerinde kendilerini ateşe atan ve sözde destek için İzmir’e gelen İngiliz amiral, kılını bile kıpırdatmadan olayı seyretmekle yetinmişti.

İngiliz’in bahanesi bile hazırdı: “Biz onlara ‘Manisa’da durun’ dedik, dinlemeyip daha ileriye gittiler ve bu felaketle karşılaştılar!”

Dikkat edilirse, Yunanistan aynı aymazlıkla hareket ediyor. Bu kez de arkasına başta Fransa olmak üzere AB’yi, Mısır’ı, BAE’yi ve sözde ikili oynayan, gerçekte Yunanistan’a hep arka çıkan ABD ve İngiltere’yi alarak kabadayılık taslıyor.

Yunanistan, dün olduğu gibi bugün de üzerine oynanan oyunu görmüyor ve oyuna geliyor. Çok ağır bedel ödeyeceğini ve bunun karşılığında ise eline en ufak bir şey geçmeyeceğini, sadece kendisini ateşe itenlerin ellerini güçlendireceğini göremiyor.

Zira Doğu Akdeniz’de oynanan oyun, küresel çapta olup Yunanistan’ın boyunu çok aşıyor.

Gelinen noktada dünyanın en önemli geçer akçesi olan enerji havzaları ve bunların geçiş güzergâhları için yapılan hesaplar öncesi kartlar yeniden dağıtılıyor.

Malum, birinci ve ikinci büyük savaşlardan sonraki parselasyonda Türkiye’nin esamisi okunmadığı gibi yağmalanıp paylaşılan Osmanlı coğrafyasıydı.

Zira yapılan kurt taksimiydi, ademe (yokluk) mahkûm edilen Türkiye’ye zırnık koklatılmamıştı.

Yazının Devamını Oku

Hep aynı oyun!

Müslüman aynı delikten iki kez ısırılmaz. İyi de aynı delikten 222 kez ısırıldığında bu nasıl oluyor ve buna ne demeli?

İşte bundan dolayıdır ki Ziya Paşa boşuna “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” dememiştir.

Bugün Müslümanların aynalarında gözüken bu denli perişanlıkları da kendi Müslümanlıklarından başkası değildir. Zira Müslümanlık ne diyor, neyi emrediyor ve neyi yasaklıyorsa, günümüz Müslümanı bunların tam tersini yapıyor. Yani alayı ‘marka Müslümanı’...

Müslümanlar birbirlerini yerken, emperyalistler de Müslümanların mallarını (yeraltı ve yer üstü zenginliklerini) afiyetle yiyor, bunlar seyrediyor.

Zavallı Müslüman halkların sahip oldukları zenginliklerden gırtlaklarına zırnık girmiyor. Kendi mallarının bekçiliğini başkaları adına ve üstelik uşak rolünü oynayarak çok güzel yapıyorlar.

Irak’a, Suriye’ye, Libya’ya bakın, her üç ülke de emperyalistlerin kuşatmasında.

Irak’ın petrol kuyuları ABD’li askerlerin gözetim ve denetiminde. Aynı ABD, Suriye’deki petrol kuyularını işletip çıkan petrolü pazarlamak üzere terör örgütü PYD/PKK’yı taşeron olarak seçti.

Oysa o petrolün gerçek sahibi Suriye halkı, lakin zalimler bir tek galonu bile Suriye halkına reva görmüyor.

Dikkat edin: Tüm bu şekildeki kurt taksimlerinde hakları yenilen, malları gasp edilen hep Müslümanlar oluyor. Onlar birbirlerinin boğazlarken, malları birileri götürüyor.

Yazının Devamını Oku

Düşman çatlatan müjde!

Geçen asır (20. yüzyıl) milletçe felaketimizle sonuçlandı. Üzerimize çullanan Batılı emperyalistler bizi öldü diye bıraktılar. Yedi düvele karşı verdiğimiz bağımsızlık mücadelesiyle Türk’ün devlet-i ebet müddeti (sonsuza dek sürecek devleti) yeniden filizlendi.

O filiz, tam bir asır müddetle (1920-2020) istiridyenin kabuğundaki inci misali için için oluşarak, yenilenerek, ilerleyerek, yükselerek boy attı ve şairin ifade ettiği gibi:

“Hani bir gün seninle Topkapı’dan

Geliyorduk, yol üstü bir meydan

Bir çınar gördük: Enli, boylu, vakur

Bir ağaç; hiç eğilmemiş, mağrur

Koca bir gövde; belki altı asır,

Belki ondan da fazla, dalgın, ağır,

Kaygısız bir ömür sürüp gelmiş;

Yazının Devamını Oku

Muhalefetin açmazı

Garip bir muhalefet anlayışımız var. Ondaki bu tuhaflık, demokrasimize de yansıyor ve sittin senedir darbelerle anılan demokrasimiz bir türlü kıvama ermiyor, olgunlaşamıyor.

Bakınız: Bizdeki tüm darbelerin ardındaki güç sahipleri baklayı ağızlarından çıkardılar ve Türkiye’deki iktidarı alaşağı edebilmek için muhalefetin desteklenmesi ve onunla işbirliği yapılması gerektiğini söylediler.

Bu aşağılık durum, bağımsızlığımızın ihlalidir, darbeye davetiyedir, düşmanla işbirliğidir, Türkiye’nin iç işlerinin dışarıdan dizayn edilmeye kalkışılmasıdır.

Çirkin ABD’li, Türkiye’deki iktidarları devirmek için muhalefetle el ele değilse, yani bu bir iftiraysa böyle bir durumda sesi en çok çıkması gereken ve o aşağılık işbirliği teklifine karşı gelip yüzlerine çarpması gereken muhalefet değil midir?

Bizdeki muhalefet ne yaptı? İstemem yan cebime koy kabilinden sade suya tirit bir iki beyanatla işi geçiştirmeye çalıştı.

Ayol! Töhmet altında bırakılan sizsiniz! Bu denli demokrasi düşmanlarıyla işbirliği halinde değilseniz, yeri göğü inletsenize, gökkubbeyi başlarına yıksanıza!

Bunu yapmadıkları gibi, şu yapılana bakın: Neymiş efendim, bu sözler 7 ay önce söylenmiş de neden şimdi dillendiriliyormuş? Ayrıca Erdoğan ve aile bireylerinin, yurtdışındaki (İsviçre) bankalarda paraları olmadığına dair belge getirmelerini istediler. Yahu! Böyle bir kepazeliğin dünü, bugünü, yarını mı olurmuş? Yapılan onca darbelere ne diyeceksiniz? Bunların da arkasında bu güçler yok muydu?

Bu rezil sözü dün eden kişi yarın ABD’nin başına geçecek, o zaman ne diyebileceksiniz?

O zaman da mı susacaksınız? Bu sükût ikrarınız olmayacak mı?

Yazının Devamını Oku

İşte ABD’nin gerçek yüzü!

Elbette bir tek ABD yok, bu durum belki de modern devlet olmanın gereğidir! Ama onlar devlet olabilmenin şanındandır diyorlar. Öyle veya böyle, kaç tane ABD varsa, hemen hepsinin ortak özelliği sömürgeci olmalarıdır.

Zira bunlardan her birisi kendini büyük balık hatta en büyük balık görüyor ve küçük balıkları yutmayı hem görev ve hem maharet biliyorlar.

Ha, bu durumu birileri açıktan, aşikâre yapıyor, diğerleri ise aynı şeyi gizli yapıyor.

Önümüzdeki 3 Kasım’da ABD’de seçimler var. Hem başkan, hem Temsilciler Meclisi üyeleri ve hem de Senato’nun üçte biri yenilenecek. Cumhuriyetçilerin adayı, şimdiki başkan Trump’ı iyi kötü tanıdık. Türkiye için kötünün iyisi diyebileceğimiz türden, hiç olmazsa diyaloğa açık bir başkan.

Demokratların adayı Joe Biden ise 78 yaşında. Önceki başkan Obama’nın başkan yardımcılığı görevinde bulunmuş. O vakitler Türkiye’ye karşı saman altından yürüttüğü düşmanlığını, daha sonraları açıktan ve küstahça sergiliyor ve haddini aşan lafları utanmadan söyleyebiliyor.

Türkiye’yi eskiden olduğu gibi kendi vesayetleri altında görüp Türkiye’nin iç siyasetini dizayn etmeye ve bu cümleden olarak Tayyip Erdoğan’ı başkanlıktan indirmeyi, bunun için de onun karşısındaki muhalefeti güçlendirmeyi diline doluyor.

Bu rezil adam, 15 Temmuz aşağılık kalkışmasını da ‘internet oyunu’ zannettiklerini söyleyip sinsice sonucu beklemiş, işler kendilerince ters gidince de ertesi gün sözde kınama mesajı yayınlamıştı.

Nitekim 12 Eylül darbesini emir-komuta içinde yaptırıp başarılı olduklarında da kendi hempaları (ayaktaş, omuzdaş) “Bizim çocuklar başardı” diye başkanlarına müjdeyi veriyordu.

Haddizatında

Yazının Devamını Oku

AK Parti gerçeği

74 yıllık demokrasi tarihimizde AK Parti’nin başka bir örneği yok. Hem de birkaç bakımdan yok.

Birincisi, kuruluşunun hemen ertesi yılında yapılan seçimlerde tek başına iktidara gelmesi. İkincisi, tek başına olduğu iktidarını 18 yıldır kesintisiz sürdürmesi ve halen devam etmesi. Üçüncüsü, böylesine devasa bir kitle partisinin bölünmeden, yekpare olarak varlığını sürdürmesi.

AK Parti’nin tek başına iktidara geldiği 2002 seçimleri, gizli oy açık tasnifin ilk kez yapıldığı 1950 seçimlerini hatırlatıyor. 50 seçimleri öncesi de halk büyük sıkıntı içindeydi. Türkiye 2. Dünya Savaşı’na girmemiş, bununla birlikte savaşın insanı kahreden olumsuzluklarını tümüyle yaşamıştı.

Halk aydınlanmak için gazyağı bulamıyordu, ekmek karne ile veriliyordu.

Savaşa girmedik ama savaş hukuku ve savaş ekonomisi uyguladık. Cumhuriyet’in temel niteliklerine aykırı olarak kanunları uyguladık. Bu uygulamalarla eşit vatandaşlık hakkını ortadan kaldırdık. Mesela gayrimüslim (Yahudi, Rum ve Ermeni) vatandaşlar, Türklerden dört misli fazla vergi ödemekle mükellef kılındı. Veremeyenler, Aşkale’ye (Erzurum) sürülüp taşocaklarında zorunlu çalışmaya tabi tutuldu.

Maddi ve manevi olarak aç kalan halk kurtarıcı aradı, DP’yi ve Menderes’i buldu ve onu iktidar yaptı. CHP’den bıkan halk, DP ve Menderes olmayıp bir başkası da çıksaydı tereddütsüz olarak onu iktidara taşıyacaktı.

Bu hal, Türk halkı açısından öylesine bir dönüm noktasıydı ki o öfkeyle sandığa gömdüğü CHP’yi bir daha ‘sittin’ sene iktidara getirmedi.

Özal’ın vefatıyla (1993) da Türkiye sıkıntılı bir sürece girdi; yine koalisyonlar dönemi başladı ve Türkiye, içeriden ve dışarıdan adeta kapanın elinde kaldı. Gecelik faizler 7000’lere çıktı, 22 banka batırıldı, Türkiye tarihinde ilk defa esnaf yürüdü ve hükümeti protesto etti.

Canına tak eden bir esnafımız, sahip olduğu yazarkasayı, Başbakanlık’tan çıkmakta olan

Yazının Devamını Oku

Atina ateşle oynuyor!

Yunanistan kurulduğu günden beri, kendisini hep Batı’nın şımarık çocuğu olarak gördü ve öyle davrandı. Bu yüzden yaptığı ve yapmakta olduğu onca hataları, Batı tarafından görülmedi, görülmek istenmedi.

Batı’nın koruyup kolladığı Yunanistan hiçbir zaman kendi (bağımsız) olamamış ve hep onun-bunun teşvik ve tahrikleriyle hareket etmiştir.

Dün, İngiltere’nin teşvikiyle İzmir’e çıkmış, yıkılan Osmanlı’nın külleri üzerinden yapılan parselasyonda pay kapmak istemişti.

O çılgınlıkla Anadolu içlerine kadar gelmiş lakin o küllerin altında saklı cevheri (Türk’ün ruh kökünü) görüp hesap edememişti.

Türk’ün ruhu yeniden şahlanıp Yunan’ı önüne kattığında; teşvikçileri olan İngiliz amiral ve generalleri olayı seyretmekle yetinmiş, kaçan Yunan askeri ise soluğu Ege Denizi’nde alabilmiştir.

Yunanistan o günkü kullanışlı halinden bugün de vazgeçmiş değildir.

Zira o gün, İngiltere’nin himayesinde ayakta durabiliyordu, bugün de Almanya’nın (Merkel) sağladığı Euro’larla memurlarının maaşlarını ödeyebilmektedir.

Yunanistan bugün de kimden akıl(!) almışsa, kimin ya da kimlerin dolduruşuna geldiyse, Akdeniz’de en uzun kıyısı olan Türkiye’nin yetki alanını, Türkiye’nin kıta sahanlığını görmezlikten gelerek, haksız ve hukuksuz bir şekilde Mısır’la anlaşma yaptı.

Mısır’ın başına getirilen

Yazının Devamını Oku

Bunlar devlet mi?

Cihan devletimizi yalnızca o gün oluşacak her bir parçasını sahiplenmek için paramparça etmediler. Her bir parçasından, daha sonraları kullanmak üzere sözde birer devlet(çik) oluşturup bu günlere taşıdılar.

Diğer bir deyişle, her birini bir çıban başı olarak bıraktılar; zamanı gelince patlatmak üzere...

Malum, günümüzdeki savaşlar vekâlet yoluyla, ya bu denli devletçikler kullanılarak ya da bir kısım terör örgütleri üzerinden yapılıyor.

Ortadoğu’daki petrol bölgesinde, birkaç kuyunun başına topladıkları irili ufaklı kabileleri devlet haline getirdiler. Gerçekte bunlar devlet değil, devlet süsü verilmiş uydu topluluklar.

Bunların başına geçirdikleri sözde liderler (şeyh, kral, başkan vb), kendilerini o göreve getiren Batılı efendilerinin sadık birer uşağıdır.

Batılı efendilerinin bunlardan istedikleri tek şey, kendilerine itaat etmeleridir. Batılının bunlarla ilgili asla bir rejim kaygısı yoktur. Ne şekilde idare edilirlerse edilsinler, yeter ki kendi sözlerinden çıkmasınlar.

Bu devletçiklerin ellerindeki petrolü Batılı şirketler çıkarıyor, işliyor ve dünyaya pazarlıyor. Mahut liderlerin her biri petrol milyarderidir. Lakin o uşak ruhlu halleriyle ne sahip oldukları(!) parayı ne de işgal ettikleri makamları taşıyabiliyorlar.

Hemen hepsinin parası, ABD’deki bankaların kasalarında adeta ‘rehin’ olarak duruyor.

Emperyalistler, onlardan yürüttükleri vekâlet savaşlarında

Yazının Devamını Oku

Türkiye’nin söyleyecek sözü var!

Tarihte bizim kadar inişli çıkışlı ne bir millet var, ne de böyle bir milletin sahip olduğu devletler...

Cumhurbaşkanlığı Forsu’ndaki 16 yıldız tarihte kurulup yıkılan Türk devletlerini, ortadaki büyük güneş ise bunlardan 17.’si olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni simgeliyor.

16. devletimiz olan Osmanlı’yı yıktıklarında bizi öldü diye bıraktılar. Nitekim biz, yeni devletimizi Osmanlının külleri üzerine inşa ettik.

Lozan’la yeni devletimizin bağımsızlığını tanıdıklarında da şu değerlendirmeyi yaptılar: “Bundan böyle Türklerin en iyi hali, bizim (İngiltere) müsveddemiz olacaktır.”

Dedikleri gibi de yaptılar; zira ne Doğulu kalabildik ne Batılı olabildik.

Avrupalıların gözünde Türklerin dünyadaki yeri Orta Asya’dır. Nitekim AB kapısındaki halimiz ortadadır. Ne yaparsak yapalım, bizleri asla kendilerinden (Avrupalı) görmeyeceklerdir.

70 yıldır (üç nesil) Avrupa’da bulunan Türklere hangi gözle baktıklarını görün, ne demek istediğimizi anlarsınız. Biz kendimize ne kadar ‘Almancı’ da desek, onların gözünde hep ‘yabancı’yız.

Batı taklitçiliğinde elmalarla armutları birbirine karıştırdık. Ruh köklerimizden koparsak bizi alırlar sandık. Böyle yapanlarımız beterin beteri oldu, zira şahsiyetlerini büsbütün kaybettiler.

Türkiye’ye ziyarete gelen ve kati dönüş yapan gurbetçilerimizi düşünün. Başlarına geçirdikleri fötr şapkalarına taktıkları tüyle (Bavyera köylü şapkası) Alman cakası satarlar ama ne yaparlarsa yapsınlar, bizim gözümüzde sadece

Yazının Devamını Oku

Suçlu, ayağa kalk!

Birey, toplum ve devlet planında başımıza ne gelmişse, hep had bilmezlikten, ayağımızı yorganımıza göre uzatmamamızdan, kendimizi dev aynasında görmemizden geldi.

İnsan boşuna afra tafra atıyor, işte gözle göremediği bir virüs çırpına çırpına ölmesine neden oluyor ve bunca teknolojik imkânla elinden bir şey gelmiyor.

Daha nezlenin ilacını bulamayan insana bu kendini beğenme ve başkalarına tepeden bakma hali yakışıyor mu Allah aşkına?

Dünya yaşlandıkça (aslında onu yaşlandıran, çığırından çıkaran biz insanoğluyuz, zira o kendi halindeyken her an yenilenip tazeleniyordu) hırçınlaşıyor ve adeta kendini bu hale getiren insanoğluna ihanet edip intikam alıyor.

Dengesini bozduğumuz tabiat da ister istemez bizim dengemizi bozuyor.

İnsanoğlundaki gafletin büyüklüğüne bakın ki ne tüm dünyayı kasıp kavuran pandemiden, ne de sürekli artmakta olan doğal afetlerden en ufak bir ibret almadan, eski tas eski hamam yoluna devam ediyor.

Eskiden bir cenaze çıkan köy veya mahallede bir hafta hüzün olurdu, şimdi ise onlarca, yüzlerce ve hatta birlerce cana mal olan doğal afetler bile vaka-yı adiyeden oldu. Ateş düştüğü yeri yakıyor, diğerleri duyup geçiyor ve kimsenin kılı kıpırdamıyor.

Şehirleri insanca yaşanır olmaktan çıkarıp beton yığınları haline getirdik. Dere yataklarını binalarla doldurduk. Selde, taşkında, şiddetli bir yağmurda suyun gideceği yer yok, önüne kattığını götürüyor.

Bu denli çarpık yapılaşmada vatandaşın bir kabahati varsa, devletin (belediye) bin kabahati vardır. Bütün bu kepazeliklerin yanında vatandaş yaptığı hatanın bedelini canıyla, malıyla ödüyor, lakin o kepazeliklere göz yuman veya imkân tanıyan belediye sorumluları(!) sefa sürmeye devam ediyor.

Yazının Devamını Oku

Sosyal medyaya çekidüzen

TBMM’de kabul edilen kanunla nihayet sosyal medyayı içine düştüğü ‘gayya kuyusu’ndan çekip çıkarabileceğiz.

Bugüne değin başıboş kalan sosyal medyada küfür, hakaret, tehdit ve itibar suikastları gırla gidiyordu. Pervasızca sergilenen tüm bu kepazelikler yapanın yanına kâr kalıyordu.

İşte TBMM, kişilik haklarını koruyup isimsiz hesaplarla yargısız infazları önleyecek İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun teklifini kabul ederek yasalaştırdı.

Kanunun neler getirdiğini Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı kamuoyuna duyurdu. Buna göre:

Bütün site için kapatılması sonucunu doğuran erişimin engellenmesi cezası yerine içeriğin çıkarılması kararı verilebilecek. Böylece haber alma özgürlüğü daha iyi korunmuş olacak. Karar en geç dört saat içinde yerine getirilecek.

Ayrıca sosyal ağ sağlayıcısı, yapılan başvurulara 48 saatte yanıt verecek. Bu zorunluluk yerine getirilmezse 5 milyon lira, içeriğin çıkarılması veya erişimin engellenmesi kararları uygulanmazsa 10 milyon lira idari para cezası verilecek.

Mahkeme kararları bildirimden sonraki 24 saat içinde uygulanacak. Uygulanmazsa doğan zararlar tazmin edilecek.

Sosyal ağ sağlayıcıları üç ay içinde kendilerine yapılacak ‘özel hayatın gizliliği nedeniyle içeriğe erişimin engellenmesi’ başvurusuna 48 saat içinde cevap verebilmek için gerekli hazırlıkları yapacak.

Yine kanunla sosyal ağ sağlayıcılara (günlük erişimi bir milyondan fazla olanlara) Türkiye’de temsilcilik açma ve temsilci bulundurma zorunluluğu getirildi.

Yazının Devamını Oku

Bayram lakin...

Bugün Kurban Bayramı’nın 2. günü lakin yurtdışından hacı kabul edilmeyen Kâbe mahzun, o mukaddes mekânın özlemiyle yanıp gidemeyen Müslümanlar mahzun ve Kâbe’nin sahibine adanan gözü yaşlı kurbanlar da mahzun.

Sebep elbette korona ama koronanın sebebi ne? Ayet-i kerimede cenab-ı Hak mealen “Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; kaldı ki Allahü Teâlâ birçoğunu da bağışlar” (Şura-30) buyuruyor.

Müslümanlar Allah’ın evini ziyaret etmekten çekindikleri gibi, en yakın kardeş, evlat, ana-baba ve dostlar da birbirine gitmekten ve bir arada bulunmaktan korkup çekiniyorlar.

Şu son yüzyılda İslam âleminin haline bakın; Müslümanların maddede ve manadaki yüzkarası hallerinden başka ne görebilirsiniz?

Zillet halindeki kalabalıkların bayramı mı olur?

Olursa, böyle olur!

Müslümanlar, bu denli acınası hallere durduk yerde düşmediler. Art niyetli kimi köksüzler, Müslümanları bu hale dinlerinin düşürdüğünü söyleyip kurtuluşlarını dinden soyutlanmalarına bağlarlar.

Bu durum Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında da tartışıldı; zira İngilizler bize İslamiyet’i terk etmedikçe Batılı olamayacağımızı söylüyorlardı. İçimizdekilerden Mahmut Esat, Fethi Bey, Mustafa Necati, Dr. Rıza Nur gibi birçok kişi, bu şekildeki kanaatlerini dillendirdiler.

Halbuki Müslümanlar dinlerinin gereğini yaptıkları devirlerde en üstündüler, dünyaya adalet onların elleriyle dağıtılıyordu. Hakkı temsil ediyor ve mazlumların sığınağıydılar.

Yazının Devamını Oku

Yine Ayasofya!

Ayasofya ibadete açıldı lakin etrafındaki tartışmalar bitmedi. Dikkat ettim de hiç kimse kitabın ortasından konuşmuyor, yazıp çizmiyor. Hemen herkes kendi bulunduğu yerden, kendi meşrep ve mezhebine (kendi yoluna) göre bakıp değerlendiriyor.

Neler demiyorlar ki... Kimi Cumhurbaşkanı’nın camideki Kuran-ı Kerim tilavetini laikliğe aykırı buluyor, kimi hutbeyi okuyan Diyanet İşleri Başkanı’nın elindeki kılıcı yadırgıyor, kimi bu işin Atatürk’le hesaplaşma olduğunu söylüyor, kimi bu işle Batı’dan tamamen koptuğumuzu ve bundan böyle sürekli Batı’nın hışmına uğrayacağımızı, kimi “Ayasofya’yı açtık da ne oldu? Karnımız mı doydu? Ekonomi mi düzeldi?”, kimi ülkedeki büyük sorunları örtmek için gündemi saptırmak için yapıldığı kabilinden her türlü tezviratı, pervasızca sergileyip dillendiriyor.

Bir insanın (kim olursa olsun) inancının gereğini yerine getirmesi (Kuran-ı Kerim okuması) laikliğe aykırı olmadığı gibi, bu hali laikliğe aykırı addetmek, laikliği anlamamanın veya laikliği din düşmanlığı şeklinde anlamanın dik âlâsı, son kertesidir.

Yurdumuzun muhtelif yerlerindeki bir kısım camilerde hatipler, hutbeye kılıçla çıkarlar. Dikkat edilirse bu kılıçlar sağ elle (dövüş için) tutulmaz, sol elle tutulur. Bu ise dosta güven verme anlamındadır. Örneğin Edirne’deki Eski Cami’de bu gelenek 6 asırdır devam etmektedir.

Atatürk idari bir kararla Ayasofya’yı müzeye çevirdi, çevirirken de tapusunu ‘cami’ olarak muhafaza etti. Niçin, hangi sebeple öyle yaptığını bilmiyoruz. Günümüzde ise Ayasofya mahkeme kararıyla aslına rücu ettirildi.

En iyimser tabirle, o günün şartları öyleydiyse, bugünün şartları da böyledir demek gerekmez miydi?

Ayasofya’nın müze yapılması kararı, Cumhuriyet’in temel ilkelerinden ve hatta değiştirilme teklifinin bile suç addedildiği maddelerden biri değildir ki, bu kararın ilgası Atatürk’le hesaplaşma olsun!

Atatürk’ün sayısız kararını İsmet İnönü değiştirdi; onunla hesaplaşmış mı oldu? Atatürk’ün, bugün yaşasaydı müzeye çevirdiği Ayasofya’yı aslına (cami) rücu ettirmeyeceğini kim iddia edebilir? Zira Cumhuriyet’in ilanından sonra (1923) on bir sene boyunca (1934’e kadar) cami olarak işlevine devam etti.

Kimse

Yazının Devamını Oku

Vuslat

“AYASOFYA’yı, önüne geçilmez bir sel, bu sel açacak... Bekleyin gençler! Biraz daha rahmet yağsın... Sel yakındır” demişti üstat Necip Fazıl Kısakürek. (1965, MTTB Genel Merkez, Cağaloğlu, İstanbul.)

O gün bugündür nice rahmetler yağdı, istiridyenin kabuğunda sakladığı inciler misali zaman döne döne devrini icra etti ve üstat gibi nicelerinin hasretle beklediği Oğuz’un altın nesli ve onun kutlu yürüyüşü, beklenen ‘sel’ taştı.

Taşan bu ‘sel’, hasretle yanan gönüllerin kanla akıttığı gözyaşıydı.

Adına demokrasi dedikleri bu günde, işte Oğuz’un bu altın nesli ‘sel’ olup aktı ve ‘Sakarya’ misali gürül gürül akmaya devam ediyor:

“Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz,

Sen kıvrıl, ben gideyim; son Peygamber kılavuz!

Yol O’nun, varlık O’nun, gerisi hep angarya...

Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!”

Halkın istediği, halkın idaresi ve halkın iradesi değil mi istenen?

Yazının Devamını Oku