'Tanrı parçacığı' yerin 100 metre altında mı, gökyüzünde mi

13 yıl önceki kazadan kurtulan CERN Yedilisi'nin son üyesi Prof. Serkant Ali Çetin anlatıyor (3)

Anladım, şimdi artık işin en heyecanlı bölümüne, çarpışma anına gelelim. Ama önce bana neyi hızlandırdığınızı ve protona bir tekme atmanın, bir tokat atmanın kaça mal olduğunu anlatın.

İşin aslında en ucuz kısmı neyi hızlandırdığımız. Protonu hızlandırıyoruz. Proton ne? Hidrojen. Hidrojen atomundaki elektronu sıyır, al sana proton. Çünkü hidrojen temelde bir proton ve etrafındaki bir elektrondur. En basit, periyodik cetveldeki başlangıç atomumuz yani.

Bunu nasıl elde ediyorsunuz?

Hidrojen tüpümüz var. Yani bildiğimiz küçük bir şişe büyüklüğünde oksijen tüpleri gibi. Bir tüp bizi aylarca götürüyor. Bir prosesle o hidrojenler elektronlarından ayrıştırılıyor ve haliyle artı yüklü hidrojen haline geliyorlar. Ama artı yüklü hidrojen dediğin, yani elektronsuz hidrojen dediğin şey zaten protonun tek başına hali. Biz onları alıyoruz ve bunları “bohça” haline sokuyoruz.

Tanrı parçacığı yerin 100 metre altında mı, gökyüzünde mi

Bu bohçalardan iki tanesini mi alıp çarpıştırıyorsunuz?

Bir tane protonu elde ederek hızlandırmak hem zor hem de aynı zamanda değmez. Biz aşağı yukarı 10 üzeri 11 tane yani birin yanına 11 tane sıfır koyun o kadar sayıda proton hızlandırıyoruz, bir bohça dediğimiz bu. Bu da 100 milyar ediyor. Yaklaşık 100 küsur milyar tane protonu, bir arada hızlandırıyoruz. Ve bu çok ama çok küçük bir hacim içinde. Yani şu elimdeki çakmağı düşünün bunun gibi bir tane daha karşıda hazırlanmış...

HER SANİYE 40 MİLYON BOHÇA KARŞI KARŞIYA GELİYOR

Yani 100 milyar proton aynı anda mı çarpışıyor?

İnsan öyle sanıyor ama öyle değil. Şimdi bu 100 milyar arkadaşın hepsi artı yüklü yani giderken kendi yanındakini itiyor. Onları bir arada tutmak için yine elektromanyetik kuvvetlerle ayrıca bir sıkıştırma işlemi uyguluyoruz. Bir tarafta 10 üzeri 11 proton, öteki taraftan 10 üzeri 11 proton da buradan gelip birbirleri üzerinden geçişiyor...

O zaman bu deney hiç durmadan devam ediyor demek. Aynı bohçaları binlerce kere kullanıyorsunuz.

Evet, doğru, aynen öyle. Bunlar art arda kalkan bir sürü tren gibi. İlk iki bohça çarpışıyor (geçişiyor). 25 nanosaniye sonra yani 25 saniyenin milyarda biri kadar sonra arkasından gelen bohça geliyor ve bu geçişmeler tekrarlanıyor. Bu da her saniye 40 milyon karşılaşma oluyor demek.

100 MİLYAR PROTONDAN KAÇI ÇARPIŞIYOR BİLİYOR MUSUNUZ

Yani her geçişmede 100 milyar çarpışma mı oluyor?

Hayır bunların hepsi çarpışmıyor. Kaç tanesi çarpışıyor biliyor musunuz? Başlangıçta 10-15 taneydi, şu an ise bunu sıkıştıra sıkıştıra böyle 30’lu, 50’li mertebelere getirdik ve derdimiz de bunu arttırmak. Çünkü her bir geçişmede ne kadar çok çarpışma oluyorsa o kadar çok veri alacağız. Dairesel hızlandırıcının avantajı da zaten bu. Çarpışmadan geçenler dönüp tekrar karşı karşıya geliyor.

Her saniye 40 milyon kere tekrarlanan bir şeyi ölçmek ya da gözlemlemek mümkün mü?

İşte o yüzden çok zor bir iş aslında. Kullandığınız algıçların her 25 nanosaniyedeki etkileşmelerin ortaya çıkardığı parçacıkların algıçta bıraktığı izleri kaydedecek bir mekanizma kurmalı ve bir sonraki 25 nanosaniyede olanı da kaçırmamalısınız.

Hocam ben yine cahili oynayıp sorayım. Şimdi orada iki bohça çarpıştı. Bu çarpışma ne kadar sürüyor?

Bu iki proton ışık hızına çok yakın bir hızla çarpışıyor. Işık hızıyla giden iki tren yan yana geçse ve siz iki ayrı vagonda olsanız ve elinizi pencereden çıkarıp çak yapmaya kalksanız bu ne kadar zamanda olabilir?

SİZ O YERALTINDA TANRI’NIN YAPTIĞINI MI YAPIYORSUNUZ

Şimdi en kritik ve en klişe soruya geleyim. Oluşturduğunuz bu çarpışma ile kainatın oluşumundaki Big Bang, yani Büyük Patlama’nın aynısını mı yaratıyorsunuz?

Hayır. O benzetmenin yapılmasının sebebi şu. Bu çarpışmada oluşan enerji yoğunluğu, Big Bang’de ortaya çıkan enerji yoğunluğuna en yakın enerji yoğunluğu. Yani kontrollü bir ortamda, insan eliyle Big Bang’e ulaşılan en yakın nokta olması. Ama hâlâ Big Bang’den çok uzaktayız.

Yani bu çarpışma bir patlama değilmiş diyebilir miyiz?

Yeri gelmişken ona da açıklık getirelim. Çarpışma dediğimiz şey aslında bir yalan. Protonlar birbirine yaklaşıyor. Protonların içindeki etkileşmesini sağlayan parçacıklar ile kuarklar karşılıklı protonlar arasında birbiriyle etkileşiyor. Bizim yaptığımız, çarpışma adındaki şey mümkün olan en yakın mesafede yüksek enerji protonları geçiştirirken etkileşmelerini sağlamak ya da beklemek. Çarpışma dediğimiz bu. Bunu da ne kadar fazla sayıda yaparsak o kadar iyi.

Hocam, yüzyıllar boyunca dinlerin gökyüzünden gelen sesi bize “Kainatı ve insanı Tanrı yarattı” diyor. Sizin yerin 100 metre altındaki deneylerinizden gelen ses ne diyor? Ne sonuca vardınız orada? Mesela Tanrı’nın kainatı nasıl yarattığını mı? Yoksa kainatın kendi kendini nasıl oluşturduğunu mu? Yani hocam kainatı ve insanı Tanrı mı yarattı, yoksa tabiat mı...

Tuzak bir soru bu. Tuzağa düşmemek için şöyle cevaplayayım. Fizik “nedenlerle” ilgilenmez, “nasıllarla” ilgilenir.

Risk almak istemeyen bir cevap değil mi hocam bu? Ayrıca siz bu sohbette ‘Biz görünmeyeni anlamaya çalışıyoruz’ dediniz.

Biz Tanrı gözüyle bakmıyoruz. Bu olayın inanç tarafı değil, bilim tarafındayız. Olanı görmüyoruz. Sonuçlar üzerinden olmuş olanı hesaplayabiliyoruz. Bizim tüm sonuçlarımız belirsizlik barındırır. Olasılıktır. Örneğin, elektronu tanıma olasılığımız yüzde 95’tir. Foton geçtiği zaman tanıma olasılığımız yüzde 75’tir. Şöyle bir basit benzetme yapalım: Bir ışık ya da aydınlık görünce bilirsin ki bu ışığın geldiği bir yer vardır, bir ışık kaynağı vardır ama kaynağı görmezsin, ışığın özelliklerini daha iyi inceleyerek kaynağın özelliklerini de hesaplayabilirsin...

Tanrı parçacığı yerin 100 metre altında mı, gökyüzünde mi

‘TANRI PARÇACIĞI’NI DEĞİL ALLAH’IN BELASI BİR PARÇACIĞI ARIYORUZ

Gelelim bu konuda sıradan insanın ve popüler bilimcilerin en sevdiği kavrama. CERN denince bizlerin aklına hemen “Tanrı parçacığı” geliyor. Buldunuz mu onu?

Önce kavramda anlaşalım. Evet Higgs Bozonu, ‘Tanrı Parçacığı’ (The God Particle) kitabıyla meşhur oldu. Ama yazarı bunu, “Allah’ın belası parçacık” (Goddamn particle) olarak tanımlıyor. “Biz yıllardır ara ara bu parçacığı bulamadık” diyor. Çünkü teori kesin tanım vermiyor. Fizikçiler yıllarca aradı ama bulamadı. Bir bilinmezlik uzayı var.

Peki hocam siz ne buldunuz?

Şu anda biz Higss parçacığı sayesinde, Higgs alanının doğru olduğu ve böyle bir alanla örneğin elektron etkileşince elektron kütlesini aldığını anlamış olduk. Kuramcılar dediler ki hesaplara göre simetri kırılmasından sebep bir tane öngörülmemiş parçacık ortaya çıkması lazım. O dönemden bu yana yıllardır Higgs parçacığının peşindeyiz. Çünkü çok güzel bir kuram.

EVRENİN YÜZDE 5’İ BİLDİĞİMİZ MADDE, GERİSİ KAPKARANLIK

İyi de bütün bunlar hâlâ çok soyut şeyler. Binlerce insan, bu devasa teknoloji bugün geldiğimiz yer nedir?

Evrenin madde-enerji anlamında yüzde 5’ini anlayabilmiş durumdayız. Geri kalanı karanlık madde ve enerjiden oluşuyor. Higgs’in keşfiyle, bu yüzde 5’in de yüzde birkaçının kütlesini anlamış olduk. Geri kalanı da açıklayabilmek için yeni deneyler tasarlıyoruz dünya çapında. Yani bu bitmeyen bir hikâye...

Peki gitmek istediğiniz yere ulaşınca ne göreceğiz? Mesela Tanrı’yı görebilecek miyiz:

Yine tuzağa düşmemek için şöyle diyeceğim. Ne göreceğimizi gittiğimiz zaman göreceğiz.

ORADA NE OLDUĞUNU GÖRMEK MICK JAGGER’I GÖRMEK DEĞİL

Yani bu kadar para, bu kadar insan, ne göreceğinizi bilmediğiniz bir yere yolculuk için mi?

Allah’tan bilim ve bilim insanları sizin kadar insafsız değil. Diyelim ki bir dağcısınız. Dünyanın en yüksek noktasına tırmanmak istiyorsunuz. Oraya tırmanmadan o hissi, yorgunluğu, coşkuyu yaşamayacaksınız. “Neden çıkmak istiyorsunuz” denirse o kişiye, çok büyük ihtimalle şu cevabı verecektir: “Gittiğim zaman göreceğim.” O noktayı sanatla ya da psikolojiyle karıştırarak söylüyorum anlaşılır olması için.

Ben de Küba’daki Rolling Stone konserine neden gidiyorsunuz diye sorduklarında “Orada olup görmek için” diyorum.

Yok Mick Jagger’ı ve Keith Richards’ı görmek arzusu ile aynı şey değil bu. Şimdi bu çarpıştırıcıyı şöyle düşünün. Hayatta fikir sahibi başka hiçbir yerde olamayacağınız kadar, doğanın sırlarıyla ilgili bilginin olabileceği bir an burası.

İKİ İNSAN ÇARPIŞSA KAÇ OLASILIK ÇIKAR

Tamam bildiğiniz bu. Peki bilmediğiniz? Öğrenmek istediğiniz?

Bu etkileşmelerde şunu bilmiyoruz: Bu iki proton çarpıştığı zaman ne çıkacak? İnsanı alalım. İki kişi çarpıştığı zaman bir üçüncü insan çıkacak ama o nasıl bir insan? Biliyoruz ki işte onun oluşma olasılığı 20 milyarda bir, 20 trilyonda bir olabilir. Haliyle bunu en az 20 trilyon kere tekrarlamak gerekiyor bir taneyi garantilemek için.

SADECE HIGGS BOZONU İÇİN İKİ YILLIK VERİ GEREKTİ

Her saniye bu kadar veri nerede kullanılıyor?

Bir örnek vereyim. Sadece Higgs Bozonu’nun keşfi için yaklaşık iki senelik veri alımı gerekli. (*) Yani geldiğiniz noktada ‘Biz hiç olmazsa evreni algılayabildik’ diyebiliyor musunuz?

Desem de, sokaktaki hiç kimseyi ben “Arkadaş bu muazzam bir şey, evreni algıladık” diye ikna edemem.

ANNEANNEMİN MAKASIYLA KESE KESE NEREYE GELDİM

Peki buradan nereye gideceğiz?

Kendi payıma anneannemin kâğıt makası ile kesmeye devam ediyorum. Biz küçükken atomun tanımını şöyle öğrenmiştik. Parçalanamaz en küçük cisim. Şimdi atomun en küçük olmadığını biliyoruz. Şu anda en küçük parçalanamaz dediğimiz kuark, elektron mesela. Ama kafalardaki sorumuz şu: “Acaba bunun da altyapısı mı var?” İşte bu deneylerde bunları arıyoruz şu an.

Ya bulamazsanız: Bunca para, çaba ve hayal boşa mı gitmiş olacak?

Biz fizikçiler öyle bakmıyoruz. Siz aradığınız bir şeyi bulamazsanız “Yokmuş” dersiniz. Biz hâlâ “Olabilir” demeye devam ederiz. Higgs Bozonu yıllarca bulunamadı. Ama hiçbir yerde yokmuş denmedi. Higgs Bozonu şu koşullarda tespit edilemeyen bir parçacık varsayıldı. Şimdi de eğer öyle bir parçacık varsa bulamazsak dahi, “Bu parçacıkları böyle böyle aradık, şu koşullara kadar yokmuş” diyoruz.

Hocam bu sözlerinize dayanarak, ‘Biz Tanrı yoktur da demeyiz’ diyebilir miyiz?

Hayır bu söylediklerimin o konuyla hiç ilgisi yok. Tekrar edeyim biz fizikçiler ‘nasılla’ ilgiliyiz. ‘Tanrı’ sorusu ise inançla ilgili bir şey. O soruyu her insana ayrı ayrı sorun. Her biri ne cevap veriyorsa cevabı odur...

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

'Ruh hastası' denince aklıma gelen ilk isim

Var mı böyle bir isim?

Tabii ki var...

Ama yazmam...

Sadece benim mi, herkesin var.

Bir insan için kolayca “Ha o mu? Ruh hastasıdır” dediğimiz kaç kişi var...

Peki biz Türkler, Kürtler, Araplar, Lazlar, bu ülkede yaşayanlar...

“Ruh hastalıkları”

Yazının Devamını Oku

Spotify değil, Sakaryalı bu kızın geleceği de kurtulur

Dün sabah itibarıyla RTÜK dünyanın en büyük streaming müzik platformuna 72 saat süre verdi.

Bu süre içinde RTÜK’e başvuru yapmazsa Türkiye’de Spotify’a ulaşım engellenecekti.

*

Bu yazıyı okuduğunuz sırada bunun 24 saati geçmiş olacaktı...

Bir gelişme olmasaydı Türkiye, dünyada Spotify’ı engelleyen ilk ülke olacaktı...

Tabii Kuzey Kore gibi ülkeleri saymıyorum.

Neyse ki 72 saat dolmadan bir gelişme oldu. Hükümete yakın kaynaklarda Spotify’ın başvuracağı iddia edildi.

Şu yazıyı yazdığım saatte anlaşma oldu mu olmadı mı kesin bilmiyorum.

Yazının Devamını Oku

Hocam çaresi kolay ikna odaları kurdur

Çok beğenerek dinlediğim bir kadın caz piyanisti Büşra Kayıkçı...

Türk cazının ilk başörtülü piyanisti...

Ama bakın geçen hafta, İstanbul Caz Festivali genç caz kategorisinde finalist seçilince başına neler geldi.

Kendine tarih profesörü diyen biri çıktı....

Adı da Ebubekir Sofuoğlu...

Sakarya Üniversitesi’nde hocaymış...

Arkadaş muhafazakâr ya...

Başörtülü kız caz mı çalar...

Yazının Devamını Oku

Ayasofya açılışından sonra tespit edilen vaka var mı

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ile uçak sohbetine gitmeden önce bazı insanlarla konuşup merak ettikleri soruları aldım.

Hemen belirteyim, konuştuğum insanlar olaya ideolojik gözle bakan kimseler değildi.

Bunu bakana söylediğimde şu cevabı aldım:

“Keşke ideolojik bakanlara da sorsaydın...”

*

Bu sözlerine şaşırmadım.  Çünkü Hürriyet’in Ankara’daki sağlık muhabiri Meltem Özgenç’ten şunu öğrendim.

Sağlık Bakanı, basın toplantılarında akreditasyon uygulamıyormuş.

Yani iktidar yanlısı veya muhalif bir yayın kuruluşu olsun, isteyen her gazeteci katılıp üstelik soru da sorabiliyormuş.

Ben de gitmeden önce konuştuğum insanların en merak ettikleri sorulardan biriyle başladım.

Yazının Devamını Oku

44 gönüllü kahramanla bu salı düşmana saldırıyoruz

Her Türk vatandaşı gibi mart ayından beri ben de onu her akşam büyük bir ilgiyle izliyorum.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca...

COVID’le mücadelenin başkomutanı...

Nihayet geçen cuma onunla tanıştım.

Adana’ya gidiyordu, beni de davet etti.

*

Ben bakanla bu sohbeti yaparken, New York Times gazetesi çok güzel bir gazetecilikle COVID virüsünün insan hücrelerine nasıl saldırdığını anlattı.

Size onu da, yani ortak düşmanımızı da en basit cümlelerle tanıtacağım.

Tabii ki bakana da bu ortak düşmana karşı aşıyla mücadeleye ne zaman başlayacağımızı yine en basit sorularla soracağım.

Yazının Devamını Oku

Sünger Bob'un en iyi arkadaşı çoban sülü

Dün sabah evimin mutfağındaki masaya oturduğumda karşımdaki televizyon ekranında işte bu görüntü vardı...


Şapka aynı şapka, yanak ve dudaklar aynı yanak ve dudak...

Önce bu görüntünün nereden geldiğini anlatayım...

Torunum Sinan Ali, doğduğundan beri birçok çocuğun geçtiği evrelerden geçti.

Önce sempatik dinozor Barney... Sonra köpekbalıkları... Sonra Batman... Sonra Sünger Bob... Sonra bir ara Bruce Lee ve tabii ki bugün Marvel ve DC Comics süper kahramanları...

*

İşte bu aile geleneğinin başladığı günden beri nedense sabahları

Yazının Devamını Oku

Eminim MİT şu iki olayı ve bu fotoğrafları görmüştür

Şimdi yazacağım “perde arkası” bilgiler 24 saat arayla bana ulaştı.

Biri Kudüs’ten...

Öteki Riyad’dan...

Eminim bana ulaşan bu bilgiler ve bu fotoğraf şu an MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın önünde de bulunuyordur.

KUDÜS’TEN GELEN İSTİHBARAT: Önce Kudüs’ten gelen çok önemli bilgiyle başlayayım...

Konuşan kişi Majdi Khaldi...

Kudüs’ün tanınmış ailelerinden birinin mensubu...

Ancak 2006 yılından bu yana Filistin Devlet Başkanı

Yazının Devamını Oku

En tartışılan o kulede en tartışılmayacak kat

Restore edilen Galata Kulesi dün açıldı...

Ondan bir akşam önce, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy bir grup medya yöneticisi ve yazarı kulenin en üst katında bir yemeğe davet etti...

Davetli listesine baktım.

İktidar-muhalefet ayrımı yapılmamıştı.

Kimler vardı: Mesela davetliler arasında Sözcü gazetesinin genel yayın yönetmeni Metin Yılmaz, yazarı Deniz Zeyrek, gazetenin ve sahibi Burak Akbay’ın avukatı İsmail Yılmaz...

Fox TV Genel Yayın Yönetmeni Doğan Şentürk, sabah haberleri sunucusu İsmail Küçükkaya da vardı.

*

Kimler yoktu: Buna karşılık Karar, Aydınlık, Birgün gibi gazetelerden, Halk TV ve Tele 1 gibi kanallardan kimse göremedim.

*

Yazının Devamını Oku

Cumhuriyet Gazetesinde gizli edebiyat savaşını kim kazandı

Cumhuriyet gazetesinde 18 Eylül gününden beri gizli bir edebiyat savaşı yaşanıyor.

Aslında savaş gazetenin açık sayfaları üzerinde...

Ama sayfalara yansımayan bir bölümü var ki onu da ben anlatayım.

*

Savaş 18 Eylül günü eski bir büyükelçi ve çok beğendiğim bir edebiyat denemecisi olan Oğuz Demiralp’in Cumhuriyet Kitap Eki’nde yayınlanan bir yazısıyla başladı.

Yazısı, kendi payıma resim sanatı konusunda Türkiye’nin en iyi denemecisi olarak gördüğüm Mehmet Ergüven’in kitapları üzerineydi. Ancak savaş Mehmet Ergüven yüzünden değil, yazının girişinde ve ileride bir yerde kullanılan kavram yüzünden patladı.


Yazının Devamını Oku

Muhafazakâr Cihangir'in kızı ve erkeği nerede tanışır

Bundan 6-7 yıl önce muhafazakâr bir gazetenin kadın muhabiri benimle röportaj yapmak istedi.

Fotoğraf çekmek ve konuşmayı yapmak için de beni İstanbul’un At Pazarı semtine götürdü.

At Pazarı Fatih’te bir yer...

Osmanlı döneminde at satılan yermiş. Bugün “Muhafazakârların Cihangir’i” olarak tanınıyor.



*

Yazının Devamını Oku

Arap âlemi ortasında çırılçıplak bir erkek

1) AH benim karışık başım...

Memleketin bunca sorunu varken bakın nelerle uğraşıyor.

Neyse ki şu fani dünyada yalnız değilmişim.

COVID-19 belasıyla mücadele eden İtalyan hükümeti de böyle bir günde bakın neyle uğraşmaya karar vermiş.

Michelangelo’nun ünlü Davut heykelinin bire bir ölçüde 3D replikası yapılacakmış.

Bence buraya kadar pek ilginç hiçbir bir şey yok.

Davut heykelinin bugüne kadar yüzlerce replikası yapıldı.

Las Vegas’ta Caesars Palace Oteli’nde bile bire bir replikası var.

Yazının Devamını Oku

Bu masadaki tabaklarda sarma ve sigara böreği var ama iki meyve eksik

Son zamanların en renkli ve ilginç dış politika yazısını dün Hürriyet’te Sedat Ergin’in köşesinde okudum.


Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Pompeo’nun Yunanistan’a yaptığı resmi ziyaretin perde arkasını çok güzel anlattı.

Böyle bir yazının çalıştığım Hürriyet gazetesinde çıkmasından dolayı da gurur duydum.

*

Yazı büyük ölçüde bu fotoğrafta gördüğünüz Girit’in Hanya bölgesinde çekilmiş fotoğraf üzerine kurulu.

Yer Yunanistan Başbakanı Miçotakis’in baba evi.

Sedat mönüde neler var onu bile yazmış.

Çok tanıdık bir mönü.

Yazının Devamını Oku

Fenerbahçe'nin takipçisi neden 3.4 milyon daha az

Kulüplerin sosyal medya hesaplarının rakamlarına girdim. Girdim ve bir Fenerbahçeli olarak beni çok şaşırtan bir durumla karşılaştım.

Instagram’da Fenerbahçe’nin, Galatasaray’dan 3.4 milyon daha az takipçisi var.

Eğer “takipçi” sayısı “taraftar” sayısını yansıtıyorsa yıllardır “Türkiye’de en çok taraftarı olan kulüp Fenerbahçe’dir” inancım yerle bir olacak demektir.

Ancak iki kulübün takipçi profillerini ve davranışlarını çok dikkatle izlediğimde tuhaf bir durumla karşılaştım.

Sekiz yaşımdan beri iyi bir Fenerbahçeliyim ama önyargılı bir Fenerbahçeli olmamaya çalıştım.

O nedenle kulüplerin takipçi profillerini ve davranış biçimlerini vereceğim, yorumu sosyal medya analizcilerine bırakacağım.

GALATASARAY

Yazının Devamını Oku

O kadın sadece bu karede gördüğümüz kadın değil

Show TV Ana Haber sunucusu Ece Üner, Azeri-Ermeni savaşında Türkiye’yi suçlayan bir demeç veren Kim Kardashian için şöyle bir cümle kullandı:

“Kim Kardashian’ın kameralara göstermeye alışık olduğu büyük bir kaynağı var, yine aynı kaynağı mı referans aldı acaba...”

Deniz Çakır da ana haber bülteni sunan bir insan için bu ifadenin güzel olmadığını söyleyip üslubunu eleştirdi.

*

Aslında iki kadın tartışıyor ve konu “cinsiyetçilik”.

Pek araya girmem böyle konularda ama burada ince bir nokta var.

Onu Ece Üner’le paylaşmak isterim.

Evet

Yazının Devamını Oku

Bugün savaş olan o bölgede 3 yılda 4 büyük olay gördüm

Komünizm duvarlarının yıkılmasından bir yıl öncesi ile 3 yıl sonrası arasında, yani 1988 ile 92 arasında Kafkasya’da 4 olayın tanığı oldum.

Hürriyet’in hem Ankara hem de Moskova temsilcisiydim.

*

Birinci olay: Sovyetler Birliği döneminde 26 Ermeni’nin öldürülmesinden sonra bütün dünyaya kapatılan Sumgait şehrine girmesine izin verilen ilk iki gazeteci rahmetli Mehmet Ali Birand ve bendim...

Sumgait olayları hâlâ karanlıktır.

*

İkinci olayı 1989’da yaşadım. Yanımda Sovyet Dışişleri Bakanlığı’ndan bir yetkili ile birlikte Bakü’deydim.

Orada Azeri Yazarlar Birliği’nin düzenlediği bir basın toplantısındaydım.

Bir ara gözüm yan tarafta sessizce izleyen zayıf sakallı bir adama takıldı.

Yazının Devamını Oku

Müzikte müzayede tarihinin rekoru işte burada kırıldı

Baştan uyarayım.

Siz de “Memleketin bunca meselesi varken sen nelerle uğraşıyorsun lobisi”ndenseniz bu yazıyı atlayın.

Çünkü bugünkü konum, 1970’ler ve sonrasının en efsane rock gruplarından birinin gitarları olacak.



*

İlgilenenler okumuştur. Geçen yıl yine bir pazar günü Pink Floyd grubunun gitaristi

Yazının Devamını Oku

Türkiye'nin en gizli kapaklı ve en açık magazincileri kimlerdir

Pandemi sırasında magazinin önemini bir kere daha anladım. Setler, sahneler, kulüpler kapanınca magazin de en büyük kaynağını yitirdi. Zaten grileşmiş hayatımızın rengi iyice kaçtı. Eve kapandığım günlerde magazinin önemini daha da iyi anladım. Oturup küçük ve şahsi bir “Magazin ansiklopedisi” yaptım. İşte magazinde Türkiye’nin enleri...

MAGAZİN ÂLEMİNİN KURUCU BABALARI

En renkli ve en eski siyasi magazinci: Müşerref Hekimoğlu... 1970’lerde Ankara yıllarımın en renkli ve güzel gazetecisiydi. Cumhuriyet gazetesinde ve ANKA Ajansı’ndaki yazılarının hastasıydım.

En korkulan magazinci: Hiç kuşkusuz rahmetli Çetin Emeç ve başında olduğu Hafta Sonu gazetesi... Magazin haberi ile bakan deviren gazeteci olarak tarihe geçti.

Magazine en sınıf atlattıran fahri magazinci: Banko Hıncal Uluç. Sanat, edebiyat, kültür ve daha birçok alanı magazin coğrafyasına o soktu.

En edebi magazinci: Selim İleri. 70’li ve 80’li yıllarda hazırladığı kültür sanat sayfalarında edebiyat, sinema ve sanat dünyasının ünlü simalarının evlerini ve dedikodularını öyle harika bir tarzla anlatırdı ki, benim magazinci olmamda çok etkisi oldu.

Cihangir fısıltı magazininin en derin babası: Sabiha Deren ve Yeni Sabah gazetesindeki köşesi “Fısıltı”... Hiç şüphesiz bugün “Düzeyli magazin” denilen Cihangir magazinciliğinin kurucu babası o. Gerçek adı da Hakkı Devrim.

Babıâli’nin en yazmayan magazincisi: Ergil Tezerdi.

Yazının Devamını Oku

Bana ve Beatles'a siyah dik yaka kazak giydiren kadın

İzmirli bir delikanlı olarak bana “varoluşçuluğun siyah dik yaka kazağını” giydiren kadındı o...

Sadece bana değil, 1963 yılında Beatles’a da siyah dik yaka kazağı giydirip “With The Beatles” kapağına bu kazaklarla poz verdiren kadın yine oydu...

Adı Juliette Greco’ydu...

Fransa’da Saint Germain semtinin egzistansiyalizmin başkenti olduğu yıllarda, o sol entelektüel mahallenin kraliçesiydi...

Onun ilk fotoğraflarını, İzmir Namık Kemal Lisesi bahçesinde, Varlık Yayınları’ndan Sartre, Camus ve Gide’i okurken görmüştüm.

Ben, egzistansiyalizmin ne olduğunu öğrenmeden önce egzistansiyalist olan bir neslin çocuğuyum...

*

Beatles

Yazının Devamını Oku