Aşağılık kompleksi (2)

Dinimizi dinleyip onun gereklerini yerine getirdiğimiz zaman en üstündük. Batı’da bildiğimiz hemen her şey bizden gitmiş. Bakın nasıl? Dünya çapındaki bilim insanımız, merhum Prof. Dr. Fuat Sezgin Hoca’dan özetleyerek:

“711 yılında İberik Yarımadası’nın alınmasıyla, İslam dünyası ile Avrupa’nın batısı arasında köprü kurulmuştu. İslam dünyasının merkez ve doğusunda keşifler çağına geçen bilimler, gecikmeden İberik Yarımadası’na ulaşıyordu. Bu bilimler onuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren bazı tercümelerle ve aletlerle Fransa’ya, oradan İngiltere’ye yol almaya başladı ve Orta Avrupa’ya geçti...”

“İkinci yol 11. yüzyılın ikinci yarısında başladı, Güney İtalya üzerinden oldu. İlk ziyaretinde İtalya’daki tıp bilgisinin sefaletini gören Cezayirli bir tacir, Afrika’ya dönüp birçok tıp kitabıyla Güney İtalya’ya geldi. Böylece 25 kitap Latinceye çevrildi. Bu güney yolu çok kısa bir zaman sonra, Kuzey Afrika’dan, özellikle Suriye’den Arapça kitapları ve İslam dünyasında süratle gelişmekte olan teknolojiyi, bu arada kâğıdı ve kâğıt teknolojisini Avrupa’ya taşıdı...”

“Üçüncü ana yol, İslam dünyasının doğusunu Tebriz, Erzurum, Trabzon üzerinden Bizans’ın başkenti İstanbul’a, oradan da İtalya’ya, Doğu ve Orta Avrupa’ya bağlıyordu.”

“Hem İtalyan papazlar ve hem de Bizanslılar Arapçadan tercüme ettikleri bilim kitaplarına kendi adlarını veya eski Yunan bilginlerinin isimlerini veriyorlardı.

İbn-i Sina, ‘Avicenna’ adıyla Avrupa’ya 700 yıl boyunca tıp hocalığı yapmıştır. Yani Avrupa üniversitelerinde, asırlar boyu onun kitabı okutulmuştur.”

“Miladi 9. yüzyılın ikinci yarısında Sabit bin Kurra, Arşimet’in çözümlerini tanımadan, entegral çözümün tamamıyla ayrı ve ilginç misallerini bize bırakmıştır...”

“Yine aynı yıllarda Ebu Cafer el-Hazin 3. dereceden bir denklemi ilk defa çözdü. 11. yüzyılın ikinci yarısında bu denklemlerin sunumunu Ömer Hayyam sağladı (Oysa Ömer Hayyam’ın bu yönü bize hiç okutulmadı). Dördüncü derecede denklemlerin sunumunu ise, 15. yüzyılda Gıyaseddin Kaşi yaptı.”

“Düzlem trigonometrisi, bir açının sinüsü, kosinüsü veya tanjantı anlamında, İslam dünyasında 9. yüzyıldan itibaren kesin ifadesini ve gelişmesini bulmuş, bu süreçte küresel trigonometri miladi 11. yüzyılda tam yapısını kazanmıştı.”

Piri Reis’in dünya haritasına bön bön bakıyor ve bir mana vermiyoruz! Halbuki kartografya alanında Müslümanlar, 15. yüzyılın sonuna kadar, Asya, Avrupa ve Afrika haritalarını gerçeğe çok yakın olarak çizmişlerdi.

“Vasco de Gama, Arapça haritaları kullanarak Hint Okyanusu’na ulaştı.

Kristof Kolumbus, bir Arap haritasının İberik Yarımadası’na gönderilen bir kopyasına dayanarak Asya’ya ulaşmak istemişti.”

Avrupalı Müslümanlardan aldı, kendine mal etti. Bizse hakikatimizi ceket astarımızın içinde unutmanın şaşkınlığı ve çaresizliği içinde bocalıyoruz.

Tanzimat, bizim tarihimizin dönüm noktası olmuştur. Padişaha haddini bildirecek olan o fermanla eğitimimizin temeline dinamit konulmuştur. Zira Mustafa Reşit Paşa’nın İngiliz sefiri ile beraber hazırladığı Tanzimat kanunu (1839), fen derslerinin medreselerde okutulmasını yasakladı. Böylece din adamları cahil bırakıldı.

Daha sonraki devirlerde ise öğretmen yetiştiren kurumlardan (ve hatta tüm eğitim kurumlarından) din dersleri kaldırıldı. Böylece öğretmenle imam, birbirini anlayamaz oldu ve birbirine düşman edildi.

Dinin, din adamının ve dindarın gericiliğinin(!) nereden geldiğini, nereden kaynaklandığını görüyor musunuz?

Bu vahim hata, ilk defa Menderes döneminde (DP) açılan imam-hatip okullarıyla giderilmeye çalışıldı. Zira bu okullar, ilkokuldan sonraki yedi yıllık bir ortaöğretimi kapsıyordu. Bu okullarda, klasik ortaokul ve lise (edebiyat kolu) dersleriyle birlikte, İslam dininin esaslarını öğreten din bilimleri öğretiliyordu.

Dikkat ediniz: Tanzimat’ın hastalığı hâlâ devam etmekte ve ilahiyat fakültelerinde yüksek fen bilimleri okutulmamaktadır.

Sadece bir hususu söylemekle yetinelim: Yüksek matematik bilmeyen, namaz vakitlerini nasıl hesaplayacaktır?

Şu halde bir din adamının, başta matematik ve astronomi olmak üzere tüm fen bilimlerini bilmesi şarttır. Aksi halde, öğrendiği din bilimlerinde de noksandır.

Gözümüzü açan ve bizi bu aşağılık kompleksinden kurtaran Prof. Dr. Fuat Sezgin Hoca’nın kıymetini bilemedik. Hoca Almanya’ya gitti, gitmek zorunda bırakıldı. Alman eşiyle birlikte bir ömür vererek, küllenmiş köklerimizin gerçeklerini gün yüzüne çıkarttı.

Artık görev bizde. Hocamıza, külliyatına ve daha açık ifadesiyle kendimize, kendi değerlerimize sahip çıkalım!

X

Kötü günler (2)

Turgut Özal dönemi, demokrasi tarihimiz için bir milattır. Zira Özal dönemine kadar, Türkiye’de devlet denildiğinde ‘abus surat’ ve ‘yasak’ anlaşılırdı.

Özal 141, 142 ve 146. maddeleri kaldırarak fikir-ifade ve inanç hürriyetinin önünü açtı. Liberal ekonomiye geçerek, teşebbüs ‘girişim’ hürriyetinin de önünü açtı.

Özal’la Türk girişimci dünyayı tanıdı; ihracat ve ithalat yapabildi. Böylece Türk insanı rekabetçi piyasaya kavuştu ve gücü nispetinde en kaliteli malı, uygun fiyata elde edebildi.

Gümrük duvarları arkasına saklanan ve en kalitesiz malları halka fahiş fiyatla satmaya alışmış imtiyazlı vesayet odakları bu durumdan rahatsız oldular. Zira o güne kadar havaalanının yolunu bilmeyen Türk işinsanı, binlercesiyle, gökyüzündeki hemen her uçakta boy gösterdi.

Anadolu’ya yayılan bu sermayeye birileri göz dikti; şapkadan tavşan çıkarmaya alışmış o birilerinin bahaneleri her daim hazırdı. Nasılsa Erbakan başbakandı ve elbette laiklik tehlikedeydi!

Vesayet odakları için basit bir psikolojik savaş yeterliydi. Aczmendiler, Ali Kalkancı’lar, Fadime Şahin’ler yalnızca konu mankeniydi.

Devletin kimlerin elinde olduğuna bakar mısınız? Beş-on çapulcu, Aczmendi denilen, sözde din kisveli figüranlar, Elazığ’dan yola çıkıyor, Ankara’ya kadar gelip Kocatepe Camisi’nde rezilliklerini sergileyebiliyorlar. Her il geçişinde kendilerini o ilin emniyet müdürü alıp il sınırında diğer ilin emniyet müdürüne teslim ediyor! Bu serseri güruha hiç kimse bir şey demiyor; bilakis rezalet sergilemelerine göz yumuluyor.

O günkü medya da ateşe körükle gidiyor. F. Gülen iblisinin “Beceremediniz, artık bırakın!” sözü gazete manşetlerine taşınıyor. Bozacının şahidi şıracı yapılıyor.

Necmettin Erbakan

Yazının Devamını Oku

Kötü günler! (1)

28 Şubat’ın üzerinden 24 yıl geçti. Toplumda oluşturduğu travmalar halen yaşanmasına rağmen o meşum günlerin bin yıl süreceğini iddia eden vesayet odakları, aynı hayalle yaşamakta ve tüm bileşenleriyle ‘kripto’ vaziyette beklemedeler.

Bazı kavramları tam tersinden anlamakta üzerimize yok. Cumhuriyet, demokrasi, halk, insan hakları, milli irade, adalet, özgürlük, inanca saygı, hukukun üstünlüğü, laiklik vb; bunlar ve daha nicelerini, benimsediğimizi söylemiş, anayasa ve kanunlarımıza koymuş ve lakin içimize sindirememişiz. Demokrasi tarihimiz, adeta Ziya Paşa’nın şu beytinde özetlenmiştir: “Onlar ki laf ile verirler dünyaya nizamat/Bin türlü teseyyüp (pislik) bulunur hanelerinde.” Yani onlar ki lafla dünyaya nizam, düzen vermeye çalışırlar ama kendi evleri bin türlü düzensizlik ve pislikle doludur.

Tüm bu yanlışlıkların temelinde millete, milletin değerlerine güvensizlik ve hatta düşmanlık yatmaktadır. Bir yandan halkın kendini idaresi diyeceğiz, öbür yandan da idarede halkın esamisini okutmayacağız!

Bu nasıl olur derseniz, işte bu bizim yaptığımız gibi olur.

Toplumca son üç yüz senedir ne kaybettiğimizi bilemediğimiz gibi, kaybettiklerimizi nerede bulabileceğimizi de bilmiyoruz. Bir yanlıştan diğerine yuvarlanarak geliyoruz.

İnancımızı, birbirimize olan saygımızı, aşkımızı, duygumuzu kaybettik; değerlerimizi yitirdik biz.

Bunlara sahipken çok üstündük; yitirince alçaldıkça alçaldık ve onun bunun elinde oyuncak olduk.

Öyle bir yüksekten düştük ki tuzla buz olduk!

Kurtuluş reçetelerini tatbikte ilk düğmeyi hep yanlış ilikledik; ondan sonra ne yapsak dikiş tutturamadık.

Yazının Devamını Oku

Trafik çıldırtıyor!

Bir tarihi şehir, üstelik Avrupa’nın birçok ülkesinin nüfusuna sahip bu mega şehir, bu kadar mı ihmal edilir?

Dünyanın gözbebeği bu güzelim şehre nasıl kıydık, nasıl bu denli ihanet edebildik?

Yaşayabilmek için can atılan bu inci şehri, nasıl yaşanmaz hale getirdik ve beton yığınına çevirdik?

Uzmanların sık sık vurguladıkları büyük bir depremin vukuunda İstanbul’da asrın felaketi yaşanacak; bu bile kimsenin umurunda değil.

Şu partili veya bu partili fark etmiyor; İstanbul’un yerel yöneticilerinin tek bildiği şey, arsa sahiplerine rant sağlamak, orantısız imarlar vermek.

Bir karış da olsa toprak görülen her yeri imara açmak; bu açgözlülük, şehri hesapsız kitapsız bir şekilde, olabildiğince büyüttü ve büyütmeye devam ediyor.

Mevcut altyapı bunca imarı ve iskânı kaldırır mı diye kimsenin düşündüğü yok.

Bugün bırakın yeni altyapı yapılmasını, eskinin onarımından bile aciz bir yönetimle karşı karşıyayız..

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen

Yazının Devamını Oku

Vesayet altında siyaset!

Birileri çıkmış, “Altı milyon oy alan parti kapatılır mı?” diyor. Aynı kişiler, yirmi milyonun üstünde oy almış ve üstelik tek başına iktidarda olan parti kapatılmaya kalkışılınca el ovuşturdular.

Siyasi partiler, demokrasinin olmazsa olmazlarıdır. Şurası unutulmamalıdır ki hiçbir demokrasi, kendini yok edecek oluşuma müsaade etmez, edemez. Aksi halde kendini inkâr etmiş olur.

2011 yılında ki Anayasa değişikliklerinde bendeniz de Meclis’teydim. Siyasi partilerin kapatılmasını zorlaştıran madde de o değişiklikler arasındaydı. Herkes o günkü adıyla BDP’nin (Barış ve Demokrasi Partisi) ilgili maddeye ‘kabul’ oyu vereceğini beklerken, BDP’li milletvekilleri Meclis’e girmediler. Yeterli çoğunluk sağlanamadığından, madde kabul edilmedi.

Görünürde bindikleri dalı kesiyorlardı; gerçekte ise partilerinin kapatılmasını arzu ediyorlardı. Böylece hem mağduru oynamış oluyorlar, hem de tabanlarını konsolide ediyorlardı.

Ayrıca kapatılan partinin yedeği, şimdi olduğu gibi, her an kurulmaya hazır bekletiliyordu.

Peki, PKK’nin sözcüsü ve siyasal temsilcisi gibi hareket eden HDP kapatılmalı mıdır? Anayasa ve kanunlar, “Derhal kapatılmalıdır” diyor lakin siyasi konjonktür, bugüne değin sabretti.

Ama gelin görün ki sabır taşı çatladı!

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un konuya yaklaşımı şöyle: “(...)Türkiye, terör vesayeti altında siyaset yapılmasına artık daha fazla katlanamaz. Bunun çözümü illa bir kapatma davası mıdır, değil midir, o ayrı bir konu. Terör vesayetinin sona erdirilmesi noktasında yüksek seviyeli bir mutabakat var. Bu mutabakatın hayata geçmesi noktasında çok farklı değerlendirmeler yapılabilir.”

Aynen katıldığımız bu tespitlere göre HDP, Türkiye’nin hiçbir milli meselesinde ortak tavır sergilemediği gibi, Türkiye’nin karşısında konumlanıyor. Daha açık ifadesiyle, Türkiye’nin bir partisi gibi davranmıyor.

Yazının Devamını Oku

Sağlıkta destan yazıyoruz

Dünyanın en gelişmiş ülkeleri bile COVID-19 salgınında sınıfta kaldı. ABD ve Avrupa’nın en ileri ülkeleri bu salgınla baş edemedi; yaşlılarını ölüme terk ettiler. Cesetleri saklayacak morg bulamadılar ve onları yol kenarlarına dizdikleri TIR’larda saklamak zorunda kaldılar.

En ileri teknolojilere sahip bu ülkeler, kendi ülke halklarına şu bilinen basit maskeyi bile vaktinde sunamadılar; dışarıdan tedarik edilen komşu ülkenin maskelerini de çalmaktan utanmadılar.

Yoğun bakımlık hastaları ya evlerinde kendi hallerine terk ettiler ya da hastane koridorlarına dizip ilaç, cihaz ve ekipmansızlıktan ölümün kucağına ittiler.

Devletlerin kimsenin beklemediği bu denli acizlikleri karşısında ağzı olan konuştu ve bu ülkeleri yönetenler yerden yere vuruldu. Neler demediler ki... Anılan ülkelerin sosyal güvenlik sistemleri çökme noktasına geldiğinden, yaşlı ölümlerine bilerek göz yumuluyormuş.

Çok şükür ki Türkiyemiz bu hallere düşmeden, inançlı ve gayretli sağlık ordusu ve sağlam altyapısı sayesinde salgını atlatıyor.

Acaba diyorum, şehir hastanelerine karşı çıkanlar çıkıp özür dileyecekler mi?

İktidarın yıkılması için toplu ölümler ve hatta yıkıcı tabii afetler bekleyen bir zihniyetten bu denli bir erdem elbette ki beklenemez.

Bakınız, marifet iltifata tabidir lakin sağlık ordumuzun yaptıkları, iltifattan öte bir hakkın teslimidir. Siyasi irade, başta Sağlık Bakanlığı olmak üzere ilgili bakanlıklar, Bilim Kurulu ve tüm sağlık kurum ve kuruluşlarında çalışan personel tam bir uyum içinde çalıştı. Mesai mefhumu bilmeden (izinsiz) gecelerini gündüzlerine kattılar.

Bu arada, dünyada ve bizdeki aşı çalışmalarında gayret gösteren bilim insanlarına ne kadar teşekkür edilse azdır. Zira onlar da 7/24 çalışarak şimdiye kadar görülmemiş bir başarıya imza attılar ve kısa sürede aşıyı buldular.

Yazının Devamını Oku

En büyük silahımız!

En küçük topluluk olan aileden tutun, en büyük topluluklar olan milletler ve hatta milletlerarası topluluklar için en büyük güç, birliktir ve beraberliktir.

Şair bu durumu ne güzel özetlemiş: “Girmeden tefrika bir millete düşman giremez/Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.” (M. A. Ersoy)

İnsanı en iyi bilen Yaradan da şöyle buyuruyor: “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslamiyet) sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın.” (Al-i İmran suresi, 103. ayet meali)

Terörle mücadele, milli savunma meselesidir. Hele Türkiye gibi devlet ve millet hayatına kast eden, PKK ve FETÖ vb gibi terör örgütleriyle mücadele, tam anlamıyla beka meselesidir.

Çünkü her iki örgüt de asla mevzi olmayıp küreseldir ve tüm bu terör örgütlerinin arkasında, devletler çapında dış güçler vardır.

Türkiye, görünürde bu örgütlerle mücadele ediyorsa da gerçekte bunları maşa olarak kullanan devletlerle savaşmaktadır.

Bundan dolayıdır ki içeride, iktidar ve muhalefet birlik olmak zorundayız. Bu konuda particilik, bölünme olmaz, olmamalıdır. Zira verilmekte olan milli mücadeledir ve asla bölünme kaldırmaz.

Bu terör örgütlerini destekleyen ve üzerimize salan devletlerle biz, dost ve müttefik görünüyoruz. Görünüşte de olsa, bu hal bir realitedir.

Yani dost ve müttefik bildiğimiz, gerçekte düşmanlığın envaı çeşidini sergileyen bu güçler, bizim içimizdeler. Devlet ve millet hayatımızın kılcallarına değin nüfuz etmişler. (NATO, FETÖ vb.)

Yazının Devamını Oku

Dünya ile savaş!

Irak’ın kuzeyindeki Gara bölgesinde çok önemli ve kritik bir harekât gerçekleştirildi. PKK, lanetli yüzünü bir kez daha gösterip yıllardan beri elinde rehine bulundurduğu 13 masum vatandaşımızı hunharca katletti.

Türkiye 1983’ten beri PKK terör örgütü ile düşük yoğunluklu bir savaş yürütüyor. Görünürde PKK olmasına karşın, Türkiye gerçekte başta ABD olmak üzere dünya ile savaşıyor.

Anılan bu dünyanın içinde AB ülkelerinin büyük çoğunluğuyla, bir-ikisi hariç tüm komşularımızla ve tüm bunlarla iltisaklı daha nice ülkelerle örtülü-örtüsüz savaş halindeyiz.

Bir bakıma Türkiye, bir asır öncesini yeniden yaşıyor.

O gün, yedi düvel olarak bizzat kendileri üzerimize çullandı, bugünse değişen savaş konsepti gereği, aynı melaneti terör örgütleri vasıtasıyla yerine getirmekteler.

ABD önce Irak’ı, daha sonra da Suriye’yi parçalayıp istikrarsız hale getirdi. Türkiye’nin Irak’la 380, Suriye ile 911 kilometre olan sınırları terör örgütlerinin emrine verildi.

İran, Pers yayılmacılığıyla hem Irak’ta ve hem de Suriye’de boy gösteriyor. Kâh merkezi hükümetle, kâh başta PKK olmak üzere çeşitli terör örgütleriyle iş tutarak, melanetlerini icra ediyor.

Türkiye’nin gerçekleştirdiği Kartal-2 harekâtı akabinde İran, 3000 kişilik Haşdi Şabi milislerini Sincar bölgesine gönderdi.

Türkiye, kendi sınır güvenliğini sağlamak için Irak ve Suriye sınırları boyunca 30-35 kilometre derinliğe inip, terör örgütlerinin sahip oldukları silahların menzilinden çıkmak zorundadır.

Yazının Devamını Oku

Kandırılmayı sevmek!

Anlaşılmayan, tuhaf bir yanımız var: İster kendimiz isterse başkaları tarafından olsun, kandırılmayı çok seviyoruz.

Bu denli absürt halimizi yasalarımıza ve hatta anayasalarımıza bile yansıttık ve ‘tarafsız cumhurbaşkanı’ diye bir sıfat uydurduk. Bu yalana kendimiz inandığımız gibi, başkalarının da inanmasını salık verdik.

Malum, ilk üç cumhurbaşkanı partiliydi (Atatürk, İnönü, Bayar). İlk ikisi CHP’li, Bayar ise DP’liydi. 1950 yılına kadar zaten tek parti vardı; CHP’nin il başkanları hem belediye başkanı ve hem de valilik görevlerini yürütürdü derseniz, Celal Bayar’ın partili cumhurbaşkanlığına ne diyeceksiniz?

Zira Celal Bayar döneminde demokrasiyi, çokpartili hayatı yaşadık. Cumhurbaşkanının partisinin il başkanları, önceki dönemlerdeki gibi valilik ve belediye başkanlığı görevlerini de sürdürmezdi.

Sözde partisiz cumhurbaşkanlığı, bize 1961 anayasası ile getirildi. O anayasa, daha birçok tuhaflığı da getirmişti. Getirilenler dikkatle incelendiğinde, bunların her birisinin hükümetin elini kolunu bağlamak, onu iş yapamaz, işlevsiz kılmak için yapıldığını görürüz.

Bunun da temelinde, millete ve milletin seçip işbaşına getirdiklerine güvensizlik yatmaktadır. Mesela ucube bir senato ihdas ettiler; bu TBMM’den çıkarılacak kanunları tekrar görüşüp kabul ya da ret edecekti.

Senato üyeleri arasında, yaşadıkları müddetçe senatörlük yapacak eski Milli Birlik Komitesi üyeleri ‘temelli senatörler’, cumhurbaşkanının kontenjanından atanan senatörler ve eski cumhurbaşkanları tabii üye olarak yer alacaktı.

Yalnızca Celal Bayar “Ben ömrümce demokrasi için mücadele ettim, demokrasilerde tabii senatörlük yoktur” diyerek, teklifi reddetmişti.

12 Eylül darbesinden sonra hazırlanan 1982 Anayasası’nda Cumhuriyet Senatosu’na yer verilmedi ve böylece tabii senatörlük kaldırılmış oldu.

Yazının Devamını Oku

İnce hesaplar!

Normalde yirmi yıla yakın bir zamandır iktidarda olan AK Parti’de kaynama, fokurdama ve hatta bölünme olması gerekmez mi?

Nitekim bu iş için az uğraşılmadı. İçeride 80 FETÖ’cü milletvekili olduğu dahi iddia edildi.

Ama gelin görün ki AK Parti’de beklenen bölünme olmadı. Sadece, partiye hasbi değil, hesabi gelen birkaç kişi ayrıldı. Parti, eskisinden daha sağlam olarak ayakta kaldı. İşte buna, yel kayadan ne alır denir.

Ki sağda olsun solda olsun, bu büyüklükteki merkez partilerinde bölünme olması normal ve hatta kaçınılmazdır.

Siyasi partiler tarihimiz, bu hale tanıktır.

Şahsen benim de vaktiyle içinde yer aldığım AK Parti’nin bölünmemesinin ve onca yıpranmışlığına rağmen (iktidar yıpratır), canlı ve heyecanlı kalmasının iki sebebi vardır.

Birincisi, AK Parti kadrolarının hasbi olmaları, yani dava insanı olmaları ve genel başkan pozisyonundaki kişinin ‘lider’ olması.

Ne hazin bir manzaradır ki iktidara alternatif konumundaki CHP, milletçe geçtiğimiz başkanlık modelinin hâlâ farkında değil. Hâlâ eski şiirin rüzgârına yelken açıyor ve kaybettiği değirmeninin gürültüsünü arıyor!

Atı alan Üsküdar’ı geçmiş, bunların haberleri yok!

Yazının Devamını Oku

Terazi bu sıkleti çekmiyor!

Çok eski çağlarda insanlar uzun ömürlüymüş. Hz. Nuh’un 950 yaşında olduğu kitaplarda yazılıdır. Son devirlerde insan ömrü kısaldı, yüz yaşını aşanlar parmakla gösteriliyor.

Günümüz insanının bu kısacık ömründe görüp geçirdikleri, eskilerin görüp geçirdiklerinin binlerce yıllarına bedel ve hatta çok daha fazladır.

Hele yaşları 60’dan yukarı olan bu son nesillerin yaşayıp gördükleri, çağların toplamından fazladır. Diğer bir deyişle, bu son asırda yaşayanlar, asırlar boyu sürdürülen hayatın her kesitini (nimetini de külfetini de) yaşadı.

Ayağında ayakkabısı yoktu, sokağında ve evinde elektriği yoktu, değil cebinde, mahallesinde telefon yoktu. Erkekse, yamasız pantolonu, kızsa yamasız fistanı yoktu. Komşu komşunun külüne muhtaçtı; zira ateşi söndüğünde tutuşturacak kibriti, çakmağı yoktu.

Yol yoktu, iz yoktu; taşıma aracı ya hayvandı ya da bizzat insanın kendisiydi.

İnsanlar daha çok yerleşik yaşarlardı, köylerinden dışarı çıkmazlardı. Hasbelkader at veya öküz arabasıyla, kasaba görünümlü şehre gidip gelmeleri günleri alırdı.

Şehirden gelenler, gurbetten ya da hacdan gelmiş gibi karşılanır, onlar da yolda ve şehirde gördüklerini, askerlik hatırası gibi bir ömür boyu anlatırlardı.

Kısaca demem o ki, bugünkü yaşlı nesiller fakirliği de zenginliği de, açlığı da tokluğu da, varlığı da yokluğu da, elektriksizliği de, elektrik ve elektroniğin baş döndürücü gelişmişliğini de, envaı çeşit zulmü de hürriyeti de kağnıyı da otomobili de hızlı treni ve uçağı da abaküsü de faciti de bilgisayarı da radyoyu da televizyonu da interneti de, hâsılı bu kısacık ömürlerinde sayılamayacak çok şeyi gördüler. Hem de bu kısacık ömürlerinde.

Bu gidişle, kim bilir daha da neler görecekler.

Yazının Devamını Oku

İstemezük!

Türkiye’yi hâlâ eski Türkiye zanneden nadanlar, zehirlerini kusmak ve kaos oluşturmak için aportta bekliyorlar.

Her üniversiteye atandığı gibi, Boğaziçi Üniversitesi’ne de rektör atandı. Ki atanan rektör, bundan önce de iki ayrı üniversitede rektörlük görevi üstlenmişti. Atandığı bu yeni üniversitede de yüksek lisans ve doktorasını yapmıştı.

Bir kısım öğrenci, en doğal demokratik haklarını kullanarak rektörü istemediklerini dillendirdiler. Demokratik idarelerde birileri birilerini ister, birilerini istemez; bu durum onların en tabii hakkıdır.

Bu hakkın sözlü ve fiili olarak nasıl kullanılabileceği kanunlarda belirtilmiştir. Boğaziçili öğrenciler de aslında bunu yapmıştır; yapmak istemiştir.

Ama gelin görün ki aportta bekleyen karanlık odaklar, derhal durumdan vazife çıkardılar ve öğrenci kalabalığının içine karışarak, onları kanunsuz eylemlere kışkırttılar.

Düşünün, bunların içinde milletvekilleri(!) de var ve bunlardan biri aynen şu beyanda bulundu: “Kimse ‘Seçimle gidiyorlar’ sayıklamasının peşinden gitmesin artık.”

Ateşe benzinle giden bu kafa, ülkede demokratik mücadele verecek öyle mi?

Toplumsal olayların en tehlikeli yönü budur; bu yön, adeta bir maden gibi işletilerek masum şekilde başlayan olaylar, bir bakarsınız fecaate dönüşmüştür. Taksim-Gezi olaylarında da böyle olmadı mı?

Göstericilerin arasına karışan illegal örgüt mensupları, ülkenin dört bir tarafında ellerine geçirdikleri her şeyi yakıp yıkmadı mı? Ve alay edercesine

Yazının Devamını Oku

Anayasa ama nasıl?

Siyasetçi kalbinden konuşacağına karnından konuşunca, olan millete oluyor; milletin ihtiyacı olan anayasalar ve hatta kanunlar Meclis’ten çıkmıyor, çıkamıyor.

Parlamenter sistemle idare edildiğimiz vesayet döneminde, siyasi krizler yüzünden yönetimde istikrarı bir türlü sağlayamamıştık.

Kanunları çıkarmakta zorlanıyorduk; nerede kaldı ki 3’te 2 çoğunluk isteyen anayasa değişikliğini veya bütünüyle yeni bir anayasayı çıkarabilelim.

Bu yüzden de darbe anayasalarının ayıbıyla yaşayarak bu günlere geldik. O günden bugüne değin çeşitli maddelerini değiştire değiştire, mahut anayasayı tam bir yamalı bohça haline getirdik.

Bir önceki yasama döneminde yeni bir anayasa yapmak için girişimde bulunuldu ancak bilindiği üzere sonuçsuz kaldı. Üzerinde uzlaşılan 60 maddeyi bile çıkarıp uygulamaya koyamadık.

Yeni dönemde ise başkanlık modeline geçerek onlarca yıldır susamış olduğumuz yönetimde istikrara kavuştuk.

Bu demek değildir ki yeni sistem saat gibi işliyor ve hiçbir eksiği gediği yok. Yığınla var ve üstelik yeni sisteme göre uyum yasaları bile henüz çıkarılamadı.

Ama bilmeden ya da biliyorlarsa da art niyetlerinden olacak, parlamenter sistemde yasama-yürütme ve yargının birbirlerinden bağımsız ve bağlantısız iş gördüklerini ileri sürüyorlar.

Vaktiyle yasamada bulunmuş biri olarak ifade etmeliyim ki asla doğruyu söylemiyorlar. Zira vesayetin gölgesindeki parlamenter sistemde yasama (Meclis) ile yürütme (hükümet) iç içe girmiş ve bunların hepsi başbakanın emrindeydi.

Yazının Devamını Oku

Vesayet devri kapandı!

Başkanlık sistemine geçtik diye birileri hop oturup hop kalkıyor. Bunların hepsinin ortak derdi parlamenter sisteme dönmek, lakin sular tersine akıtılamaz.

O olmuş bitmiş bir iştir zira zaman geriye doğru işletilemez.

Eski sistemin vesayete endeksli olduğunu bilip savunamadıklarından, akıllarınca ‘güçlendirilmiş’ diye bir şey uydurdular ve bundan böyle, güçlendirilmiş parlamenter sistemi (ne demekse?) dillerine doladılar. İster iddia edildiği gibi güçlendirilmiş olsun, isterse güçlendirilmemiş olsun; eski sistem (bizdeki parlamenter sistem) tam bir bürokratik oligarşi idi.

Oligarşiyi Aristo şöyle tanımlar: “Kötülerin, kendi bencil amaçlarını gerçekleştirmek uğruna insanlara tahakküm etmek için kurduğu yönetim sistemi.”

İşte devletlerin işleyiş çarkını döndüren bürokrasi denilen yapı, insanların yararından ziyade, kendi amaçları doğrultusunda dönüyorsa, bu yapı bürokratik oligarşidir.

Bu yapıda, çalan da oynayan da bürokrasidir. Diğer bir deyişle atanmışlardır.

Bu yapının tipik özelliği milletin işlerini sürüncemede bırakmaktır; tek kelime ile devlet ve millet hayatının yerinde ‘patinaj’ yapmasıdır.

Atanmışlar (bürokratlar), kendilerini kalıcı, seçilmişleri (siyasetçi) gelip geçici gördüğünden, kendilerini mülkün sahibi addetmiş, seçilmişlere de yolcu diye bakmıştır.

Hükümet ömürlerinin ortalama 18 ayla sınırlı kaldığını düşünürsek –ki bizdeki ortalama budur- devlet işleyişindeki siyasetçinin etkisinin çok az ve hatta hiç olmadığını görürüz.

Yazının Devamını Oku

Erken seçim hayali!

Muhalefet partileri elbette ki erken seçimi arzular. Zira iktidara gelmenin yolu, ya zamanında ya da zamanından önce (erken) yapılacak seçimden geçer.

Bahse konu olan bu hal, normal demokrasiler için geçerlidir. Bizde ise hiçbir zaman normal demokrasi işletilemediğinden, iktidarlar daha çok seçim dışı yollarla (darbelerle) el değiştirmiştir.

Bunun da sebebi, bizdeki muhalefetin sandıktan ümidini kesmiş olmasındandır. Seçim yenilgisinden sonra “Bizim oyumuzla dağdaki çobanın oyu bir olur mu?” diye sayıklamaları da bundandır.

Bakınız, çok açık söylüyoruz: Muhalefet ne erken seçim talebinde ve ne de eski vesayet (parlamenter) sistemine dönmekte samimi değildir. Laf olsun torba dolsun kabilinden konuşmaktadırlar.

Hukuksal olarak erken seçim olabilmesi için iki şart var: Biri, parlamentoda 360 üyenin bu işe evet demesi. Değil muhalefet partilerinin, iktidar partilerinin bile parlamentoda 360 üyelikleri bulunmamaktadır.

Parlamentodan böyle bir karar çıkamayacağına göre, geriye bir şart kalıyor, o da Cumhurbaşkanı’nın bu işe karar vermesidir. Cumhurbaşkanı’nın böyle bir karar alabilmesi için kendi süresini de sonlandırması gerekiyor.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde, Cumhurbaşkanı ve onun hükümeti tam yetkiyle zaten iş başındadır. Ve daha 2-2.5 sene bu yetkilerini kullanabilirler. Ayrıca millet de onları 5 yıllığına seçti.

Cumhurbaşkanı’nın böyle bir durumda erken seçim kararını alması, akıl kârı mıdır? Öyle ya, millete yetki almak için gidilir; yetki zaten kendilerinde. Millet “Ne için bana geldin” demez mi?

Görüldüğü üzere her iki şıkta da erken seçim hayalden ibarettir.

Yazının Devamını Oku

Müslümanların işi zor!

İki kutuplu dünyadaki Müslümanlar, bugünkünden çok daha değişik metotlarla sömürülüyorlardı.

Kapitalizm komünizmi, komünizm de kapitalizmi bahane ederek, İslam ülkelerini kendilerine uydu haline getiriyor ve üzerlerinde tepiniyorlardı.

Komünizm yıkıldıktan sonra, rengi ve cibilliyeti ne olursa olsun, tüm sömürgeci ülkeler, hedef tahtasına Müslümanları ve İslamiyet’i koydular.

Bunun sebebi açıktı, zira emperyalistlerin iştahlarını kabartan ‘mama’, İslam coğrafyasında ve Müslümanların ellerinde bulunuyordu.

Geride yalnızca bahane kalmıştı, onu da bulmakta zorluk çekmediler: TERÖR!

Bunun için de İslamiyet’i terör dini, Müslümanları da terörist ilan ettiler.

Ve bunu her türlü iletişim araçlarıyla senelerce işlediler. Öyle ki, dünya kamuoyunda terörist dendiğinde Müslüman anlaşılır olmuştu.

Müslüman Araplar, karikatürlerde ellerindeki petrol hortumunu, Kalaşnikof silahı olarak kullanan teröristler olarak çizilip belleklere kazıldı.

Dolasıyla günümüzün geçer akçesi olan petrol ve diğer kaynaklar, bu teröristlerin eline bırakılamazdı.

Yazının Devamını Oku

Vesayete özlem duyanlar

İçimizden birileri, bilerek veya bilmeyerek eski vesayet dönemine özlem duyuyor. Bunlardan, bilmeyerek (düşüncesizce) bu hevese kapılanlara Allah akıl fikir versin demekten başka bir şey yapamayız.

Lakin vesayetin, milletiyle bu devleti nasıl uydu hale getirdiğini ve milletlerarası yarıştan koparıp geri bıraktığını görüp bildikleri halde, inat edenlere ve vesayet özlemiyle yanıp tutuşanlara bir çift lafımız olacak.

Sizler, elbette ki vesayet sisteminin hasretiyle yanacaksınız! Sizlerin bitini bu sistem kanlandırdı. Zira bu sistemden besleniyorsunuz; dün de tuzunuz kuruydu, bugün de.

Sizler hiçbir zaman üretmek, terlemek, koşmak, koşuşturmak, yetiştirmek, ekmek-biçmek, pazarlamak vb derdinde olmadınız! Zira hep hazıra kondunuz.

Ekmeğinin peşinde koşan ve bu uğurda çırpınan millete kene gibi yapıştınız ve bu milletin ensesinde sürekli boza pişirdiniz. Her halinizle asalaksınız.

Salgın olmuş, ölüm kol gezmiş, millet ekonomik sıkıntıya düşmüş, döviz almış başını gitmiş, dükkânlar aylar boyu kapalı kalmış, on binlerce insan işsiz kalmış ve daha onlarca olumsuzluklar ayyuka çıkmış; sizler için ne gam!

Tüm bu olumsuzlukların daha çok olmasını ve hatta milletin çeşitli felaketlerin altında ezilmesini, tükenmesini ve büyük çoğunluğuyla yok olmasını arzu ediyorsunuz!

Bunu da saklamıyor, pervasızca, edepsizce haykırıyorsunuz. Sizler bu devleti babanızın çiftliği, milleti de orada çalışan ve barınan kâhyalar (bürokratlar), işçiler (bunlar sizin yandaşlarınız) ve sizden olmayan milletin kahir ekseriyetini de sürü olarak görüyorsunuz!

Çiftliğin kâhyası konumundakiler, millete rağmen iş gören (görmeyen) kurşun askerleriniz, yani bürokratlardır. Bunlar, millete canından bezdirmek için varlar; düsturları,

Yazının Devamını Oku

ABD’de ne değişti?

ABD’de başkan değişti lakin ABD’nin içinde ve dışında müessir olan güçler yerli yerinde duruyor.

ABD, bizim gibi ‘sözde stratejik ortaklarına’ uyguladığı vesayet sisteminin daniskasını bizzat kendisi yaşıyor.

ABD’yi yöneten derin güçler (derin ABD), uyguladıkları politikalarla, tüm dünya ile birlikte kendi halkını da cambaza baktırır.

ABD devleti, klasik modelde bir şirketi andırmaktadır. Bu şirkette amaç, her ne olursa olsun kâr etmektir. Müşterinin memnuniyetsizliği, aldatılmış olması, pazarlama esnasında yalan ve hilenin sürüp gitmesi mühim değildir.

Asıl olan, pazarlanan (güdülen politika) satış hacminden elde edilen kârdır.

Yalanla, dolanla ve hileyle Irak’a saldırdı, bir milyondan ziyade insanı katletti, Irak’ı üçe böldü; tüm gerekçeleri yalan çıktı ama sonunda Irak petrolünün üzerine oturdu.

ABD’nin bahanesi, Saddam’ın sözde kimyasal silahlarıydı; öyle bir şey bulamadıkları gibi ‘pardon’ bile deme ihtiyacı duymadılar.

Başkan ve ekibi (bakanlar kurulu-başkanın sekretaryası), ABD şirketini işleten genel müdür ve yardımcıları konumundadır. CEO (genel müdür-başkan) iki dönemle sınırlıdır ama beklenen kârı sağlayamamışsa, bir dönem sonunda işine son verilir.

Tıpkı

Yazının Devamını Oku

Başpiskoposun kini!

Yunan başpiskopos, geçen hafta katıldığı bir televizyon programında “İslamiyet’in bir din olmadığını, Müslümanların da savaş yanlısı ve yayılmacı olduklarını” söyleyerek tarihte hiçbir din adamının etmediği, edemediği lafı etti ve kusmadığı kini kustu.

Malum, her kaptan içindeki sızar, belli ki bu başpiskoposun içi dışına yansımış ve diline vurmuş.

Böyle bir sözü değil bir din adamı, olsa olsa Yunanistan’daki ırkçı, faşist bir partinin militanı söyleyebilir.

Kini dini olan insan müsveddesi, bu olsa gerektir.

Başpiskopos efendi belli ki elindeki muharref (bozulmuş) İncil’i bile okuyup anlamaktan aciz. Anlayabilseydi, Allah’ın gönderdiği bütün dinlerin asıllarının bir olduğunu ve tüm semavi dinlerde, haksız yere bir insanı öldürmenin tüm insanlığı öldürmek kadar büyük bir günah olduğunu da idrak eder ve böyle bir iftira atmaktan sakınırdı.

Piskoposun elindeki Yuhanna İncili’nin 15. ayeti bakın ne diyor: “Ben gerçek asmayım. Ben asmayım, siz dallarsınız. Bende kalırsanız ve ben sizde kalırsam çok meyve verirsiniz. Bir kimse bende kalmazsa, kesilmiş bir dal gibi atılır ve kurur. Böyle dallar toplanır ateşe atılır ve yakılır.”

Ayrıca Matta İncili’nin 34. ayetinde “Yeryüzüne barış getirmeye geldiğimi sanmayın! Barış değil, kılıç getirmeye geldim.” Luka İncili 49. ayette “Ben dünyaya ateş yağdırmaya geldim. Keşke bu ateş daha şimdiden alevlenmiş olsaydı.”

Şimdi biz Müslümanlar, yukarıdaki metinlere bakıp da Hıristiyanlık din değildir diyebilir miyiz?

Tüm semavi dinlerin aslı birdir ve hepsi de insanların dünya ve ahiret mutluluğunu temin etmek için gönderilmiştir.

Yazının Devamını Oku

Dünyanın gözü ABD’de!

Ve beklenen gün geldi lakin pir geldi! ABD’de bugün devlet başkanlığı görevi devir teslim töreni yapılıyor.

Törenin yapılacağı Beyaz Saray ve Kongre Merkezi’nin etrafı, iç içe geçmiş beton bariyerlerle çevrilmiş. Duvarların üzeri dikenli tellerle örüldü. Binlerce asker ve polisin görev aldığı alanda, tabir caizse kuş uçurtulmuyor.

Bu manzarayı görünce, iç savaşta olan ya da terörle boğuşan 3. dünya ülkelerinin meydanlarını, resmi binalarını ve turistik otellerini hatırladık. Onların da etrafı, güvenlik kaygısıyla beton bariyerlerle çevrilidir. Polis ve asker kulübelerinin etrafına kum torbaları yığılmış, siperlikler yapılmıştır.

ABD’nin başkentinde halk, dükkânlarının sokağa bakan yüzlerini tahtalarla kapatmış. Herhangi bir terör eyleminin zarar ve ziyanından, mal ve mülklerini korumaya çalışıyorlar.

Yetkililer, halkın sokağa çıkmamasını ve devir teslim törenini evlerinden izlemesini, TV kanallarından sürekli anons ediyorlar.

Tüm dünyayı kendine gıpta ile baktıran ABD’ye ne oldu da bu hallere düştü, başkentini hayalet şehir haline getirdi?

6 Ocak’taki Kongre baskınındaki görüntülerde, elinde köleliğin sembolü olan bayrakları taşıyanlar bile vardı.

Sözde hürriyet timsali ABD, elinde bulundurduğu süper gücü, dünya halklarını köleleştirmekte kullandı. Her ülkeye tepeden baktı, kendinden olmayan halklara ve özellikle Müslümanlara köle muamelesi yaptı.

Bu uğursuz oyunu, aile kökleri Afrika kökenli bir aileye dayanan, bir önceki siyahi başkan (

Yazının Devamını Oku

Muhalefet bu değil!

Demokratik rejimlerin olmazsa olmazı, elbette ki muhalefettir. Ve bu muhalefet, iktidarların alternatifidir. Şu halde, nasıl ki iktidarların icraatlarında sorumluluğu varsa, muhalefetin de tenkit ve eleştirilerinde aynı oranda sorumluluğu vardır.

Muhalefet öyle işkembe-i kübradan sallamaz, milletin hayrına yapılan işlere kara çalmaz, hizmetlere mani olmaz, iftira atmaz, hakaret etmez, hemen herkesin görmekte olduğu şeyleri inkâr etmez.

Bunları yaparsa, kendi inandırıcılığını ve ciddiyetini ve halkın ona olan güvenini kaybeder, daha açık ifadesiyle lafı yalama yapar.

Bizdeki muhalefet, İttihat ve Terakki’den tevarüsle yıkıcı, karalayıcı, imha edici, inkârcı, mani olucu ve hepsinden önemlisi ayrıştırıcı bir geleneğe sahiptir. Bu durum, o gün bugündür öyle gelmiş böyle gitmektedir.

Dolayısıyla iktidarı yıpratıcı, silkeleyici ve hatta düşürücü yani sonuç alıcı muhalefet yapılmamış olur.

Bu yüzden olsa gerektir ki muhalefet, kendi içinde debelenip duruyor. Kabuğunu kırıp asla dışarıya nüfuz edemiyor.

Bakınız: AK Parti 18 yıldır iktidarda, CHP onca seçimi kaybetmesine rağmen hâlâ yüzde 20’ler bandında. Bu 18 sene esnasında sen nasıl bir muhalefet yaptın da iktidarı silkeleyemedin ve hâlâ iktidar ümidi olamadın, demezler mi insana? Muhalefet sorumsuz davranıp iktidarı haksız yere karaladığında, iktidarın yanlış yaptığında yaptığı haklı eleştiri bile havada kalıyor.

Hep yalan söyleyenin doğru sözüne de itibar edilmeyeceği gibi. Muhalefet yapmak, iktidar olma kadar ciddi ve sorumluluk gerektiren bir iştir ama...

Ülkenin hayati çıkarlarının söz konusu olduğu milli konularda, değil muhalefet, yalpa yapmak bile halkın nefretini celp eder.

Yazının Devamını Oku