GeriFuat BOL Bu kafa milleti anlayabilir mi?
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bu kafa milleti anlayabilir mi?

Hep yazıp çizip söylüyoruz; Türk demokrasisinin en büyük sorunu, sorumluluğunun idrakinde olan dişli ve donanımlı bir muhalefet olmayışıdır.

Bu denli bir muhalefet milleti yanına çeker ve vurduğu yerden ses getirir. İktidarı yapmakta olduğu yanlışlarından dolayı sallar. Millet de bilir ki, bu iktidar giderse bunun alternatifi falan muhalefet partisidir.

Bizde öyle mi? Muhalefet partileri yalnızca muhalefet etmek, yapılanları iyi de olsalar kötülemek için varlar.

İşin tuhafı, bizdeki muhalefet asla bir iktidar arayışı içinde değildir. Bundan dolayıdır ki muhalefet etmeyi ve muhalefette kalmayı adeta meslek edinmişlerdir.

Yeni sistemde iktidar olmanın yolu yüzde 50 artı birden geçiyor. Bizdeki muhalefet partilerinden en büyüğünün (CHP) oy oranı yüzde 25 dolaylarında.

Asıl derdi bu yüzde 25’i daha yukarılara nasıl çıkarırız olması gerekirken, başka partilerle ittifak arayışlarına girip iktidarı indirmek istiyorlar. Hadi indirdiniz diyelim, siz iktidara gelebilecek misiniz?

Hayır!

Üzerinde uzlaştığınız bir kişiyi Cumhurbaşkanlığı makamına çıkaracaksınız. Ee, bu sistem zaten Cumhurbaşkanlığı sistemi. Hükümeti o seçilen Cumhurbaşkanı kuracak ve icraatı onlar yapacak.

Bu durumda siz neci olacaksınız?

Parlamentoda milletvekilleri olarak kalacaksınız ve hükümetin icraatlarını seyredeceksiniz. Zaten şimdiden öyle değil misiniz?

Eh, o (seçilen cumhurbaşkanı) bize söz verdi, hep birlikte sistemi değiştirip ülkeyi parlamenter sisteme döndüreceğiz. İddianız bu, değil mi? Bunun için Anayasa’yı değiştirebilecek parlamento çoğunluğu gerekir.

Bunun zorluğu ve şimdiki şartlarda imkânsızlığı ortada.

Hayal peşinde koştuğunuzu siz de görüyorsunuz ki iktidara talip olmuyorsunuz. Mevcut şartlara göre iktidar, cumhurbaşkanı seçilmekten geçiyor.

Siz ise cumhurbaşkanı seçilememekten korkuyorsunuz ve bu yüzden aday bile olmuyorsunuz.

İddianıza göre, önümüzdeki seçimlerde cumhurbaşkanını çıkarsanız bile siz iktidar olamıyorsunuz. Zira o cumhurbaşkanı seçeceğiniz kişi, mevcut Anayasa’ya göre ülkeyi başkanlık sistemine göre paşa paşa yönetecek.

İddia ettiğiniz tüm yapısal değişiklikler (Anayasa değişikliği ve referandum) için her şey sizin arzu ettiğiniz şekilde gitse bile en az on-on beş seneye ihtiyaç var.

Oysa bu ülkenin bir saniye bile harcayacak zamanı yok.

Siz milletle dalga mı geçiyorsunuz?

İşte at, işte meydan!

Öyle kaçak güreşmekle, “Ben aday olmayacağım” demekle iktidar olunmuyor.

Ama derdiniz şimdiye kadar olduğu gibi muhalefette kalmak ise mesele yok, onu zaten en kötü şekilde yapıyorsunuz.

Ne denli kötü muhalefet yaptığınızın ispatı, cumhurbaşkanı adayınızın “Çıkmışsın yenmiş, çıkmışsın yenmiş, çıkmışsın yenmiş!” itirafı değil mi?

Milletin kesintisiz olarak AK Parti’yi 18 yıldır iktidarda tutmasında sizin hiç mi kabahatiniz yok?

Biraz izan lütfen!

Demek ki millet, güveneceği bir alternatif bulamadığı için aynı partide ısrar ediyor.

Neden anlamak istemiyorsunuz?

X

Böyle dost ve müttefik düşman başına!

Başta ABD olmak üzere Türkiye’nin düşmanı olan dış güçlerin içimizdeki manivelası FETÖ ile PKK (PYD-YPG) dır.

Dış güçler onlarca yıldır, bu örgütlere emek verdiler, yatırım yaptılar, eğitip donattılar, silahlandırıp üzerimize saldılar ve salmaya devam ediyorlar.

Yukarıdaki terör örgütlerinden yalnızca bir tanesi, dünyanın her hangi bir ülkesinin üzerine salınsaydı, o ülkeden eser kalmazdı.

Bunların her ikisini ve irili ufaklı daha nicelerini Türkiye’nin üzerine salmalarına rağmen, istedikleri sonuca ulaşamadıkları gibi, tam tersiyle karşı karşıya kaldılar. Zaafa uğratıp kendilerine uydu yapmak istedikleri Türkiye’yi daha da güçlendirdiler.

Zira kötü komşu, insanı (devleti) mal sahibi yapmıştı.

Hem öylesine güçlendirdiler ki paramparça edilmiş halini dört gözle bekledikleri Türkiye’yi karşılarında dimdik ayakta duran bir bölgesel güç olarak gördüler.

Gelinen nokta itibarıyla, kedi fareyle oynar gibi yönlendireceklerini bekledikleri ülkenin, kendi bölgesini bizzat yönlendirmesini görmenin dehşeti içindeler.

Türk’e kefen biçerken, uyuyan devi uyandırdılar.

Dost ve müttefikimiz (!) olan ABD, bize devlet başkanımızın korumaları için tabancayı bile fazla gördü ve vermekten imtina etti. Dost ve müttefikimiz(!) olan başka bir ülke Almanya ise tanklarımızın modernizasyonu, tamir ve bakımı için gerekli motorları vermedi.

Yazının Devamını Oku

Erdoğan: ‘Aldandık!’ Kim aldanmadı ki?

Cumhurbaşkanı Erdoğan: “FETÖ’nün son mensubu etkisiz hale getirilene kadar bu mücadeleyi sürdüreceğiz. Din kisvesi altında bu milleti sömürenlere prim vermeyeceğiz. Bizim kutsallarımıza saldıranlara izin vermeyeceğiz. Bunlar bizim dinimizi sömürdüler. Açık söylüyorum, aldandık!” dedi.

Erdoğan, Başbakan iken de aynı mealde şeyler söylemişti ve çok yadırganmıştı.

Erdoğan’ın bu denli samimi açıklamaları üzerine ne tezviratlar yapılmadı ki: ‘Sen değil misin, ne istediler de vermedik diyen?’, ‘Herkes aldanabilir, Başbakan aldanabilir mi; orası aldanma makamı mıdır?’, ‘Sen değil misin bunların avukatlığına soyunan?’, ‘Bunları devletin her kademesine atayan senden başkası mı; ee, daha ne diye dert yanıyorsun?’ ve bunlara benzer daha nice tezviratlar...

‘Söyletmen vur!’ demeden önce, vur ama dinle! Bir ülkenin başbakanı ve ya cumhurbaşkanı ‘aldandık’, ‘aldatıldık’ kelimesini kullanıyorsa burada başımızı iki elimizin arasına alıp derin derin düşünmemiz gerekmez mi?

Affedersiniz ama bana söyler misiniz, son elli yıldır bu ülkenin hangi cumhurbaşkanı veya başbakanı aldatılmadı ki? Asker olsun, sivil olsun gelip geçen tüm cumhurbaşkanları ve başbakanlar, F. Gülen olayına ‘Hizmet hareketi’ deyip sahip çıkmadı mı?

Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri’nin devlet başkanlarına bizim cumhurbaşkanlarımız, başbakanlarımız, Gülen okullarının açılmasına yardımcı olmaları için mektup yazmadılar mı?

Şu veya bu siyasetçiyi, haksız yere suçlamadan önce, salim kafayla bir durup düşünelim.

Demek ki sittin senedir bu ülkenin tüm kurum ve kurumları, bizden habersiz sürülmüş. Biz derken; özellikle hükümet ricalinden habersiz sürülmüş.

Şu iki cümle de sizin gözünüzü açmıyorsa o gözler ya gerçekten kör ya da bile bile görmek istemiyordur.

Yazının Devamını Oku

Kökü mazide atiye koşmak

Osmanlının yükselme devrinde, o irtifa ve o yüksekliğin sebepleri unutulup ihmal edildiğinden ve gereği yapılmadığından olacak, aynı Osmanlı bu kez duraklama ve hatta gerileme devirlerine girmiştir.

Osmanlı kültüründe bilim (hikmet), Müslümanın yitiğidir, onu nerede bulursa alır.

Bilimle donanıp aşk ve ihlasla yaşadığında, bayrağını en yüksek burçlara dikti. Herkes ona gıpta ile baktı. Beldelerdeki Hıristiyan ahali bile, ‘ Başımızda kardinal külahı görmektense Osmanlı sarığı görmeyi arzu ederiz’ demekten kendini alamamıştır.

Zira Latin külahında zulüm, Türk’ün sarığında ise, hoşgörü ve adalet vardı.

Nitekim Osmanlı zirvedeyken, Topkapı Sarayı’nda bulunan Adalet Kulesi’nden cihanın dört bir yanına huzur, barış ve adalet yayılıyordu.

Bu yüzden olsa gerektir ki, Türkler tarih boyunca mazlumların sığınağı olmuştur.

Aşk ve saffetimizi kaybedip bilimle ve ihlasla aramıza mesafe konulunca, devletlerarası rekabette geri düştük. Kurtuluş için çareler ararken, yanlış reçetelerle bataklığa saplandık.

Mesela Tanzimat’la beraber eğitim kurumlarımızda reform yapacağız diye baltayı taşa vurduk. Fen okullarından din derslerini, din okullarından da fen derslerini kaldırdık.

Her iki kesimde yetişen nesiller, birbirini anlamaz ve birbirine düşman oldu. Bu kaçınılmazdı, zira insan bilmediğinin düşmanıdır. Bundan dolayıdır ki ne imam, öğretmeni anlayabildi ve ne de öğretmen, imamı anlayabildi.

Yazının Devamını Oku

Asıl tehlike içeride!

Çoğumuz, 15 Temmuz’da atlattığımız tehlikenin farkında değiliz. Oysa bu alçakça darbe girişimi, şimdiye kadarki darbelere benzemeyecek kadar korkunçtu.

Zira önceki tüm darbelerde asker ve sivil bir kısım bürokratik elitler, ülke yönetimini ele geçirip milletin sırtında tepinmişlerdir. Üç, bilemediniz beş sene sonra da defolup gitmişlerdir.

FETÖ’nün bu hain girişimi, Allah muhafaza, eğer başarılı olsaydı Türkiye’yi, Suriye’den beter hale getirirdi. Suriyelilerin gidecek yerleri var, bizim gidecek yerimiz de yok.

Bu darbeyle ABD, Türkiye’den intikam almak istedi. 2003’ün intikamını.

Malum ABD; Irak’a kuzeyden girişte, Türkiye topraklarını kullanacaktı. On binlerce ABD askeri Türkiye’de konuşlanacaktı. Bu imkânın kendilerine sağlanacağını bilmenin rahatlığı içinde geldiler. ABD askerleri, günler, haftalar boyunca Akdeniz’deki gemilerde bekletildiler.

Türkiye’nin yerli ve milli güçleri bir araya gelip karar verdiler:

ABD askerinin Türkiye topraklarına konuşlanmasına müsaade edilmeyecekti. Zira eşkıyanın gece ne yapacağı belli olmazdı, bundan korkuldu.

O vakitler CHP’nin başında yerli ve milli olan Deniz Baykal vardı, Erdoğan’la görüşüp mutabık kaldılar. Asker de TBMM’den çıkan bu ortak karara ses çıkarmadı.

Türkiye’nin bu denli milli duruşu, ABD’yi küplere bindirdi. İşte

Yazının Devamını Oku

Vesayet hortlakları!

Vesayet, bizde emme basma tulumba gibi, hem içeriden hem dışarıdan müşterek çalışıyor. Bunun da yegâne sebebi, bizim ülkemizi birilerinin kendi arkabahçeleri görmeleridir.

Daha 1940’lı yıllarda İnönü’nün ABD ile yapmış olduğu ikili anlaşmalarla, bilahare NATO ile resmen ve alenen ABD’nin yörüngesine girdik.

Savunmamızdan eğitimimize değin, hemen her şeyimizle ‘Küçük Amerika’ hayaline kapıldık. Lakin kazın ayağının hiç de öyle olmadığı görüldü.

Bugün gelinen noktada bile ABD yönetimi, Türkiye’deki iktidarın nasıl değiştirileceğini ve bunun için de muhalefetin desteklenmesi gerektiğini söyleyebiliyor.

Batılı on ülkenin Büyükelçileri, Dışişleri Bakanlığımıza gelerek, bağımsız yargımızın kararlarına dil uzatarak küstahça talepte bulunabiliyor.

Ne hazindir ki bize müstemleke muamelesi yapan ABD’ye karşı muhalefetten çıt çıkmıyor. Amaç, Tayyip Erdoğan’ı düşürmek ise, her yolu meşru gören bir muhalefetle karşı karşıyayız.

Zaten ABD, içimizdeki yardakçıları sayesinde vesayeti bu denli hortlatabildi, şimdi de aynı aymazlarla iş tutmak hevesinde.

ABD Başkanı olacak adam, direkt içişlerimize müdahale ediyor ve bunun için de muhalefetle iş tutacağını pervasızca dillendiriyor. Bağımsızlığı dillerine pelesenk eden muhalefet ise sus pus oturuyor.

Bu şaşkınlığın sebebi gayet açıktır. Zira mahut muhalefeti aynı dış vesayet odakları dizayn etti. Bir kasetle CHP genel başkanını değiştirdi. Bir kasetle de MHP’yi parçaladı.

Yazının Devamını Oku

ABD ve AB önce aynaya baksın!

ABD ve AB’deki bir kısım emperyalist ülkeler ve onların uyduları, Türkiye’ye parmak sallayarak, ülkemizi hizaya sokmak istiyorlar.

Bu kepaze hal, onların iki yüz seneden beri uyguladıkları bir yöntemdir. Lakin şimdiye kadar olanlar, hep kapalı kapılar ardında olurdu. Son yaptıkları ise, kepazeliğin gemi azıya aldığı şekilde vuku buldu.

ABD ve bir kısım AB ülkeleri (toplam on ülke; ABD, Almanya, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İsveç, Kanada, Norveç, Yeni Zelanda) büyükelçileri, utanmadan Türkiye’de yargılanmakta olan Osman Kavala’nın ve hüküm giymiş olan Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılması için ortak bir bildiri yayınladılar.

Hicap duymadan bu denli bir kepazeliği sergilediklerini söylüyoruz zira bu yaptıkları, pervasızlıktan öte düpedüz küstahlıktır.

Dost (!) ve müttefik (!), diğer bir deyişle silah arkadaşı (!) olduğumuz bu ülkelerin Türkiye’mize hangi gözle baktıklarını görüyor musunuz?

Üzüntüyle ifade edelim ki maalesef şimdiye kadar bize hep bu gözle baktılar; perde önünde olmayıp, perde arkasından hep bu denli küstahça tavırlarını sergilediler ve biz bunların hepsini yuttuk, yutmak zorunda kaldık.

Bu kez ise, ufunetlerini perde önünde, alenen kusuyorlar.

Demek ki onlar bizi hâlâ bir müstemleke ülkesi, yöneticilerimizi de kendilerinin atadıkları valileri olarak görüyorlar.

Türkiye düşmanı envaiçeşit terör örgütlerinin başları ve bunların mensupları kendi ülkelerinde ikamet edip cirit atıyorlar. Bunlar hakkında tüm bilgi ve belgeler ve hatta mahkeme kararları, bu ülkelerin yöneticilerinin önüne konulmasına rağmen, duymazlıktan gelip, kıllarını bile kıpırdatmıyorlar.

Yazının Devamını Oku

İstanbul’da hayat işkenceye dönüştü!

Ekrem İmamoğlu ne umutlarla geldi, hatta gelişinde mazbatası gecikince, bir saniye olsun kaybedecek vaktimiz yok, vatandaş hizmet bekliyor diyerek ortalığı velveleye veriyordu. Lakin İmamoğlu bir geldi, pir geldi; kendisine oy veren İstanbullulara, “Ellerim kırılsaydı da o oyu vermeseydim” dedirtti.

Zira Ekrem İmamoğlu’yla birlikte İstanbul’da hayat, tam anlamıyla işkenceye dönüştü.

Düşünün; Ekrem İmamoğlu, İstanbul’u her bakımdan perişan bir hale sokan Nurettin Sözen’i bile arattı. Beceriksiz de olsa, Nurettin Sözen’de bir gayret vardı; bunda o da yok.

Kendisinden önce de İstanbul’da trafik sıkışıktı ve belli saatlerde çileydi. İmamoğlu ile bu çile, günün her saatinde çekilir oldu. İstanbul’da on dakikalık yolu, normal zamanda bir saatte ancak gidebiliyorsunuz, akşam ve sabah saatlerinde ise en az iki saatte gidebiliyorsunuz.

Kendisi Büyükşehir’e, Beylikdüzü ilçesinden gitti. Ailece müteahhit olmalarından dolayı, Beylikdüzü’nü beton yığınına çevirmişti. Şimdi aynı işi İstanbul’un genelinde yapıyor.

Ama belli ki onun derdi İstanbul ve İstanbullu değil; o, daha çok Diyarbakır’a gitmeye ve her hal ve şartta algı oluşturmaya hevesli. Üstelik kendi genel başkanının arzusunun hilafına bu işlere kalkışıyor.

Belli ki bir yerlerden ‘ana-oğul’un (Akşener-İmamoğlu); birinin başbakanlığı, diğerinin cumhurbaşkanlığı kulaklarına üfürülmüş!

İstanbul’un ana arterlerinde yer alan köprülerin üzerindeki ilanlarda; İstanbul ilinin dünyanın en çok metro inşaatının sürdürülmekte olan yeri olduğu ve yığınla sosyal projenin İstanbulluların emrine verildiği ve bunlardan bir tanesinin, İstanbul gibi bir dünya metropolünde okuyan üniversite öğrencilerine 3.500 lira burs verileceği yazılarak, resmen ve alenen yalanla birlikte hizmet hırsızlığı ayyuka çıkarılıyor.

Hem hiçbir şey yapma ve hem de her şeyi yapmış gibi meydan yerinde arzı endam et!

Yazının Devamını Oku

Sistemsizlik (kaos) arayışları!

Ülkemiz Başkanlık sistemine geçince, birilerinin çanına ot tıkanmış olacak ki o günden beri hop oturup hop kalkıyorlar.

Neymiş efendim, bu sistemde (Başkanlık) kuvvetler ayrılığı yokmuş, tüm kuvvetler bir elde (Başkan) toplanmış. Bu yüzden rejim, demokratik olmaktan çıkmış, otoriter olmuş. Başkan da diktatör...

Demek ki bu tipler hiç diktatör görmemişler. Şayet iddia edildiği gibi Sayın Erdoğan diktatör olsa idi mahut tipler, bu denli kepaze hallerini sergilemek adına hezeyanlarını kusabilecek ve hakaretlerini yapabilecekler miydi?

Bir kere şu hususun üstünü en kalın çizgiyle çizelim ki, bizdeki eski sistem parlamenter sistem değildi; karakuşi bir sistemdi. Zira bize öylesine bir sistem, gerçekte sistemsizlik reva görülmüştü.

Asıl o sistemde kuvvetler ayrılığı birbirine girmiş ve demokrasi adına tam bir kepazelik söz konusu idi. Yürütme (hükümet), Yasamanın (Meclis) içinden çıkıyor ve Meclis’e hükmediyordu. Bakanlar Kurulu (hükümet) kanun tasarılarını hazırlayıp Meclis’e sunuyor ve kanunlaşıyordu.

Bu mudur, Meclis’in işlevselliği?

Birbirimizi kandırmanın manası yok. Bize reva görülen o ucube sistem, asla demokratik değildi ve hepsinden önemlisi istikrarı (kalkınmayı) engellediği gibi, FETÖ gibi gizli yapıların oluşumuna imkân hazırlıyordu.

Nitekim 6 kez gidip 7 kez gelen Süleyman Demirel, “Afrika’daki bir darbeden haberim olabiliyor lakin burnumun dibindeki darbeden haberim yok!” diyordu. Neden böyle söylediğini hiç düşündünüz mü? 

Vesayet anayasalarıyla, üst düzey kurum ve kuruluşlar (Genel Kurmay, MİT vb.) kâğıt üzerinde başbakana bağlıydı. Gerçekte ise, kendilerinin de itiraf ettikleri gibi,

Yazının Devamını Oku

Allah’ın Sevgilisi

Şair ne güzel ifade etmiş: ‘Düşünüyorum: O’ndan evvel zaman var mıydı?

Hakikatler, boşluğa bakan aynalar mıydı?’ (Necip Fazıl)

Allahü teala en üstün varlık olarak yarattığı insanlık hakikatini, dünya sahnesinde; Hazret-i Âdem’den itibaren süzerek, hep en iyi ve en temiz nesiller boyunca sürdürdü ve sonunda kâinatın övüncü olan sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselamda karar kıldı.

Dünya sahnesinde zamanın çarkları devrini icradan yorulmuş, zulümle kaplı tüm mekânlar kokuşmuştu. Mekke şehri tüm bu olumsuzlukların adeta merkezi konumundaydı.

İnsanoğlu yaratılış gayesini unutmuş; edindiği sahte ilahlar etrafında kurduğu zulüm düzeninde altta kalanın canı çıkıyor, insan sayılmayan kız çocuklarının doğumu uğursuzluk biliniyor ve doğar doğmaz diri diri gömülüyorlardı.

Ayyuka çıkan kan davalarıyla insanlar birbirlerini göz kırpmadan boğazlıyor, sözde kurulan mahkemelerde okkanın altına gidenler, haklı da olsa hep fakir ve güçsüzler oluyordu.

Özetle; âlem, dört bir yanıyla zifiri karalıktaydı.

Batılı bir düşünürün ifadesiyle: “Hz. Muhammed’in dünyaya teşrifleri; şimşeğin, zifiri karanlıkları delip aydınlatması gibi gerçekleşmiştir.”

Halbuki ondan önce nice peygamberler gelmiş ve her birisi kavimlerini hak dine davet etmişlerdi. Lakin bunlardan hiçbiri arzulanan ideal nesli yoğurup kıvama erdirememişti.

Yazının Devamını Oku

Baş olma sevdası

Baş olma sevdası insanın fıtratında, yaratılışında vardır. İnsanoğlu bu denli hırsını, aklı sayesinde dengeler ve aşırılığa kaçmaz. Şayet hırsı aklını örtüp ifrata (aşırılığa) kaçarsa dengesini kaybeder.

Baş olma sevdası hemen her meslekte vardır lakin bu durum siyasette, haddinden şiddetlidir. Bundan dolayıdır ki birçok siyasetçide, hırslarının başlarını yemesine tanıklık ederiz.

Diğer bir ifade ile, hemen her meslekte haddini bilmek, bir dereceye kadar kolay ama siyasette had bilmek neredeyse imkânsızdır.

Zira siyasette hırslar, gemi azıya almıştır.

İnsanlar bir siyasi partide bulunup sonradan ayrılabilirler. Bir siyasi partide bulunup o partinin iktidarında dışişleri bakanı ve başbakan olarak görev yapmış olan birileri de partilerinden ayrılabilirler.

Nitekim 5-6 çocuk sahibi olan ve uzun yıllar evli kalan çiftler bile ayrılabiliyorlar.

Bunların hepsi normal, normal olmayan ise ayrılanların, ayrıldıktan sonraki zevzeklikleridir.

Helal süt emmiş karakterli insanlar, uzun yıllar birlikte bulundukları ve hizmet ettikleri kurumlarını ve eski mesai arkadaşlarını karalamazlar. Karalarsanız ve hatta suçlarsanız, kendinizi de karalamış ve suçlamış olursunuz.

Aklı başında bir insan, bindiği dalı keser mi?

Yazının Devamını Oku

Aç tavuk ve darı ambarı!

Siyasetin, içine düşürüldüğü şu kepaze hale bakar mısınız? Birilerinin muhayyel cumhurbaşkanlığı, başka birileri tarafından veto edilince reddedilen kişi, aç tavuk misali kendini darı ambarında sanıyor.

Ve tabir uygunsa, şapkadan tavşanı çıkarıyor: ‘Ben başbakan olacağım!’

Başbakanlık nerede? Suya düştü. Su nerede? İnek içti. İnek nerede? Dağa kaçtı. Dağ nerede? Yandı, bitti, kül oldu.

Mahut hatun kişi, bu söyleminin ‘Ben padişah olacağım’ demekle aynı absürt düzlemde olduğunu bilmiyor mu? Bilmemesi mümkün değil, o halde neden olmayacak duaya “Âmin” diyor?

Belli ki, kendisini veto edenlerin ‘meşruiyetine’ halel getirmek istemiyor.

Ayol! Ülkede başbakanlık mı kaldı?

Her zaman söylüyoruz lakin kimseye anlatamıyoruz. Bu millet, demokratik olgunluk bakımından, sözde siyasi parti liderlerinden fersah fersah ileridedir.

Malum, cumhurbaşkanlığı seçimi bu ülkede her zaman problemli olmuştur. Bunun da sebebi, (millet tarafından seçilmiş de olsa) birilerinin o makama layık görülmemesidir.

Daha açık ifadesiyle, bu işin temelinde millete, milletin seçtiklerine güvenmemek yatmaktadır. Nitekim daha 60’lı yıllarda anayasa çalışmalarında, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi dillendirilmiş ve CHP zihniyetinin ağababaları:

Yazının Devamını Oku

Geçti Bor’un pazarı!

Batı, Batı’nın demokrasisi diye haykıranlara bir çift sözümüz var. Batı’da tek bir seçim kaybeden siyasi parti lideri istifa etmeyi görev bilir. Bizde ise on seçimi üst üste kaybeden siyasi parti lideri, koltuğuna daha büyük bir iştahla sarılır ve asla bırakmaz.

Bakınız; Almanya’da 16 yıldır iktidarı elinde bulunduran CDU’nun lideri, ilk seçim yenilgisiyle görevini bıraktı. Bizimkiler, siyaseti güreşle karıştırmış olacaklar ki yenilen pehlivan güreşe doymaz aymazlığıyla, görevlerini sürdürmeyi maharet bilirler.

Batı’daki siyasiler, şahsiyetleriyle işgal etmekte oldukları koltuklara şeref verirler; bizdekiler ise, şerefi, işgal ettikleri koltuklardan beklerler. Tılsım, Batı’da kişilerde iken, bizde koltuklardadır.

Bu yüzden olsa gerektir ki bizde o koltuğa oturan yapışıyor ve bir daha asla kopamıyor!

Ve yine bu yüzden olsa gerektir ki bizdeki muhalefetin iktidara alternatif olma, olabilme diye bir niyeti ve derdi, tasası yoktur. Olmamıştır da.

Zira kendileri, vaktiyle oluşturdukları bürokratik oligarşiyle her daim iktidardadırlar; bundan dolayıdır ki, sandıktan (milletten) gelecek iktidara pek itibar etmezler.

Çok sıkıştıklarında anti demokratik yollarla (darbe) iktidara gelmek, eskiden beri hünerleridir.

Hayal âleminde yaşarlar ve asla reel politiği görmezler. Mevcut durumu içlerine sindirmezler ve ona göre bir siyaset tarzı benimsemezler. Böyle olmasaydı, sürekli hayallerin peşinde koşmaz, kendilerine umut bağlayan milyonlarca insanı mahut hayallerin peşinde sürüklemezlerdi.

Millet, 70 küsur yıllık sözde parlamenter sistem deneyimiyle (gerçekte vesayetin envaiçeşidiyle) Hanya’yı Konya’yı gördü! On yıllar boyunca, millete liderlik yapan siyasi parti genel başkanları da (

Yazının Devamını Oku

Hem kel hem fodul!

Günümüz insanı gaflet, dalalet ve ihanet kıskacında çırpınıp durmaktadır. Eşyaya, olay ve hadiselere baktığında; her şeyin bir gaye etrafında şekillendiğini, sebepsiz hiçbir şeyin olmadığını görmesine ve hatta ‘determinizm’ (sebep sonuç ilişkisi) ilkesini haykırmasına rağmen, kendinin sebepsiz, gayesiz olmasına hükmediyor ve ulvi hakikati örtüyor.

Kendi gerçekliğini örten insan dünyaları keşfediyor, fethediyor, atomu parçalıyor lakin kendini bilip tanımada geldiği noktada ise, ‘insan denen meçhul’ deyip apışıp kalıyor.

Her şeyi ile baştan sona hayal olan bu kısacık ömrü gaflet, dalalet ve ihanet içinde geçiriyor. İhanetlerin en büyüğünü, tanımayıp gerçeğini örttüğü nefsine (kendine) yapıyor.

Ölünce uyanıyor ama iş, işten çoktan geçmiş oluyor. Daha da kötüsü ise, o anda duyulan pişmanlığın hiçbir faydası olmuyor.

Ruhunu inkâr ve iptalle nefsini azgınlaştıran insan, nefsinin doymazlığının esiri oluyor. İşin daha vahimi ise, onu doyurur ve mutlu olurum zannediyor.

‘Daha!’, ‘Daha!’ dedikçe nefsine veriyor lakin ‘daha’lar (nefsin istekleri) bitmeden ya ona verebilecekleri tükeniyor veya bizzat kendisi tükeniyor. Ancak nefsi doymak bilmiyor.

Kadere inanmadığı için kederden emin olmuyor.

Eşyanın, olay ve hadiselerin peşinden koştukça, ölüm de onun peşinden koşuyor. Oysa o, şatafatlı ve en az bir o kadar da meşakkatli dünyasında, resmini yapmak şöyle dursun; hayalini bile kuramadığı mutluluğu arıyor ama nafile!

Fakiri zengini, siyahı beyazı, kadını erkeği, güzeli çirkini, hastası sağlıklısı, Doğulusu Batılısı, kuzeylisi güneylisi, güçlüsü güçsüzü, şu veya bu iş ve meslek erbabı, işvereni işçisi ve daha nesi ve nesiyle herkes dünyayı ve dünyanın içindekilerini eritip tükettiklerini zannediyor.

Yazının Devamını Oku

Türkiye bölgesel güç

Malum, dost ve müttefik gözüken emperyalist güçlerin Türkiye’ye bakışları, ‘Ne öldüreceksin, ne olduracaksın!’ şeklindeydi. Bu durumun trajik ifadesi, alçak süründürmedir. Genlerimizdeki yükselme azmimizi bizden daha iyi bildiklerinden, yıllar yılı, bizi adeta ‘meşguliyetle tedaviye’ tabi tuttular.

Kurup, eğitip, donatıp ve destekledikleri envaiçeşit terör örgütlerini, içeriden ve dışarıdan üzerimize salarak, enerjimizi toprağa vermemize sebep oldular, olmaya devam ediyorlar.

Zira onlar, bizi bizden iyi tanıyor ve çok iyi biliyorlar ki; Türkiye, güçlenip ayağa kalktığında, mazlum kanıyla beslenen emperyalistlerin çanlarına ot tıkanacak ve kendilerini hesaba çekecek, yeniden bir ‘Molla Kasım’ gelmiş olacaktır!

Başlarına ne geleceğini ‘one minute’ ihtarıyla yüzlerine şamar gibi inen ve ‘Bebekleri öldürmesini çok iyi bilirsiniz’ sözlerine muhatap olarak görmüşlerdi.

O günden beri, ellerinden geleni artlarına koymadılar. Her çeşit aşağılık darbeyi denediler; istediler ki, dik duran bu ‘Uzun Adam’ı alaşağı edelim ve yerine eskiden olduğu gibi, kendilerine bağlı, uyumlu, uydu yönetimler getirelim.

Hâlâ daha bu durumdan umutlarını kesmiş değiller. Güçlerini de içimizdeki bendelerinden alıyorlar. İçimizdeki mahut birilerinin; dışarıdan bize diş bileyen düşmanla aynı dili kullanması ve aynı hedefe kilitlenmesi (‘Uzun Adam’ın düşürülmesi), sizce de tuhaf değil mi?

Daha dün ‘Türkiye’nin, Azerbaycan’a silah sevkiyatı yaptığı ve Suriye’deki cihatçı grupları Karabağ’a gönderdiği’ şeklindeki tezviratla, kendi ülkesini dünyaya jurnalleyen bunlar değil miydi? Dikkat edin; içerideki bu kirli ve zehirli dili, dışarıdaki düşmanlar bile kullanmıyor!

Bu zihniyet can Azerbaycan’ın, uğruna şehitler vererek kurtardığı Karabağ semalarında, Türk bayrağı dalgalanmasından rahatsızdır.

O halde deliye dönecekleri bir haber daha verelim: Kafkasya’da Türkiye-Azerbaycan ve Nahçıvan için yeni bir dönem başlıyor; Zengezur koridoru açılıyor ve Türkiye, karayoluyla Azerbaycan’a ve Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri’ne bağlanıyor.

Yazının Devamını Oku

Demokratik rüştün ispatı: 15 Temmuz

Türk halkı, inanç değerlerine bağlı olarak, tarihi gelişimi itibarıyla başa bağlı bir millettir.

Demokrasiye geçtikten sonra da bu özelliğini sürdürdü ve partiden ziyade bir lider etrafında bütünleşti. Nitekim CHP demek İnönü, DP demek Menderes, AP demek Demirel, ANAP demek Özal, MSP demek Erbakan, MHP demek Türkeş, AK Parti demek Erdoğan demektir.

Siyaset cahili Karamollaoğlu, apaçık olan bu durumu dahi kavrayamamış ve AK Parti’den ayrılan Ahmet Davutoğlu’nun, Abdullah Gül’ün ve Ali Babacan’ın AK Parti tabanından yüzde 20-30 dolayında bir kopuşu gerçekleştireceklerini vehmetmiş.

Türk halkı tarihinin en büyük travmasını geçen asrın başlarında, yıkımla biten Birinci Cihan Savaşı’nda yaşadı. İmparatorluğu savaşa, İttihat ve Terakki sergerdeleri soktu zira kukla haline getirilen padişahın (5. M. Reşat) ülkenin savaşa sokulduğundan haberi bile yoktu.

Sultan Abdülhamit’i tahtından indirip iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki maceraperest güruhu, Osmanlı coğrafyasında, kelimenin tam anlamıyla bir zulüm sistemi kurdu.

Zorba yönetim hem layüseldi (sorumsuz) ve hem de astığı astık, kestiği kestikti. Savaşın yıkıntıları altında kalan millet, zaten canından bezmişti. Zorba yönetim; canıyla, malıyla savrulan ve öz yurdunda itilip kakılan ve yurtlarından sürülen milleti sindirmişti.

Milletin bu ezik hali, cumhuriyet ve demokrasi ile tanışmasına rağmen sürdü. Zira ona yaşatılan demokrasi darbelerle hastalıklı ve vesayetle örtülü idi.

Millet, ne olduğunu anlayamadan, seçip başına geçirdiklerini darağaçlarında asılı görünce, yüreği kan ağlasa da yeise kapılmadı, ümitsizliğe düşmedi.

Her sandık önüne konduğunda, millet, rüştünü ispat etti; sandığa gitmemezlik yapmadı lakin mahut vesayet, seçilmişlere sürekli hadlerini bildirmekten de geri durmadı.

Yazının Devamını Oku

Bizdeki Taliban!

İngiltere’nin ya da ABD’nin vesayetine giren Türkiye, Irak, Mısır, Suudi Arabistan, Afganistan ve daha nice ülkelere bir bakar mısınız? Vesayet illeti, tüm bu ülkeleri çığrından çıkarmıştır. Vesayet baskısı altında ezilen bu ülkeler, kendilerinin dışında her şey olabilirler lakin asla kendileri olamazlar.

Nitekim olamadılar da.

Vesayet altındaki ülkelerde, sözde yöneticilerin borusu sadece kendi halklarına öter. Dışarıdaki ağababaları bunları kukla gibi oynatır ve kendi halklarına zulmettirir.

Tüm bu riyakârca oyunlar sergilenirken, bir taraftan da suret-i haktan gözükürler. Bu yüzden yalan makinesidirler. Doğruluk ve samimiyet bunların semtlerine bile uğramamıştır.

Vesayette birleşen yolların aslı dayatmadır; gerçek ifadesiyle faşizmdir.

Taliban Afganistan’ı ele geçirdi diye bizdeki tersinden özdeşleri hop oturup hop kalktılar. Taliban’ın özellikle kadınlara yaptıkları zulümleri ayyuka çıkararak bizdeki rejime, laikliğe övgüler düzdüler.

Bütün bunları da özgürlük ve insan hakları adına yaptıklarını söylediler ve söylemeye devam ediyorlar.

Çok değil, 15-20 yıl evvel ülkemizdeki başı kapalı kadınlara uygulanan yasak ve şiddet, hangi özgürlüğe ve insan haklarına sığardı?

Yıllar yılı, bu ülkenin başı kapalı kadınlarına zulmedilmedi mi? Eğitim hakları ellerinden alınmadı mı? Devlet dairelerinde ve üniversite kapılarında horlanıp aşağılanmadılar mı?

Yazının Devamını Oku

ABD ektiğini biçiyor!

Afganistan coğrafyası, emperyalistlerin hem foyalarını ortaya çıkardı ve hem de çöküşlerini hızlandırdı.

Kabil’deki patlamalardan sonra televizyon ekranlarına çıkan ABD başkanının döktüğü gözyaşları, kansere yakalanıp ölen oğlundan ziyade, dipsiz bir kuyuya doğru hızla yuvarlanan ABD içindi.

Malum ABD, 2. Büyük Savaş’tan sonra, dünyanın dizginlerini ele geçirmişti. 90’lı yıllarda Sovyetlerin yıkılışından sonra ise dünyanın jandarması olarak tek başına kalmıştı.

Belli ki bu güç onu zehirledi.

ABD, dünya üzerindeki hegemonyasını, üzerine çullandığı ülkelerde kurduğu vesayet yönetimleri vasıtasıyla sürdürdü. Bu durum, anti demokratik ülkelerde nispeten kolaydı. Nitekim aynı ülkelerle ABD, adeta kedi fare ile oynar gibi oynuyor.

Türkiye gibi demokratik ülkelerde kurgulanacak vesayet yönetimi ise daha zordu. Diğer ülkelerdeki gibi, devşirilmiş beş-on insanla (bir aile veya aşiretle) vesayet gerçekleştirilemezdi. Bunun için de uzun soluklu bir plana ihtiyaç vardı.

Bunu da FETÖ gibi örgütler marifetiyle, ilgili ülkenin tüm kurum ve kuruluşlarının kılcallarına değin nüfuz ederek başarmışlardı.

Emperyalistler, bütünüyle çökertmek istedikleri ülkelere karşı da vesayet savaşları başlattılar. Bu amaçla da çeşitli terör örgütleri kurdular. Bunları eğitip donattılar ve istedikleri ülkelerin üzerlerine saldılar.

Kendilerine hep söylendi; ‘Ateşle oynuyorsunuz, bunu yapmayın. Bu ateş, gün gelir sizi de yakar!’ lakin dinlemediler. Ateşle oynamaya devam ettiler.

Yazının Devamını Oku

Bin yıllık Türk yurdu Anadolu

Geçtiğimiz hafta cuma günü (20 Temmuz 2021), Okçular Vakfı’nın Başkanı ve aynı zamanda Beyoğlu Belediye Başkanı da olan Sayın Haydar Ali Yıldız’ın ve aynı vakfın Mütevelli üyesi olan Sayın Bilal Erdoğan’ın davetlisi olarak Kars (Ani) ye gittik.

Her ne kadar bize unutturulmuş olsa da Ani’nin Türk tarihinde önemli bir yeri var. Ani tarihi kenti, Kars’tan 42 kilometre uzakta gerçek bir tarihi hazine. İpek Yolu’nun üzerinde yer alan ve Anadolu platosunun giriş kapısında, Ermeniler tarafından 10. yüzyılda kurulan Ani, bölgenin en büyük, en zengin ve en stratejik kenti olarak tarihe geçmiş.

11. yüzyılda nüfusu 100 bine ulaşan bu kent, destanlarda 1001 Kilise diye anılıyor.

Anadolu’nun kapısı olan Ani, Selçuklu Beyi Alpaslan tarafında fethedildi (1064). Ani, böylece ilklere ev sahipliği yaptı. Türklerin Anadolu’da yaptığı ilk cami (Ebul Manuçehr Camii) Ani’de ve yine Türklerin Anadolu’da yazdığı ilk kitabe de burada bulunuyor.

Ani kenti 1064 yılına kadar Bizans’ın yönetimindeki Ermenilerin hükmünde kalmış; bu tarihten sonra ise sırasıyla Selçuklu, Gürcü, Moğol ve Osmanlı egemenliğine geçmiş ve 16. yüzyıla kadar görkemliliğini korumuştur.

Birlikte olduğumuz gazeteci-yazar dostum Mahmut Övür, beraber vekillik yaptığımız kadim dostum Saffet Kaya ve arkadaşımız Süleyman Balcı ile caminin önünden biraz yürüdüğümüzde; 900’lü yıllarda Arpaçay’ın üzerine inşa edilen tarihi İpekyolu Taş Köprüsü ile karşılaşıyoruz. 15. yüzyıldaki büyük depremle kemerleri yıkılan bu köprünün bir ayağı Türkiye’de diğer ayağı ise Ermenistan topraklarında bulunuyor. Aradan geçen dere ise, Türkiye-Ermenistan sınırını belirliyor.

Kars valisi, Kafkas Üniversitesi Rektörü, Bilal Erdoğan, Haydar Ali Yıldız ve beraberlerindeki heyet olarak bizler, 5 km X 8 km büyüklüğündeki kentte hasar görmüş yapıların restorasyon çalışmalarını yerinde izledik ve daha yapılması çok şey olduğunu gözlemledik.

Ani’deki eserler onarıldığı gün, ortaya gerçekten şaheserler çıkacak ve turizm açısından büyük bir hazineye kavuşmuş olacağız.

Yazının Devamını Oku

Batı’nın kirli oyunu!

21. ASIR’la beraber Batı’nın yeni hedefi, Müslümanları kendi aralarında savaştırmaktır. Zira kendileri için, bundan daha ucuz bir savaş maliyeti yoktur.

Batılı girdiği veya işgal ettiği her yere fitne tohumlarını eker, bozgunculuk yapar.

Batı’nın asıl çıkmazı; tüm güçleriyle çalışmalarına rağmen, başkalarını Hıristiyan yapamadıkları gibi, kendi gençliklerinin de Deizme ve Ateizme sürüklenmelerine mani olamamalarıdır.

Bugün Batı’da kiliseler bomboştur ve batılı gençlik, büyük çoğunluğuyla kendini dinden soyutlamıştır.

Bunun yanında, dünyanın her yerinde İslamiyet’e büyük yöneliş vardır. Bu durum, Batı’yı ürkütmektedir. İşte bu korku, onları, Müslümanlar hakkında şeytani planlar yapmaya ve bunları uygulamaya zorladı.

Yapıp uygulamaya koydukları planın esasları şudur. Öncelikli işleri İslamiyet’i çığırından çıkarmaktır. Ya çok katı kuralları olan ve herkese korku salan, vahşi bir İslam modeli geliştirmek ya da İslamiyet’i sulandırıp ılımlı İslam diye karakuşi bir İslamiyet’i meydan yerine salıp bunları birbirleriyle kavga ettirmek.

İslamiyet diye geliştirip ortaya sürdükleri modellere bir bakar mısınız: EL-KAİDE, TALİBAN, DEAŞ, BOKO HARAM...

Batı’nın önceki hedefi, İran’ın önünü açmak ve Körfez boyunca Şii yayılmacılığını sağlamak ve böylece bir Şii- Sünni savaşı başlatmaktı. Şimdiye kadar bunu başaramadılar lakin bundan da büsbütün vazgeçmiş değillerdir.

Batılı, kendi gençliğinin Hıristiyanlıktan çıkıp İslamiyet’e yönelişini görünce, onları, İslamiyet diye DEAŞ gibi sapkın yollara sevk etti. Böylece hem kendi insanına ve hem de tüm insanlığa İslamiyet diye bu sapık terör örgütlerini gösterdi.

Yazının Devamını Oku

İbretlik sonlar!

ABD’nin ve topyekûn Batı’nın gerçek yüzünü görmeyenler, göremeyenler ve ısrarla görmek istemeyenler Afganistan’ın ve Afganlıların içine düşürüldüğü duruma bir baksınlar.

Batı’ya ve ABD’ye bel bağlayan Afganlıların nasıl yüzüstü bırakıldıklarını görsünler. Yıllarca ABD’lilere ve Batılılara hizmet eden Afganlılar vardı ve bunlar için ABD ve Batı her şeydi.

ABD’liler ve Batılılar kendi köpeklerini ve içkilerini uçaklarıyla taşıdılar. Lakin aynı uçaklarda, bendeleri olan Afganlılara asla yer vermediler. Sadece 7 kişiyle kaldırdıkları dev uçağa bir tek Afganlıyı bile almadılar.

Çaresiz kalıp uçakların kanatlarına sığınanları da gözlerinin yaşlarına bakmadan yerlere attılar.

Bu demektir ki ABD’ye ve Batılı devletlere hangi hizmeti yaparsan yap, ne kadar sadık olursan ol ve sosyal hayatında hangi mevkide bulunursan bulun; tüm bu hizmetlerin değeri bir içki şişesi ve bir köpek kadar bile değildir.

Çünkü sen Müslümansın; Batının gözünde insan bile değilsin.

ABD, yirmi yıldır işgal ettiği Afganistan’dan çekiliyor, çekilirken ardında kaos, kan ve gözyaşından başka bir şey bırakmıyor. Evet, ABD de tıpkı Sovyet Rusya gibi Afganistan’da hezimete uğradı lakin bu demek değildir ki çekildikten sonra, başta Afganistan olmak üzere, bu bölgeyi rahat bırakacaktır.

ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, İkiz Kuleler’in vurulmasından sonraki açıklamasında, ABD’nin yeni hedefini şu sözlerle ortaya koymuştu: ‘Bundan sonraki savaşlar Müslümanlar arasında olmalıdır!’

Dünya üzerindeki savaşlara bakın, hedeflerini ne denli gerçekleştirdiklerini apaçık görürsünüz.

Yazının Devamını Oku