GeriFuat BOL Arınma ve bağışlanma ayı
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Arınma ve bağışlanma ayı

Arınma ve bağışlanma ayı olan Ramazan’a kavuşmakla sevinçliyiz. Bütün ibadetler gibi oruç da, Rabbimizin kullarına attığı kement gibidir. Onunla, günahkâr kullarını temizler ve kendine çeker.

Müslim’de bildirilen bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur: “Orucun dışındaki bütün amelleri, kuluma aittir. Oruç ise, bana aittir ve onun ödülünü ben vereceğim. Oruç bir kalkandır. Aranızda birisi oruçlu olduğunda, kavga yapmasın ve kızmasın. Birisi, kendisine sataşırsa veya kavgaya tutuşursa, ‘Ben oruçlu bir insanım’ desin. Oruçlunun iki sevinci vardır; orucu açtığında sevinir, bir diğeri de Rabbiyle karşılaştığında, oruç tuttuğu için sevinmesidir.”

Yine Müslim’de aktarılan bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (aleyhisselâm) şöyle buyurur: “Cennette ‘Reyyan’ denilen bir kapı vardır. Kıyamet günü oruçlular oradan girecektir ve onlarla birlikte başka kimse girmeyecektir. Şöyle duyurulur: ‘Oruçlular nerede?’ Bunun üzerine oruçlular o kapıdan girerler. Sonuncu kişi girdiğinde, kapı kapanır ve bir daha kimse o kapıdan içeri girmez.”

Dikkat edilirse, kula ait bütün ibadetlerde yapmak vardır lakin Allah’ın kendine ait dediği oruç ibadetinde yapmamak vardır. Bu yüzden de orucun emsalsiz olduğu bildirilmiştir.

Allahü Teala çok merhametli olduğu için, bazı vakitleri değerli kılmış ve bu anlarda yapılan ibadetleri, günahkâr kullarının kurtuluşu için vesile yapmıştır.

Bunların başında da ramazan ayı gelmektedir. Bu ayda, bin aydan daha kıymetli Kadir Gecesi bulunmaktadır. Bin aydan daha hayırlı bu gecede ise, insanlığın, kıyamete değin kurtuluş reçetesi olan Kur’an-ı Kerim indirildi.

Müslümanlar, kendilerine sunulan bu rahmet ayını fırsat bilir; oruç tutar ve bolca ibadet ederek günahlarından arınır.

Evliyanın büyüklerinden Muyiddin ibn Arabi, Fütuhat-ı Mekkiyye’sinde, orucun sırları ile ilgili şu ince bilgileri verir: “Allah sana yardım etsin, bilmelisin ki oruç, (nefsi hazlardan) tutmak ve yükselmek demektir.”

Oruç diğer bütün ibadetlerden daha yüksek olduğundan, oruç (savm) diye isimlendirildi. Allahü Teala orucu, ibadetler arasında benzeri olmamakla yükseltmiştir. Kulları onu, ibadet olarak yerine getirse bile Allah orucu, kullarından düşürmüş ve kendine izafe etmiştir (mal etmiştir). Orucu tutanın ödülünü ise, kendi eliyle vermiş ve benzersizlikte kendisine katmıştır.

Oruç gerçekte bir şey yapmak değil, yapmamaktır. Benzersizlik de olumsuz bir niteliktir. Böylelikle Allah ile oruç arasındaki ilişki güçlenmiştir. Allahü Teala kendisi hakkında şöyle buyurur: “‘O’nun benzeri bir şey yoktur” (eş-Şura, 11. Ayet meali). Allah kendisinin bir benzeri olmasını reddetmiştir.

Şu halde, Allah, dini ve akli kanıtlara göre benzeri olmayandır (misilsiz). Nesai, Ebu Ümame’den şöyle aktarır: “Hz. Peygamber’e geldim ve ‘Bana yapacağım bir emir ver’ dedim. Peygamber de, ‘Oruç tutmalısın, çünkü oruç misilsizdir’ buyurdu. Böylelikle Hz. Peygamber (aleyhisselâm), Allah’ın kullarına emrettiği ibadetler içinde orucun bir benzerinin olmadığını belirtti...”

“Oruçta bir anlam var ki, onu bir düşünsen

Hiçbir yaratık senin sözünü taşıyamazdı

Orucun benzersizdir, böyle dedi bana

Onu emreden; artık bunu düşünün

Çünkü oruç tektir, nerededir o yaptığın?

Ya da nerededir senin (yaptım) iddian?

İş aslına dönmüştür

Rabbin de seni böyle dost edindi...

Dilediğin her işte kendi aslın gibi ol

Unutma ki, unutulma!” (Fütuhat-ı Mekkiyye, ibn Arabi, çeviri Ekrem Demirli, Litera yayıncılık, 5. Cilt, s.34, 35, 36)

X

Beklenen kutlu nesil

Yabancılar bizi, bizden daha iyi tanıyor.

Bizler, suyun içindeki balıklar gibi, derya içinde olup, deryanın kıymetini bilmeyenleriz.

Kendimizi tanımadığımız gibi, birbirimizin kıymetini de bilmiyoruz.

Batının bize dayattığı vesayetle hastalıklı demokrasi, gerçekte, ayaklarımıza vurulan prangadan farksızdı.

İ. İnönü, Türkiye’yi her şeyiyle ABD’nin hegemonyasına soktu. ABD; önceleri, sizin bir şey üretmenize gerek yok, her şeyi biz size temin ederiz, dedi. Peki dedik, kısa zamanda Türkiye, ABD’nin hurda mezarlığına döndü.

Asıl felaket ise, arkadan gelecekti, eğitim sistemimizi de iğdiş ederek, bizi “Biz bir şey yapamayız, üretemeyiz” noktasına getirdi. Daha yeni yeni o aşağılık kompleksini üzerimizden atmaya çalışıyoruz.

Halbuki daha o yıllarda Türkiye, uçak sanayisini kurmuş; uçak üretip dünyaya pazarlıyordu. O günün liselerinin ayarında, bugün çok az üniversite var.

ABD’ye teslim olduğumuz günden beri, bir gün olsun kendi ayaklarımız üzerinde duramadık. Hep ele güne muhtaç olduk.

Silah ve mühimmatlarına en muhtaç olduğumuz Kıbrıs Barış Harekâtı’nda ABD, bize dirsek gösterdi; yetmedi, ardından ambargo koydu.

Yazının Devamını Oku

Siyasette öncelik sıralaması!

Siyaseti şahsının ve partisinin menfaati için yapan siyasetçiden hayır gelmez. Siyaset, millet ve ülke için yapılır. Bizdeki siyasetçileri, genellikle liderler belirlemektedir. Şu halde herhangi bir siyasi mevkiye aday belirlerken liderlerin çok dikkatli olmaları gerekir.

Zira insan, evladını belirleyemez ama arkadaşlarını, kendisi belirler. Dolayısıyla bu belirlemedeki manevi sorumluluk, belirleyene aittir.

Liderlerin, kendilerini ve partilerini vasıta görüp, ülke için çalışacak, idealist kişileri bulup görevlendirmeleri lazımdır. Milletvekili ve bakanları, kendilerini aşmış ve ihtiyaç içinde olmayan kişilerden seçmek gerekir.

Hâlâ körü körüne bir sistem tartışması yapıp duruyoruz. Muhalefet tam bir şaşkınlık içinde, bindiği dalı kesiyor ve eski parlamenter sisteme geçmek için adeta yırtınıyor. Suyu tersine akıtmak için adeta yarış halindeler.

Halbuki cumhur ittifakı (AK Parti ve MHP) başkanlık sistemine geçmekle; kendilerinden ve partilerinden önce ülkelerini düşündüklerini sergilemiş oldular. Kendilerini ve partilerini düşünselerdi, parlamenter sistemde kalıp, sittinsene iktidarda olurlardı.

Bakınız; parlamenter sistemde AK Parti, 2002 seçimlerinde yüzde 34 oyla Meclis’in yüzde 65’ini oluşturdu ve tek başına iktidar oldu.

Bu tabloya bakıp, muhalefetin parlamenter sistemde ısrarını anlamak mümkün mü?

Daha sonraki yıllarda, AK Parti oyunu yüzde 49’lara çıkardı. Şu anda yapılan tüm anketlerde, AK Parti’nin ölüsü, en büyük parti olarak iktidara geliyor.

AK Parti, parlamenter sistemin altın tepsi içinde kendisine sunduğu bu denli iktidar imkânını elinin tersiyle itti ve başkanlık sistemini getirdi. Ve dedi ki, cumhurbaşkanı, en az yüzde 50 artı bir ile seçilsin.

Yazının Devamını Oku

Erken seçim hayali

Yenilen pehlivan güreşe doymazmış; muhalefet elbette erken seçimi isteyecektir. Lakin erken ya da zamanında seçim konusunda, bizim muhalefetin günah galerisine baktığımızda ‘girmişsin yenilmişsin’, ‘girmişsin yenilmişsin’, ‘girmişsin yenilmişsin’... şeklindeki hezimet tablosundan başka bir şey görülmüyor.

Dile kolay; AK Parti 2002’den beri girdiği her seçimi kazanıyor, muhalefet ise nal topluyor.

Dikkat edilirse, muhalefet partileri her altı ayda bir, erken seçim teranesiyle ortalığı velveleye veriyorlar.

Halbuki seçimlere daha iki yıl var ve ortada siyasi istikrarsızlıktan eser yok. Tüm dünyayı kasıp kavuran pandemiye rağmen, hükümet, zamanında aldığı tedbirlerle, salgından en az zararla sıyrılmak için yoğun bir gayret sarf ediyor.

Kötü gidişin çoğu gitti, azı kaldı. Sonbahara doğru düze çıkıyoruz.

Demem o ki, sadece Türkiye değil, tüm dünya ülkeleri büyük bir badire atlatıyor. Koronavirüs illetinden kurtulmak için, ülkeler adeta çırpınıyor.

Yüze yüze kuyruğuna gelmişken, dereyi geçerken at değiştirilir mi?

Muhalefet, aklı sıra pandeminin oluşturduğu olumsuz şartlardan bir an önce istifade etmek için erken seçimi dillendiriyor.

İktidar, yaptığı mücadelenin sonucunu alıp, ülkeyi rahata kavuşturmadan seçime gider mi? Gitmesi için aklını peynir-ekmekle yemesi gerekir!

Yazının Devamını Oku

ABD sirkatin söylüyor!

Duayen gazeteci ağabeyimiz Mehmet Barlas’ın, yakında yayınlanan bir makalesinin başlığı ‘Amerikalılar, yalancı Amerikan başkanlarını araştırırken doğru söyleyeni bulamadılar’ şeklindeydi.

Ne kadar doğru ve yerinde bir tespit!

Malum ABD, bir göçmenler ülkesi. Yeni kıtanın keşfiyle, Avrupa’nın gözlerini hırs bürümüş sakinleri buraya adeta hücum etti. Yerli halkı (Kızılderili) katliama tabi tutarak, köklerini kazıdı ve onların kanı üzerine oturdular.

Yaptıkları soykırımı dünyaya unutturmak için, tutunabilecekleri tek bir çürük dal vardı, o da yalandan başkası değildi. Bu yüzden ABD için herhangi bir medeniyetten bahsedilemez zira hayatiyetini gücü ve o güce dayalı yalan üzerine sürdürmektedir.

Amerikan sinema endüstrisinin çevirdiği sayısız kovboy filmleriyle, dünyanın gözü boyanmış ve gerçekler örtülmüştür. Zavallı Kızılderililer, kafa derisi yüzen vahşiler olarak gösterilmiş; toplu katliamlarına bile seyirci kalınmış ve hatta tüm bu cinayetler kahramanlık olarak sunulmuştur.

Medyanın gücüne bakar mısınız? Soykırımı yapan Amerikalı olunca, bunun adı Amerikan rüyası, Amerikan hayali oluyor!

Bu rüyayı görüp, bu hülyaya kapılmayan yok gibidir!

ABD Başkanı Biden, kalkmış, Rusya Devlet Başkanı Putin’i kendi ülkesindeki seçimlere karışmakla (manipülasyon yapmakla) suçluyor.

Şayet bahsedilen şekliyle, başka ülkelerin içişlerine karışmak suçsa, bunun daniskasını bizzat ABD yapıyor. Eli, hep Türkiye’nin içişlerinde. Türkiye’deki bütün darbelerin yönlendiricisi o. Bugün bile, darbeyle değilse de (!) Erdoğan’ı iktidardan indirmek için muhalefetle işbirliğinden bahsediyor.

Yazının Devamını Oku

Siyasette zehirli dil!

Siyasette iktidarla muhalefet partileri elbette rekabet edecekler. İktidarın icraatları muhalefet tarafından mutlaka eleştirilecektir.

Demokrasilerin olmazsa olmazı, iktidarları denetleyen muhalefet partileridir. Zira bugünkü muhalefet partileri yarının iktidarına namzettir.

Türk demokrasisi ta başından (1945) beri sorumlu muhalefet sıkıntısı çekmektedir. Bunun da sebebi, 27 yıl tek başına ve üstelik tek parti olarak iktidar olan CHP’nin, demokratik ilk seçimde hezimete uğrayıp muhalefete düşmesidir.

CHP, o gün bugündür, bu denli hezimeti hazmedebilmiş değildir. Nasıl hazmetsinler ki; devri iktidarlarında CHP’nin il başkanları, bulundukları şehrin hem belediye başkanıydılar ve hem de valilik görevini ifa ediyorlardı.

Muhalefetsiz bir sistemle ülkeyi uzun yıllar yönettiler. Bu yüzden olacak ki, iktidar olan rakibini tenkit etmek, sorumlu denetim yapmak yerine, rakibini inkâr, iptal ve hatta imha etmeyi maharet bilmiştir.

Bunu yerine getirebilmek için de, on parmağında on kara çalmayı düstur edinmiştir.

Karalamaktan öte, yıkıcı muhalefet yapmayı şiar edinmiştir. Nitekim bu durumu kendileri de övünerek dillendirmektedir: ‘AK Parti dünyanın en güzel işini de yapmış olsa, bizim görevimiz, bunu beğenmemek, yanlış bulmaktır. Millet bize bu görevi vermiştir.’

İyi de; millet size, millet adına yapılan en güzel işleri de karalayın, inkâr edin, görmezlikten gelin ve hatta bu denli hizmetleri ve yapanları imha edin diye bir görev vermedi. Millet, size, benim adıma iktidarı denetle, yanlış gördüğün icraatları tenkit et, dedi.

Benim (millet) adıma hayırlı gördüğün hizmetleri karalama, yapanları hor görme, aşağılama, dedi. Bilakis millet adına taş üstüne taş koyanı hayırla yâd et! İlle tenkit edeceksen, neden iki ve hatta üç taş koymadın diye muhalefet et.

Yazının Devamını Oku

Taksim Camisi

Taksim (Pera), ta Osmanlı’nın gününden beri, İman ve İslam noktainazarından mahzun kalmış bir beldedir. Dışarıdan bakıldığında ‘Vur patlasın, çal oynasın!’ dünyasıdır Pera. Lakin içine girildiğinde, derunları harap, kalpleri sızlayan, gözleri nemli yığınla insanla karşılaşırsınız.

Böylesi zıtlıkları bir arada tutan ilahi güce, tüm hayretinizle bir kez daha tanık olursunuz.

Geçen asrın başlarında yıkılan imparatorluğumuzla birlikte İstanbul’umuz da işgal edilmişti. Koca şehir, maddesiyle ve manasıyla mateme bürünmüştü. Her sokağında hüzün, her hanesinde yangın vardı.

Pera’nın gözbebeği Ağa Camii’nin mahzun halini, ünlü şair Nâzım Hikmet, şu dizeleriyle terennüm eder:

*

‘Ağa Camii

Havsalam almıyordu bu hazin hali önce

Ah, ey zavallı cami, seni böyle görünce

Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım;

Yazının Devamını Oku

Fetih ve Fatih

Peygamber müjdesine mazhar olan İstanbul’un fethi hadisesi, sıradan bir şehrin yönetiminin el değiştirmesi değildir.

Mehmet adlı Türk başbuğunun, Roma imparatorluk tacını giydiği ve bir çağı kapatıp yeni bir çağı açtığının resmidir bugün.

Sultan Mehmet hem fen bilimlerinde ve hem de dini ilimlerde çok iyi yetişmişti. Doğu’yu ve Batı’yı bilen ve bunları gerektiği gibi sentezleyen entelektüel bir kişiliğe sahipti.

İstanbul’un fethi, genç padişahın yegâne tutkusuydu ve bu yüzden; ‘Ya İstanbul beni alacak ya da ben İstanbul’u alacağım!’ diyerek, bu yola baş koydu.

Aynı ismi paylaştığı sevgili peygamberinin muştusuna nail olabilmek için adeta çırpınıyordu. Asırlar öncesinden bu fethi işaret eden kutlu mesaj şöyleydi: ‘Konstantiniyye (İstanbul) elbette fetholunacaktır. Onu fetheden emir ne güzel kumandan ve onun ordusu ne güzel ordudur!’

Uyanıklığındaki hülyasında, uykusundaki rüyasında hep bu müjdeli haber vardı. Gecesini gündüzüne katarak 7-24 çalıştı, gerekli tüm önlemleri aldı. Sonuçta, elbette takdir yerini bulacaktı ancak o da bunu ziyadesiyle merak ediyordu.

Onca teşebbüse rağmen, bir türlü düşürülemeyen bu kadim şehrin fethi, kendisine nasip olacak mıydı?

Fatih’in ordusu, devrinin en gelişmiş silah ve mühimmatlarının kullanmasının yanında, Akşemseddin gibi mana erlerinin dualarıyla da destekleniyordu. Maddi ve manevi ordular onun hizmetindeydi.

Zira muharebenin en kızıştığı anda, manevi hocası olan

Yazının Devamını Oku

Köklerimize saldırıyorlar!

Milletler meyve ağaçlarına benzer. Her meyve ağacının kökleri, gövdesi, dalları, meyveleri ve yaprakları vardır.

Milletlerin de kökleri (tarihi), gövdesi ve dalları (kurduğu devlet veya devletleriyle, bunların oluşturduğu medeniyeti), meyveleri (yarınlarını oluşturacak yeni nesilleri) vardır.

Milletler de tıpkı ağaçları gibi, köksüz, gövdesiz, dalsız ve meyvesiz yaşayamazlar.

Bunlar her ne kadar birbirinin tamamlayıcısı iseler de, asıl olan köktür.

Kök anadır, tarihtir, kültürdür, geleceğin muştusudur.

Ağacın dalları ve hatta gövdesi kesilebilir. Kökü sağlam oldukça, yeniden filiz verir, süzülür, boy atar; enli, boylu, devasa bir ağaç oluverir.

Kökü çıkarılırsa, büsbütün kurur veya köküne zehir dökülürse çürür ve bir daha asla sürgün vermez. Tarih sahnesinden silinir gider.

Gövdeye hasar vermek, dalları kesmek, ağaca zarar verse de, bunların telafisi zamanla mümkün olur.

Milletler (devletler) savaşlarda yenilse ve kırılsa bile, varlıklarını sürdürürler.

Yazının Devamını Oku

Kudüs siyaset üstü davadır

Şu andaki dünyanın çıban başı İsrail’dir. Hiçbir hukuk ve insanlık kuralı tanımadan, sivil yerleşim yerlerine bomba yağdırmakta; çoluk-çocuk, kadın, yaşlı demeden katliam yapmaktadır.

Dünyanın çeşitli yerlerindeki Yahudiler, Filistin topraklarına dağdan geldiler; geldikleri günden beri, bağdakileri (Filistinlileri) öz yurtlarından kovdular ve kovmaya devam ediyorlar.

Dile kolay, 500 sene Türklerin idaresinde kalan Kudüs’te kimsenin burnu kanamadı; her üç dinin mensupları da huzur içinde hayatlarını idame ettiler.

Türklerin Kudüs’ten ayrıldıkları tarih olan 1917’den beri, malum coğrafyada sürekli kan ve gözyaşı akmış, bölge halkı bir tek günü bile huzurla geçirmemiştir.

Şu hususu, sırası gelmişken ifade etmek lazım; İngiliz, Türklerle Araplar arasında nifak tohumları ekti. Türklerden de, Araplardan da kandırdığı ve birbirlerinin aleyhinde kullandığı aileler, gruplar oldu.

Mesela Bizim Cemal Paşamız, Şam’da genel vali iken, Arap kabilelerinin ileri gelenlerinin kızlarını, zorla alıp sarayına getirdiği, onları taciz ettiği ve bütün bu kepazeliklerin payitahta mal edildiği bilinen bir gerçektir.

Yine İngilizlerin, saltanat ve Hilafet vaadiyle kandırdığı Suud ve Haşimi gibi birkaç Arap aile ve aşiretin isyan ettiği ve Türkleri arkadan vurduğu da bilinen tarihi gerçeklerdir.

Mevzi olan ve hatta kendilerinin zorlamasıyla yapılan bu densizlikleri İngilizler köpürttü ve ‘Türkler, Hilafet makamını gasp etti ve Arapları sömürdü’ ile ‘Araplar, düşmanla işbirliği yaparak Türkleri sırtından vurdu’ yalanlarını yaydı; bunları okul kitaplarına koyarak, böylece her iki tarafın gelecek nesillerine de zehrini saçtı.

Bu trajik hali, Filistinli bir aydın, şu ibretli cümleyle özetliyor:

Yazının Devamını Oku

Çerkes soykırımı

Kuzey Kafkasya’nın yerli halkı olan Çerkesler topraklarını işgal eden Rusya ile uzun yıllar mücadele etmiş, vatanlarından sürgün edilmiş, etnik temizliğe maruz kalmışlardır.

Rus İmparatorluğu’nun sözde sınırlarını genişletmek amacıyla başlattığı işgal, bir buçuk milyondan fazla Çerkesin vatanından sürüldüğü, 500 binden fazlasının yollarda hayatını kaybettiği, 600 binden fazlasının doğrudan öldürüldüğü bir soykırım olarak tarihe geçmiştir. Toprak işgalinden öte doğrudan Çerkes halkının yok edilmesinin amaçlandığı, etnik temizliğe dönüşen katliam 3-5 yıl değil 150 yıl sürmüştür. Çerkes köyleri basılmış, kadın-çocuk demeden binlerce insan korkunç şekilde katledilmiştir.

21 Mayıs 1864’te Çerkes’lerin yenilgisi ile resmi olarak savaş sona ermiş, teslim olup itaat etmeyen herkes hunharca öldürülmeye başlanmıştır. Sağ kalanlar ise, en ağır şartlarda Osmanlı topraklarına sürgün edilerek, ölümün envaı çeşidiyle yüz yüze bırakılmışlardır.

Yeme-içme, barınma, taşınma veya tıbbi ihtiyaçlar gibi hiçbir insani koşulun sağlanmadığı sürgünlerde insanlar adeta telef olmuştur. Bazı gemiler, gittikleri limanlara vardığında yolculardan sağ kalan olmamıştır. Rusya, katliam şeklindeki bu denli toplu ölümleri görmesine rağmen, hiçbir tedbir almadan sürgünlere devam etmiştir.

Karadeniz sahillerine sürülen yüz binlerce Çerkesin perişan haline şahit olan Rus tarihçi Berje’nin sözleri 1864 gerçeğini gözler önüne sermiştir: “Novorosisk Körfezi’nde toplanmış 17 bin dağlının bende bıraktığı korkunç izlenimi hiç unutmayacağım. Yılın bu sert zamanında neredeyse tamamen gıdasız kalan, tifüs ve çiçek salgınıyla kırılan bu halkın hali içler acısıdır. Gökyüzünün altında çıplak arazide yırtık elbiselerinin içinde katılaşmış cesediyle yatan genç Çerkes kadının ve biri can çekişen diğeri annesinin göğsünden süt emmeye çalışan çocukların manzarası hangi kalbi sızlatmaz? Benzer pek çok sahne gördüm...”

Çerkesler yolculuk ücretini ödeyebilmek için tüm mallarını hatta bazen aile bireylerini köle olarak satmak zorunda kalmıştır.

Osmanlı kıyılarına varmayı başaran insanların bir kısmı ise hastalıktan, bakımsızlıktan yine ölüme terkedilmiştir. Sürgün edilen Çerkesler için bu yolculuk ikinci bir soykırım gibi olmuş, sürülen halkın yarısı yollarda kötü şartlardan, hastalık ve gıdasızlıktan ölmüştür.

Beklenin çok çok üzerinde bir sürgünün yaşanması sebebiyle sığınılan Osmanlı topraklarında da sağ kalanların bir kısmı mevcut şartlarda hayatta kalamayacağından köle tacirleri tarafından satın alınmıştır.

Rus milliyetçileri her yıl 21 Mayıs’ı Kafkasya işgalinin sona erdiği

Yazının Devamını Oku

Hani hak ve hukuk vardı!

Hak, hukuk, adalet Kaf Dağı’nın ardına çekildiği günden beri, dünyada zalimlerin borusu ötmektedir.

Artık hak, güçlünündür; güçlüyseniz haklısınızdır.

Hak, hukuk ve adalet adına kurulmuş tüm uluslararası kurum ve kuruluşlar, yalnızca tabela kuruluşlarıdır ve ‘desinler’ diye, göstermelik olarak vardırlar. Bunların yaptırım güçleri, güçlülerin arzuları istikametinde olmaktadır.

Günümüz güçlüleri ise, zalimlerin ta kendileridir.

Gücü elinde tutan, BM Güvenlik Konseyi’ndeki beş korsan devletten adalet beklemek, sırtlan sürüsünden merhamet dilenmeye benzer.

İşte Siyonist İsrail; tüm dünyanın gözleri önünde, Filistinli Araplara karşı, sistemli bir şekilde soykırım uyguluyor. Masum sivillerin üzerine bomba yağdırıyor; savunmasız kadınları, çocukları, bebekleri hunharca katlediyor.

İşlediği cinayetler görülmesin ve seslendirilmesin diye, basın merkezlerinin bulunduğu binayı, füzeyle vurup enkaza çeviriyor.

Malum beşli çeteden biri olan ABD, tüm bu olanları görmezden gelerek, ‘İsrail’in kendini savunma hakkı vardır!’ diyerek, Siyonist zulme tüy dikiyor!

ABD’nin yeni Başkanı

Yazının Devamını Oku

Babacan ve diğerleri yahut Truva atı!

Siyasette herkes bir dava peşindedir. Davasız siyaset olmadığı gibi, davasız siyasetçi de olmaz.

Kiminin davası para-pul edinmek ve zengin olmaktır. Kimininki şöhrettir, yani desinler için siyaset yapmak... Kiminin davası makamdır, baş olma sevdasıdır, vb.

Olması gereken ise Hakk’a ve halka hizmettir.

Nedense, hemen herkes, hizmet etmek için siyaset yapmak istediğini söyler lakin lafla peynir gemisi yürümez. Zira Ziya Paşa’nın dediği gibi, ‘Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde’. İnsanın aynası iştir, lafa bakılmaz. Bir kişinin aklının seviyesi yaptığı işte görülür.

Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu ve Abdullah Gül gibi isimleri ve yanlarında yer alan eski AK Partilileri, biz, siyaset sahnesinden tanıyoruz.

Bir vakitler, söylemleriyle bizi, dava insanı olduklarına ve Hakk’a ve halka hizmet için siyaset yaptıklarına inandırmışlardı.

Sayın Erdoğan’ın liderliğinde siyasi parti kurmuş ve iktidara gelmişlerdi. Sayın Erdoğan’ın iradesi, vefası, diğerkâmlığı ve tensipleriyle; milletvekili, komisyon başkanı, bakan, başbakan yardımcısı, başbakan ve cumhurbaşkanı olmuşlardı.

Bizdeki siyasi sistem (Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu) lidere endekslidir. Özellikle genel seçimlerde insanlar, lidere ve liderin sürüklediği siyasi partiye oy verirler. Hele büyükşehirlerde milletvekillerini tanımazlar bile. Küçük illerde de liderin belirlediği kişiler aday olabilir.

İktidar olan siyasi partinin lideri başbakan olur ve bakanlar kurulunu belirler.

Yazının Devamını Oku

Buruk bayram!

Ne yapıp ettik, güzide bir bayramı da, ev hapsinde geçirmeyi başardık.

Söz dinlememeyi ve gerekli olan önlemlere uymamayı maharet bildik. Bir anlık gafletimizin, umursamazlığımızın, bize ne denli bedeller ödeteceğini bilmemize rağmen vurdumduymazlığa devam ettik.

Hükümet, ürpertici manzara karşısında, (kısmen) tam kapanma kararı alınca da, hop oturup hop kalkıyoruz.

Kapanmanın beraberinde getirdiği ekonomik, ruhsal, bedensel ve sosyal yıkımları dillendirip yakınıyor ve kendimizden başka herkesi suçluyoruz.

Ölüm, en tesirli vaizdir; ondan ibret alıp kendine, ailesine, etrafına çekidüzen vermeyene söz kâr eder mi? Etmez elbet.

İbn Arabi hazretleri ne güzel ifade etmiş: ‘Herkes kendi yaptığının rehinidir’ ve ‘Varlıkların en yoksulu insandır, zira muhtaca muhtaç olan kimsedir’.

Maddi ve manevi kurtuluşumuzu bile birbirimizle olan dayanışmaya ve birbirimizin duasına borçluyuz. Şu halde karşımızdakinin kıymetini bilmeden rahat ve huzurlu olamayız.

Salgın hastalık döneminde kendimizi koruduğumuz gibi, en yakınlarımızdan başlayarak başkalarını da korumakla sorumluyuz; buna mecburuz.

Bilerek ve isteyerek kul hakkına giriyoruz. Bu vebalden kurtuluş ancak helalleşme ile mümkündür. Oysa bizim sorumsuzluğumuz yüzünden kimlerin hasta olduklarını ve hatta kimlerin öldüklerini bile bilmiyoruz.

Yazının Devamını Oku

İsrail kana doymuyor!

Kelimenin tam manasıyla bir terör devleti olan İsrail, tüm melanetini pervasızca sergilemesine rağmen, dünyanın hiçbir yerinden dişe dokunur bir karşılık görmüyor.

Vaktiyle Yahudiler, İngilizlere, ‘Bizim için Filistin’de bir devlet kurun; biz o devletimizle, sizin ileri karakolunuz olalım!’ demişlerdi.

Onlar da İsrail devletini kurdular lakin kendileri İsrail’in karakolu oldular.

Zira İsrail, ‘Siyonizm’i devlet politikası haline getirmiş ve başta ABD olma üzere, birçok Batılı devleti kendi güdümüne almıştır. Herkes zanneder ki, İsrail’in arkasında ABD var; gerçekte ise, ABD’nin arkasında İsrail vardır.

Birleşmiş Milletler ya da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin, İsrail’in aleyhinde aldığı tüm kararları ABD ‘veto’ ederek geçersiz kıldı. İsrail de tüm pervasızlıkları sergileyerek kan dökmeye, Filistinlileri sürmeye ve yurtlarını işgale etmeye devam etti.

Kudüs, her üç semavi dinde de kutsal olmasına karşın, Yahudiler ve Hıristiyanlar, Kudüs’ün yalnızca kendi dinleri için kutsal mekân olduğunu ileri sürerler ve diğerlerini dışlarlar.

Yalnızca Müslümanlardır ki, ilk kıbleleri olan Kudüs’ü, hem kendileri için ve hem de diğer din mensupları için kutsal mekân bilirler ve öyle davranırlar.

İsrail, Mescid-i Aksa’yı bile yıkıp yerine Süleyman Mabedi’ni inşa etmek istiyor. Bunun için de yıllardır sürdürdüğü sözde arkeolojik çalışmalarla caminin altını oyuyor.

Ağlama duvarının önündeki Yahudi erkeklerine dikkat edin; hepsinin saçları uzundur. Bunun sebebi, kıyamette zorlanan Tanrı’nın (!), bugünün öncesinde dünyaya gelip, has kulları olan Yahudileri saçlarından tutup semaya (sözde kendi katına) çekecek ve kıyamet dehşetinden kurtaracak olmasıdır.

Yazının Devamını Oku

Bize biçilen rol!

Batı, bizi sözde içine alarak (NATO’ya dahil ederek ve sözde demokrasiye geçirerek) kendisine uydu yaptı. Eğitimimizden savunmamıza kadar hemen her şeyimizi kendileri belirledi, bize de dikte ettirdi.

Evet, NATO, komünizm tehlikesine karşı kurulmuştu lakin koruyucu ve kollayıcı postuna bürünen, başta ABD olmak üzere, Batılı ülkelerden bizi kimin koruyup kollayacağını düşünememiştik.

ABD bizi Sovyetler’den koruyacaktı ama ABD’den ve diğer NATO ülkelerinden bizi kim koruyacaktı?

Bunu düşünemediğimiz ve karşı önlemlerini almadığımız, alamadığımız için, NATO’nun ileri karakolu olmaktan başka bir işlevimiz olmadı.

Ne insanımızı istediğimiz şekilde yetiştirebildik ve ne de teknolojimizi ve özellikle savunma sanayimizi kurup geliştirebildik. Düşünebiliyor musunuz, koskoca devletimizin Kırıkkale silah ve mühimmat fabrikasında, yalnızca beylik tabancası üretebiliyorduk.

Halbuki aynı silahın çok daha gelişmişini, Karadeniz’in dağındaki Memiş Usta, kendi mütevazı imkânlarıyla ve eğeyle yapabiliyordu.

Bize reva gördükleri mahut parlamenter sistemle, havanda su dövdürdüler ve bizi adeta mankurtlaştırdılar.

Bize uygun bulup, uygulattıkları bürokratik sistemi, Fransa, vaktiyle Afrika’daki sömürgelerine tatbik ettirmiş; sonuçlarını, gayri insani bulduklarından vazgeçmişler.

Bu bürokrasiyle bir adım atabilmenin, bir şey keşfedebilmenin, geliştirmenin ve hatta bir yanlışı düzeltebilmenin imkân ve ihtimali yoktur.

Yazının Devamını Oku

Bin aydan değerli gece!

Salgınla birlikte, bir ramazanı daha idrak ederek, kutlu geceye (Kadir Gecesi) kavuştuk.

Malum ramazanın sonu bağışlanmaktır. Bağışlanmanın şahika noktası da bu mübarek gecedir ve onu takip eden Ramazan Bayramı’dır.

Allahü Teala büyük peygamberlerden Musa aleyhisselama, Tevrat’ta şöyle buyurur: ‘Ey Âdemoğlu! Seni kendim için, eşyayı (bütün âlemleri - her şeyi) senin için yarattım. Kendim için yarattığım (kendini) şeyi eşyaya kurban etme!

İşte insanoğlunun yaratılış sırrı! İnsanın mutluluğu da, mutsuzluğu da bu cümlede gizli.

Bunca keşfine rağmen insanoğlu mutlu olamıyor. Neden? Çünkü yaratılış gayesinden saptı, yaratılış hikmetini yitirdi. Eşyayı, olay ve hadiseleri hükmü altına almak için yaratılan insan, eşyanın hükmü altına girdi. Kendini olay ve hadiselerin akışına bıraktı; rüzgâr ne yönden eserse, kendini onun yönüne bıraktı.

Böylece insan, kendisinin başıboş bırakıldığını (bırakılacağını) zannetti.

Halbuki hiç de öyle değil; manasız ve sebepsiz yaratılan hiçbir şey olmadığına göre, bu denli mükemmeliyette yaratılan kendisi, manasız ve sebepsiz olabilir mi?

Allahü Teala, en üstün yaratılışta var ettiği kullarını (insanoğlunu) çok sevdiği ve onlara çok acıdığından, onları, günahlarından arındırmak, temizlemek ve bağışlamak için hususi zamanlar tayin etmiştir.

Kıymetli zamanların en değerlisi, bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi’dir. Ki, o gece, insanlığın kurtuluş reçetesi olan Kuran’ı Kerim indirilmiştir.

Yazının Devamını Oku

Şehirlere ihanet edenler!

Sanayi, sanayi deyip çırpındık lakin sanayi bölgelerimizi tarıma elverişli mümbit ovalarda kurduk. Hangi kafaya hizmet ettiysek; aynı verimli ovaları, çoktan imara açmıştık.

Yerleşim alanları genişledikçe, insanlar fabrikalarla iç içe yaşamaya başladı. Öyle yerleşim yerleri var ki, havasını soluduğunuzda zehir soluduğunuzu hissedersiniz.

Ve soludukça, yavaş yavaş ölürsünüz.

Bu tesisler için gerekli altyapıyı yapmadık, zehirli atıkları en yakındaki dere, nehir, göl ve denizlere akıtmayı marifet bildik.

Milyarlarca yıldır, güneş, dünyamızı aynı şekilde ısıtmakta olmasına karşın, hiçbir zaman küresel ısınma olmamıştı. Ne zaman ki insan denilen ‘canavar’ dünyanın idaresini eline aldı ve doğayı çığrından çıkardı, küresel ısınma oldu ve dünya gitgide yaşanmaz hale geldi.

Dünya üzerindeki tüm olumsuzluklar, insanoğlunun açgözlülüğünden ve doyumsuzluğundan kaynaklanmaktadır.

Etrafınızdaki hemen her işkolundaki bir kısım doyumsuz insanlara dikkat edin; daha, daha derler, dünyanın, dünyalığın peşine ölümüne koşarlar, koştuklarıyla kalır, kavuşamadan ölüp giderler.

Muhteris (aşırı tutkuları olan) insanın gözünü ancak toprak doyurur!

Düne kadar suyunu içtiğimiz Sakarya Nehri’nde bugün balık yaşayamıyor. Neden? Neden olacak; piliç kesim tesislerini nehrin kenarında kurduk, tekstil sanayi tesisinin zehirli atığını borularla nehre akıttık.

Yazının Devamını Oku

Güçlü olmak zorundayız

Netameli coğrafyada yaşayan, onun bedelini ödemek zorundadır. Üstelik ya öder, ya öder!

Nitekim bu denli coğrafyalarda birçok devlet kurulmuş lakin bu devletler tarih sahnesinden silinip gitmiştir.

Her zaman söyleriz, Karadeniz Bölgesi’nin arazisi dik yamaçlardan oluşur. Ova şeklinde düzlük bir yeri yoktur. Dolayısıyla bu arazide her insan yaşayamaz; burada yaşamanın bir bedeli vardır.

Dik arazide ayakta durabilmek bile bir efor ister; boş bulunursan aşağıya yuvarlanırsın.

O yörede yaşayan insanımıza bakın, değişik bir tip görürsünüz. Hırçın, asabi, çabuk hareket eden, her an teyakkuzda, her an tehlikenin gözünün içine bakan ve öyle yaşamak zorunda olan bir insan tipidir bu.

Devletler arenasında Türkiye de aynı konumdadır. Zira burası, bir imparatorluk bakiyesidir ve o imparatorluğu parçalayan müstevlilerin gözleri hâlâ bu coğrafya üzerindedir.

Müstevliler, Sevr projesinden vazgeçmiş değillerdir. Gayeleri, bu coğrafya üzerinde büyük Kürdistan’ı ve büyük Ermenistan’ı kurmaktır. Türkleri, Orta Anadolu’ya hapsedip, İstanbul ve İzmir’i, bölgeleriyle birlikte Türkiye’den ayırmak ve onlara ayrı bir statü tanımaktır.

Bu projeyi dün tatbik etmek istediler, başarılı olamadılar. Zira bu milletin azim ve kararlılığı buna müsaade etmedi. Vermiş olduğu Kurtuluş Savaşı’yla, müstevlilerin bu heveslerini kursaklarında bıraktı.

Aynı plan, bugün de sahnelenmek istenmektedir.

Yazının Devamını Oku

Sıra emeklide!

Alınan ekonomik kararlar sonucunda küçük esnaf (berber, manav, çay ocağı, marangoz vb.) derin bir nefes aldı. Salgın dolayısıyla işleri zaten kesattı; geçim zorluğu içinde kıvranan bu kesime, vergi adı altında, bir de devlet musallat olursa, o devlet sosyal devlet olmaktan çıkar.

Dolayısıyla devletin bizatihi kendisi, anayasal görevini yerine getirmemiş olur.

Mahut salgın, yalnızca küçük esnafı değil, büyük esnafı, işinsanlarını da zora soktu. Gıda sektörünün dışındaki tüm sektörler, az ya da çok darbe yedi. Zira canıyla uğraşan insanlar, zorunlu ihtiyaç maddesi olan gıdanın dışında herhangi bir satın alma yapmadı.

Çok büyük firmalar bile günlerini siftahsız kapattılar, halbuki onların giderleri de aynı ölçüde, büyük orandadır.

Bu arada ıstırabın en büyüğünü çekenler, emekliler olmuştur. Bu emekli kesimi, hele bir de büyükşehirlerde oturuyorsa, durumları içler acısıdır.

Büyükşehirde kirada oturan emeklinin hali ise, tek kelime ile felakettir.

Sadece doğalgaz faturasının 500 lirayı bulduğu bir ortamda, emeklinin geçinebilmesi imkânsızdır. Büyükşehir belediye başkanlıklarını kazanan CHP’li belediyeler, dar gelirlinin yanında olacakları vaadi ile işbaşına geldiler lakin salgın döneminde bile kimsenin gözünün yaşına bakmadan; doğalgaza, suya, toplu taşımaya zam üstüne zam yaptılar.

Hükümet, küçük esnafa nefes aldırdığı gibi, emekliyi de görmeli ve onu içinde bulunduğu sıkıntıdan bir an önce kurtarmalıdır. Emeklinin bayram ikramiyesine yapılan 100 liralık zam yetersizdir; en azından 250 lira olmalıydı.

Bizim milletimiz onuruna düşkündür, öyle bir kısım CHP’liler gibi; bir yandan viski yudumlarken, diğer yandan meydan yerine çıkıp açız, torunuma süt alamadım, diye çığırtkanlık yapmaz.

Yazının Devamını Oku

ABD ve Batı aynaya bakıyor!

Her 24 Nisan’da, boşuna hop oturup hop kalkıyorduk; acaba ABD Başkanı, hakkımızda ‘soykırım’ ifadesini kullanacak mı diye. Daha açık ifadesiyle, ABD Başkanı, tarihi gerçekleri saptırıp iftira atacak mı, diye endişeyle izleyip duruyorduk.

Yeni seçilen ABD Başkanı Biden, seçim vaadini yerine getirdi, Ermeni diasporasına verdiği sözü tuttu ve 1915 Olayları için hem ‘büyük felaket’ ve hem de ‘soykırım’ ifadelerini kullandı.

Kullandı da ne oldu? Hiç!

Birçok Batı ülkesi, üstelik parlamentolarında böyle bir kararı aldıklarında, ne olduysa, bundan böyle de olacağı odur.

Yani hiçbir şey olmayacaktır.

ABD’ye ve Batı’ya söylenecek tek söz; aynaya bakın, gerçek soykırımı da, dehşetengiz vahşeti de daniskasıyla görürsünüz.

Türk’ün tarihinde böyle bir şey söz konusu değildir lakin ABD ve Batı’nın tarihi baştan aşağı soykırımlarla doludur.

ABD’nin, daha dün; Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombalarıyla 220 binden fazla kişi öldü. ABD’nin yurt edindiği yerde yaşayan Kızılderililer nerededir? Kızılderililer açlıktan ölsün diye önce, 65 milyon bizonu öldüren ve ardından 70 milyon Kızılderili’yi katleden ABD mi dünyaya insanlık dersi verecek?

İşin içyüzünü Ermenistan’ın ilk başbakanı

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI