GeriFuat BOL Bizdeki Taliban!
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bizdeki Taliban!

İngiltere’nin ya da ABD’nin vesayetine giren Türkiye, Irak, Mısır, Suudi Arabistan, Afganistan ve daha nice ülkelere bir bakar mısınız? Vesayet illeti, tüm bu ülkeleri çığrından çıkarmıştır. Vesayet baskısı altında ezilen bu ülkeler, kendilerinin dışında her şey olabilirler lakin asla kendileri olamazlar.

Nitekim olamadılar da.

Vesayet altındaki ülkelerde, sözde yöneticilerin borusu sadece kendi halklarına öter. Dışarıdaki ağababaları bunları kukla gibi oynatır ve kendi halklarına zulmettirir.

Tüm bu riyakârca oyunlar sergilenirken, bir taraftan da suret-i haktan gözükürler. Bu yüzden yalan makinesidirler. Doğruluk ve samimiyet bunların semtlerine bile uğramamıştır.

Vesayette birleşen yolların aslı dayatmadır; gerçek ifadesiyle faşizmdir.

Taliban Afganistan’ı ele geçirdi diye bizdeki tersinden özdeşleri hop oturup hop kalktılar. Taliban’ın özellikle kadınlara yaptıkları zulümleri ayyuka çıkararak bizdeki rejime, laikliğe övgüler düzdüler.

Bütün bunları da özgürlük ve insan hakları adına yaptıklarını söylediler ve söylemeye devam ediyorlar.

Çok değil, 15-20 yıl evvel ülkemizdeki başı kapalı kadınlara uygulanan yasak ve şiddet, hangi özgürlüğe ve insan haklarına sığardı?

Yıllar yılı, bu ülkenin başı kapalı kadınlarına zulmedilmedi mi? Eğitim hakları ellerinden alınmadı mı? Devlet dairelerinde ve üniversite kapılarında horlanıp aşağılanmadılar mı?

Başörtülü kızlarımız için üniversitelerde ikna odaları kuruldu.

Halkın oylarıyla seçilen başı örtülü milletvekili TBMM’den kovuldu; yetmedi, Türk vatandaşlığından çıkarıldı.

Başörtülü şehit anneleri askeri törenlere alınmadı, bir vesile ile içeri girebilenler hakaret edilerek kovuldular.

Askeri lojmanlarda başörtülüler için cadı avı başlatılmıştı. Başörtülü avukatlar mahkeme salonlarından çıkarıldı.

Ezcümle mahut zihniyet, başörtülü kadınları görmek istemedi, yok saydı. Kadınlarımıza karşı psikolojik savaş uygulandı ve kerli ferli insanlar bu yasakları savundu.

Ülkemizin Cumhurbaşkanı, başörtülüler için ‘Suudi Arabistan’a gitsinler’ diyerek anayasal suç işledi. Zira halkının bir kesimini ötekileştirdi ve onların cumhurbaşkanı olmadığını ima etti.

Şimdi bu zihniyet kalkmış Afganistan’daki kadınlar için timsah gözyaşları döküyor.

Mahut zihniyet özgürlük diye, laiklik diye kendi yaşam tarzlarını ve o yöndeki dayatmalarını anlıyor.

Bu kafayı tanıyoruz; bu kafaya göre seçimi kendi partileri kazanırsa demokrasi vardır. Bunun tersi olursa yani rakip parti kazanırsa; ‘kıllı’, ‘göbeğini kaşıyan’, ‘cahil’ insanların seçtikleri bunlar olur(!) diyerek sandığı istiskal ederler.

Sittin senedir ülke olarak, bir buçuk metrelik bir bez için birbirimize etmediğimizi bırakmadık. Devleti, halkına öcü gösterdik. Enerjimizi toprağa verdik.

Sayın Erdoğan, gerçek özgürlük ve insan hakkı temelinde bu işi halletti. Dileyen başörtüsü takıyor, dileyen takmıyor ve her iki kesim de gül gibi geçinip gidiyor. Laiklik mi gitti, devlet mi çöktü?

Oysa giden ve çöken yalnızca faşizmdir, zorbalıktır.

Gelin de bunu, baskıcı-dayatmacı faşizan kafalara anlatın!

X

Vesayet hortlakları!

Vesayet, bizde emme basma tulumba gibi, hem içeriden hem dışarıdan müşterek çalışıyor. Bunun da yegâne sebebi, bizim ülkemizi birilerinin kendi arkabahçeleri görmeleridir.

Daha 1940’lı yıllarda İnönü’nün ABD ile yapmış olduğu ikili anlaşmalarla, bilahare NATO ile resmen ve alenen ABD’nin yörüngesine girdik.

Savunmamızdan eğitimimize değin, hemen her şeyimizle ‘Küçük Amerika’ hayaline kapıldık. Lakin kazın ayağının hiç de öyle olmadığı görüldü.

Bugün gelinen noktada bile ABD yönetimi, Türkiye’deki iktidarın nasıl değiştirileceğini ve bunun için de muhalefetin desteklenmesi gerektiğini söyleyebiliyor.

Batılı on ülkenin Büyükelçileri, Dışişleri Bakanlığımıza gelerek, bağımsız yargımızın kararlarına dil uzatarak küstahça talepte bulunabiliyor.

Ne hazindir ki bize müstemleke muamelesi yapan ABD’ye karşı muhalefetten çıt çıkmıyor. Amaç, Tayyip Erdoğan’ı düşürmek ise, her yolu meşru gören bir muhalefetle karşı karşıyayız.

Zaten ABD, içimizdeki yardakçıları sayesinde vesayeti bu denli hortlatabildi, şimdi de aynı aymazlarla iş tutmak hevesinde.

ABD Başkanı olacak adam, direkt içişlerimize müdahale ediyor ve bunun için de muhalefetle iş tutacağını pervasızca dillendiriyor. Bağımsızlığı dillerine pelesenk eden muhalefet ise sus pus oturuyor.

Bu şaşkınlığın sebebi gayet açıktır. Zira mahut muhalefeti aynı dış vesayet odakları dizayn etti. Bir kasetle CHP genel başkanını değiştirdi. Bir kasetle de MHP’yi parçaladı.

Yazının Devamını Oku

ABD ve AB önce aynaya baksın!

ABD ve AB’deki bir kısım emperyalist ülkeler ve onların uyduları, Türkiye’ye parmak sallayarak, ülkemizi hizaya sokmak istiyorlar.

Bu kepaze hal, onların iki yüz seneden beri uyguladıkları bir yöntemdir. Lakin şimdiye kadar olanlar, hep kapalı kapılar ardında olurdu. Son yaptıkları ise, kepazeliğin gemi azıya aldığı şekilde vuku buldu.

ABD ve bir kısım AB ülkeleri (toplam on ülke; ABD, Almanya, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İsveç, Kanada, Norveç, Yeni Zelanda) büyükelçileri, utanmadan Türkiye’de yargılanmakta olan Osman Kavala’nın ve hüküm giymiş olan Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılması için ortak bir bildiri yayınladılar.

Hicap duymadan bu denli bir kepazeliği sergilediklerini söylüyoruz zira bu yaptıkları, pervasızlıktan öte düpedüz küstahlıktır.

Dost (!) ve müttefik (!), diğer bir deyişle silah arkadaşı (!) olduğumuz bu ülkelerin Türkiye’mize hangi gözle baktıklarını görüyor musunuz?

Üzüntüyle ifade edelim ki maalesef şimdiye kadar bize hep bu gözle baktılar; perde önünde olmayıp, perde arkasından hep bu denli küstahça tavırlarını sergilediler ve biz bunların hepsini yuttuk, yutmak zorunda kaldık.

Bu kez ise, ufunetlerini perde önünde, alenen kusuyorlar.

Demek ki onlar bizi hâlâ bir müstemleke ülkesi, yöneticilerimizi de kendilerinin atadıkları valileri olarak görüyorlar.

Türkiye düşmanı envaiçeşit terör örgütlerinin başları ve bunların mensupları kendi ülkelerinde ikamet edip cirit atıyorlar. Bunlar hakkında tüm bilgi ve belgeler ve hatta mahkeme kararları, bu ülkelerin yöneticilerinin önüne konulmasına rağmen, duymazlıktan gelip, kıllarını bile kıpırdatmıyorlar.

Yazının Devamını Oku

İstanbul’da hayat işkenceye dönüştü!

Ekrem İmamoğlu ne umutlarla geldi, hatta gelişinde mazbatası gecikince, bir saniye olsun kaybedecek vaktimiz yok, vatandaş hizmet bekliyor diyerek ortalığı velveleye veriyordu. Lakin İmamoğlu bir geldi, pir geldi; kendisine oy veren İstanbullulara, “Ellerim kırılsaydı da o oyu vermeseydim” dedirtti.

Zira Ekrem İmamoğlu’yla birlikte İstanbul’da hayat, tam anlamıyla işkenceye dönüştü.

Düşünün; Ekrem İmamoğlu, İstanbul’u her bakımdan perişan bir hale sokan Nurettin Sözen’i bile arattı. Beceriksiz de olsa, Nurettin Sözen’de bir gayret vardı; bunda o da yok.

Kendisinden önce de İstanbul’da trafik sıkışıktı ve belli saatlerde çileydi. İmamoğlu ile bu çile, günün her saatinde çekilir oldu. İstanbul’da on dakikalık yolu, normal zamanda bir saatte ancak gidebiliyorsunuz, akşam ve sabah saatlerinde ise en az iki saatte gidebiliyorsunuz.

Kendisi Büyükşehir’e, Beylikdüzü ilçesinden gitti. Ailece müteahhit olmalarından dolayı, Beylikdüzü’nü beton yığınına çevirmişti. Şimdi aynı işi İstanbul’un genelinde yapıyor.

Ama belli ki onun derdi İstanbul ve İstanbullu değil; o, daha çok Diyarbakır’a gitmeye ve her hal ve şartta algı oluşturmaya hevesli. Üstelik kendi genel başkanının arzusunun hilafına bu işlere kalkışıyor.

Belli ki bir yerlerden ‘ana-oğul’un (Akşener-İmamoğlu); birinin başbakanlığı, diğerinin cumhurbaşkanlığı kulaklarına üfürülmüş!

İstanbul’un ana arterlerinde yer alan köprülerin üzerindeki ilanlarda; İstanbul ilinin dünyanın en çok metro inşaatının sürdürülmekte olan yeri olduğu ve yığınla sosyal projenin İstanbulluların emrine verildiği ve bunlardan bir tanesinin, İstanbul gibi bir dünya metropolünde okuyan üniversite öğrencilerine 3.500 lira burs verileceği yazılarak, resmen ve alenen yalanla birlikte hizmet hırsızlığı ayyuka çıkarılıyor.

Hem hiçbir şey yapma ve hem de her şeyi yapmış gibi meydan yerinde arzı endam et!

Yazının Devamını Oku

Sistemsizlik (kaos) arayışları!

Ülkemiz Başkanlık sistemine geçince, birilerinin çanına ot tıkanmış olacak ki o günden beri hop oturup hop kalkıyorlar.

Neymiş efendim, bu sistemde (Başkanlık) kuvvetler ayrılığı yokmuş, tüm kuvvetler bir elde (Başkan) toplanmış. Bu yüzden rejim, demokratik olmaktan çıkmış, otoriter olmuş. Başkan da diktatör...

Demek ki bu tipler hiç diktatör görmemişler. Şayet iddia edildiği gibi Sayın Erdoğan diktatör olsa idi mahut tipler, bu denli kepaze hallerini sergilemek adına hezeyanlarını kusabilecek ve hakaretlerini yapabilecekler miydi?

Bir kere şu hususun üstünü en kalın çizgiyle çizelim ki, bizdeki eski sistem parlamenter sistem değildi; karakuşi bir sistemdi. Zira bize öylesine bir sistem, gerçekte sistemsizlik reva görülmüştü.

Asıl o sistemde kuvvetler ayrılığı birbirine girmiş ve demokrasi adına tam bir kepazelik söz konusu idi. Yürütme (hükümet), Yasamanın (Meclis) içinden çıkıyor ve Meclis’e hükmediyordu. Bakanlar Kurulu (hükümet) kanun tasarılarını hazırlayıp Meclis’e sunuyor ve kanunlaşıyordu.

Bu mudur, Meclis’in işlevselliği?

Birbirimizi kandırmanın manası yok. Bize reva görülen o ucube sistem, asla demokratik değildi ve hepsinden önemlisi istikrarı (kalkınmayı) engellediği gibi, FETÖ gibi gizli yapıların oluşumuna imkân hazırlıyordu.

Nitekim 6 kez gidip 7 kez gelen Süleyman Demirel, “Afrika’daki bir darbeden haberim olabiliyor lakin burnumun dibindeki darbeden haberim yok!” diyordu. Neden böyle söylediğini hiç düşündünüz mü? 

Vesayet anayasalarıyla, üst düzey kurum ve kuruluşlar (Genel Kurmay, MİT vb.) kâğıt üzerinde başbakana bağlıydı. Gerçekte ise, kendilerinin de itiraf ettikleri gibi,

Yazının Devamını Oku

Allah’ın Sevgilisi

Şair ne güzel ifade etmiş: ‘Düşünüyorum: O’ndan evvel zaman var mıydı?

Hakikatler, boşluğa bakan aynalar mıydı?’ (Necip Fazıl)

Allahü teala en üstün varlık olarak yarattığı insanlık hakikatini, dünya sahnesinde; Hazret-i Âdem’den itibaren süzerek, hep en iyi ve en temiz nesiller boyunca sürdürdü ve sonunda kâinatın övüncü olan sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselamda karar kıldı.

Dünya sahnesinde zamanın çarkları devrini icradan yorulmuş, zulümle kaplı tüm mekânlar kokuşmuştu. Mekke şehri tüm bu olumsuzlukların adeta merkezi konumundaydı.

İnsanoğlu yaratılış gayesini unutmuş; edindiği sahte ilahlar etrafında kurduğu zulüm düzeninde altta kalanın canı çıkıyor, insan sayılmayan kız çocuklarının doğumu uğursuzluk biliniyor ve doğar doğmaz diri diri gömülüyorlardı.

Ayyuka çıkan kan davalarıyla insanlar birbirlerini göz kırpmadan boğazlıyor, sözde kurulan mahkemelerde okkanın altına gidenler, haklı da olsa hep fakir ve güçsüzler oluyordu.

Özetle; âlem, dört bir yanıyla zifiri karalıktaydı.

Batılı bir düşünürün ifadesiyle: “Hz. Muhammed’in dünyaya teşrifleri; şimşeğin, zifiri karanlıkları delip aydınlatması gibi gerçekleşmiştir.”

Halbuki ondan önce nice peygamberler gelmiş ve her birisi kavimlerini hak dine davet etmişlerdi. Lakin bunlardan hiçbiri arzulanan ideal nesli yoğurup kıvama erdirememişti.

Yazının Devamını Oku

Baş olma sevdası

Baş olma sevdası insanın fıtratında, yaratılışında vardır. İnsanoğlu bu denli hırsını, aklı sayesinde dengeler ve aşırılığa kaçmaz. Şayet hırsı aklını örtüp ifrata (aşırılığa) kaçarsa dengesini kaybeder.

Baş olma sevdası hemen her meslekte vardır lakin bu durum siyasette, haddinden şiddetlidir. Bundan dolayıdır ki birçok siyasetçide, hırslarının başlarını yemesine tanıklık ederiz.

Diğer bir ifade ile, hemen her meslekte haddini bilmek, bir dereceye kadar kolay ama siyasette had bilmek neredeyse imkânsızdır.

Zira siyasette hırslar, gemi azıya almıştır.

İnsanlar bir siyasi partide bulunup sonradan ayrılabilirler. Bir siyasi partide bulunup o partinin iktidarında dışişleri bakanı ve başbakan olarak görev yapmış olan birileri de partilerinden ayrılabilirler.

Nitekim 5-6 çocuk sahibi olan ve uzun yıllar evli kalan çiftler bile ayrılabiliyorlar.

Bunların hepsi normal, normal olmayan ise ayrılanların, ayrıldıktan sonraki zevzeklikleridir.

Helal süt emmiş karakterli insanlar, uzun yıllar birlikte bulundukları ve hizmet ettikleri kurumlarını ve eski mesai arkadaşlarını karalamazlar. Karalarsanız ve hatta suçlarsanız, kendinizi de karalamış ve suçlamış olursunuz.

Aklı başında bir insan, bindiği dalı keser mi?

Yazının Devamını Oku

Aç tavuk ve darı ambarı!

Siyasetin, içine düşürüldüğü şu kepaze hale bakar mısınız? Birilerinin muhayyel cumhurbaşkanlığı, başka birileri tarafından veto edilince reddedilen kişi, aç tavuk misali kendini darı ambarında sanıyor.

Ve tabir uygunsa, şapkadan tavşanı çıkarıyor: ‘Ben başbakan olacağım!’

Başbakanlık nerede? Suya düştü. Su nerede? İnek içti. İnek nerede? Dağa kaçtı. Dağ nerede? Yandı, bitti, kül oldu.

Mahut hatun kişi, bu söyleminin ‘Ben padişah olacağım’ demekle aynı absürt düzlemde olduğunu bilmiyor mu? Bilmemesi mümkün değil, o halde neden olmayacak duaya “Âmin” diyor?

Belli ki, kendisini veto edenlerin ‘meşruiyetine’ halel getirmek istemiyor.

Ayol! Ülkede başbakanlık mı kaldı?

Her zaman söylüyoruz lakin kimseye anlatamıyoruz. Bu millet, demokratik olgunluk bakımından, sözde siyasi parti liderlerinden fersah fersah ileridedir.

Malum, cumhurbaşkanlığı seçimi bu ülkede her zaman problemli olmuştur. Bunun da sebebi, (millet tarafından seçilmiş de olsa) birilerinin o makama layık görülmemesidir.

Daha açık ifadesiyle, bu işin temelinde millete, milletin seçtiklerine güvenmemek yatmaktadır. Nitekim daha 60’lı yıllarda anayasa çalışmalarında, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi dillendirilmiş ve CHP zihniyetinin ağababaları:

Yazının Devamını Oku

Geçti Bor’un pazarı!

Batı, Batı’nın demokrasisi diye haykıranlara bir çift sözümüz var. Batı’da tek bir seçim kaybeden siyasi parti lideri istifa etmeyi görev bilir. Bizde ise on seçimi üst üste kaybeden siyasi parti lideri, koltuğuna daha büyük bir iştahla sarılır ve asla bırakmaz.

Bakınız; Almanya’da 16 yıldır iktidarı elinde bulunduran CDU’nun lideri, ilk seçim yenilgisiyle görevini bıraktı. Bizimkiler, siyaseti güreşle karıştırmış olacaklar ki yenilen pehlivan güreşe doymaz aymazlığıyla, görevlerini sürdürmeyi maharet bilirler.

Batı’daki siyasiler, şahsiyetleriyle işgal etmekte oldukları koltuklara şeref verirler; bizdekiler ise, şerefi, işgal ettikleri koltuklardan beklerler. Tılsım, Batı’da kişilerde iken, bizde koltuklardadır.

Bu yüzden olsa gerektir ki bizde o koltuğa oturan yapışıyor ve bir daha asla kopamıyor!

Ve yine bu yüzden olsa gerektir ki bizdeki muhalefetin iktidara alternatif olma, olabilme diye bir niyeti ve derdi, tasası yoktur. Olmamıştır da.

Zira kendileri, vaktiyle oluşturdukları bürokratik oligarşiyle her daim iktidardadırlar; bundan dolayıdır ki, sandıktan (milletten) gelecek iktidara pek itibar etmezler.

Çok sıkıştıklarında anti demokratik yollarla (darbe) iktidara gelmek, eskiden beri hünerleridir.

Hayal âleminde yaşarlar ve asla reel politiği görmezler. Mevcut durumu içlerine sindirmezler ve ona göre bir siyaset tarzı benimsemezler. Böyle olmasaydı, sürekli hayallerin peşinde koşmaz, kendilerine umut bağlayan milyonlarca insanı mahut hayallerin peşinde sürüklemezlerdi.

Millet, 70 küsur yıllık sözde parlamenter sistem deneyimiyle (gerçekte vesayetin envaiçeşidiyle) Hanya’yı Konya’yı gördü! On yıllar boyunca, millete liderlik yapan siyasi parti genel başkanları da (

Yazının Devamını Oku

Hem kel hem fodul!

Günümüz insanı gaflet, dalalet ve ihanet kıskacında çırpınıp durmaktadır. Eşyaya, olay ve hadiselere baktığında; her şeyin bir gaye etrafında şekillendiğini, sebepsiz hiçbir şeyin olmadığını görmesine ve hatta ‘determinizm’ (sebep sonuç ilişkisi) ilkesini haykırmasına rağmen, kendinin sebepsiz, gayesiz olmasına hükmediyor ve ulvi hakikati örtüyor.

Kendi gerçekliğini örten insan dünyaları keşfediyor, fethediyor, atomu parçalıyor lakin kendini bilip tanımada geldiği noktada ise, ‘insan denen meçhul’ deyip apışıp kalıyor.

Her şeyi ile baştan sona hayal olan bu kısacık ömrü gaflet, dalalet ve ihanet içinde geçiriyor. İhanetlerin en büyüğünü, tanımayıp gerçeğini örttüğü nefsine (kendine) yapıyor.

Ölünce uyanıyor ama iş, işten çoktan geçmiş oluyor. Daha da kötüsü ise, o anda duyulan pişmanlığın hiçbir faydası olmuyor.

Ruhunu inkâr ve iptalle nefsini azgınlaştıran insan, nefsinin doymazlığının esiri oluyor. İşin daha vahimi ise, onu doyurur ve mutlu olurum zannediyor.

‘Daha!’, ‘Daha!’ dedikçe nefsine veriyor lakin ‘daha’lar (nefsin istekleri) bitmeden ya ona verebilecekleri tükeniyor veya bizzat kendisi tükeniyor. Ancak nefsi doymak bilmiyor.

Kadere inanmadığı için kederden emin olmuyor.

Eşyanın, olay ve hadiselerin peşinden koştukça, ölüm de onun peşinden koşuyor. Oysa o, şatafatlı ve en az bir o kadar da meşakkatli dünyasında, resmini yapmak şöyle dursun; hayalini bile kuramadığı mutluluğu arıyor ama nafile!

Fakiri zengini, siyahı beyazı, kadını erkeği, güzeli çirkini, hastası sağlıklısı, Doğulusu Batılısı, kuzeylisi güneylisi, güçlüsü güçsüzü, şu veya bu iş ve meslek erbabı, işvereni işçisi ve daha nesi ve nesiyle herkes dünyayı ve dünyanın içindekilerini eritip tükettiklerini zannediyor.

Yazının Devamını Oku

Türkiye bölgesel güç

Malum, dost ve müttefik gözüken emperyalist güçlerin Türkiye’ye bakışları, ‘Ne öldüreceksin, ne olduracaksın!’ şeklindeydi. Bu durumun trajik ifadesi, alçak süründürmedir. Genlerimizdeki yükselme azmimizi bizden daha iyi bildiklerinden, yıllar yılı, bizi adeta ‘meşguliyetle tedaviye’ tabi tuttular.

Kurup, eğitip, donatıp ve destekledikleri envaiçeşit terör örgütlerini, içeriden ve dışarıdan üzerimize salarak, enerjimizi toprağa vermemize sebep oldular, olmaya devam ediyorlar.

Zira onlar, bizi bizden iyi tanıyor ve çok iyi biliyorlar ki; Türkiye, güçlenip ayağa kalktığında, mazlum kanıyla beslenen emperyalistlerin çanlarına ot tıkanacak ve kendilerini hesaba çekecek, yeniden bir ‘Molla Kasım’ gelmiş olacaktır!

Başlarına ne geleceğini ‘one minute’ ihtarıyla yüzlerine şamar gibi inen ve ‘Bebekleri öldürmesini çok iyi bilirsiniz’ sözlerine muhatap olarak görmüşlerdi.

O günden beri, ellerinden geleni artlarına koymadılar. Her çeşit aşağılık darbeyi denediler; istediler ki, dik duran bu ‘Uzun Adam’ı alaşağı edelim ve yerine eskiden olduğu gibi, kendilerine bağlı, uyumlu, uydu yönetimler getirelim.

Hâlâ daha bu durumdan umutlarını kesmiş değiller. Güçlerini de içimizdeki bendelerinden alıyorlar. İçimizdeki mahut birilerinin; dışarıdan bize diş bileyen düşmanla aynı dili kullanması ve aynı hedefe kilitlenmesi (‘Uzun Adam’ın düşürülmesi), sizce de tuhaf değil mi?

Daha dün ‘Türkiye’nin, Azerbaycan’a silah sevkiyatı yaptığı ve Suriye’deki cihatçı grupları Karabağ’a gönderdiği’ şeklindeki tezviratla, kendi ülkesini dünyaya jurnalleyen bunlar değil miydi? Dikkat edin; içerideki bu kirli ve zehirli dili, dışarıdaki düşmanlar bile kullanmıyor!

Bu zihniyet can Azerbaycan’ın, uğruna şehitler vererek kurtardığı Karabağ semalarında, Türk bayrağı dalgalanmasından rahatsızdır.

O halde deliye dönecekleri bir haber daha verelim: Kafkasya’da Türkiye-Azerbaycan ve Nahçıvan için yeni bir dönem başlıyor; Zengezur koridoru açılıyor ve Türkiye, karayoluyla Azerbaycan’a ve Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri’ne bağlanıyor.

Yazının Devamını Oku

Demokratik rüştün ispatı: 15 Temmuz

Türk halkı, inanç değerlerine bağlı olarak, tarihi gelişimi itibarıyla başa bağlı bir millettir.

Demokrasiye geçtikten sonra da bu özelliğini sürdürdü ve partiden ziyade bir lider etrafında bütünleşti. Nitekim CHP demek İnönü, DP demek Menderes, AP demek Demirel, ANAP demek Özal, MSP demek Erbakan, MHP demek Türkeş, AK Parti demek Erdoğan demektir.

Siyaset cahili Karamollaoğlu, apaçık olan bu durumu dahi kavrayamamış ve AK Parti’den ayrılan Ahmet Davutoğlu’nun, Abdullah Gül’ün ve Ali Babacan’ın AK Parti tabanından yüzde 20-30 dolayında bir kopuşu gerçekleştireceklerini vehmetmiş.

Türk halkı tarihinin en büyük travmasını geçen asrın başlarında, yıkımla biten Birinci Cihan Savaşı’nda yaşadı. İmparatorluğu savaşa, İttihat ve Terakki sergerdeleri soktu zira kukla haline getirilen padişahın (5. M. Reşat) ülkenin savaşa sokulduğundan haberi bile yoktu.

Sultan Abdülhamit’i tahtından indirip iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki maceraperest güruhu, Osmanlı coğrafyasında, kelimenin tam anlamıyla bir zulüm sistemi kurdu.

Zorba yönetim hem layüseldi (sorumsuz) ve hem de astığı astık, kestiği kestikti. Savaşın yıkıntıları altında kalan millet, zaten canından bezmişti. Zorba yönetim; canıyla, malıyla savrulan ve öz yurdunda itilip kakılan ve yurtlarından sürülen milleti sindirmişti.

Milletin bu ezik hali, cumhuriyet ve demokrasi ile tanışmasına rağmen sürdü. Zira ona yaşatılan demokrasi darbelerle hastalıklı ve vesayetle örtülü idi.

Millet, ne olduğunu anlayamadan, seçip başına geçirdiklerini darağaçlarında asılı görünce, yüreği kan ağlasa da yeise kapılmadı, ümitsizliğe düşmedi.

Her sandık önüne konduğunda, millet, rüştünü ispat etti; sandığa gitmemezlik yapmadı lakin mahut vesayet, seçilmişlere sürekli hadlerini bildirmekten de geri durmadı.

Yazının Devamını Oku

ABD ektiğini biçiyor!

Afganistan coğrafyası, emperyalistlerin hem foyalarını ortaya çıkardı ve hem de çöküşlerini hızlandırdı.

Kabil’deki patlamalardan sonra televizyon ekranlarına çıkan ABD başkanının döktüğü gözyaşları, kansere yakalanıp ölen oğlundan ziyade, dipsiz bir kuyuya doğru hızla yuvarlanan ABD içindi.

Malum ABD, 2. Büyük Savaş’tan sonra, dünyanın dizginlerini ele geçirmişti. 90’lı yıllarda Sovyetlerin yıkılışından sonra ise dünyanın jandarması olarak tek başına kalmıştı.

Belli ki bu güç onu zehirledi.

ABD, dünya üzerindeki hegemonyasını, üzerine çullandığı ülkelerde kurduğu vesayet yönetimleri vasıtasıyla sürdürdü. Bu durum, anti demokratik ülkelerde nispeten kolaydı. Nitekim aynı ülkelerle ABD, adeta kedi fare ile oynar gibi oynuyor.

Türkiye gibi demokratik ülkelerde kurgulanacak vesayet yönetimi ise daha zordu. Diğer ülkelerdeki gibi, devşirilmiş beş-on insanla (bir aile veya aşiretle) vesayet gerçekleştirilemezdi. Bunun için de uzun soluklu bir plana ihtiyaç vardı.

Bunu da FETÖ gibi örgütler marifetiyle, ilgili ülkenin tüm kurum ve kuruluşlarının kılcallarına değin nüfuz ederek başarmışlardı.

Emperyalistler, bütünüyle çökertmek istedikleri ülkelere karşı da vesayet savaşları başlattılar. Bu amaçla da çeşitli terör örgütleri kurdular. Bunları eğitip donattılar ve istedikleri ülkelerin üzerlerine saldılar.

Kendilerine hep söylendi; ‘Ateşle oynuyorsunuz, bunu yapmayın. Bu ateş, gün gelir sizi de yakar!’ lakin dinlemediler. Ateşle oynamaya devam ettiler.

Yazının Devamını Oku

Bin yıllık Türk yurdu Anadolu

Geçtiğimiz hafta cuma günü (20 Temmuz 2021), Okçular Vakfı’nın Başkanı ve aynı zamanda Beyoğlu Belediye Başkanı da olan Sayın Haydar Ali Yıldız’ın ve aynı vakfın Mütevelli üyesi olan Sayın Bilal Erdoğan’ın davetlisi olarak Kars (Ani) ye gittik.

Her ne kadar bize unutturulmuş olsa da Ani’nin Türk tarihinde önemli bir yeri var. Ani tarihi kenti, Kars’tan 42 kilometre uzakta gerçek bir tarihi hazine. İpek Yolu’nun üzerinde yer alan ve Anadolu platosunun giriş kapısında, Ermeniler tarafından 10. yüzyılda kurulan Ani, bölgenin en büyük, en zengin ve en stratejik kenti olarak tarihe geçmiş.

11. yüzyılda nüfusu 100 bine ulaşan bu kent, destanlarda 1001 Kilise diye anılıyor.

Anadolu’nun kapısı olan Ani, Selçuklu Beyi Alpaslan tarafında fethedildi (1064). Ani, böylece ilklere ev sahipliği yaptı. Türklerin Anadolu’da yaptığı ilk cami (Ebul Manuçehr Camii) Ani’de ve yine Türklerin Anadolu’da yazdığı ilk kitabe de burada bulunuyor.

Ani kenti 1064 yılına kadar Bizans’ın yönetimindeki Ermenilerin hükmünde kalmış; bu tarihten sonra ise sırasıyla Selçuklu, Gürcü, Moğol ve Osmanlı egemenliğine geçmiş ve 16. yüzyıla kadar görkemliliğini korumuştur.

Birlikte olduğumuz gazeteci-yazar dostum Mahmut Övür, beraber vekillik yaptığımız kadim dostum Saffet Kaya ve arkadaşımız Süleyman Balcı ile caminin önünden biraz yürüdüğümüzde; 900’lü yıllarda Arpaçay’ın üzerine inşa edilen tarihi İpekyolu Taş Köprüsü ile karşılaşıyoruz. 15. yüzyıldaki büyük depremle kemerleri yıkılan bu köprünün bir ayağı Türkiye’de diğer ayağı ise Ermenistan topraklarında bulunuyor. Aradan geçen dere ise, Türkiye-Ermenistan sınırını belirliyor.

Kars valisi, Kafkas Üniversitesi Rektörü, Bilal Erdoğan, Haydar Ali Yıldız ve beraberlerindeki heyet olarak bizler, 5 km X 8 km büyüklüğündeki kentte hasar görmüş yapıların restorasyon çalışmalarını yerinde izledik ve daha yapılması çok şey olduğunu gözlemledik.

Ani’deki eserler onarıldığı gün, ortaya gerçekten şaheserler çıkacak ve turizm açısından büyük bir hazineye kavuşmuş olacağız.

Yazının Devamını Oku

Batı’nın kirli oyunu!

21. ASIR’la beraber Batı’nın yeni hedefi, Müslümanları kendi aralarında savaştırmaktır. Zira kendileri için, bundan daha ucuz bir savaş maliyeti yoktur.

Batılı girdiği veya işgal ettiği her yere fitne tohumlarını eker, bozgunculuk yapar.

Batı’nın asıl çıkmazı; tüm güçleriyle çalışmalarına rağmen, başkalarını Hıristiyan yapamadıkları gibi, kendi gençliklerinin de Deizme ve Ateizme sürüklenmelerine mani olamamalarıdır.

Bugün Batı’da kiliseler bomboştur ve batılı gençlik, büyük çoğunluğuyla kendini dinden soyutlamıştır.

Bunun yanında, dünyanın her yerinde İslamiyet’e büyük yöneliş vardır. Bu durum, Batı’yı ürkütmektedir. İşte bu korku, onları, Müslümanlar hakkında şeytani planlar yapmaya ve bunları uygulamaya zorladı.

Yapıp uygulamaya koydukları planın esasları şudur. Öncelikli işleri İslamiyet’i çığırından çıkarmaktır. Ya çok katı kuralları olan ve herkese korku salan, vahşi bir İslam modeli geliştirmek ya da İslamiyet’i sulandırıp ılımlı İslam diye karakuşi bir İslamiyet’i meydan yerine salıp bunları birbirleriyle kavga ettirmek.

İslamiyet diye geliştirip ortaya sürdükleri modellere bir bakar mısınız: EL-KAİDE, TALİBAN, DEAŞ, BOKO HARAM...

Batı’nın önceki hedefi, İran’ın önünü açmak ve Körfez boyunca Şii yayılmacılığını sağlamak ve böylece bir Şii- Sünni savaşı başlatmaktı. Şimdiye kadar bunu başaramadılar lakin bundan da büsbütün vazgeçmiş değillerdir.

Batılı, kendi gençliğinin Hıristiyanlıktan çıkıp İslamiyet’e yönelişini görünce, onları, İslamiyet diye DEAŞ gibi sapkın yollara sevk etti. Böylece hem kendi insanına ve hem de tüm insanlığa İslamiyet diye bu sapık terör örgütlerini gösterdi.

Yazının Devamını Oku

İbretlik sonlar!

ABD’nin ve topyekûn Batı’nın gerçek yüzünü görmeyenler, göremeyenler ve ısrarla görmek istemeyenler Afganistan’ın ve Afganlıların içine düşürüldüğü duruma bir baksınlar.

Batı’ya ve ABD’ye bel bağlayan Afganlıların nasıl yüzüstü bırakıldıklarını görsünler. Yıllarca ABD’lilere ve Batılılara hizmet eden Afganlılar vardı ve bunlar için ABD ve Batı her şeydi.

ABD’liler ve Batılılar kendi köpeklerini ve içkilerini uçaklarıyla taşıdılar. Lakin aynı uçaklarda, bendeleri olan Afganlılara asla yer vermediler. Sadece 7 kişiyle kaldırdıkları dev uçağa bir tek Afganlıyı bile almadılar.

Çaresiz kalıp uçakların kanatlarına sığınanları da gözlerinin yaşlarına bakmadan yerlere attılar.

Bu demektir ki ABD’ye ve Batılı devletlere hangi hizmeti yaparsan yap, ne kadar sadık olursan ol ve sosyal hayatında hangi mevkide bulunursan bulun; tüm bu hizmetlerin değeri bir içki şişesi ve bir köpek kadar bile değildir.

Çünkü sen Müslümansın; Batının gözünde insan bile değilsin.

ABD, yirmi yıldır işgal ettiği Afganistan’dan çekiliyor, çekilirken ardında kaos, kan ve gözyaşından başka bir şey bırakmıyor. Evet, ABD de tıpkı Sovyet Rusya gibi Afganistan’da hezimete uğradı lakin bu demek değildir ki çekildikten sonra, başta Afganistan olmak üzere, bu bölgeyi rahat bırakacaktır.

ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, İkiz Kuleler’in vurulmasından sonraki açıklamasında, ABD’nin yeni hedefini şu sözlerle ortaya koymuştu: ‘Bundan sonraki savaşlar Müslümanlar arasında olmalıdır!’

Dünya üzerindeki savaşlara bakın, hedeflerini ne denli gerçekleştirdiklerini apaçık görürsünüz.

Yazının Devamını Oku

Hop oturup hop kalkmak sırası onlarda!

Türk İHA ve SİHA’ları Amerikalıları çok rahatsız etmiş; bu cümleden olacak, bir kısım senatör, kendi yönetimlerine müracaatla Türkiye’nin üretiminin durdurulmasını istemişler.

İşte ABD’nin ve büyük çoğunluğuyla Batı’nın Türkiye’ye bakış açısı budur. Sittin senedir de bu şekilde bakmışlardır. Lakin bizdeki yöneticiler (asker-sivil) ABD’nin kayığına bindirildikleri için, bu denli bakışlardan hiçbir rahatsızlık duymamışlardır.

Aynı ABD, NATO’da, Fransa’nın da İngiltere’nin de Almanya’nın da müttefikidir; tıpkı Türkiye’nin olduğu gibi, değil mi?

Değildir! Türkiye’nin müttefikliği başka bir formattadır.

ABD, şimdiye kadar hiçbir NATO ülkesine “İHA-SİHA veya başka herhangi bir silahı üretemezsin” dedi mi?

Hayır!

Peki, Türkiye’ye neden diyor ve nasıl diyebiliyor?

Aynı lafı, sözgelimi İngiltere’ye dese; İngiltere’de yer yerinden oynamaz mı? İktidarıyla, muhalefetiyle tüm İngiliz halkı yöneticileriyle bir olur ve gök kubbeyi ABD’nin başına yıkarlar.

Bizde ne olduğuna bir bakar mısınız? Tüm

Yazının Devamını Oku

Felaket üstüne felaket!

Ülkemizin bir kısmı yangınlarla, diğer bir kısmı da sel felaketleriyle boğuşuyor.

Art arda gelen bunca felaket, can ve mal kayıpları, olayların bizzat yaşayanı veya dışarıdan gözlemcisi olalım hepimize zor günler yaşatıyor. Sosyal medyada tarananlar ile kaostan medet uman bir kısım nadanlar hariç tabii ki. Zira onlar, oh olsun dercesine avuç ovuşturuyor ve felaket tellallığı yapıyorlar. Kaplarında olanı sızdırıyorlar!

Devletimiz tüm imkânlarıyla, anında olay mahallinde olup selzedelerin imdadına koştu. İlgili bakanlıklar, seferberlik ruhuyla, gece gündüz demeden hummalı bir çalışmayla vatandaşın yaralarını sarıyor.

Haftalardır Ankara’ya gidemeyen bakanlar, bir felaket mahallinden diğerine koşuyor.

Allah için söylemek gerekirse; felaketlerden sonraki işleri, özenle ve büyük gayretlerle sürdürebiliyoruz. Ölenleri elbette geri getiremiyoruz ancak kalanları sahipsiz bırakmıyoruz.

Bizim asıl sorunumuz, felaket öncesindeki gerekli tedbirleri almayışımızdadır. Diğer bir ifadeyle felaketlere davetiye çıkarmamızdadır.

İnsanoğlunun kendi elleriyle meydana getirdiği ve adına ‘global iklim değişikliği’ dediği olgu sonucunda, dünyanın birçok ülkesi benzer felaketlerle baş etmeye çalışıyor ancak nafile!

Zira tüm bu felaketlerin geleceğini insanoğlu biliyor lakin gerekli önlemleri almakta ayak sürüyor. Buna da insanoğlunun kişisel hırsları ve bencilliği neden oluyor.

Karadeniz Bölgemiz iklim yapısı ve jeolojik özelliklerinden dolayı, şiddetli yağmurlara ve dolayısıyla sellere maruz kalıyor.

Yazının Devamını Oku

Türkiye kötü dost sarmalında!

Devletlerarası ilişkilerde, bilinen manasıyla bir dostluktan bahsedilemez. Zira mahut dostluk (!) menfaat üzerine kurulmuştur.

Menfaat denilince, bunun, karşılıklı olduğu anlaşılır değil mi? Bu denli karşılıklı çıkar ilişkilerinde bir denge de olmayabilir. Yani taraflardan birinin az, diğerinin çok menfaati olabilir.

Ama gelin görün ki özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, Türkiye’nin dahil olduğu hemen tüm ittifak ortaklıklarında amaç, Türkiye’yi çırak çıkarmaktır.

Daha açık ifadesiyle dost (!) ve müttefiklerimiz (!), malı hamutuyla götürmüş, Türkiye ise tabiri caizse nal toplamıştır.

İşin en vahim yanı ise Türkiye’nin dostları ve müttefikleri olduğuna inanması ve onlara güvenip bel bağlamasıdır.

1947 yılında ABD ile yaptığımız ikili anlaşmalar ile iki ülke arasında münasebetlerde kantarın topuzu kaçırılmış ve bilahare NATO’ya girdikten sonra ise ülke, tamamen ABD’nin güdümüne sokulmuştur.

Uluslararası ilişkilerde ilk düğme yanlış iliklenince, ondan sonraki tüm iliklemeler de, aynı yanlışı tekrarlayarak devam etmiştir.

Dışarıdan bakınca; NAT bir ittifak görüntüsü veriyor lakin içine girince, bunun bir ittifaktan ziyade; irili ufaklı hissedarlardan oluşan bir anonim şirketi olduğu görülür.

ABD patronajındaki bu şirketin yüzde 50’den fazla hissesi ve ayrıca altın hisse, bu büyük ortağın elinde bulunuyor. Diğer ortakların hepsi bir araya gelse bile bir karar alamıyor.

Yazının Devamını Oku

Erdoğan, Özal’ın açtığı kapıdan girdi!

Demokrasi tarihimiz hep statükoyla mücadeleyle geçti. Sistem vesayete endekslendiğinden, tek başına iktidar olanlar bile muktedir olamadan çekip gittiler.

Horozu çok olan köyün sabahı geç oluyor; oysa eşkıyanın gece ne yapacağı belli olmuyordu!

Erken kalkan eşkıya darbeyi yapıyor; emeklemekte olan demokrasimizle birlikte memleketimiz de onlarca yıl geriye götürülüyordu.

Özal, 60, 71 ve 80 darbelerini yaşayarak ve onlardan gerekli dersleri çıkararak siyaset sahnesine atıldı. Dersler çıkardığını, partisini ‘dört eğilim’ üzerine kurmasından anlıyoruz.

Hemen herkesin dışlandığı bir zamanda, o, herkesi kucaklamasını bildi.

Zira son darbe (12 Eylül 1980), mevcut olan siyasi dört eğilimi de içeri tıkmıştı. Bu oluşumların liderlerine de siyaset yasağı getirmişti.

Demokratik açıdan işte böylesine kaotik bir ortamda Özal, siyaset sahnesine çıkmıştı.

Darbecilerin kurdurduğu Bülend Ulusu hükümetinde, Başbakan Yardımcısı olarak görev aldı. Böylece hem eski işine (özellikle Demirel hükümetine aldırdığı ekonomik kararlara) sahip çıktı ve hem de darbeci generalleri yakından tanıma fırsatı buldu.

Nitekim o, bu tanışıklığı; başbakan olduğunda, törende Cumhurbaşkanı

Yazının Devamını Oku