GeriFerhan İSTANBULLU TOY Fest başladı!
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

TOY Fest başladı!

Hayat adına kasvetli, İstanbul sanat sahnesi içinse inadına umut dolu gelişmelerle dolu zamanlar geçiriyoruz. Alternatif, yeni nesil tiyatro oyunlarını sevenlerin hemen bağrına bastığı genç Toy İstanbul tiyatro inisiyatifi, şimdi de şehre bir mini festival armağan ediyor.

Tiyatro, Oyunculuk ve Yazarlık gibi farklı sahne sanatları disiplinlerini bir araya getiren Toy İstanbul’un festivali Toy Fest’i, kurucu direktörlerinden Cengiz Temel anlatıyor.

**Öncelikle Toy'un yola çıkış hikayesinden kısaca bahseder misiniz?

Toy İstanbul daha ilk sezonunu bitirmiş genç bir sahne… Biz Toy’u kurarken herhangi bir tekkeleşmeye gitmeden bütün bağımsız tiyatrolara ve sahnesiz sahnelere destek olmak istedik. Bu tiyatroları ve oyunları iyice duyurmak ve seyirciyle buluşturmaktı, maksadımız. Ayrıca kapanan tiyatrolara da sahne olmayı amaçladık.

TOY Fest başladı

**Bağımsız tiyatro gruplarını, oyunlarını tek bir çatı altında bir araya getirmek, ahenkli bir program yaratmak kulağa hayli güç geliyor. Metodonuza dair ne söyleyebilirsiniz?

Buradaki temel nokta, ortak bir dil bütünlüğüne sahip, derdine inandığımız, katıldığımız oyunları ve metinleri göz önünde bulundurarak seçimler yapmak. Aslında Toy İstanbul’un mottosu oldukça net, yalın: Bağımsız tiyatrolara, sahnesiz sahnelere destek olmak için yola çıktık.

**Henüz birinci yılınızı doldurmadan Toy dağarcığına bir de tiyatro festivali eklediniz. Festivali oluşturmada temel motivasyonunuz ne oldu?

Toy İstanbul var olduğu sürece her Mayıs ayında yapmak istediğimiz bir festival, Toy Fest. Şu an birincisi gerçekleşiyor. Biz sezonu açmamızdan bu yana 24 oyuna ev sahipliği yapmışız. Bu zaman zarfında bizi destekleyen ve sezonda da bizimle olan bütün oyunlardan bir seçki aslında bu festival. 27 Mayıs’a dek her gece farklı bir oyun izlemek mümkün.

**Toy İstanbul serüveni devam ederken hiç sizi şaşırtan, farklı bir bakış açısı geliştirmeye yönlendiren deneyimler yaşadınız mı?

Genellikle seyirci ve oyun günleri beni şaşırttı diyebilirim. Meğer oyunların da kendi içinde bir fısıltı gazetesi varmış! Eğer bu doğru işlerse hiç olmayacak bir günde salon dolabiliyor. Bir de hep son dakika durumu var; gün içinde bilet sayısı bizi hiç tatmin etmezken son 2 saat içinde bir anda kapalı gişe olabiliyorsunuz. Aslında herşey her an hep sürprizli.

**Avangard oyunlar sadece kendi izleyicisi ile mi buluşuyor? Yoksa sizce artan bir ilgi mevcut mu?

Avangard tiyatroların sayısında eskiye göre bayağı bir artış var. Seyirci tiyatroda yenilik ve değişik anlatımlar istiyor. Bunun için yeni Türk yazarlar ve yönetmenler yetiştiriliyor: Yeni Metin Yeni Tiyatro gibi. Biz de oyunlar geldiğinde elimizden geldiği kadar seyirciye duyurmaya çalışıyoruz.

TOY Fest başladı

**Geçen mevsimde Toy İstanbul sahnesinin öne çıkan oyunlarını sorabilir miyim?

Dediğim gibi 20 küsür oyuna ev sahipliği yapmışız. Bütün oyunlar kendi içinde biricik ve çok değerli. Toy İstanbul tüm bu oyunlara ev sahipliği yaparken arada kendi prodüksiyonu da yapmayı başardı. Kemal Hamamcıoğlu'nun yazdığı Bahar Kerimoğlu'nun yönettiği ‘Kaplan Sarılması’nda Şebnem Bozoklu ve Kerem Fırtına rol aldılar. Bizim için çok heyecan verici bir deneyimdi, bu. Sonra Meltem Cumbul’un yönettiği oyun ‘Blu’.. ‘Çıkmaz Sokak Çocukları’ ve ‘Yuva’, ‘Medet’, ‘Tesir’, ‘Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin’, ilk aklıma gelenler… Bu oyunlar da prömiyerlerini Toy İstanbul'da gerçekleştirdiler. Fakat dediğim gibi bütün oyunlar kendi içlerinde çok değerli çok özverili ve çok emek sarfedilen projeler… Festival sürecesinde her gece farklı bir oyun izlemek mümkün. Cuma akşamları ise kendi prodüksiyonumuz olan ‘Kaplan Sarılması’ var. 27 Mayıs’a dek süren festival boyunca seyirciler oyunları 35 liradan izleyebilecekler.

**Sonbahar için şu an anabileceğiniz sürprizleriniz var mı?

Birçok yeni oyun ve yeni atölyeler olacak. Şimdilik sürprizli kalsın. Bir süre sonra sosyal medya hesaplarımız üzerinden duyurumlarına başlayacağız.

X

İstanbul’da Eylül’e hazır mısınız?

Eylülde şehrin renklenecek sanat ajandasını heyecanla bekleyen sanatseverlere farklı sürprizler, belli ki açılışını İstanbul Bienali ile aynı tarihlerde yapacak olan Contemporary İstanbul Sanat Fuarı’ndan geliyor.

Tarih, 14- 17 Eylül. Tüm tatil fasılaları atlatılmış, çocuklar okullarına yerleştirilmiş, nihayet hareketli günleri, sosyal kelebekliği özleyen ‘urban’ şahsiyetler bıraktıkları yerden şehrin gündemini oluşturmaya başlıyor.  ‘Okula dönüş’ teması okullu yıllar pek gerilerde kalsa bile her Eylül’de benim de aklımda... Sonbaharda şehrin keyfini çıkarmanın, özlenilen şehirle buluşmanın en keyifli şekliyse bence sanatla yapılacak her türlü buluşmadan geçiyor.

Contemporary Istanbul da bu yıla özel Eylül’de organize edilerek şehrin Bienal açılışıyla gelen yoğun ve keyifli sanat gündeminin bir diğer ayağı olacakmış.

12. Contemporary Istanbul (CI) için Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli bize fuarla ilgili şunları anlattı:

CI’nın bu  12. edisyonunda 20'den fazla ilk defa katılan, toplam 73 galeriden yaklaşık 1,500 sanat eseri sergilenecekmiş. Bu yıl Amerika, İngiltere, İsviçre, İspanya, Fransa, Romanya, İran, İsrail, Çin gibi ülkelerden gelen 42 yabancı galeri fuarda yerini alıyormuş.

İstanbul Kongre Merkezi ve Lütfi Kırdar Rumeli Salonu’nda düzenlenecek fuarda ‘Plugin’in de beşincisi yapılacak. Çağdaş sanatın son dönem en merak edilen işlerinin sunulduğu bu bölüm,  ‘yeni medya’ üzerine. Ali Güreli  ‘Plugin’in CI’un geleceği kucaklayan bir uzantısı olduğundan bahsediyor. Bu yeni medya bölümün yıldızı ise “Natura Nova” başlıklı özel sergi… Plugin bilim ve teknolojinin kesişim noktasında yer alan güncel sanat eserlerini sergilemeye adanmış bir özel bölüm. “Natura Nova” sergisiyle yeni medya sanatının bugünün ve geleceğin dünyasına dair sorularını ve cevaplarını ortaya koymayı hedefleniyor. Seçkinin tüm işleri doğa temsilinin tam olarak nasıl bir şey olması gerektiği sorusuna sanatçısının yeni ve kendine has cevabını ortaya koyacak.

CI’un bu yıla özel önemli bir yeniliği de fuarın mimari konsept tasarımının dünya çapında başarılı projelere imza atmış, ödüllü mimarlık firması Tabanlıoğlu Mimarlık tarafından kurgulanıyor olması… CI bu yıl açık havada yer alan kamusal alanlara gönderme yapacak bir sürpriz mekan karşımıza çıkacak. Tabanlıoğlu Mimarlık fuar alanını ‘bir kent parkı’ çeşitlemesi olarak kurguluyormuş. Yapay  park formunda düzenlenecek fuar iç mekanı, aynı zamanda etkinlik sırasında açık havada heykellerin sergileneceği fuar alanına bitişik Sanatçılar Parkı’nın da bir uzantısı olarak da ele alınacakmış. Buradan ayrıca bölgenin en sevdiğimiz noktası olan nadide ve değerli Maçka Parkı’na bağlantı sağlanacakmış.

CI kapsamında yapılacak bir diğer önemli sergiye geldi sıra: Beşinci Element… Tabanlıoğlu Mimarlık’ın CI 2017 mimari konsept tasarımından hareketle Sanatçılar Parkı’nda gerçekleştirilecek olan Beşinci Element heykel sergisinin küratörlüğünü Prof. Hasan Bülent Kahraman üstleniyormuş. Ali Güreli bu projeyle İstanbul’da bir park alanında ilk defa çağdaş heykel sergisi gerçekleştirdiklerini vurguluyor.

Bir de fuarın her yıl tekrarlanan bölümleri var.  CI Dialogues gibi… Bu senenin konusu “Hareket” konusunu sanatsal bakış açısıyla ele alacak. Konu, insanın günlük hayatının çekirdeğini oluşturan Teknoloji, Mimarlık, Gıda gibi farklı disiplinlerin ilişkisinde tartışılacak. Programa konusunun önde gelen isimleri davet edilerek; akademisyenler, mimarlar, sanatçılar ve profesyonellerle, çağdaş sanatın güncel durumu, diğer yaratıcı endüstrilerle ve hatta günlük yaşamla olan ilişkisi tartışılacakmış.

Yazının Devamını Oku

Kilim formunda sanat

Belkıs Balpınar, geleneksel kilim ve halı sanatımız konusunda nice yıl öğrenci yetiştirmiş, çalışmış, yayınlar yapmış; dünyaya dönük çağdaş kişiliğini eserlerine de yansıtmayı başarmış bir isim. Kendisi yaşadığı ve ürettiği yer olan Bodrum’da; Casa Dell’Arte’de açtığı sergiyle bu yaz yine gündemdeydi.

Önceleri –modern kilim- tabiriyle açıkladığımız kilimlerini bugün kendisi –artkilim- tabiriyle anlatıyor. Bir görenin aklında hemen yer edinen, kilim deyince canlandırdığınız klasik imajı yerle bir eden bu sanat eserlerinin hayranlarındanım. Balpınar ustayı daha iyi tanımanızı istedim,  o yüzden sizi kendi sözcükleriyle baş başa bırakıyorum.

 

‘Artkilim’ üzerine…


Çoğunlukla renkli yün iplerle desenlerin oluşturulduğu dokumalara ‘kilim’ denir. Ama benim çalışmalarımın geleneksel Anadolu kilimleri ile dokuma tekniği dışında hiç bir benzerliği yok. Kilim motifleri asırlar boyunca anneden kıza motif motif aktarılırken zaman içinde çok ufak değişikliklerle olgun bir hale gelirler, onlar üzerinde fazla değişiklik yapamazsınız. Zaman içinde bir dere içinde ya da sahilde yuvarlanıp şekillenmiş taşlar gibi onlar üzerinde oynarsanız bozarsınız. Ben bir sanatçı olarak kilim dokuma tekniğini kullanmış olmama rağmen tamamen yeni bir tekstil ‘dokuma’ sanatı ürünü ortaya çıkartmaya çalışıyorum.

 

Nasıl başladı?

 

Yazının Devamını Oku

Mat irade

Yolu Alaçatı’ya düşen ve en çok mekanlar için alışverişi sevenlere Atölye Terracota’yı takdimimdir.

İnstagramda gezinerek kaybettiğim(!) zamanlarda çokça seramik/porselen sanatçılarının işlerine takıldığımı farkettim. Çevrede ne çok insan boş zamanlarını ilgili atölyelerde değerlendiriyormuş meğer; bu işi profesyonel ölçekte yapmaya davrananların sayısı nasıl da artmış!

 

Atölye Terracota da Alaçatı’da kurulmuş bir atölye. Yalın, mat boyalı, tabanının minik bir tomurcukla sağlamlaştığı, bulunduğu  alanı yalınlığına rağmen iddasıyla, tokluğuyla dolduran tasarımları çok ilgimi çekiyor. Boya tekniklerine, kaselerin çağdaş sanat eserlerini andırmasına, markanın alametifarikası gibi görünen tabandaki o unsura ve görsel dilinin hiç de ‘bizden’ olmamasına bayılıyorum. Yaratıcısıyla iletişimim böylece başlıyor.

 

Kurucu Gül Alper, çocukluğundan bu yana çamurla oynamayı sevdiğini anlatıyor: “Bu  oyun zamanla önce kendimi ifade etme biçimim sonra da en büyük hayalim oldu. Sadece çamurdan, seramikten, renklerden bir dünya kurmayı düşledim uzun süre…” Hayatın içinde bir nokta gelmiş, kendini o hep hayalini kurduğu sahil kasabasında bir atölye kurmayı gerçekleştirirken bulmuş. Tabii, aynı rüyayı gören bir eşinin olması, avantaj...  ‘Böylece Alaçatı’ya taşındık..’ cümlesi ise açıkçası beni şaşırtıyor. Kafamda Alaçatı’nın yazlık şöyle bir resmi var: daracık, pek de uzun olmayan bir caddede dipdibe yürürken mütemadiyen çekirdek/dondurma yiyenler, sıkışık lokantalar…. Gül Alper ise aksi görüşte: ‘Beni besleyen birçok unsur kış mevsimi gelince, aslına; küçük köy haline geri dönen Alaçatı’da var.’ Benim bir yaz kabusu diye tanımladığım insan seli, anlaşılan Alper’in atölyesinde keyifli bir kalabalığa dönüşüyor. Gelen müşterilerle, misafirlerle dolan dükkanı, atölyenin alt katında. Kışları ise üst kata kapanıp üretme zamanı, Gül Alper için.

 

Kendini tasarımcıdan çok zanaatkar olarak tanımlayan Alper ile ben de aynı fikirdeyim. Teknik olarak modern metodlardan vazgeçmeden fonksiyona ve yalınlığa odaklanan tasarımlardaki ürünlerinin hem birlikte hem de tek başlarına kullanılabilmelerine önem veriyor. Yüksek pişirimler ve mat sırlar tasarımları özel kılan, o sanat objesi kıvamını veren zanaatkar detaylar. (Bence özellikle de pudra tonlarındaki ve siyah çalışmalarında…) Alper bir de hafif tasarımlar yaratmaya özen göstermiş. Bunun insanlar için bir tercih nedeni olduğundan bahsediyor.

 

Yazının Devamını Oku

Hedef yeryüzü!

Nerede durduğunun tanımını iyi yapan ve işine yerel değil global bir gözle bakmayı beceren markaların hikayeleri bana ilham veriyor. Mehry Mu gibi…

İlk gününden serüvenine şahit olabildiğim markaların başarılarını sevinçle takip ediyorum. ‘Fatima’nın Eli’ deseni ile süslediği çantaları gün ışığına çıktığı gibi patlayan, ikat astarları kullanmasıyla bizden moda meraklılarını Kapalıçarşı ile barıştıran Güneş Mutlu’nun çanta markası Mehry Mu da onlardan biri. Her yıl ürün dağarcığına yenisini eklemekle kalmadı Mutlu; öğrendik ki ilk günden beri yurt dışından gördüğü talebi şimdi çok sağlam temellere oturtmuş. Londra’da Browns gibi ‘moda ve perakende dünyasının Mekkesi’ sayılabilecek adreslerden birinde artık Mehry Mu’ya da yer ayrılmış.

 

‘Londra her zaman hedefinde olan şehir miydi’ diye soruyorum Mutlu’ya. Açıkçası beklediğim kadar keskin bir ‘evet’ yanıt almıyorum. İlk başta Paris’te de moda fuarlarına katıldığını ama marka konumlaması yüzünden kendine uygun bulmadığını anlatıyor. Ölçek bakımından muhteşem bir pazar olan Amerika’yı da yokladığını ekleyerek.... ‘Londra’nın gündeme gelmesi biraz da masalsı bir gelişmeyle mümkün oldu’, diyor Mutlu. Bilenler bilir; dünyanın en sevilen kozmetik markalarından birinin sahibi olan Joe Malone sadece ürünleri yüzünden değil, marka yaratma konusundaki başarısıyla da parmakla gösterilen bir girişimci. Mutlu 3 yıl evvel -bu pazarlama derslerine konu olan markanın kurucusu- Joe Malone ile bir araya gelmesiyle Londra kapılarının profesyonel olarak açıldığını anlatıyor: “O ilk günün hasatını toplamam 3 yıl sürdü, böylece sebatın önemini de anladım. Öncesinde de Londra'da özel müşterilere trunk show’lar yapıyorduk ve bir kitlemiz vardı ama çok net bir varlığımız yoktu. Jo Malone ile işbirliğinin ardından çok daha stratejik adımlar attım ama Londra süreci hayatımdaki tüm başlangıçlarda olduğu gibi aslında tesadüfi gelişti.”

Londra’nın en sofistike alışveriş noktalarından Browns online alışverişte de önde gelen bir lüks alışveriş platformu. Peki, Mehry Mu’nun ürün gamı içinde neleri mi seçmişler? Hayranı bol Fey box serisi ile uğurlu hayvan figürleri ve bitkilerin kullanıldığı Mutopia koleksiyonunu… Malzemelerden kadife ve hazeranlı Fey çanta favorileri olmuş. Bir de Fey Box'ın mini modeli de ilk kez Browns’da görücüye çıkmış.

 

Mehry Mu fetihlerinin ikincisi de ABD istikametinde… Satın alma adedi bakımından ülkenin belki de en iddialı alışveriş merkezi olan Bergdorf Goodman’a girmenin bir rüya olduğunu şimdi anladığını söylüyor Güneş Mutlu. “Senelerce yılmadan en iyi yerlere girmek için çalışırken insan hepsine eşit uzaklık ve yakınlıkta hissediyor kendini. Ama konu efsanevi Bergdorfs olunca gerçekten bir an durdum ve gurur duydum. Browns ve Bergdorfs'u ayrıştırmak kolay oldu çünkü Fey box dışında ikisinin seçimleri farklıydı. Amerikalılar’ın kullandıkları renler ağırlıklı olarak daha nötr ve garantili renklerdi. Browns ise daha çok renk kullandı ve hareketli bir kış siparişi vermiş oldu” diye anlatıyor.

 

Yazının Devamını Oku

Yer sofrası ile gelen ‘Şükür’

Bu yaz en keyifle mesai harcadığım proje, Atelier Marvy için küratör Döne Otyam ile birlikte kurguladığımız sergiler oldu.  Atelier Marvy, İzmir yakınlarındaki Kesre Koyu’nda hayata geçmiş bir resort otel olan Club Marvy’nin sanat mekanının adı.

Atelier Marvy’de karma ve solo sergiler ile bir de misafir sanatçı programları düzenleniyor. Atölye alanı diye tarif edilebilecek bu bölümde sanatçı belli bir süre Club Marvy’de yaşayıp üretimini gerçekleştiriyor. Hakan Kırdar’ın ürettiği ‘Şükür’ adlı eserin de anavatanı bu sayede Atelier Marvy oldu. Ağustos’un ortasına dek görülebilecek bu özel çalışmada sanatçı neredeyse tüm galeri alanının zeminine yayılan ve tarhana ile tutkaldan ürettiği hamurla bir Ege rüyasını hayata geçirdi. Bölge kültürünü temsil eden nice ayrıntı, kavim, canlı, lisan; bu simgesel anlatımda yerini buluyor ve gösterişli bir halıya dönüşüyor.

Fotoğraflarından ne denli etkileyici bir çalışma olduğunu anlayacağınızı düşündüğüm projeyi en doğrusu sanatçının kendisinin anlatması diyerek sözü Hakan Kırdar’a bırakıyorum:

 

-Öncelikle yer heykeli kavramından konuya girelim. Neden bu medium ile  çalışmayı tercih ettiniz?

 

Yer heykeli, bastığımız zemini kullanan, oldukça büyük boyutlu, enstalatif nitelikli ve daha çok sergilendiği mekana özgü üretilen (site specific) heykel işlerini tanımlamak için kullanılan bir terim. Eserin konusu ve içeriği bu anlatımı ve aktarım aracını gerektirdiği için seçtim. ''Şükür'' işi konusu gereği bir yer sofrası ve halı formunda tasarlandı. Üretimim de bu şekilde gerçekleşti.

 

Yazının Devamını Oku

Afrodisias, nihayet!

Geçtiğimiz ay Polonya’da gerçekleştirilen UNESCO 41. Dünya Miras Komitesi toplantısı sonucu Afrodisias Arkeolojik Alanı'nın UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne kaydedilmesine karar verildi. 

Görüp de büyülendiğim Afrodisias'tan, ekipçe çalışmalarında yürekten etkilendiğim bir işten bahsetmek istiyorum bugün. Geyve Vakfı’nın yıllar süren çabasının karşılığı nihayet alındı; Ara Güler’in bir tesadüf eseri keşfettiği Afrodisias zenginliğimiz dünya arkeoloji almanağında hak ettiği yeri buldu. (Bu arada Türkiye’den Çatalhöyük, Efes, Bergama, İstanbul tarihi yarımada, Nemrut, Göreme de daha Dünya Mirası Listesi’ne alınmış zenginliklerimizden. Afrodisias ile ülkemizden bu listeye giren kültürel ve doğal varlıkların sayısı 17’ye yükselmiş oldu.)

Gelelim geçen sene sayelerinde Afrodisias’ı keşfetme şansını bulduğum Geyre Vakfı’na… Vakıf 1987 yılından beri faaliyette. Başlıca yola çıkış maksatlarını  ‘Afrodisias için kazı heyetine maddi destek bulunması, Afrodisias’ın adının daha çok duyurulması için çalışılması, Afrodisias’taki eserlerin teşhirine imkân veren mekânlar yaratmak’ olarak tanımlayan, gönüllü bir grup Geyre Vakfı. 2010 yılından bu yana Afrodisias’ın UNESCO Kültür Miras’ı listesinde yerini alabilmesi adına çalışmalarını yoğunlaştırmışlar. Bu konuda Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün sorumluluğu altında Kültür Bakanlığı ile dirsek temasıyla çalıştıklarını anlatıyorlar. 

AFRODİSİAS VE TARİHÇESİ

Bir zamanlar adını ünlü Tanrıça Afrodit'ten alan bu şehir, kutsal bir ibadet yeri olduğu kadar, bir kültür merkezi olarak da alimlerin ve öğrencilerin uğrak yeri olmuş, Hellenistik döneme damgasını vurmuş. Muhteşem iklimi ve bugünkü ziyaretçileri için de en büyük önemi taşıyan mermeri ile ünlüymüş. Bu mermer kolay işlenebilir, yoğun, krem renginde, parlak küçük kristallerden oluştuğundan kolay şekil alıyormuş ve heykel yapımı için çok elverişliymiş. Afrodisias da bu nimetlerden sonuna dek yararlanmış; kurulan heykeltıraşlık okulu sayesinde 600 yıldan uzun bir süre, var olan en önemli heykeltıraşlık merkezi olarak tanınmış. Müthiş bir deprem şehri sonlandırana kadar...

Halen sürmekte olan kazıların başlangıcı 1961 yılına tarihleniyor. 60 yaşında vefat eden arkeolog Kenan Erim' tüm kariyerini buraya adamış. Kendisinin mezarı da gölgeler arasında Afrodisias'ın bir köşesinde saklı.

AFRODİSİAS'IN KEŞİF HİKAYESİ

Yazının Devamını Oku

Cool alarmı!

İstanbul’un tarz sahibi mağazalarında karşıma çıkan Oopscool koleksiyonu esas gücünü çarpıcı desenlerinden alıyor.

Mühendislik eğitiminin üstüne hazır giyim devi bir şirkette uzun yıllar çalışmaya, oradan kendi markasına yaratmaya uzanan hareketli bir kariyer... Oopscool’un yaratıcısı Pınar Uçar Gül belli ki hayli yoğun geçen bu dönemi böyle özetliyor: “Gülden ve Yılmaz Yılmaz (Koton) ile uzun yıllar yan yana çalışmak çok büyük bir şanstı. Böylece Bora Aksu for Koton gibi değerli projelerin tasarım, üretim ve satış değerlendirme aşamlarında yer alabildim. Bu sürede tasarım ve marka yönetimi ile ilgili eğitimler aldım, ancak işin hem tasarım hem analitik tarafında çalışırken mühendislik eğitimimin faydasını da yadsıyamam” diyor.

 

Çok az kişinin geriye bakıp söyleyebileceği bir şeyi; şu an tekrar dünyaya gelse yine yapmak isteyeceği işlerle meşgul olduğunu söylüyor. 2012 yılında kendi markası Oopscool’u kurmasının arkasında Koton’un kurucu ortaklarından Yılmaz Yılmaz’ın azımsanmayacak desteği var. Koleksiyonu inceledikçe markanın bir hazır giyim koleksiyonundan farklı bir tavırda seyrettiğini farkediyorum. Bu marka esas gücünü şaşırtıcı, azametli desenlerinden alıyor. Pınar Uçar Gül “Oopscool bir desen markası çünkü desen benim oyun alanım ve onu tasarlarken yaratıcılıkta ve şaşırtıcılıkta sınır yok” diyor: “İyi bir desen bence tıpkı ipek bir gömlek gibi gardrobunuzun klasiğidir, onu yıllar sonra torunlarınız bile severek giyebilir mottosuyla ilk koleksiyonu ortaya çıkardık. Bugün markaya dair en hoşuma giden geridönüşlerden biri, insanların etiketine bakmadan tasarımlarımızı tanıyor oluşları” diyerek bu tespiti güçlendiriyor.

 

Yeri gelmişken bu yaz koleksiyonlarındaki desen ailesinin teması ''Tropic Art Deco''… Gözümüzün önüne getirelim: Kocaman palmiyeler, muz ağaçları, ananaslar ve bu desenlere eşlik eden  gösterişli bir yandan da cool bir kadın… Bali'nin en gösterişli otellerinden birinde Oopscool kimonosunu giymiş martinisini yudumluyor, akşam da Oopscool gece elbisesiyle dans ediyor.... Pınar Uçar Gül, “İşte bu duyguyla ortaya çıktı koleksiyon, o kadın için desenler yaptık. Palmiye, ananas, kaktüs gibi ikonik dokular başka koleksiyonlarda da sıkça karşımıza çıksa da biz Oopscool'un farklılığını bilinen sembolleri şaşırtıcı hale getirerek ortaya koymaya çalışıyoruz” diyor.

Gelelim koleksiyonun bence kare ası parçalarından olan kimonolara…Ki Türk kadınlarının yazın en tercih ettiği parçalardan birine dönüşmüştür. Peki, kendisinin kimonunun yükselişine dair görüşleri? “Tropic Art Deco’nun kimonoları da gerçekten çok sevildi. Hatta stoklar bitti bile diyebilirim. Yazın en popüler parçası olduğu kesin. Bence çok amaçlı kullanılıyor olması cazip geliyor. Kimonoların artık davetlerde şık elbiselerin yerine geçtiği de oluyor.”

 

Moda dünyasının takvimi çoktan sonbahara kaymış olduğundan Pınar Uçar Gül’e yeni mevsimin sürprizlerini sormadan geçmeyelim: “Yılmaz Bey ve Gülden Hanımdan öğrendiğim en önemli şeylerden biri nihai müşterinin sesine kulak vermek... Koleksiyonu oluştururken çalıştığımız satın alma müdürlerinin yorumlarına mutlaka kulak veriyoruz; nihayetinde müşteriyle birebir ilişkide olanlar kendileri… Gelen yorumlardan ve hayal ettiğimiz yeniliklerden hangilerini hakkıyla gerçeğe dönüştürebilirsek koleksiyona onlar ekleniyor. Kış mevsiminde de şaşırtıcı eklemeler olacak. Dış giyime yapılacak farklı yorumlar gibi...” 

Yazının Devamını Oku

Meksika, dokularıyla da büyülüyor

Yaz nihayet başladığına göre yeni mevsimin gardroplarında mutlaka olması gereken aksesuarlardan da bahsetmenin zamanıdır.

İş güç-keyif gereği sahil şeridinde bolca vakit geçirince bana kadınların yeni sezon stil seçimlerini gözden geçirme fırsatı da doğdu. Aynı adlı markanın yaratıcısı Beril Koç’un Meksika’da ürettirdiği ‘large’ beden çantalar; zevkli renk seçimleri, kullanışlı modelleriyle modaseverlerin belli ki hemen dikkatini cezbetmiş; plajlarda sokaklarda sık sık karşıma çıkıyor.

Koç çantaları üretme kararını, yurt dışında görüp beğendiği ürünleri burada bulamamasıyla aldığını söylüyor: “Tasarımla ilgili bir geçmişim yok. Uzun yıllar çeşitli sektörlerde çalıştıktan sonra Italiana Çorap sayesinde tekstil dünyasına girdim. Italiana'da internet sitesi ve satışları üzerinde uğraşırken yaptığım pazar araştırmaları sonucu yurtdışında gördüğüm ve sevdiğim birçok ürünün burada bulunmadığını görüp işe giriştim” diyor.

Koç seyahat etmeyi ve orijinal şeyler keşfetmeyi en büyük zevkleri arasında sayıyor: “Bu sayede değişik ve yaratıcı tasarımcılarla karşılaşma ve ürünlerini kullanma şansım oluyor.” Son dönemde Meksika estetiğini yansıtan renkler, dokular, turkuaz taşlar, gümüş de beni etkiliyor; zamanın ruhunu en iyi yansıtan, son dönemde yaza en yakışan dokuların Meksika esintili olduğunu düşünüyorum. Koç da aynı fikirde: “Özellikle Meksika'nın renkleri ve desenleri beni çok etkiliyor. Oradan aldığım çantayı kullandıkça etrafımdakilerin de benim kadar etkilendiğini görünce, Meksika'da yaşayan bir arkadaşımın yardımıyla çantaları ithal etmeye karar verdim” diye anlatıyor.

Renk ve desenleriyle dikkat çeken çantalar, yerel zanaatkarlar tarafından geri dönüşümlü plastikten tek tek elde örülüyormuş. Beril Koç “İşin en zor kısmı bu kadar çekici renk ve desen arasında seçim yapabilmeyi becerebilmek” diyor…

 

Yazının Devamını Oku

Ezber bozan alışveriş sitesi

İnternet alışverişi sözkonusu olduğunda Türkiye’nin genç ve bilgisayar dostu nüfusunun gösterdiği performans şöyle böyle bulunurken, farklı yapılarıyla dikkat çeken yeni alışveriş platformları cesur adımlarıyla dikkat çekiyor.

Alın size Setmoda.com örneği… Bu moda/aksesuar alışveriş sitesinde ürünler alıştığımız gibi tek tek değil, kendi içinde setler halinde satışa sunuluyor. Farklı trendlere yönelik bu ‘paket’ler, modanın o bildik, değişmez kurallarına bağlı biçimde bir araya getirilmemiş. Farklı ruh hallerine, farklı maksatlara göre kombinasyonu yapılan moda ve aksesuar ürünleri, direkt ihtiyacın adı konularak; böylece tüketicinin işini kolaylaştıracak şekilde  sunuluyor. Bu kapsamlı kombinasyonları kim yapıyor derseniz,  hayatımızı hızlandıracak bu ‘setler’,  sitenin tasarım ekibi tarafından hazırlanıyormuş.

Moda kaygısı yüksek bir platform, Setmoda.com… Sezon trendlerine anında karşılık verecek giyim/aksesuar setlerini sürekli bir yenilenme ile sunuyorlar. MNG Holding yatırımı olan sitenin takipçileri ağırlıklı olarak  18-25 yaş arasındaki genç kadınlar. Kurum yetkilileri bu profili  ‘genç, dinamik ve modayı yakından takip eden kadınlar’ olarak tanımlıyor. Sitede üst giyim, alt giyim, dış giyim, iç giyim, plaj ürünleri, ayakkabı, çanta ve aksesuar satışı yapılıyor.

Setmoda.com ekibinin bu tip bir alışveriş sitesi kurmadaki temel motivasyonları, insanın gün içinde bile değişebilen farklı ruh hallerine odaklanmak olmuş. Hepimizin ne giyeceğimizi bilemediğimiz, giymeyi çok istediğimiz bir kıyafeti neyle bir araya getireceğimizi kestiremediğimiz günler oluyor. Setmoda.com hayatın içinde bizim için bir koruma kalkanı görevini de üstlenen giyinme eylemini kolaylaştırmak, akla gelen stil sorularına acil çözümler önermek üzere kurulmuş bir site. Ürünlerin setler halinde hazırlanmasının zaman-dostu kimliğinin yanında sadece gerçek ihtiyaçlara yönelik alışverişi destekleyen bir yönü de var. Bu arada sitenin ürün-fiyat dengesi bakımından da kullanıcılardan olumlu dönüşler aldığı da kulağımıza çalınan bilgilerden…

 

Yazının Devamını Oku

Çıralı’dan sevgilerle

Kent yorgunlarının adını giderek daha çok sayıkladıkları Çıralı beldemizde tam zamanlı hayat kuran bir güzel çiftin hikayesi…

Bu aralar seyyahların dilinden düşürmediği bir belde, Olympos. Civarındaki Çıralı beldesi doğasının güzelliği, tarihi zenginliği ve havasıyla elbette kafayı sıfırlamaya imkan vermesi yüzünden giderek daha sık anılır oldu. Olympos’un yeni sakinlerinden bir çiftten bahsetmek istiyorum bugün ben de… Erdem Şenyer ve Seyran Tanrıtanır, hikayelerine ‘biz iki aşığız’ diyerek başlayıp gönlümü fetheden bir çift.

İstanbul’dan bunalanlar listesinin son iki üyesi. Çıralı’da bir dağın başında tuttukları evlerinde zaman, bitki toplayıp yetiştirmekle geçer olmuş. Giderek dışarıdan alışverişlerinin azaldığını, beraberinde bu bitkilerden daha nasıl yararlanacaklarını araştırmaya başladıklarını anlatıyorlar. ‘Topladığımız bitkiler hastalandığımızda bizi iyileştirdi, doyurdu, soframızda turşu oldu, tozları diş macunumuz, yağları kremlerimiz, sabunlarımiz suları içeceğimiz oldu. Ürettiğimiz her şeyden arkadaşlar, aile, tanıdıklar vs. ister oldu. Sonunda evimiz koca bir atölyeye dönüştü. Bir süre sonra da bu atölye - dükkanımızın ismi doğdu: Herbişi…’

Herbişi markası repertuarında bugün yüzden fazla ürün mevcut. Bir insanın temel ihtiyaçlarını karşılayan çoğu şeyi ürettiklerini anlatıyorlar: ‘Dişimizi florür ve sodyum lauril sülfatla yıkamak istemediğimiz için diş temizlik tozu, sentetik parfümlü sabun kullanmak istemediğimiz için sabun, doğayı kirletmek istemediğimiz için arap sabunu ve deterjan üretiyoruz. Masaj yağları, sivrisineklerden korunalım diye sivrisinek kovucu, bizim ve hayvanlarımızın yaraları iyileşsin diye doğal antibiyotikli kremler yapıyoruz. Ürün portföyümüzde şampuan da güneşte cildimiz harab olmasın diye ürettiğimiz güneş kremi de var. Eh, yaşımız ilerledi diye anti-aging krem de yapıyoruz. Yemeğimizde yağımız şifalı olsun diye yaptığımız ayurvedik ghee’yi tüketiyoruz.  Şeker yemek istemediğimizden stevia yetiştirmek de işlerimiz arasında. Tıpkı pekmez, reçel gibi. Temizlik için sirke, antibiyotik kullanmayalım diye ürettiğimiz kollodiyal gümüş, probiyotik olsun diye kombucha da Herbişi bünyesinde mevcut.‘

Bir dönemdir iyi yağları bolca tüketmeyi (Canan Karatay’ın kulakları çınlasın) beslenme tertibime dahil etmeyi başardım. Sabahları çörek otu yağı içiyorum, zeytinyağı tüketim miktarım ise dostların alay konusu, hindistan cevizi yağını kahveye de sebze suyuna da ekliyorum. Eksperleri bulmuşken bu konuyla ilgili görüşlerini merak ediyorum. Seyran Tanrıtanır ‘Biz de güne yağ içerek başlıyoruz. Soğuk sıkım yağlar modern çağ insanlarının kurtarıcıları olabilirler. Bir bitkinin bütün özellikleri, canlılığı,  -eskilerin deyimiyle ruhu- yağlarında. Çörek otu, keten tohumu, kendir tohumu gibi baz yağları multivitamin hapları yerine kullanabileceğiniz gibi saf uçucu yağları da aromaterapik etkileriyle ciltten yedirerek şifalanabilirsiniz’ diyerek beni yönlendiriyor: ‘Cildimiz vücudumuzun en büyük organı ve milyonlarca gözenek denen mikro ağızdan oluşmuş. Vücudumuza sürdüğümüzle yediğimiz arasında hiçbir fark yoktur diyerek kremlerimizi, sabunlarımızı, yağ karışımlarımızı saf, yenilebilir baz yağlar ve saf uçucu yağlardan üretiyoruz. Raf ömrünü uzatmak için katkı, koruyucu madde kullanma ihtiyacı duymuyoruz. Az ama sık üretiyoruz’ diyor. Çıralı’dan topladıkları hücre yenileyici yoğurtotunun yağıyla yaptıkları yüz kremi, arganlı göz kremleri beğenilen ürünlerinden. Çok yakında yüz kremi, göz kremi, katranlı, propolisli akne, egzema kremimiz, bebek yağı ve masaj yağları çıkaracaklarının haberini de veriyorlar. Ürünleri özellikle doğal ürünler satan büyük şehir eczanelerinde satılmaya başlayacakmış.

Yazının Devamını Oku

Bohem resort otel

Deneyimli gezginler otel tercihlerini giderek bulunduğu bölgeye saygılı, zevkli bir yalınlığın sıcaklıkla bir araya geldiği ortamlardan yana yapıyor. 

 

Politik iklim, genel haleti ruhiye ne seyirde olursa olsun, her yaz başının konusu yeni mekanlar, yeni tatil keşifleri.

Ben de bu satırları size ilk kez tanıdığım bir beldeden; Özdere’deki Kesre Koyu’ndan yazıyorum.

Mekan, henüz açılan Club Marvy. Kendilerini Türkiye’nin bohem karaktere sahip ilk resort oteli olarak tanımlıyorlar.

Yazının Devamını Oku

Seramikle gelen... 

İkinci hayat hikayeleri hep ilgimi çekiyor. Bu satırları okuyan gençler için, tren kaçtı diye dertlenen yaşını başını almışlar için de olumlu etkisi olduğunu, örnek teşkil ettiğini düşünüyorum; meslek seçiminin hep hayatın en önemli kararı diye algılanmasından sebep, özellikle bizim kuşakta kendine uygun eğitimi almamış, pişman olmuş fertler çoktur. Ben de onlardan biriyim.

Bugünün misafiri seramik sanatçısı Fikret Parlak ise tam da yukarıda demografisini paylaştığım (!) gruba giren biri değil aslında. Keyifle geçen, iyi hatırladığı bir mühendislik kariyeri olmuş kendisinin. Ayrıca, biliyorsunuz, mühendis bakış açısının hayatın farklı alanlarında, türlü iş ortamında da başarıya ulaşmada artı olduğundan bahsedilir. Sanırım sadece seramik tasarımlar yapmanın ötesinde Büyükada'daki ev/atölyesinin bahçesinde Parlak'ın dört başı mamur bir seramik fırını inşa edebilmesinin sırlarından biri de bu mühendis kimliği. Sanatçının seramik kutularının, balık figürlerinin, kendine özgü kişilikleri yansıtan insan heykellerinin meraklıları giderek artıyor. Bu şehre bir gıdım mesafede pek keyifli işler üreten sanatçının işlerine bence giderek daha aşina olacaksınız. Tanışma faslı için de aşağıdaki röportajı okumanızı tavsiye ediyorum. 

Seramikle profesyonel olarak ilgilenmeniz nasıl gerçekleşti?

Seramik ve özellikle Türk çinisi hep sevdiğim ve ilgilendiğim bir sanat dalıydı. Sonradan ustam olacak ünlü çini sanatçısı Turgut Tuna uzun yıllardır arkadaşımdı ve kendisinin ciddi bir koleksiyoneriydim. Kendisine ve yaptığı işlere her zaman hayranlık duydum. Uzun ve yorucu bir iş hayatından sonra yıllardır hep istediğim sanatın bir dalıyla uğraşma arzusu hocamın Bursa’da yeniden bir atölye kurma projesiyle çakıştı ve bu tesadüfle kendimi bu projenin içinde buldum.



Büyükada'da yaşayan/üreten bir sanatçı olmaya dair kararı nasıl aldığından bahseder misin?

Bahsettiğim yorucu iş hayatından ve şehrin keşmekeşinden ara sıra kurtulmak için İstanbul’a yakın bir bahçeli ev edinmek, toprağa ve doğaya yakın olmak arzusu içindeyken bir şekilde Büyükada fikri gelişti. Aldığımız evi o kadar sevdik ki şehirdeki evimizi kapatıp tamamen buraya yerleşmek istedik. Seramikle ilgilenmem Büyükada’ya taşındıktan sonra başladı ama evin bahçesinde atölyemi kurabileceğim bir müştemilat olması bu işe girişmemdeki en büyük motivasyonlardan biridir. 

Mühendis kimliğinizin sanatına nasıl aksettiğini merak ediyorum...

Yazının Devamını Oku

Çukurcuma yükseliyor

Çukurcuma’nın bilmekten, bir kahvesini içmekten, içinde keşif yapmaktan hoşlanacağız adreslerinin en yenisi..

Çukurcuma’nın, komşusu Cihangir’in baskın gölgesinde sessiz ve derinden gelişmesini memnuniyetle izliyorum. Eskinin yüzüne bakmaktan imtina eden ‘yeni’ ve kolektif mimari anlayışımızı bir kenara bırakın; Çukurcuma renklerini hep korumayı başaran bir semt. Küçüklüğünün ve yıllardır burayı mesken edinmiş sofistike mağazaların kalmaktaki direncinin de semtin korunmasında büyük payı olduğunu düşünüyorum. Bu köşede ara ara döneceğim Çukurcuma’nın yeni/oturmuş adreslerine... Bugünün hikayesi ise Corvo Art&Antiques adlı bir Çukurcuma adresi.

Nilüfer Eriş’e Çukurcuma’da bir dükkan açma kararının hikayesini sorduğumda önce beni anılarındaki Beyazıt’a götürüyor. İstanbul Üniversitesi çıkışında yolunu Bedesten’e düşürmesini… Rahmetli babasının zamanında dükkanının olduğu tarihi koridorlarda attığı turları hatırlıyor. Eskinin güzelliklerine düşkünlüğü o zamandan kalma. Ev döşerken de her zaman hikayesi olan parçaları tercih ettiğini, kullanılmış sandalyeleri, büfeleri, aynaları sevdiğinden bahsediyor. Yine öğrencilik zamanında onu çok etkilemiş, bugünün Corvo Art&Antiques’in ilham kaynaklarından diyebileceğimiz bir mekan geliyor aklına: Döneminin önemli galerilerinden olan Tiglat. Her sergisini görmeye gittiği bu mekanda çalışmaya başlıyor Eriş; haftada üç günlük mesaisinin ardında sanat dolu bir ortamın parçası olabilmek var.

Üniversitenin ardından bugün de dün de çoğumuz için bir rüya olabilecek gelişme, Eriş’in küçük Bedesten’deki açtığı dükkan. 80’leri hatırlıyor; “Kapalıçarşı’nın erkek egemen ortamında gencecik bir kızın çok fazla nefes alamayacağı da aşikardı” diyor. Kapalıçarşı’nın ardından Cihangir’in en güzel köşelerinden Akarsu Caddesi’nde yurtdışına kitap katalogları hazırlayıp gönderen, ayrıca seçme eserler, mobilya, resim ve aksesuara yer veren bir ofis açıyor. Yine İstiklal Caddesi’ndeki İstanbul’un klasikleşmiş  kitabevlerinden birinin  kuruluşunda da katkısı var. Bu keyifli uğraş da aralıklarla 15 yıl sürüyor.

 

Gelelim son maceraya; Cihangir’e… Eriş‘in “Cihangir ve Çukurcuma  kendimi bildim bileli hep benim yaşamımda var olan; mutlu olduğum, keyif aldığım bölgeler… Eski İstanbul’un kent kültürünün ve binalarının olduğu bu semt sakinleriyle de hep hoşuma gitmiştir. Çukurcuma Art Nouveau tarzında Levanten-Rum binaları, antikacıları, eskicileri, vintage mağazaları ve tasarım atölyeleriyle bana hep Paris’teki Saint Germaine’I, Londra’daki Porto Bello’yu anımsatır” dediği Çukurcuma’da antikacılık değil ama kendi evinde de görmeyi, kullanmayı arzu ettiği parçaları bir araya getirdiği bir mekan hayali kurduğunu anlatıyor.

Burada çalışmanın başka ne keyifleri var diye sorduğumda hemen zengin komşuluktan söz açılıyor. Birlikte içilen sabah çayları, akşam kahveleri gündelik programların artık parçası olmuş. “Memnun olduğum bir gelişme Çukurcuma’nın artık sadece antikacılar değil, sanat galeriyle de anılması…”

 

Yazının Devamını Oku

Sarı laleler

Şehrin çiçekçi dükkanlarının artış hızı, bir tek benim mi dikkatimi çekiyor?

Bir iş kolu tuttuğunda aynı telden çalan yeni markaların pıtrak gibi çoğalmasına aşinayız. Şu üçüncü dalga kahve dükkanlarının çokluğuna bakın hele… Düne kadar Türk kahvesinden ötesini tanımazdık, şimdi ‘flat white’ ile ‘cortado’nu farkı konusunda dört başı mamur bilgiye sahibiz. Aynı akım, butik çiçekçi markalarında da yaşanıyor. Şikayetçi miyim, yoo!… Çiçek yollama nezaketinin gelişmesine,  yaşam alanlarımızın da renklenmesine yardım eden bu durumu memnuniyetle karşılıyorum. Aşağıdaki de bir de çiçekçi yorumu alayım diyerek Nişantaşı Parla Flower Art’ın ortaklarından Begüm Güneri ile bir araya gelmemin hikayesidir.

Güneri, Parla Flower Art’ın hikayesinin hep olduğu gibi bir hayalle başladığını söylüyor. Daha 90’larda nickname ile web üzerinden sohbet ederken kendine ‘florist (çiçekçi)’ adını seçmesi tesadüf değilmiş! 2015’te kendi tabiriyle ‘merdiven arası’ bir yerde başlayan macera şimdi kurumsal organizasyonlara, fuarlara, özel davetlere uzanan bir çeşitlilikte devam ediyormuş.

İnternetten çiçek siparişi vermenin bu keyfi hayatımıza sokmadaki refleksimizi geliştirdiğini düşünüyorum. Güneri bu konuda haklı bir eleştiri yapıyor: Evet, iki tıkla çiçek yollayabilmek konforlu ama tarzınızı yansıtan bir şık buketi bu yolla edinmenin pek imkanı yok. O yüzden sevdiğiniz çiçekçinin telefonunu el altında bulundurmanız hayatı kolaylaştırabilir.

Parla Flower Art’ın zarif buketlerinin ardında Begüm Güneri ve çocukluk arkadaşı, ortağı Lara Çolakoğlu’nun vizyonu, zevki var. Benim de katıldığım bir yorum; karmaşık ve büyük aranjmanlar onların tarzı değil. ‘Her şeyden önce çiçekleri seviyoruz. Çiçeğin kendisini en iyi şekilde nasıl gösterebilirizin derdine düşüyoruz’, diyor Güneri.  Zor yolu seçtiklerini düşünüyorum… Zira etrafta yollanan çiçeklerde karşısında oldukları o kocaman, bana göre karmaşık, ‘vahşi’ aranjmanların herkesçe beğenildiğini görüyorum. Ya müşteri ısrarla bunu talep ederse? Güneri geri adım atmadıklarını, müşteriye farklı öneriler sunarak ilerlediklerini anlatıyor. Süslemesini ve çiçeklendirmesini üstlendikleri nice işin içinde haftalık evlere ve ofislere çiçek servisiyle ilgili bir detay dikkatimi çekiyor. Parla Flower Art ekibi bu servisi bizzat mekanlara gidip dekorasyonuna uygun çiçek tasarımlarıyla yapıyormuş. 

Yurt dışında kraft kağıda sarılı sade buketlere bayılan bizler, memlekette çiçek yollama durumunda hep ederinden daha pahalı görünen çiçekleri yollamanın derdine düşüyoruz! ‘Çiçek başlı başına sadeliği ile sizi büyüleyen, doğanın hediyesi… Aranjman da bir kutunun içine sarı güller yanına mor güller, üstüne de orkide yerleştirmek değildir. Biz başlangıçtan bu yana çiçek ve buket tasarımı yapmayı tercih ettik. Sadece zarif bir buket ve uygun kağıt ambalajıyla da çok etkili, şık bir çiçek yollamayı seven müşterilerimizin arttığını görüyoruz. Çiçeklerin dallarını şık bir vazo içinde göstermeyi seviyoruz, yaprakla saklamayı değil. Müşterilerimizin aynı tasarım anlayışıyla yaptığımız gül düzenlemelerini ve orkide aranjmanlarını da sevdiğini söyleyebilirim’ diyor Güneri. (Benim Parla Flower Art’taki favorilerimden biri hem çiçek hem de lezzetli çikolataları birlikte yollayabildiğiniz kutu seçenekleri.)

Lara Çolakoğlu ve Begüm Güneri gerekirse dükkandan adrese teslimi kendileri yapacak şekilde çalışan, aranjmanlarda bifiil imzası bulunan iki girişimci. Az zamanda çok yok katetmelerinin sırrı ise belli ki evrensel; hep başında durarak, sadece bir ustanın marifetine bırakmayıp işe kendi de soyunanlar profesyonel dünyada fark yaratmaya devam ediyor.

Yazının Devamını Oku

Bakış açısını değiştirmek

Yazıya ünlü çağdaş sanatçı Joseph Beuys’un bir sözüyle girelim: ‘Kendini (özelliklerini) sonuna kadar tüketmeden bu dünyayı terketmek yazık olur…’

Ortaya bir Joseph Beuys çıkaramasak da (!) aynı endişeyi yaşayanların, gelişmeyi isteyenlerin başvurduğu bir adresten bahsedeceğim size. Mim85 Kültür Sanat Platformu kültürün interaktif bir şekilde paylaşıldığı, sanatın bütün boyutlarıyla ele alındığı, her yaşa hitap eden bir merkez. 2000 yılından bu yana çalışmalarını aralıksız sürdürüyor.  Mim85 Kültür Sanat Platformu’nda katılımcıların ilgi alanları doğrultusunda uzman eğitmenlerden sanatsal, tarihsel ve sosyolojik temelli seminerler veriliyor. Mim 85’in bünyesinde, seminerlerin yanı sıra ayrıca workshop’lar, yurtiçi ve yurtdışı geziler ve diğer sanat hizmetleri de yer alıyor. Bu kış Yalçın Sadak hocanın Klasik Sanat Seminerleri’ne Nişantaşı’ndaki bu merkezde devam eden biri olarak Mim85’deki eğitimlerde katılımcıların isteklerinin de programı oluşturmada katkısı olduğunu ben de deneyimledim.


“Seminerleri dünyanın değişen dinamiklerini anlamaya yardımcı olacak şekilde planlıyoruz”, diyor Mim85’in kurucusu Sema Şener…  Ayrıca Mim Art Project (MAP) başlığı altında sanat alanında kurumsal eğitimler ve danışmanlık hizmetleri vermeye başladıklarını da hatırlatıyor. MAP bünyesi altında yaptıklarına sanat eğitimlerinden kurum koleksiyonu oluşturmaya, ulusal ve uluslararası sanat gezilerinden sanatsal etkinlik yönetimi gibi etkinlikler örnek verilebilir.


 Kurucu Sema Şener 1986 yılında Berlin’den İstanbul’a dönmüş. Yoğun iş hayatının yanında seminerlere, workshop’lara katılmayı hep seven biri olduğundan bahsediyor. Bir de elini taşın altına koyup farklı dernekler, vakıflar için de gönüllü çalışmaktan kaçmamış Şener. O, zaman içinde de hobisini işine dönüştürmeyi başaranlardan.

 

Kurucusu olduğu Mim85 etkinliklerini bugün düzenli takip eden önemli sayıda katılımcı var. Şener ilk yıllarda katılımcıların okuldan ve sosyal çevresinden arkadaşları olduğunu hatırlıyor. En büyük nişlerinin ise konusunda isim yapmış eğitimcilerle çalışmak olduğunu söylüyor.

 

Yazının Devamını Oku

%100 orijinal

Pıtrak gibi çoğalan moda blogger’larının arasında hevesle gelişimini, markasının dallanıp budaklanmasını izlediğim bir isim: New York’tan ‘Man Repeller’ın sahibi Leandra Medine.

Şu ismin alemliğine bakın. Blogunun adı ‘Erkek İten/Tiksindiren’!… Ben kadınların diğer kadınlar için giyindiğine inananlardanım: bence erkeklerin beğenisine kalsak hepimizin spagetti askılı dar elbiseler, ince topuklu ayakkabılar ve hep makul mantıklı ruj renkleriyle dolaşması gerekir. Leandra Medine’nin giyim tercihleri ise tam aksi, ilk bakışta kadınları bile uzun uzun düşünmeye, ölçüp biçmeye sevk ediyor. Çok ince, uzun bacaklı bir kadın olmasının sonuna dek avantajını süren Medine, pek de makyaj dostu değil. Yaz kış elinin altında bronzlaştırıcı kremler var; gözleri şiş poz vermekten ise asla imtina etmiyor. Ve kıyafetleri kimsenin aklına gelmeyecek biçimlerde giyme, eşleştirme konusunda artık bir dünya markası.

Blogger’lık fenomeninin yeni ve heyecan verici olduğu yılların ürünü bir isim. Bugün günlük bir dergi gibi içerik yarattığı, 20 kişiye yaklaşan kişiyle yürüttüğü Man Repeller web sitesinde yer almak için nice irili ufaklı bilumum yaşam tarzı markası sıraya girmiş durumda. Leandra Medine’nin neyi doğru yaptığına gelince… Öncelikle kendi moda anlayışını yaratmış bir kadın. Beyaz diz altı bisikletçi taytlarıyla şimdilerin modası yumurta topuk terlikleri birlikte kullanmaya tamam diyen bir moda yaklaşımı var. Çizdiğim bu tablo çoğunuzun şık ve stil sahibi tanımının dışında kalabilir. Ancak bugün kabul edilen pek çok ‘şıklığın’ zamanında rüküş, cesaret gerektiren hamleler olduğunu da hatırlatmadan geçmeyelim.

Leandra Medine’ye her şeyden önce özgür düşünen biri olduğu için hayranım. Bir de belli ki hedefleri olan, çok çalışmaktan gocunmayan bir genç kadın. Dersini çalışanlar için Amerikan Rüyası’nın ölçekleri bir anda nasıl büyütebileceğini faktörü de eklenince, 2010 yılında macerasına keyifli bir blog olarak başlayan Man Repeller’ın bugün vardığı nokta anlaşılabilir. Son olarak Net-a-porter gibi bir über-lüks, üst sınıf online alışveriş sitesiyle ortaklaşa ayakkabı koleksiyonu ürettiklerini söylemem belki resmi daha iyi anlamanızı sağlar.

Man Repeller’in dinamik, renkli sayfalarında ünlü haberlerinden güzelliğe, kadınları okurken bilgilendirecek ama kesinlikle eğlendirecek türlü konu var. Yazarlar ordusu içinde geleceğin sosyal medya fenomen adaylarının da olduğuna inanıyorum. Tıpkı Leandra gibi komik, özgün dilleri; hal ve gidişe enteresan bir yaklaşımı olan yazarlar… Zaten Man Repeller bir yazıdan diğerine sekerken vaktin nasıl geçtiğini anlamadığınız web sitelerinden. Bu, tarzı sofistikelik ayarlarından yoksun, orijinal ve matrak olduğu için herkesten sıyrılan kadının motto’su da ‘Kadınlar kimse için değil; kendileri için giyinsin!’ Leandra Medina’nın kadınların korkuyla yaklaştığı şalvar pantolon, iri vatkalar gibi ikircikli tasarımları gimeye olan isteği benim gibi takipçilerine sempatik geliyor. Bu noktada Leandra Medine’nin gelen şöhretin ardından kendini bu oyuna kaptırıp kıyafetlere değil kostümlere bürünen birine dönüşmemesini de seviyorum. (Kontrol ettim, Man Repeller instagram hesabını bugün itibarıyla 1.8 milyon! Kişi takip ediyormuş.)

‘Man Repeller’ı girişimci olmak için değil, yazmak için kurdum’ demiş Medine. Onun geldiği nokta her tutan işte gördüğümüz bir reçeteyi çağrıştırıyor: Öncelikle orijinal bir fikir ve başarılı aktarımı, sonra da samimiyetten taviz vermemek. Zira çocuklardan kurt şirket Ceo’larına; samimiyeti görüp de tanımayan, takdir etmeyen olmuyor! 

Yazının Devamını Oku

Haydi Alışverişe!

Stil danışmanlığı denince akla ilk gelen ekiplerden biri, Luxury Shoppers. Şimdi alışveriş deneyimini daha da kişiselleştirip eğlence dozunu daha da artıran bir uygulama ile karşımızdalar. Lets Shop uygulamasıyla aynı platformda anlık stil sorularına cevap almak, moda bilgisi edinmek ve elbette alışveriş keyfini aynı anda yaşamak mümkün.

Yaşam tarzı alanında üreten kişiler için belki ilk okumada garip gelecek bir başarı sırrından bahsetmek istiyorum: İnsanlara ihtiyaçlarını değil hayallerini aktarmaya/satmaya çalışırken bence yola çıkış noktası eğlenmekten, keyif almaktan geçiyor. İşte bu keyifle yola çıkıp konusuna dair global gelişmeleri anında yansıtan bir marka var, örnek gösterebileceğim. Türkiye’de kişiye özel stil danışmanlığı konusunda seçkin tarzlarıyla ‘influencer’ (etkileyen, yol gösteren) olmuş bir ikilinin markası, Luxury Shoppers. Ezgi İçel Apa ve Lian Beraha yol arkadaşlığıyla kurulan luxuryshoppers.com, memleketin ilk günde oturmuş online projelerinden. Moda konusunda beğenilerini, alışveriş seçimlerini yansıtan bu sitede ikilinin sofistike seçimlerini görüp alışveriş etme şansına sahipsiniz. Luxury shoppers instagram hesabı da modayla ilgili yenilikleri, tarzlarına dair ipuçlarını paylaştıkları bir başka etkili mecra. Şimdiyse Luxury Shoppers online dünyasına bir yeni ürün daha ekleniyor: Lets Shop adlı akıllı telefon aplikasyonu…

Lets Shop, ekibin yaklaşık bir yıldır üzerinde çalıştığı bir projeymiş. Ortaklardan Ezgi Apa, geliştirme sürecinin hala devam ettiğini söylüyor. Benim de gönülden katıldığım bir noktadan giriyor konuya: ‘Herşeyden önce modanın çok ciddi bir konu olmadığını, eğlenmenin tarzını oluşturmada esas olduğunu vurgulamak istiyoruz’, diyor. Takipçilere başlıca sundukları, hem bu uygulama ile modayı takip edebilme hem de diğer takipçilerle paylaşmak üzere kendi gardroplarını yaratma imkanı. Çıkış noktaları ise merak. Sahiden de modayla ortalama iişkisi olan her kişi kimin ne alıp ne giydiğini merak etmiyor mu? Alışverişte yanımızda biri varsa onun da fikrini almayı hiç atlıyor muyuz? Kısaca tarzımıza dair başkasının yorumunun ne olduğu giyinirken aslında hep akılımızda…

Lets Shop’ta bir de çok heyecanlı bir bölüm daha var; o da profesyonel alışveriş danışmanlarının fikrini anında alabilmeniz. Ezgi Apa bu konuyla ilgili kendi birikimlerinin yanında bir araya getirdikleri müthiş bir ‘alışveriş danışmanları’ ekibinin desteğini aldıklarını anlatıyor. Uygulama sayesinde anlık sorabileceğiniz stil sorularınızın cevapları işte bu kıdemli ekip tarafından veriliyor.

Lets Shop uygulamasında ayrıca moda dağarcığını geliştirmek isteyenler için trendler, yeni tasarımcılar, moda dünyasının bilinen yüzlerinden seçkiler ve röportajlarının bulunduğu bir geniş içerik de var.

Ezgi Apa aslında kendi özel müşterileriyle de ilk günden bu yana böyle çalıştıklarını anlatıyor: Sezonluk alışveriş listesi isteyenler, seyahat edeceği şehirden ne alabileceğine dair öneri soranlar, internet alışverişiyle ilgili danışanlar ilk aklına gelenler. Bir de kabinde deneme aşamasında doğru yolda olup olmadığını soran, önemli bir etkinlik öncesi kendi seçimlerini paylaşan müşterilerinin de hep olduğundan bahsediyor. Bu noktada hem kendi servislerini yaymanın hem de kolaylaştırmanın yolunu araştırmaya başlamışlar. Apa ‘Herkesin bir stil ve alışveriş danışmanına sahip olması mümkün değil muhakkak. Biz uygulamayla danışmanlığımızı; hem Lets Shop’taki seçkilerle hem hazırladığımız trend raporlarıyla hem de soruları cevaplayarak daha geniş bir kitleye sunmak istedik. Ayrıca moda dünyasından önde gelen stil danışmanları, stil ikonları, editörler ve tasarımcılar da Lets shop app sayesinde takip edilebilecek’ diyor.

Yeni tasarımcılar sayfasından bahsedelim.

Romantik çizgileriyle dünyada çok hızla moda fenomenine dönüşmüş olan tasarımcı Gül Hürgel gibi. Kendisi instagram paylaşımları yoluyla koleksiyonunu gösteren, haberlerini paylaşan bir isim. Mağazası olmayan tasarımcının kıyafet koleksiyonunu tek tek alışveriş sitelerinden aramadan Lets Shop uygulamasında bir seferde bulmak artık mümkün. Anında gelen stil sorularını ise sadece Ezgi Apa ve Lian Beraha değil, dünyanın önde gelen moda ‘influencer’larından olan Giorgia Tordini (kendisi favorim), Columbine Smille, Elin Kling, Natasha Goldenberg ya da Amerikan Vogue editörlerinden biri de yanıtlıyormuş. Bu ekipten her hafta başka biri canlı soru-cevap kısmını üstleniyormuş. Bu servisin ne denli etkileyici olduğunu sanırım anlatmama da gerek yok!

Zamandan kazandıran, boşa alışverişin önüne geçen ve meraklısını konuyla ilgili bilgi sahibi kılan bu uygulamada seyahat, ev gibi yan başlıklar da var. Uygulamanın hayata geçmesi ise hayli detaylı bir teknolojik altyapının kurulmasıyla gerçekleşmiş. Apa ‘Bizim gibi bugüne dek beyninin sağ tarafıyla çalışmış bir ekip için sol beyni çalıştırmak konusunda hayli pratik yaptık!’ diye ekliyor. Bir de tasarımın tamamen kendi ruhlarını yansıtması ve görsel olarak istediklerini anlatma faslında ciddi mesai harcadıklarından bahsediyor.

Yazının Devamını Oku

Bu yazın okuma listesi

Roman okumanın bana mahsus keyifleri muhtelif. Hem sürükleyici bir hikayenin parçası olmayı seviyorum hem de karakterler üzerinden kendime dair çözümlemeler yapmayı... Üstüne arka fonda tarihe dair bilmediğim sayfaları açabildiğim romanları okuyunca kendimi daha bilgili de hissediyorum. Son dönemde iki romanını üstüste okuduğum; okur olarak yeni keşfettiğim, kişisel olarak ise yıllardır tanıdığım bir isim; Defne Suman; bana okur olarak yukarıda saydığım tüm basamakları yaşattı.

Kendisinin 2016 yılında çıkan Emanet Zaman romanıyla işgal dönemi İzmiri'nin artık bir ütopya sayılabilecek zenginlikteki insan profilini, kültürel zenginliğini tanıdım. Suman'ın son romanı Yaz Sıcağı'nın ise Kıbrıs’ta 1974 sonrası yaşanan hem toplumsal hem insani dramlardan yola çıkan bir hikayesi var. Romanın baş kişisi 'yaşıtım' Melike’nin 40’lu yaşlarla tanışmış, şehirli, eğitimli bir kadının gözünden anlatılan hikayesi de kendime dair çözümlemeler yapmada eşlik ediyor bana. Defne Suman'la bir araya gelip bu kadının hikayesini biraz daha dimlemek istiyorum.

- Hem geçen yıl yayınlanan Emanet Zaman’da hem de Yaz Sıcağı’nda bölünmüşlükler, kimlik farklılıkları hikayenin alt metnini oluşturuyor. Okurun tarih bilgisini, algısını geliştirmede de katkın var.

- Ben de kendi kitaplarım sayesinde tarihle ilgili daha da bilgi sahibi oluyorum. Başlangıçta tarih üzerinden bir hikaye anlatmak üzere yola çıkmadığımı da söyleyeyim. Mesela bölünme meselesi hep aklımda ama bu konuyu esas birey üzerinden düşünüyorum.  Toplumların bölünmesi üzerine düşünmekle başlamıyorum işe. Aslında kendimin bir meselesi oluyor o sırada..

-Peki aile geçmişinin bu anımsamayla bir ilgisi var mı?  

Özellikle esinlendiğim bir aile hikayesi yok. Ama  tarihe merakımın başlamasında belki aile tarihimi  araştırmanın payı var, haklısın. Kanada’da psikolojik danışmanlık eğitimi alırken bir ödevimiz ailemizin tarihçesini öğrenmekti. Dedenin çocukluğu nasıl geçmiş, okulda nasıl bir öğrenciymiş gibi. Kısaca kişisel tarihinizin konuşulmayan taraflarını araştırmak üzerineydi. Bu dönemde baba tarafımın aslında hiç bilmediğim bir aile olduğunu keşfettim. Bunu bilmiyor olmam da kendi içimde başlı başına bir meseleydi. Onları araştırırken tarihe ve tarihin aktörlerine yani o zamanın insanlarının yaşam biçimlerine, iç dünyalarına bir merak duymaya başladım bir taraftan. Yine de çıkış noktamın kendi içimde bir mesele olduğunu söylemeliyim. Yapacağım eklemeler zamanla dolmaya başlıyor zihnime...

-Bu kitabı yazarkenki kişisel mesele, 40’larına evrilen kadının bir gün yitireceği cinsel cazibesini, gücünü masaya yatırması, üstüne düşünmesi miydi?

- Evet, 40 yaşına merdiven dayamış bir kadının evlilikle, cinsellikle, erkekleri baştan çıkarma gücüyle hesaplaşması üzerine düşünerek yola çıktım. Bir bakıma kendimle de ilgiliydi; ben de benzer deneyimi yaşadım, bu gücümü bir şekilde toplumda kadın olmaktan almışım. 40 yaşına gelirken insan ister istemez şunu düşünüyor, “eyvah bu artık benim elimden gidecek. 50 yaşımda ben aynı cazibeyle var olup duruşumu devam ettirebilecek miyim? Yoksa kendimi yeniden keşfedip gücümü başka bir yerden almayı mı araştırmalıyım?” gibi sorular aklıma gelmişti. O meseleye bakayım derken de hikayenin yeni katmanları ortaya çıktı.

- Tarihin geri planda sana yardım ettiği roman tipi hoşuna gitti diyebilir miyiz? Bunla ilgili çalışmaya devam edecek misin?

Yazının Devamını Oku

Beslenmede DNA testi farkı

Kibrit kutusu peynir usulü diyetlerin sonu kesin geldi. Zaman, basit bir tükrük testiyle genetik yapınızı da, antreman şeklinizi de ideal beslenme biçiminizi de keşfetme zamanıdır.

Geçtiğimiz günlerde yaptırdığım bir testin sonunda genetik koduma da spor yapma şeklime de neyi eksik neyi fazla yemem gerektiğine de dair bilgiler öğrendim. Testin adı DNAFit. İngiliz menşeili, 25 ülkede aktif olan bir marka ve ben tüm özelliklerini uzman diyetisyenleri Nil Yurtbay'dan dinliyorum. Testin hayatı daha kaliteli yaşayabileceğini araştıranlar için azımsanmayacak sayıda önerisi bulunuyor. DNAFit testiyle bedensel şecereniz çıkarılırken kan değil tükrük örneğine bakılıyor ve hayatta bir kez yaptırmanız yeterli. 

Şahsen bu test sayesinde 'bana gluten değil karbonhidrat dokunuyor' tezimi doğrulamış olmaktan memnunum! Testin ardından hangi yağ bana iyi geliyor, kaç saat uyumalıyım, spor yaparken ne tip egzersiz verimimi yükseltir, hatta ne kadar süre spor yapmam gerekir gibi türlü keşiflerim oldu. Testin yapılışına gelince: Önce yanak içinden alacağınız tükürük örneği için bir aparat yollanıyor. Atılarak her Türk gibi Nil Yurtbay'a "ya örnek bozulursa" diye soruyorum: Cevabı "DNA çok sağlam bir molekül. Bozulması neredeyse imkansız. Ancak küçük riskleri dahi düşürmek için sabah aç karna alınmasını istiyoruz. Örneği koyduğunuz küçük kabın içine silika bir kapsül koymanızı istiyoruz (bunların hepsi gelen kutuda var). Bu silica kapsülün amacı ortamdaki fazla nemi almak. Tüm bunlara rağmen genetik analiziniz çalışılamazsa testi ücretsiz olarak tekrarlıyoruz" diyor. Tabii kolektif hafızada bir musibet konu daha var ki o da elde edilen bilgilerin gizliliği. Yurtbay bu konuda DNAFit'in İngiltere’deki UK Data Protection Act’e tabii olduğunu söylüyor.

Kurye ile merkeze ulaşan testin sonuçları çıktığında uzman diyetisyen ile bir araya geliyorsunuz ve 1.5 saat boyunca 'sizi' dinlemeye başlıyorsunuz. DNAFit testini yaptırmış kimselerin ortak bir yorumu oldu mu diye merak ediyorum: Çoğunluk kilo verme sürecini daha rahat yaşar olmuş. Peki, isteyenler için sürecin bir adım daha sonrası var mı? Kilo verme, kilo alma veya kendilerine uygun sağlıklı yaşam uygulamalarını alışkanlık haline getirebilmek için düzenli görüşmeler talep edenler oluyormuş. Böyle bir isteğe karşın haftalık, 10 günlük, 15 günlük dönemler için beslenme ve egzersiz takipleri yapılabiliyormuş.

DNAFit testi sonrası kendim için öğrendiğim 3 başlıkla yazımı sonlandırmak isterim: 1. İyi yağlardan korkmayın, hem insanı tok da tutuyorlar. 2. Yetişkinlikte süt içmenin gerekli olmadığına inananlardanım. 3. Omega 3 meselesi önemli, takipte kalın.

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI