GeriFuat BOL Başpiskoposun kini!
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Başpiskoposun kini!

Yunan başpiskopos, geçen hafta katıldığı bir televizyon programında “İslamiyet’in bir din olmadığını, Müslümanların da savaş yanlısı ve yayılmacı olduklarını” söyleyerek tarihte hiçbir din adamının etmediği, edemediği lafı etti ve kusmadığı kini kustu.

Malum, her kaptan içindeki sızar, belli ki bu başpiskoposun içi dışına yansımış ve diline vurmuş.

Böyle bir sözü değil bir din adamı, olsa olsa Yunanistan’daki ırkçı, faşist bir partinin militanı söyleyebilir.

Kini dini olan insan müsveddesi, bu olsa gerektir.

Başpiskopos efendi belli ki elindeki muharref (bozulmuş) İncil’i bile okuyup anlamaktan aciz. Anlayabilseydi, Allah’ın gönderdiği bütün dinlerin asıllarının bir olduğunu ve tüm semavi dinlerde, haksız yere bir insanı öldürmenin tüm insanlığı öldürmek kadar büyük bir günah olduğunu da idrak eder ve böyle bir iftira atmaktan sakınırdı.

Piskoposun elindeki Yuhanna İncili’nin 15. ayeti bakın ne diyor: “Ben gerçek asmayım. Ben asmayım, siz dallarsınız. Bende kalırsanız ve ben sizde kalırsam çok meyve verirsiniz. Bir kimse bende kalmazsa, kesilmiş bir dal gibi atılır ve kurur. Böyle dallar toplanır ateşe atılır ve yakılır.”

Ayrıca Matta İncili’nin 34. ayetinde “Yeryüzüne barış getirmeye geldiğimi sanmayın! Barış değil, kılıç getirmeye geldim.” Luka İncili 49. ayette “Ben dünyaya ateş yağdırmaya geldim. Keşke bu ateş daha şimdiden alevlenmiş olsaydı.”

Şimdi biz Müslümanlar, yukarıdaki metinlere bakıp da Hıristiyanlık din değildir diyebilir miyiz?

Tüm semavi dinlerin aslı birdir ve hepsi de insanların dünya ve ahiret mutluluğunu temin etmek için gönderilmiştir.

Kutsal metinleri sonradan bozanlar, onlara ekleme ve çıkarmalar yapanlar ve kendilerine uyduranlar olabilir; bu demek değildir ki o dinin aslı yoktur.

Her din yayılmak, müntesiplerini çoğaltmak ister, bu durum neden suç olsun? Nitekim Hıristiyanlıktaki misyonerler de bu görevi ifa ederler. Misyonerlerin, dinlerini yayma eylemlerine bakıp Hıristiyanlık din değildir mi demeliyiz?

İslam, kelime olarak esenlik ve barışta olmak anlamındadır. Hz Peygamber’in (aleyhisselam) yaptığı bütün savaşlar nefsi müdafaa içindir.

İslamiyet’teki savaşı (cihat) da yanlış anlıyorlar. Nitekim savaş istisnadır; asıl olan barıştır.

Her din gibi İslamiyet’te de tebliğ vardır. Buna ‘emr-i maruf’, yani ‘iyiliği emretmek’ denir.

Bunun da çeşitli yöntemleri vardır. En tesirlisi ise kişinin güzel ahlak üzere olmasıdır. Yani güzel tavırlarıdır, halidir. Bundan dolayı denmiştir ki “Lisan-ı hal, lisan-ı kalden entaktır” yani hal, (yaşayış, davranış) sözden daha tesirli, daha anlamlıdır.

Nitekim tarihte sayısız insan, Müslümanların güzel ahlakına bakarak İslam’la şereflenmiştir. Böyle güzel yaşantıda olan kişinin dini haktır denilmiştir.

İslamiyet’te savaş ancak nefsi müdafaa için ve bir de ‘emr-i maruf’u (iyiliği emretmek) tebliğe mani olunduğunda, karşı taraf zor kullanırsa, bu takdirde ona karşı zor kullanılır, yani savaş yapılır.

Ayrıca bilinen manada savaşı devlet yapar.

Müslümanların birey ve toplum olarak cihadı (savaşı), ilim öğrenmeleri, öğrendiklerini yaşamaları ve bilenlerinin (bilgin) bunları sözle, yazıyla vb tebliğ etmeleridir.

Papaz efendiye sormak lazım: Haçlı seferlerini ve papazlar öncülüğündeki Anadolu’yu işgal girişiminizi nereye koyacağız?

Bilmediğin İslamiyet’e dil uzatmadan önce, kendi kapını, kapındaki pisliği süpür; önce bir kendine bak!

Ondan sonra âleme nizam vermeye kalk!

X

Bu nasıl demokrasi?

Ta Tanzimat gününden (1839) tevarüs ettiğimiz, bürokratik oligarşiyi iliklerimize değin içselleştirdiğimizden olacak ki, kafa yapılarımızı demokrasiye bir türlü endeksleyemedik.

Bu hastalıklı halin temelinde halka karşı güvensizlik ve halka rağmen iş görmek kurnazlığımız yatmaktadır.

Bu toplumda, kendilerini seçkinci gören ve halka tepeden bakan zümrenin demokratlığı işte bu kadardır. Bunların partileri kazanırsa, yaşasın demokrasi, aksi halde; “Bu millet cezalandırılmalıdır!”, “Bu millet ne ki, seçtikleri ne olsun?”, “Millet hastadır, hastaya ilaç sorulmaz, zorla da olsa yutturulur!”; “Rüştünü ispatlayamamış bu millet, kendi başına bırakılamaz”; “Bu milleti kendi haline bırakırsan ya davulcuya ya da zurnacıya gider!”; “Bu milleti, özlem ve beklenti içine sokmamak için, meşguliyetle tedaviye tabi tutmalıyız!”.

Batı, bizi bizden iyi tanıyor; senelerce uğraşarak bizi, her şeyimizle birlikte çözdü ve reçetemizi yazdı. Kısacası, nabzımızı ölçtüler ve o nabza göre şerbet veriyorlar.

O yüzden, bize reva gördükleri demokrasi şerbetlidir!

2. Dünya Savaşı’na kadar, Fransızların, Afrika’daki sömürgelerinden Paris’e gelip tahsil yapanların diplomalarına vurdukları bir mühür vardır. O mühürde şöyle yazar: “Bon pour l’Orient” (Doğu için iyidir). Yani bu diploma sömürgelerde ve doğu coğrafyasında geçerlidir. İşte Batı’nın bize biçtiği demokrasi modeli de, “Bon pour l’Orient” özelliği taşımaktadır. Malum Batı, Müslüman topluluklarını insan olarak görmez. Dolayısıyla kendilerince, insani bir sistem olan demokrasi, bunların neyine? Bunlara kâğıt üzerinde bir demokrasi verelim olsun bitsin; onlar da bununla avunsunlar! Dediler ve öyle de yaptılar.

1945’de, bize özgü demokrasiye “cebri hürriyet telkini” ile geçtik. Yani zorlama bir hürriyet empozesiyle (dayatmasıyla), peki demek zorunda kaldık.

Atatürkçüler

Yazının Devamını Oku

Onlar yerine biz utanç duyuyoruz!

Emekli deniz amirallerinin haline bakınca, doğrusu onlar adına biz utanıyor, yerin dibine giriyoruz! Bu ne utanmazlık, ne pervasızlık ve ne hadsizliktir?

Burasını Muz Cumhuriyeti mi sandınız? Muvazzafken yapamadığınızı emekliyken mi yapacaksınız?

Kimden emir alıyor, kimlere emir veriyorsunuz? Emir alabilirsiniz lakin emir verme gücünüz yok artık. O halde ne yapmak istiyorsunuz? Kimlere ne işareti veriyorsunuz?

Bu yaptığınız tek kelime ile fitne değil de nedir?

Hâlâ aynı mahut kafadasınız. Yahu! Bu Cumhuriyetin, bu devletin ve değerlerinin sahibi olarak, yalnızca kendinizi mi görüyorsunuz? Bu hakkı size kim verdi; siz kendinizi ne zannediyorsunuz?

Olmayan şeyleri uyduruyor, ardından bunlara inanıyor ve bunları gerekçe göstererek, sözde bildiri yayınlıyorsunuz. Hem de gece yarısı ve toplam 104 amiral eskisi olarak.

Ve üstelik “Aksi halde!” diyerek, milli iradeye, seçilmiş hükümete ve dolayısıyla milletin kendisine parmak sallıyorsunuz.

Türkiye’nin hangi süreçten geçtiğini görmüyor musunuz? Etrafımız ateş çemberi; kuzeyimiz, yeni bir dünya savaşına gebe. Pandemi, tüm dünyada ortalığı kasıp kavuruyor.

ABD’yi arkasına alan Yunan palikaryasının bile, Türkiye’ye diklenmeye yeltendiği bu ortamda sergilediğiniz bu

Yazının Devamını Oku

Aydın ihaneti!

Dünyanın hiçbir yerinde bizdeki aydın tipinin örneğini göremezsiniz.

“Batı” deyip yırtınıyoruz lakin Batı’nın nesine hayran olduğumuzu bile bilmiyoruz. Batı’nın aydını, hangi siyasi görüşte olursa olsun, öncelikle kendi ülkesinin vatanseveridir. Solcusu da vatanseverdir, sağcısı da hatta aşırı solcusu ve aşırı sağcısı da.

Batı aydını gerçek entelektüeldir; halkını, diğer halkları, bunların kültürlerini bilir, tanır. Kendisi inanmasa bile halkının inanç değerlerini bilir ve onlara saygılı davranır. Hiçbir zaman halkını ve halkının değer yargılarını aşağı görmez, onları küçümsemez ve asla onlarla alay etmez.

Batı’nın ateisti (inançsızı), inanana, dine, din adamına saygılıdır; kendisine saygı duyulmasını istiyorsa saygılı olmak zorundadır. Batı’daki dindar ya da din adamı da ateiste karşı saygı duyar.

Batılı aydın, en az bir papaz kadar dini bilgiye sahiptir. Batı’da gelişen hemen bütün fikir akımlarının (felsefi ekoller dahil) öncüleri papazlardır.

İnsanın kendisi inanmayabilir veya şu veya bu şekilde inanabilir ama ineğe tapanların ülkesinde bile ineğe hakaret ederse veya onu keserse başına ne geleceğini bilir. Dolayısıyla ona göre hareket eder, etmek zorundadır. Akıllı insan, o ineğe ot verir; tıpkı körler ülkesine giden ve bir gözünü kapatan kişi gibi. Zira böyle yapmasa, gözünün birini çıkaracaklarını bilir!

Bizde ise bunun tam tersidir; bizim sözde aydınımız, halkına tepeden bakar, onun değer yargılarını hem bilmez ve hem de onlara düşmanlık eder. Bunların başında din gelmektedir.

Televizyonda ahkâm kesen bir konuşmacı, teravih namazı konusunda bir şey söylemeye çalışırken hem yanlış söyledi ve hem de “sadece ilkokulda edindiğim dini bilgime göre” demeyi maharet bildi. İleriki yaşlarda, okulda veya okul dışında din bilgisi edinmeyi zül görüyor ve aşağılanmaktan korkuyor.

Ne acı değil mi?

Yazının Devamını Oku

İrtica bahanesi!

Çok daha gerilere gitmeyi bırakın, 2. Abdülhamid Han gibi veli ruhlu bir padişahı, alaşağı edebilmek için bile, “Şeriat isteriz!” diye yürüyüşler yapılmıştır.

Daha da vahimi ise, Sultan’ın hal (tahttan indirme) fetvasının gerekçesinde; padişahlar içinde en dindarı olan şahsa yakıştırılan iftira, “Din kitaplarını yaktırması” idi. (Halbuki yakılan bozuk, yanlış, hatalı kitaplardı.)

O günkü vesayet (dış ülkelerin güdümündeki İttihat ve Terakki), iktidar olunca, sözde milliyetçilik adına ülke genelinde cadı avı başlattı.

Cumhuriyeti, Kuran-ı Kerim hatimleri, Buhari-yi Şerif kıraatleri ve dualar eşliğinde ilan ettik. En sonunda ise, din işlerini devlet işlerinden ayırmakta karar kıldık ve anayasaya “laiklik” ilkesini koyduk.

Laiklik ilkesine göre, devletin tüm inançlara eşit mesafede olması ve dinlere müdahale etmemesi gerekirken, tam tersini yaptık.

Özellikle halkın çoğunluğunun mensup olduğu İslamiyet’e kafamıza göre şekil vermeye yeltendik. Daha da vahimi dindarla, dinciyi (dini alet eden sahtekârları) birbirine karıştırdık. 1949 yılında kabul ettiğimiz maddeyle (163. madde) ise, dindarlar için adeta giyotin kurmuş olduk.

Bu yüzden son yüz yıllık yakın tarihimize “cadı avı tarihi” dense yeridir.

Bütün bu kepazelikleri kanunlarımızdaki müphemiyet yüzünden yaşadık. Kuruyla yaşı, Demirel’in tabiriyle, “tetik çekenle tespih çekeni” bir tuttuk.

Dindarla dinciyi ayırt etmek devletin görevidir; devlet, bu ikisini bir mütalaa ettiğinde zulmün daniskasını yapmış olur. Dindarla dinciyi ayırmayan devlet, görevini yapmıyor demektir.

Yazının Devamını Oku

AK Parti ve siyaset -3-

Dün olduğu gibi, bugün de tüm emperyalistlerin gözü bizim coğrafyamızdadır.

Bu çetin ve iştah kabartan coğrafyada iki şekilde hayat sürdürülebilir. Biri, peyk olarak; yani büyük bir devletin emrine girerek, onun himayesinde; bir diğeri ise, kimseye muhtaç olmadan, kendini koruyabilecek güçte olarak.

Birincisinde, zillet içinde yaşarsınız, kolunuz kanadınız kırıktır, başkalarının himayesinde ve elbette ki vesayet altında sürünerek hayatınızı idame ettirirsiniz.

Batı (ABD ve avaneleri) bize, demokrasi yerine vesayeti dayattı. Bizzat Amerikalılar buna, “düşük yoğunluklu demokrasi” diyorlar. 1945-2015 (FETÖ’nün Kırmızı Kitap’a girmesi) arası, tam 70 sene vesayetle yaşadık. Nasıl yaşayabildiğimiz ise, hemen herkesin malumudur.

Birinci Kurtuluş Savaşı öncesi, düşman(lar), dışarıdan gelerek her yanımızı işgal etmişti. Destansı bir mücadele ile düşmanı yendik lakin o zamanki düşman karşımızda ve görünürdeydi. Ama gelin görün ki, bugünkü düşman da her yanımızı işgal etmiş, aksine bu düşman içimizde.

Evlerimizde, sokaklarımızda, çarşılarımızda, okullarımızda, tüm kurum ve kuruluşlarımızda...

Bizim evlatlarımız devşirilerek, hem bize hem de devletlerine düşman edilmiş.

Bu kadarla da yetinilmemiş, başta PKK gibi dünyanın en kanlı terör örgütü olmak üzere, envaı çeşit terör örgütleriyle hem içeriden ve hem de dışarıdan saldırılarla ülkemiz parçalanmak istenmektedir.

Ülkemizi bölmek istedikleri sınırlarımıza komşu iki ülkede, iç savaş çıkartılarak, o ülkelerle birlikte, mahut sınırlarımız da istikrarsızlaştırılmış; dahası, o ülkelerden kaçan milyonlarca mülteci bize sığınmıştır.

Yazının Devamını Oku

AK Parti ve siyaset (2)

7. kongresini yapan AK Parti, ülkemizde, milenyumun ilk çeyreğine mührünü vuran yegâne siyasi partidir.

Yirmi yıla yakın bir süredir tek başına iktidardadır ve her iktidar gibi, AK Parti de bu uzun süre zarfında ister istemez yıpranmıştır. İşte siyasi partiler, bu denli yıpranmışlıktan kurtulmak için kadrolarını yenileyen kongreler icra ederler ve böylece taze başlangıçlar yaparlar.

Bu kadar uzun bir süre, böylesine büyük bir partiyi bölünmeden ayakta ve iktidarda tutmak kolay olmasa gerektir. Parti bölünmemiş lakin partiden ayrılmalar olmuştur. Ayrılanlardan bir kısmı diğer rakip partilere girerken, diğer bir kısmı da kendi partilerini kurarak ayrı bir yol tutmuşlardır.

AK Parti ilk döneminde vesayetle yürüdü. Yönetimde şeklen ortak görünen, gerçekte ise tek başına yöneten ve ülkenin tüm kurum ve kuruluşlarını kuşatan vesayet, siyaseti de bitirmeye ve onun da yerine geçmeye kalkıştığında, ipler koptu.

Ve o gün bugün kıyasıya savaş olmakta; devleti elinde bulunduran vesayet ilk kez bu savaşı kaybetti. Zira şimdiye dek hep kazanan vesayetti. Malum, o zamana kadar hükümetlere ve hatta parlamentoya “git” diyorlardı, onlar da tıpış tıpış gidiyordu.

Ne oldu, nasıl oldu da vesayet kaybetti derseniz?

Bunun iki sebebi var: Birincisi, benim de içinde bulunduğum parlamentonun çıkardığı kanunlarla, o ana kadar her biri ayrı telden çalan istihbarat birimlerinin bir havuzda toplanmasıdır. Böylece MİT, ABD’nin Doğu Akdeniz’deki istasyon şefliğinden çıkarıldı. Yani gerçekten milli oldu.

Bu denli birlikteliğin hayırlı sonuçlarını terörle mücadelede almaktayız. Artık MİT, Genelkurmay İstihbarat, Jandarma İstihbarat, Emniyet İstihbarat; hepsi el ele ve gönül gönüle, bu devlet ve millet için çalışmaktadır.

İkincisi de lider konumundaki Sayın

Yazının Devamını Oku

AK Parti ve siyaset (1)

Siyaset, bir yönüyle sanat, diğer bir yönüyle de zanaattır ve her iki yönüyle de icrası gerçekten zordur. Diğer bir ifadeyle, siyaset, her babayiğidin işi değildir ve hele de Türkiye’de hiç değildir.

Siyasetçi, davasının adamı olup, halka hizmeti şiar edinmişse; biri bayramlık, bir diğeri idamlık iki gömlek sahibi demektir.

Türk siyasi tarihi, nice idare-i maslahatçı (işleri oluruna bırakan) siyasetçiler gördü lakin bunların her birisinin yerinde yeller esmekte ve hiç birisinin esamisi okunmamaktadır.

Malum bizdeki demokrasi, dışarısının dayatmasıyla geldiğinden; halkımız onu gereği gibi sindirememiş ve ayrıca onca badireler yüzünden, bir türlü olgunlaştıramamıştır.

Süleyman Demirel; “Başbakanlık koltuğunda, her başımı kaldırdığımda, merhum Menderes’in darağacında sallanan resmini görürüm!” ve dahası; “Karısı dul, parası pul olmak isteyen varsa siyasete talip olsun!” derdi.

Malum; Birinci Büyük Savaş’tan, yenilerek ve vatanımızı kaybederek çıktık. Kurtuluş Savaşı ile canımızı zor kurtardık lakin galip güçler, dünyayı parselleyip, kendi kurallarını koydular ve dayattılar.

İkinci Büyük Savaş’a girmedik ama savaşın tüm olumsuzluklarını iliklerimize kadar yaşadık.

Sonunda; bu kez yeni galip güçler, bize demokrasiyi (güdümlü-vesayet) dayattılar; onu bile çok gördüler ve devlet ve milletini kalkındırmak adına, bir adım atmak isteyen siyasetçileri alaşağı ettiler. Darağaçlarında sallandırdılar, siyasetten men edip dünyayı kendilerine zindan ettiler.

Bu uğursuz eylemi on yılda bir tekrar ettiler; dolayısıyla milletin parıltılı beyinlerinin kahir ekseriyetini siyasetten soğuttular. Öyle ki, aklı başında insanlar, evlatlarına vasiyet ederken, siyasetten uzak durmalarını salık verdiler.

Yazının Devamını Oku

İstanbul Sözleşmesi

Mahmut sözleşmeyi kabul ettiğimiz günden beri üzerinde tartışıyoruz. Belli ki herkesin çok hassas olduğu kadına karşı şiddetin önlemesi için hazırlanan bu metnin içerisine, Türk aile yapısını derinden sarsabilecek ifadeler sinsice yerleştirilmiş.

Dedik ya; konu çok hassas ve hemen herkesin üzerinde ittifak ettiği bir konu olduğu için, TBMM’de gerektiği gibi irdelenmeden, bütün partilerin katılımıyla (oybirliğiyle) yasalaşmıştı.

Malum Avrupa’nın birçok ülkesi bu denli netameli bir sözleşmeye çekincelerini koymuş; diğer bir kısım ülkeler ise metni imzalamalarına rağmen uygulamamıştı.

Bu arada en dikkat çekici tavrı Polonya göstermiş ve doğuştan olmayan, sonradan, kişilerin belirleyeceği cinsiyet anlayışını toplumlara dayattığından (toplumsal cinsiyet, ne demekse); sözleşmeden çekilmek için yasal süreç başlatmıştır.

Bu arada, birileri, bilerek veya bilmeyerek, Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ı bu kararından dolayı eleştiriyorlar. Meclis’ten çıkan kanunu, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi iptal edemez diyorlar.

Elbette edemez; zaten o kanun halen yürürlükte.

Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle Türkiye, uluslararası bu sözleşmeden çekildiğini ifade ediyor. Bu ise hem bu sözleşmeye ve hem de uluslararası hukuka uygundur. Bunun aksini kimse iddia edemez.

Meclis’ten çıkıp yasalaşan ve yürürlükte olan kanuna gelince; ona yeni şekil verecek (bütünüyle kaldırmak, bir kısmını çıkarıp, bazı ilaveler yapmak, aynen kabul etmek vb) yine elbette ki TBMM’dir.

Fakat bizdeki asıl ayıp nerede biliyor musunuz?

Yazının Devamını Oku

HDP çok oldu!

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Bekir Şahin, HDP’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’nde dava açtı.

Bu durum, başta HDP’liler olmak üzere, hemen herkesin beklediği bir karardı.

Evet, HDP’liler de böyle bir girişimi bekliyordu ve bilerek ve isteyerek ‘lades’ dediler. Zira görünen köy kılavuz istemez; şimdiye dek onca belediye başkanı, belediye meclis üyesi, il ve ilçe başkanı ve parlamenteri yargılanıp mahkûm edilmişti.

Halen daha da bu denli araştırma, soruşturma ve kovuşturmalar (TBMM’deki fezlekeler dahil) devam etmektedir.

Bütün bunlardan ibret almadığı gibi, dağdaki terör örgütüyle arasına en ufak bir mesafe koymadı ve ısrarla örgütün uzantısı olduğunu gösterdi.

Hemen belirtmeliyiz ki hiç kimse Türkiye’nin siyasi partiler mezarlığı haline gelmesini istemez. Siyasi partilerin kapatılmasından hiç kimse hoşnut olmaz.

Ama gelin görün ki HDP, kurulduğu günden beri hiçbir gün bir siyasi parti gibi davranmadı. Öyle ki milletvekilleri bile birbirini Meclis’te tanıdı. Zira her birini dağdaki terör örgütü elebaşları belirlemişti!

Nasıl seçildikleri ise apayrı bir garabettir; mahut yöredeki seçim sandıklarındaki oyların ful HDP’ye çıkması, tehdit ve baskının eseri değil de nedir?

Bir siyasi parti düşünün: Bu devletin hazinesinden yardım alacak, bu milletin dişinden tırnağından arttırarak verdiği vergilerden maaş alacak, bu devletin Meclis’inin çatısının altında faaliyet gösterecek lakin tüm beyan, tutum, davranış ve kararlarıyla bu milletin ve devletin aleyhinde bulunacak.

Yazının Devamını Oku

Yeni savaş konsepti (2)

Yeni savaş sisteminde amaç, çayın taşı ile çayın kuşunu vurmaktır. Bundan dolayıdır ki savaşın ağa babaları asla ortalıkta görünmez; perde arkasından sürekli kukla oynatır ve avuç ovuştururlar.

Uluslararası çaptaki hiçbir terör örgütü, dışarıdan devlet veya devletlerin yardımı olmadan yaşayamaz. Bu cümleden olarak El-Kaide’yi de Taliban’ı da FETÖ’yü de PKK’yı da DEAŞ’ı da YPG ve PYD’yi de kurup geliştiren, silahlandırıp eğiten ve her türlü lojistiği sağlayan, Türkiye ile dost ve müttefik görünen ülkelerdir ki, bunların başında ABD ve AB’nin belli başlı ülkeleri gelmektedir.

Bu örgütlerin sözde İslami olanlarını, İslamiyet’le ve Müslümanlarla savaştırmak için kurup yönetiyorlar.

Bakınız: Bu emperyalist güçler, 80’li yıllarda, 8 yıl sürecek bir İran-Irak savaşı çıkardılar. İki taraftan da milyonun üzerinde insan öldü, onca yıl her iki ülkenin de kaynakları bu savaşa aktarıldı. Sonuç, her iki ülke için sıfır; kimse bu savaşın niçin çıkarıldığını ve sonucunun ne olduğunu bilmiyor.

Bilinen tek şey, iki taraf için de yıkım olduğu...

Aynı merkezler Vehhabi–Şii (Suudi Arabistan-İran) savaşı çıkarmak için çok uğraştı, başaramadılar. Bölge ülkelerini Türkiye ile savaştırmak istediler, buna cesaret edebilecek ülke bulamadılar.

Bölgemizde İran (Şii) yayılmacılığının önünü açarak, bir Sünni-Şii savaşı çıkarmak istediler; buna da şimdiye dek muvaffak olamadılar. Aynı oyunu yeniden sahnelemek için Papa, Irak’a bir ziyaret düzenledi. Orada bundan sonra ne yapılmak istendiği de açıkça dillendirildi ve Papa’ya aynen şöyle denildi: “Gelecekteki savaş, Mesih’in çocukları ile Yezid’in çocukları arasında olacaktır.” (Reyan el-Keldani. Haşdi Şabi’nin Katolik Keldani komutanı). Yezid’in çocukları dediği yani ehl-i sünnet inancında olan Müslümanlar...

Emperyalizmin hedefi belli: Bölgedeki ülkeleri parçalayıp küçük lokmalar halinde İsrail’in önüne atmak. Nil’den Fırat’a değin kurulacak büyük İsrail’in elini güçlendirmek ve kendi batıl inançları gereği, kıvılcımı bu bölgeden çıkacak kıyamet savaşı için haşa Tanrı’yı bu savaşa zorlamak...

Şu inancın sapıklığına bakar mısınız? Sözde Tanrıları bile bunların zorlamalarına göre hareket ediyor!

Yazının Devamını Oku

Yeni savaş konsepti (1)

Eskiler “Tüfek (delikli demir) icat oldu, mertlik bozuldu” demişlerdi. Aynı eskiler, günümüzdeki vesayet savaşlarını, bu savaşlarda kullanılan usul ve yöntemleri görselerdi, tarif etmek için kelime bulamazlardı. Zira onların kelime dağarcığında bu denli kahpelikleri ifade edebilecek mefhum (kavram) bulunmamaktaydı.

Din savaşları, insanlık tarihi kadar eskidir. Günümüzde, laik toplumlara bakıp da din savaşlarının bittiğini zannetmek ahmaklıktır. Zira insan olduğu müddetçe din de olacak ve bu oluşum kıyamete değin devam edecektir.

Nitekim kimyasal silah yalanını uydurup Irak’a saldıran ABD’nin başkanı Bush, bu uğursuz savaşı dünyaya ilan ederken, bunun bir haçlı savaşı olduğunu ifade etmişti.

Savaş düşmanla yapılır; dünün düşmanları, karşıt din mensuplarıydı (aynı din mensupları da yine inanç temelli (mezhepsel) ya da diğer saiklerle savaşmıştır) lakin bu savaşlar öyle durduk yere olmaz, haklı ya da haksız, mutlaka bir sebebe dayanırdı.

Dünün savaşları, savaşan tarafların karşılıklı iradeleri ile yapılan savaşlardı; günümüzde ise savaş konsepti tamamen değiştirilmiştir ve yaptırılan savaşlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Daha açık ifadesiyle, hiçbir devlet kendi iradesiyle savaşmıyor, başkaları tarafından savaştırılıyor.

Günümüz savaşlarının yegâne aparatı terör örgütleridir. Artık ülkeler, bu terör örgütlerini kurup geliştiriyor, eğitip donatıyor ve düşman bellediği ülkelerin üzerine salıyor.

Sovyetlerin dağılmasından sonra tek kutuplu kalan dünyada yeni düşman; İslamiyet, İslam devletleri ve halkı Müslüman olan ülkelerdi. Özellikle ‘değerli’ olan ülkeler...

‘Değerli’den maksat, petrolü, altını, kıymetli madenleri olan ya da coğrafi olarak stratejik konumdaki ülkeler. Diğer bir deyişle, emperyalizmin iştahını kabartan ülkeler.

Emperyalist ülkeler malum, bunlardan bir kısmı sinsi düşmanlık yaparken diğer bir kısmı da düşmanlıklarını alenen sergiler. En sinsi hareket eden ülke İngiltere’dir; açıktan düşmanlık sergileyen en yaman ülke ise ABD’dir.

Yazının Devamını Oku

Muhtıra!

12 Mart 1971 yılında, halkın oyuyla tek başına iktidarda olan Süleyman Demirel hükümetine ‘muhtıra’ verildi. Sözde parlamentoya verildi ancak hedef Başbakan Demirel ve onun başında olduğu AP idi.

Kim tarafından verildi? Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından... Niçin verildi?

Demokrasiye sözde ayar vermek için... Halbuki daha on bir yıl önce (1960), TSK darbeyle iktidarı devirmiş; başbakan ve iki bakanı idam etmiş, parlamentoyu feshetmiş, iktidar partisinin milletvekillerini zindanlara doldurmuştu.

Aynı darbeden sadece üç yıl sonra (1963), TSK’nın içinde bu durumdan memnun olmayan sol kesim, iki kez darbe girişiminde bulunmuş ancak başarılı olamamışlardı. (Talat Aydemir ayaklanmaları)

Cunta, bu kez de 1971 muhtırası öncesinde, yine sol bir darbe girişimi için toplandı ve üstelik iki kademede gerçekleştirmek üzere karar aldı lakin içlerindeki MİT ajanının (Mahir Kaynak) haber vermesiyle, darbe akamete uğradı.

Ordudaki tüm bu atraksiyonları planlayıp uygulatan, sağı da solu da kışkırtan, sağı da solu da darbeye zorlayan ve sonuçta kendi razı olduklarını iktidara taşıyan, ABD’den başkası değildi. Bilerek veya bilmeyerek herkes ve her kesim ABD’nin değirmenine su taşıdı; taşımak zorunda bırakıldı.

Silahlı veya silahsız, vesayet odaklarının mantığına bakın ki demokrasi adına katlettikleri demokrasinin ta kendisinden başkası değildir. Anayasal suç işleyerek, anayasayı rafa kaldırıyorlar ve adına ‘hürriyet ve anayasa bayramı’ diyorlar.

Alay ettikleri halk, işte böylesine umurlarında değildir.

71 muhtırasıyla hükümete

Yazının Devamını Oku

Eğitim ama nasıl?

Eğitim konusunda, aynen merhum Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu gibi düşünüyorum.

1. Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye, eğitim sistemi ile ABD’ye teslim edildi. Önce İnönü, daha sonra da Menderes iktidarlarında yapılan anlaşmalarla ABD, Türkiye’deki ‘devlet’ kurum ve kuruluşlarına nüfuz etti.

Bundan dolayıdır ki ondan sonra gelip geçen iktidarlardan (asker-sivil) hiçbiri muktedir olamamıştır. Her gelen başbakan, ABD’nin borusunu öttürmüştür, öttürmek zorunda bırakılmıştır. Birazcık kakofoni yapanlar alaşağı edilip iktidardan uzaklaştırılmıştır.

Türkler, tarihin hiçbir devrinde sömürgeci olmamıştır. Gittikleri yerlere aldıklarından fazlasını vermişlerdir. Ayrıca hiç kimsenin dinine, diline, canına, namusuna, malına karışmamış, dokunmamıştır.

Bu yüzden biz Türklerin alınları açık, yüzleri paktır, vahşi Batı’nın ise (ABD dahil) yüzleri kapkaradır. Gerçek tarih yazılsa, Batılılar insan içine çıkamaz ve kimsenin yüzüne bakamazlar.

Türklerin 500 sene ve daha fazla kaldığı topraklarda insanlar, sahip oldukları tüm değerlerini korumuş ve günümüze taşımıştır. Vahşi Batı’nın ise 50, bilemediniz 100 sene müddetle işgal ettikleri yerlerde insanlar, başta dilleri olmak üzere hemen her şeylerini kaybetmişlerdir.

Cezayir’e bakın: İki milyon şehit verip bağımsızlık savaşı vermesine rağmen Fransız hegemonyasından kurtulamamıştır. Ana dillerini unutup, Fransızca konuşmaktadırlar. Elit tabakada Fransız kültürü hâkimdir.

Batı sömürgeciliği, toplumları asli değerlerinden koparıp önce köksüzleştirir, ardından kendisine tabi, neredeyse köle haline getirir. Bunu oralarda kurdukları eğitim kurumlarıyla ve yerleştirdikleri eğitim sistemiyle sağlarlar.

Zira yetiştirdikleri, kraldan ziyade kralcı olduklarından, bundan sonraki köksüzleşme süreci mahut eğitim kurumlarından mezun ettikleri, mankurt kafalı yerli insanlar marifetiyle yürütülür.

Yazının Devamını Oku

Miraca dair

Miraç olayı, İslam tarihinin dönüm noktalarından en önemlisidir. Zira onda kulluğun, acziyetin, rahmetin, ihlasın, teslimiyetin ve yükselişin sırları gizlidir.

Sevgili Peygamberimiz, Rabbinden aldığı kulluk emrini kavmine duyurmaya çalıştı lakin ona ve getirdiği dine inanan bir avuç insandı. Üstelik bunlardan bir ikisi hariç diğerleri avamdan, çoğu köle olan fakir fukara kişilerdi.

En yakın akrabaları bile iman etmiyor ve tüm kavminin eziyet, baskı ve işkenceleri her geçen gün artıyordu. Hicretten bir yıl önce (M.621) 52 yaşında iken, evlatlığı Zeyd’i yanına alarak Taif’e gitti. Bir ay boyunca onlara nasihat etti; hiç kimse iman etmedi.

İman etmedikleri gibi, onunla alay ettiler, yuhaladılar, işkence yaptılar ve kovdular; çocuklara taşa tutturdular. Çok üzüntülüydü, mübarek kalpleri çok incinmişti; yorgun ve ümitsiz bir halde geri dönerken bacakları yaralandı. Tepelerindeki güneş ortalığı kavuruyordu. Zeyd’in başı kanlar içindeydi.

Bir duvar dibinde yaralarını sarıp, dinlendikten sonra Mekke’ye yürüdüler, karanlıkta şehre girdiler. Doğruca amcası Ebu Talib’in kızı Ümm-i Hani’nin evine gitti.

Kırık kalple abdest alıp Rabbine yalvarmaya, af dilemeye, kulların imana gelmesi ve saadete kavuşmaları için duaya başladı. Çok yorgun, aç ve üzüntülüydü. O anda, Allahü teala, Cebrail aleyhisselama “Sevgili Peygamberimi çok üzdüm. Mübarek bedenini, nazik kalbini çok incittim. O ise, bu halde bile yine bana yalvarıyor. Benden başka hiçbir şey düşünmüyor. Git! Habibimi getir! Cennetimi, cehennemimi göster. Onu ve onu sevenleri hazırladığım nimetlerimi görsün. Onu ben teselli edeceğim” buyurdu.

Ve sırlarla dolu gece yolculuğu (İsra) başladı; Cebrail aleyhisselamla birlikte bir anda Kudüs’e geldiler ve orada kendisini bekleyen peygamberlere imam olup namaz kıldırdı. Namazdan sonra mescitten çıkıp bilinmeyen bir miraç ile bir anda yedi kat gökleri geçtiler.

6.kat gökte, Sidre denilen bir ağacın yanına gelince Cebrail aleyhisselam, “Kıl kadar ilerlersem, yanar yok olurum” buyurarak, orada kaldı. Efendimiz, Refref adlı bir cennet yaygısı üstünde; Kürsi, Arş ve ruh âlemlerini geçip bilinmeyen, anlaşılamayan, anlatılamayan şekilde Allahü tealanın dilediği yüksekliklere ulaştı. Mekânsız, zamansız, cihetsiz (yön), sıfatsız olarak Allahü tealayı gördü. Gözsüz, kulaksız, vasıtasız, ortamsız olarak Rabbi ile konuştu. Hiçbir mahlûkun bilemeyeceği, anlayamayacağı nimetlere kavuşup, bir anda Kudüs’e ve oradan Mekke’deki Ümm-i Hani’nin evine geldi. Yattığı yer soğumamış, leğendeki abdest suyunun hareketi durmamıştı.

Sabah olunca, Kâbe’in yanına gidip miracını anlattı. Kâfirler

Yazının Devamını Oku

Satılmış ruhlar!

Bu memleketin ekmeğini yiyip düşmanın kılıcını sallayanlar, dün olduğu gibi bugün de üstelik hem içeride, hem de dışarıda mebzul (bol) miktarda olup, ellerinden gelen tüm melanetlerini pervasızca sergilemektedirler.

FETÖ’cü olarak bilinen bu hainlerin binlercesi yurtdışında olup, her türlü iletişim vasıtasıyla zehirlerini kusmaktadır. Malum, içeridekiler takip edilmelerinden dolayı kendilerini gizlediler lakin her an pusuda bekledikleri unutulmamalı.

Kanında insaniyetin, merhametin, bu vatana aidiyetin zerresini taşıyan birinin, asgariden şu muhasebeyi yapması gerekmez mi?

Bizler Türkiye’de doğup büyüdük. Burada tahsil yaptık. Bu memleketin ekmeğini yedik, suyunu içtik, okullarında okuduk. Meslek ve kariyer sahibi ya da çeşitli işkollarında işinsanı olduk. Türkiye’de hemen her işkolunda ve bürokrasinin her kademesinde parmakla gösteriliyorduk. Herkes bize gıpta ile bakıyordu. Başarılarımıza yeni başarılar, zenginliğimize zenginlik katıyorduk.

İtibarımız yerinde, işlerimiz tıkırındaydı.

Hal böyleyken ne ara memleketten ayrı düştük ve artık ülkemize dönemez olduk?

Bize kucak açan ve her türlü imkânı sağlayan, başta ABD olmak üzere, AB ülkelerinde ne arıyoruz? Yâd ellerde bizim ne işimiz var?

Bize kucak açan bu ülkeler Türkiye’ye her türlü düşmanlığı yapıyorlar, bizi de mahut düşmanlıklarına aracı olarak kullanıyorlar. Bizleri bağırlarına basan bu ülkeler, Türkiye’ye saldırmak ve Türkiye’yi bölmek isteyen terör örgütlerine her türlü desteği sağlıyorlar. Onları eğitip, onlarla birlikte Türkiye’yi parçalamaya çalışıyorlar.

Biz bunlarla birlikte ortak bir düşman bellemişiz:

Yazının Devamını Oku

Ayı ile dostluk!

Devletlerarası münasebetler, karşılıklı çıkar esasına dayanır.

Hiçbir devlet başka bir devletle kara kaşı için dost olmaz. Daha açık ifadesiyle, devletlerarası dostluk, söz gelimi söylenmiş olup aslı astarı yoktur.

Bir devletin diğer bir devletle dostluğu, ondan sağladığı menfaati ölçüsündedir. Ne menem dostluksa, artık siz onu anladınız.

Mahut dostluk, menfaat birlikteliğidir; menfaat bittiği an dostluk bittiği gibi düşmanlık başlayabilir.

ABD’nin dost ve müttefikliği ise tüm bu anlatılanlardan ayrı bir kategoridedir. Zira onunla dostluk ayı ile arkadaşlığa benzer.

ABD, kendisini dev aynasında gördüğünden, muhataplarını sinek kadar görür ve onlarla pazarlığı zül addeder. Dünya bir tarafta o bir tarafta olduğundan, buyurgan hep odur ve hep onun dedikleri geçerlidir.

Mesela: Türkiye ile ABD dost ve müttefik değil mi? ABD, bundan şunu anlamakta ve Türkiye’den öyle olmasını beklemektedir.

En güçlü benim; öyle ki benim kahreden gücüm karşısında sizin esaminiz okunmaz. Sizi NATO’ya aldık; bu demektir ki sizi korumak bize aittir. Şu halde korunmanız için sizin bir şey yapmanıza, silah, mühimmat üretmenize gerek yok.

İç işlerinizde bile size belirlediğimiz çizgiler dahilinde hareket edebilirsiniz! Dış işlerinde ise tamamen bize bağlısınız! Dışarıya doğru en ufak bir adım atamazsınız! Dışarısıyla yapacağınız ticareti de bize soracaksınız ve yalnız hammadde satabilirsiniz!

Yazının Devamını Oku

Kötü günler (2)

Turgut Özal dönemi, demokrasi tarihimiz için bir milattır. Zira Özal dönemine kadar, Türkiye’de devlet denildiğinde ‘abus surat’ ve ‘yasak’ anlaşılırdı.

Özal 141, 142 ve 146. maddeleri kaldırarak fikir-ifade ve inanç hürriyetinin önünü açtı. Liberal ekonomiye geçerek, teşebbüs ‘girişim’ hürriyetinin de önünü açtı.

Özal’la Türk girişimci dünyayı tanıdı; ihracat ve ithalat yapabildi. Böylece Türk insanı rekabetçi piyasaya kavuştu ve gücü nispetinde en kaliteli malı, uygun fiyata elde edebildi.

Gümrük duvarları arkasına saklanan ve en kalitesiz malları halka fahiş fiyatla satmaya alışmış imtiyazlı vesayet odakları bu durumdan rahatsız oldular. Zira o güne kadar havaalanının yolunu bilmeyen Türk işinsanı, binlercesiyle, gökyüzündeki hemen her uçakta boy gösterdi.

Anadolu’ya yayılan bu sermayeye birileri göz dikti; şapkadan tavşan çıkarmaya alışmış o birilerinin bahaneleri her daim hazırdı. Nasılsa Erbakan başbakandı ve elbette laiklik tehlikedeydi!

Vesayet odakları için basit bir psikolojik savaş yeterliydi. Aczmendiler, Ali Kalkancı’lar, Fadime Şahin’ler yalnızca konu mankeniydi.

Devletin kimlerin elinde olduğuna bakar mısınız? Beş-on çapulcu, Aczmendi denilen, sözde din kisveli figüranlar, Elazığ’dan yola çıkıyor, Ankara’ya kadar gelip Kocatepe Camisi’nde rezilliklerini sergileyebiliyorlar. Her il geçişinde kendilerini o ilin emniyet müdürü alıp il sınırında diğer ilin emniyet müdürüne teslim ediyor! Bu serseri güruha hiç kimse bir şey demiyor; bilakis rezalet sergilemelerine göz yumuluyor.

O günkü medya da ateşe körükle gidiyor. F. Gülen iblisinin “Beceremediniz, artık bırakın!” sözü gazete manşetlerine taşınıyor. Bozacının şahidi şıracı yapılıyor.

Necmettin Erbakan

Yazının Devamını Oku

Kötü günler! (1)

28 Şubat’ın üzerinden 24 yıl geçti. Toplumda oluşturduğu travmalar halen yaşanmasına rağmen o meşum günlerin bin yıl süreceğini iddia eden vesayet odakları, aynı hayalle yaşamakta ve tüm bileşenleriyle ‘kripto’ vaziyette beklemedeler.

Bazı kavramları tam tersinden anlamakta üzerimize yok. Cumhuriyet, demokrasi, halk, insan hakları, milli irade, adalet, özgürlük, inanca saygı, hukukun üstünlüğü, laiklik vb; bunlar ve daha nicelerini, benimsediğimizi söylemiş, anayasa ve kanunlarımıza koymuş ve lakin içimize sindirememişiz. Demokrasi tarihimiz, adeta Ziya Paşa’nın şu beytinde özetlenmiştir: “Onlar ki laf ile verirler dünyaya nizamat/Bin türlü teseyyüp (pislik) bulunur hanelerinde.” Yani onlar ki lafla dünyaya nizam, düzen vermeye çalışırlar ama kendi evleri bin türlü düzensizlik ve pislikle doludur.

Tüm bu yanlışlıkların temelinde millete, milletin değerlerine güvensizlik ve hatta düşmanlık yatmaktadır. Bir yandan halkın kendini idaresi diyeceğiz, öbür yandan da idarede halkın esamisini okutmayacağız!

Bu nasıl olur derseniz, işte bu bizim yaptığımız gibi olur.

Toplumca son üç yüz senedir ne kaybettiğimizi bilemediğimiz gibi, kaybettiklerimizi nerede bulabileceğimizi de bilmiyoruz. Bir yanlıştan diğerine yuvarlanarak geliyoruz.

İnancımızı, birbirimize olan saygımızı, aşkımızı, duygumuzu kaybettik; değerlerimizi yitirdik biz.

Bunlara sahipken çok üstündük; yitirince alçaldıkça alçaldık ve onun bunun elinde oyuncak olduk.

Öyle bir yüksekten düştük ki tuzla buz olduk!

Kurtuluş reçetelerini tatbikte ilk düğmeyi hep yanlış ilikledik; ondan sonra ne yapsak dikiş tutturamadık.

Yazının Devamını Oku

Trafik çıldırtıyor!

Bir tarihi şehir, üstelik Avrupa’nın birçok ülkesinin nüfusuna sahip bu mega şehir, bu kadar mı ihmal edilir?

Dünyanın gözbebeği bu güzelim şehre nasıl kıydık, nasıl bu denli ihanet edebildik?

Yaşayabilmek için can atılan bu inci şehri, nasıl yaşanmaz hale getirdik ve beton yığınına çevirdik?

Uzmanların sık sık vurguladıkları büyük bir depremin vukuunda İstanbul’da asrın felaketi yaşanacak; bu bile kimsenin umurunda değil.

Şu partili veya bu partili fark etmiyor; İstanbul’un yerel yöneticilerinin tek bildiği şey, arsa sahiplerine rant sağlamak, orantısız imarlar vermek.

Bir karış da olsa toprak görülen her yeri imara açmak; bu açgözlülük, şehri hesapsız kitapsız bir şekilde, olabildiğince büyüttü ve büyütmeye devam ediyor.

Mevcut altyapı bunca imarı ve iskânı kaldırır mı diye kimsenin düşündüğü yok.

Bugün bırakın yeni altyapı yapılmasını, eskinin onarımından bile aciz bir yönetimle karşı karşıyayız..

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen

Yazının Devamını Oku

Vesayet altında siyaset!

Birileri çıkmış, “Altı milyon oy alan parti kapatılır mı?” diyor. Aynı kişiler, yirmi milyonun üstünde oy almış ve üstelik tek başına iktidarda olan parti kapatılmaya kalkışılınca el ovuşturdular.

Siyasi partiler, demokrasinin olmazsa olmazlarıdır. Şurası unutulmamalıdır ki hiçbir demokrasi, kendini yok edecek oluşuma müsaade etmez, edemez. Aksi halde kendini inkâr etmiş olur.

2011 yılında ki Anayasa değişikliklerinde bendeniz de Meclis’teydim. Siyasi partilerin kapatılmasını zorlaştıran madde de o değişiklikler arasındaydı. Herkes o günkü adıyla BDP’nin (Barış ve Demokrasi Partisi) ilgili maddeye ‘kabul’ oyu vereceğini beklerken, BDP’li milletvekilleri Meclis’e girmediler. Yeterli çoğunluk sağlanamadığından, madde kabul edilmedi.

Görünürde bindikleri dalı kesiyorlardı; gerçekte ise partilerinin kapatılmasını arzu ediyorlardı. Böylece hem mağduru oynamış oluyorlar, hem de tabanlarını konsolide ediyorlardı.

Ayrıca kapatılan partinin yedeği, şimdi olduğu gibi, her an kurulmaya hazır bekletiliyordu.

Peki, PKK’nin sözcüsü ve siyasal temsilcisi gibi hareket eden HDP kapatılmalı mıdır? Anayasa ve kanunlar, “Derhal kapatılmalıdır” diyor lakin siyasi konjonktür, bugüne değin sabretti.

Ama gelin görün ki sabır taşı çatladı!

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un konuya yaklaşımı şöyle: “(...)Türkiye, terör vesayeti altında siyaset yapılmasına artık daha fazla katlanamaz. Bunun çözümü illa bir kapatma davası mıdır, değil midir, o ayrı bir konu. Terör vesayetinin sona erdirilmesi noktasında yüksek seviyeli bir mutabakat var. Bu mutabakatın hayata geçmesi noktasında çok farklı değerlendirmeler yapılabilir.”

Aynen katıldığımız bu tespitlere göre HDP, Türkiye’nin hiçbir milli meselesinde ortak tavır sergilemediği gibi, Türkiye’nin karşısında konumlanıyor. Daha açık ifadesiyle, Türkiye’nin bir partisi gibi davranmıyor.

Yazının Devamını Oku