GeriErtuğrul ÖZKÖK O ağacın altı
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

O ağacın altı

GAZETEYİ OKURKEN GÖZÜM O KELİMEYE TAKILINCA



GÜNE her zamanki gibi kahvemle başlamıştım.
Cumhuriyet gazetesinin ikinci sayfasında Özgen Acar’ın yazısını okurken o kelimeye takıldım. “Dilek ağacı...”
Yazı, 20 Temmuz’da kaybettiğimiz büyük arkeolog Dr. Klaus Schmidt’le ilgiliydi.
Arkeoloji konularında uzman gazeteci Özgen Acar, Göbeklitepe’nin hikâyesini çok güzel yazmıştı. Bu diziyi hazırlamaya o gün oturup karar verdim.
İlk işim Türkiye’nin en iyi rehberlerinden biri sayılan Saffet Emre Tonguç’u aramak oldu.
Süre çok kısaydı ve Hürriyet okurlarının bu müthiş hikâyeyi bayramda okumasını istiyordum.
Göbeklitepe’deki kazılar hakkında çok şey yazıldı.
Üç gün boyunca okuyacağınız bu dizi tabii ki, benim gazeteci bakış açım ve hikâye anlatıcılığımın ürünü.
Ama Klaus Schmidt gibi ben de Göbeklitepe’de ortaya çıkarılan bulguların insanlık ve inançlar tarihi konusunda birçok şeyi değiştirebileceğine inanıyorum.
İşte size bayram boyunca okuyabileceğiniz, müthiş bir arkeoloji thriller’ı...

O ağacın altı


1. GÜN

Vazonun içindeki toprağın sırrı

-25 Temmuz 2014 günü, yani geçen cuma günü saat 14’te Almanya’nın Diebach kasabasının Gartenfeldweg mahallesinin küçük kilisesinde mütevazı bir tören vardı.
Törene küçük bir arkadaş ve aile grubu katılmıştı. Küçük kalabalık önce, ölen arkadaşlarının anne ve babasının yaşadığı evin arka tarafındaki bahçede buluşmuşlardı.
Uğurladıkları arkadaşları bu bahçeyi çok seviyordu ve belki de onu insanlık tarihinin en ilginç buluşlarından birine götürecek olan yol, o bahçede kurulan hayallerle başlamıştı.
Bir Ferzan Özpetek filmini hatırlatan arkadaş grubu, kasabanın küçük mezarlığına doğru hareket ettiğinde, siyah takım elbiseli bir adamın elindeki küçük vazo kimsenin dikkati çekmedi.
Yeşil suni bir zeminin ortasına açılan boş mezar, ondan tam 51 yıl öncesi başlayan gizemli bir yolculuğun son durağıydı.
Elinde kavanozu tutan adam, yavaşça mezara yaklaştı ve bir süre durdu.
Elindeki vazo kutsal kâse gibiydi.
İnsanlığın inanç tarihini değiştirebilecek olan bilgiler belki de bu vazonun içindeki toprakta saklıydı.
Daha doğrusu, o toprağın alındığı “O ağacın altında”...
O gün toprağa verdikleri insan, hayatının önemli bir kısmını o ağacın altındaki sırrı çözmeye harcamıştı.



O ağacın altı


51 YIL ÖNCE GENÇ BİR ARKEOLOG O AĞACA BAKIYOR VE ‘BİR TUHAFLIK VAR’ DİYOR

Diebach’taki cenaze töreninden 51 yıl önce, 1963 yılında...
Chicago ve İstanbul üniversitelerinin arkeoloji bölümlerinden oluşan bir karma arkeolog heyeti Şanlıurfa’ya geldiğinde, herkes bunun rutin bir inceleme olduğunu düşünüyordu.
Arkeologlar eskiden beri Bizans arkeolojisi ile ilgileniyorlardı ve aradıkları şey de buydu.
O gün Şanlıurfa’nın 10 km uzağındaki tepeye geldiklerinde dikkatlerini çeken ilk şey, bir ağaç oldu.
Bomboş bir arazide tek başına duran ağacın etkileyici bir görüntüsü vardı. Bir dut ağacıydı ve bölgede “Dilek ağacı” olarak biliniyordu. İnsanlar çok eskiden beri oraya geliyor ve dilek tutuyordu.
Arkeologlar ağacı incelerken, içlerinden birinin gözü hemen ilerdeki küçük bir tepeye takıldı.
Tuhaf bir görüntüsü vardı. Toprağın dokusu değişikti. Altında bir şey saklıyor gibiydi. Bir süre incelediler ve hafifçe kazdılar.
Buldukları ilk şey, küçük kireç taşı parçacıklarıydı. Chicago Üniversitesi arkeologları bir süre sonra ülkelerine dönüp, gezi raporlarını yazdılar.
Raporun o tepeyle ilgili bölümünde yazılanın özeti şuydu: “Kayda değer bir bulguya rastlanamadı. Burası muhtemelen bir Bizans ileri karakoluna ait. Bulduğumuz kireçtaşları ise muhtemelen mezar taşıdır.”
Dosya kapatıldı.
Tepedeki ağaç ilk işaretini vermişti ama ağacın altındakiler bunu almamışlardı.

O ağacın altı


25 yıl sonra pulluğa takılan ikinci işaret


-Şavak Yıldız için “O ağacın altında doğdu” denilebilirdi. Gerçi yaşadığı köy, bu tepeye 5 kilometre uzaklıktaydı ama o tepeyi herkes gibi çok iyi biliyordu. Ailesi kim bilir kaç nesildir orada yaşıyordu.
1988 yılında, bir sabah her zaman çalıştığı tarlaya giderken, insanlık tarihi ile ilgili bir işareti alacağı aklına bile gelmemişti. Tarla, yeğeni Mahmut Yıldız’a aitti. O yıl arpa ekeceklerdi.
Tarlayı sürmeye başladığında güneş yavaş yavaş büyüyordu. Üçüncü sıraya geldiği zaman, pulluğun bıçağına çarpan sert şeyin çıkardığı sesi işitti. Önce bir şey göremedi. Sonra eliyle toprağı eşelemeye başlayınca, o sert şey parmaklarına dokundu.
İki eliyle kazıp biraz derine inince, ikinci bir cisim daha göründü. Heykele benzeyen iki şeydi. Çıkardı, üzerindeki toprağı eliyle sildi. Bir süre oyalandı ve sonra yine tarlayı sürmeye devam etti.
Hava kararmaya başlayınca, bulduğu iki heykeli alıp eve getirdi. Yeğenleri ve öteki akrabaları bir süre baktılar. Aralarından biri gidip antikacıya satmayı teklif etti. Ancak Şavak Yıldız kararlıydı.
“Yarın götürüp bunu müzeye teslim edeceğim” dedi. “Sen deli misin” dediler. “O kadar yol...”
Ertesi sabah yola çıktığında, belki de bir ödül alabileceği umudunu taşıyordu.

Müze müdürü de ikinci işareti anlamıyor

-Şanlıurfa köye 10 kilometre kadar uzaklıktaydı. Bugün için yarım saatlik yol, at arabasıyla çok uzun süre alıyordu.
Şavak Yıldız Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi’ne girerken, biraz sonra tuhaf bir cevap alacağını aklına bile getirmemişti.
Müze müdürü Adnan Mısır üstü başı toz içindeki köylünün elindeki iki heykeli inceledikten sonra, “Bunlar hiçbir işe yaramaz, al götür” dedi.
Şavak Yıldız bozulmuştu.
“Ben bunları ne yapayım. Alın sizde kalsın” deyip ayrıldı.
Köyüne dönerken, insanlık tarihini değiştirebilecek bir işareti Şanlıurfa Müzesi’ne taşıdığının farkında değildi. “Dünyayı değiştiren adam” olmak ise aklından bile geçmeyecek bir şeydi.
O kapıdan çıkarken, müze müdürü masanın üzerinde duran heykellere baktı ve bir görevliye seslendi:
“Alın bunları depoya atın...”
Ağacın altından gelen ikinci işareti onlar da görmemişti.
Esrarengiz heykeller, bir Indiana Jones filmindeki gibi karanlık bir depoda, o işareti alacak kişiyi beklemeye başlamışlardı.
İşaret 6 yıl sonra, Berlin’de iki katlı bir binanın altındaki kütüphanede alınacaktı.

Altı yıl sonra bir adam o işareti alıyor ve yola çıkıyor


-Alman Arkeoloji Enstitüsü, Berlin’in Dahlem bölgesinde yan yana üç binadan oluşuyor.
Dört dönüm arazi üzerine kurulu binalar, eski Yunan ve Osmanlı mimarisinden esinlenerek yapılmış.
Enstitü başkanının da oturduğu ana binanın altında büyük bir kütüphane var.
1994 yılında o kütüphanenin üst katındaki küçük odalardan birinde oturan adam elindeki raporu okuduktan sonra, “Bu doğru olamaz” dedi.
Adamın adı Klaus Schmidt’ti. 41 yaşındaydı. Bir arkeolog için çok genç sayılabilecek bir yaştı.
Birkaç gün önce eline tesadüfen bir rapor geçmişti. Rapor, Chicago Üniversitesi arkeologlarınca hazırlanmıştı.
Raporda yazılan bütün ayrıntıları tek tek okumuş, sonuna geldiğinde o cümleye takılmıştı: “Bu bulgular bir Bizans ileri karakoluna ait olabilir.”
O bulgulardan sonra “Kayda değer bir şey yok” sonucuna ulaşılmasına şaşırmıştı.
O bölgeyi daha önceden biraz biliyordu. Bulunan şeylerin Bizans kalıntısı olması mümkün değildi.
İçindeki ses ona, “Hayır burada çok önemli bir şey var” diyordu.
“Hemen kalkıp oraya gitmeliyim” dedi.
Şanlıurfa’daki o ağacın altından gelen işaret, nihayet adresini bulmuştu.


İnancın ilk Big Bang’i ve ilk kara delik orada mı meydana geldi


-Klaus Schmidt bir hafta sonra Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi’nden içeri girerken, insanlık ve dinler tarihinde birçok şeyi değiştirebilecek yolculuk başlıyordu.
Tepedeki ağaç nihayet sesini bir insana duyurabilmişti.
İnsanlık tarihinin ilk ilahi mesajı belki de o ağacın köklerinden geliyordu.
Prof. Klaus Schmidt emindi. Tepedeki o ağaç, insanlığa ait en büyük sırrı saklıyordu.
Dinlerin ve inancın sırrını...
“İnancın Big Bang’i orada meydana gelmiş, kara deliği orada oluşmuştu.”
Kim bilir belki de Hazreti İbrahim’i o topraklara çağıran ilahi ses de o ağacın altından gelmişti.
Bir yıl sonra o inançla toprağı kazmaya başladıktan bir süre sonra öyle bir şeyle karşılaşacaktı ki, dünyadaki bir çok arkeoloğun ve komplo teoricisinin gözü buraya dönecekti. On bir bin yıldır sessizliğini koruyan Göbeklitepe, ilk defa ses veriyordu.


İŞARETİ ANLAYAN ADAM



O ağacın altı


Geçen cuma günü Almanya’nın küçük bir kasabasındaki kilisede bir tören vardı. Kilisede İsa heykelinin yanına, başında Güneydoğu poşusu olan bir insanın fotoğrafı konulmuştu. O insan, Göbeklitepe’deki ağacın altından gelen mesajı alan Dr. Klaus Schmidt’ti.


İKİNCİ İŞARETİ ALAN ADAM

O ağacın altı



Şavak Yıldız o yörede yaşayan bir köylü. 1988 yılında bir sabah tarlayı kazarken pulluğuna takılan şeyi, ilahi bir işareti bulmuş, ama ne olduğunu anlamamıştı.


YARIN


Aman Allah’ım bu daireler de ne


-Dr. Klaus Schmidt ve ekibi toprağın ilk kat altına indiğinde karşılaştıkları daireler neydi. Onların hemen yanındaki taşlar hakkında ne düşündüler.


-Kollarını yana açmış tonlarca ağırlığındaki taş oraya nasıl gelmişti. Taş yapıların hepsinde aynı oran vardı. Bunun anlamı neydi.


-Taşların üzerindeki hayvan motiflerinin ortak özelliği neydi. Taşlar üzerindeki tek farklı canlı onları niye şaşırttı.

X

Günde kaç kez performansınızın ölçüldüğünü düşündünüz mü

Normal olarak sabah kalktığınızda tartılırsınız...

Yani kilonuzu ölçersiniz...

Osman Hoca’yı dinleyip kendinize günlük 10 bin adım hedefi koyduysanız, kolunuzdaki iWatch veya herhangi bir dijital ölçüm aletinden bakarak onu da ölçebilirsiniz...

*

Başka...

Tansiyon sorununuz varsa sabah akşam bakıp kaydedebilirsiniz...

Kaç saat uyuduğunuza bakabilirsiniz...

Trafikte sıkışırsanız aklınıza eve kaç saatte gittiğinizi hesaplamak gelebilir...

Yazının Devamını Oku

O güzelim Lalibela da Şibam olma yolunda

Hayatım boyunca gezdiğim ülkeler içinde ikisi beni çok etkilemişti.

Biri Yemen’di...

Özellikle Hadramut bölgesindeki “Şibam” kenti benim için dünyada gidip görülecek yerlerin başındaydı.

O şehrin fotoğrafını ilk defa National Geographic’te gördüğümde “Buraya mutlaka gitmeliyim” demiştim.

“Deli misin sen, öldürürler seni” demişlerdi.

Her türlü tehlikeyi göze alıp gitmiştim. Zırhlı bir arabadaydım. Önümde, arkamda ağır makineli tüfekle donatılmış iki kamyonet dolusu asker vardı.

Şibam olağanüstüydü...

Ama herhalde benden sonra oraya giden başka bir Türk olmamıştır. Yemen bugün acımasız bir içsavaş ve dış müdahalelerle enkaza döndü.

Yazının Devamını Oku

Fatih Hoca 'sirkte' o zarfı açınca neden kahkaha attı

Önceki akşam Swissôtel’in balo salonunda çok güzel bir davet vardı.

“Gentleman” dergisinin, “Yılın İnsanları” ödülleri verildi.

*

Derginin yayıncısı Feyzan Ersinan’ı kutlarım. Mükemmel bir organizasyon yapmış.

Her yıl ödül töreni tematik bir ambiyansla düzenleniyor.

Bu yılki tema “Sirk”ti...

Salonun içine harika bir sirk çadırı havası verilmişti.

Sanki rengârenk bir tentenin altındaydık.

Yazının Devamını Oku

Metin Bey, Cem, Şahan, Yılmaz, Ferhan, Ata, ve Badi Ekremler

Pazar günü iki haberi arka arkaya okudum...

Önce pazar günü Hürriyet’te Zeynep Bilgehan’ın Abdullah Kiğılı ile yaptığı konuşma...

Kiğılı insanlarla ilişki kurarken, “Kartvizitimle birlikte gülümsememi de veririm” diyor.

Gerçekten hayatının her anında gülümseyen bir insandır...

Kilolu cüssesinin etrafında bir gülücük halesi vardır hep.

Biraz sonra ise Gallup şirketinin uluslararası “duygu araştırması”nın sonuçları geldi önüme...

Bütün dünyada “Günün bir anında gülümserim” diyen insanların oranı yüzde 75’ten 70’e gerilemiş.

Türkiye’de

Yazının Devamını Oku

Nil Karaibrahimgil yarın psikiyatrıyla ne konuşacak

İtiraf edeyim, Türk medyasında en dikkatle okuduğum gazete Hürriyet Kelebek...

Yazarlarını çok seviyorum. Bana siyasetin dışındaki dünyayı öylesine güzel ve farklı açılarla anlatıyorlar ki...

*

Mesela dün Nil Karaibrahimgil’in yazısı... Güzel ve çok medeni bir şey yapmış.

Yarın (çarşamba), psikiyatrına gidip konuşacağını yazmış. Konuşacağı kişi İstanbul’da iyi tanınan Feriha Dildar...

Nil, onun için “Uzman pedagog” diyor, ama Google’a baktığınızda unvanı hep “Uzman psikolojik danışman” olarak geçiyor.

Ben de konuştuğum insanlardan iyi bir çocuk psikolojisi danışmanı olduğunu işitiyorum. Bu konuda birçok kitabı var.

*

Nil, onunla ilişkisini şöyle anlatıyor.

Yazının Devamını Oku

Asya, Volkan ve Derin’i kaç, El Clásico’yu kaç kişi seyretti

Geçen pazar İspanya’nın televizyon kanallarında ilginç bir yarış vardı...

Yarışın bir kulvarında sadece İspanya’nın değil, dünyanın bir numaralı derbi maçı olarak kabul edilen “El Clásico” vardı.

Yani Barcelona-Real Madrid maçı...

Öteki tarafında ise bu yıl İspanyol televizyonları arasında sezona en yüksekten giriş yapan “Infiel” dizisi...

Yani Kanal D’nin süper dizisi “Sadakatsiz”...

*

Biri İspanya’da hayatı durduran bir maç...

Öteki ise haftalardır pazar geceleri reytinginde 1 numarayı bırakmayan dizi...

Yazının Devamını Oku

34 yıl önce çekilen fotoğrafın bir sırrı varmış, bakın o neymiş

Bu fotoğrafı dün Rasim Ozan Kütahyalı gönderdi.

Bugünlerde “1992” adlı bir kitap üzerinde çalışıyormuş.

O yılın, Türk siyasi hayatında çok özel bir yeri olduğunu anlatacakmış.

Kitap için çalışırken bulmuş bu fotoğrafı...



Fotoğraf 18-24 Ocak 1987 tarihli

Yazının Devamını Oku

Erenköy Kız Lisesi’nde başlayan güzel bir cumhuriyet hikâyesi

Erenköy Kız Lisesi’nin yatılı öğrencileri hafta sonu tatili için evlerine giderlerken, anne ve babası ayrı olan Nüzhet okulda kalmaktadır.

Yatakhanenin penceresinden gökyüzüne bakan genç kız yalnızlığını yıldızlarla paylaşır.

*

1928 yılında Galata rıhtımında görürüz Nüzhet’i...

Okulunu birincilikle bitirmiş, Cumhuriyet’in eğitim alması için Avrupa’ya gönderdiği öğrenciler arasına girmeyi başarmıştır...

*

Lyon kentinde okuduğu okulda sınıfta en ön sırada oturur.

Elli kişilik sınıfta, yabancı bir ülkeden gelen tek kız öğrencidir.

Ülkesinden çok uzakta da olsa tek başına kaldığı yurdunda aynı yıldızların altındadır.

Yazının Devamını Oku

Önceki gece bu istihbaratı iki ayri kişiden dinledim

Durun hemen heyecanlanmayın. Öyle ittifakları altüst edecek, seçimi öne aldıracak, büyükelçi krizini çözecek muazzam bir siyasi istihbarat değil...

Ben naçizane bir magazin yazarıyım, tabii ki bir magazin istihbaratı bu...

*

Önceki gece yine uykusuz kalıp New York’taki “Ahmet Ertegün’ü anma yemeği”ni dakika dakika izledim.

Türkiye ile ABD arasında patlayan ve çok kötü bir noktaya gidebilecek büyükelçi krizinin tatlıya bağlanmasından 24 saat sonra New York’ta Türkiye ile ABD’yi birbirine bağlayan müthiş bir geceydi bu.

Geceye davetliydim, ama COVID-19 pozitif yüzünden katılamadım. Bedenim orada değildi ama aklım oradaydı... Gece boyunca konuştum katılanlarla... Bu arada Plaza otelinin kulislerinde Ahmet Ertegün’ün eski dostlarının fısıldadığı, benim için müthiş bir bilgi aldım...

*

Türk magazininin 1990’lı ve 2000’li yıllarının en büyük konularından biri şuydu:

Yazının Devamını Oku

19 ayda tek hata yaptım COVID-19 o an beni yakaladı

COVID-19 sendromuna girdiğimiz Mart 2020’den beri kendimi çok iyi korudum.

Sokağa çıkmama kurallarına uydum.

Maskesiz gezmedim.

Sosyal mesafeye hep dikkat ettim.

Evde kapalı olduğum günlerde bile sporumu ihmal etmedim.

Sonra aşı dönemi geldi...

Önce 2 Sinovac oldum.

Sonra 2 BioNTech oldum.

Yazının Devamını Oku

Diyonizyak öfkenin kırmızı kart gördüğü muhteşem bir gece

Pazar gecesi benim için uykusuz bir geceydi...

Hayır hayır, geçirdiğim COVID-19 yüzünden değil.

Tam aksine cumartesi günü yapılan test negatif çıkmıştı.

Yaptırdığım 4 aşı sayesinde hafif bir nezleden bile hafif geçmişti.

Uykusuzluğumun nedeni 10 Büyükelçinin istenmeyen insan ilan edilmesi de değildi...

Nedeni, benim gibi bir spor manyağı için, tarihte az görülecek bir derbi gecesi olmasıydı...

Düşünebiliyor musunuz?

Yazının Devamını Oku

İlk gençlik hapınızı kaç yıl sonra alabileceksiniz

Şimdi kahvenizden veya çayınızdan bir yudum alın...

Siz “brunch şampanyacıları”, tabii ki siz de kadehinizi kaldırabilirsiniz...

Şu güzel pazar sabahı size çok umut verici bir haberim var...

Çok değil... İki-üç yıl sonra bir hapla gençleşme ihtimaliniz çok yükseldi...

*

Size ölümsüzlük vaat etmiyorum ama...

En geç 10 yıl içinde, sizi 150 yaşına kadar yaşatacak çok önemli gelişmeler olabilir.

Silikon Vadisi’nin en zengin 10 adamını alın...

Yazının Devamını Oku

Yaşayan bir numaralı Müslüman o olabilir mi

Adı Muhammed. Soyadı Salah.

Yani yüzde yüz Müslüman adı ve soyadı...

Dünya artık onu “Mo Salah” olarak tanıyor.

Liverpool’un şahane oyuncusu...

*

Bu yıl İngiliz futbol liginin başından beri Liverpool’u uçuruyor...

Ne Messi bıraktı ne Ronaldo...

İki haftadır futbolla ilgilenen herkes onun Manchester United’a attığı golü ve asisti konuşuyor.

Şimdiden futbol tarihine geçti...

Yazının Devamını Oku

Diyarbakır Müzesi'ndeki domuz dişi ve 48 saat sonra gelen bir haber

Geçen hafta Diyarbakır Arkeoloji Müzesi’ni gezerken rehberimiz bize ilginç bir şey anlattı.

Rehberimiz, vitrindeki süs eşyaları arasındaki bir domuz dişini gösterip şunları söyledi:

“Domuz insanoğlunun ilk evcilleştirdiği hayvandı. O nedenle mezarlarda bulduğumuz süs eşyaları domuz dişinden yapılmış eserlerdi.”

*

Demek ki domuz, bu topraklarda, yani Mezopotamya’da insanoğlu ile birlikte yaşamaya başlayan ilk hayvanlardan biriymiş... Ne ilginçtir ki yine bu topraklarda doğan iki inancın, Müslümanlığın ve Yahudiliğin de haram ilan ettiği ilk hayvan oldu.

Diyarbakır’da rehberimizden bunu dinlememizden 48 saat sonra dünya medyasına şu haber düştü:

New York Üniversitesi’nden bir doktor grubu çok ilginç bir deney gerçekleştirdi.

Domuzun bünyesinde geliştirilen bir böbreği, ailesinin iznini alarak, beyin ölümü gerçekleşmiş bir insanın bedenine bağladılar.

Yazının Devamını Oku

En iyisi halayı size Hint atasözü ile anlatayım

Çok sevdiğim bir Hint atasözü aynen şöyle diyor:

“Dans etmek kalplerimizin konuşmasını duymaktır...”

*

Halay da bir danstır...

Dans literatüründeki adı “folklorik dans”tır...

-

Fanatikler danstan korkarlar... Aralarında “hayatında hiç dans etmemiş olmakla” övünenler vardır.

Korkmakta haklıdırlar... Çünkü dans, onları besleyen nefreti, bir ilkokul çocuğunun bembeyaz silgisi gibi yumuşacık dokunuşlarla siler...

Yok eder...

Yazının Devamını Oku

Özdemir Bey geç de olsa sizi tanımak bir şerefti

Türk Savunma Sanayii’nin son 15 yıldaki parlayan yıldızı, Bayraktar ailesinin kurucu babası Özdemir Bayraktar aramızdan ayrıldı.

Muhafazakâr bir ailenin üyesiydi...

Dün bizim mahallede onun hakkında yazılanlara baktım...

Üzülerek gördüm ki bu insanı hiç tanımıyormuşum...

Meğer tam da Türkiye’nin bugünlerde aradığı insanmış...

Hürriyet’te Yalçın Bayer’in yazısını okudum.

Onun daha ilk ve orta eğitimden başlayan bilim tutkusunu...

Üniversite yıllarını, sonrasını, Türk sanayisinin gelişmesi için verdiği mücadeleyi...

Yazının Devamını Oku

Yer Diyarbakır, kuyruk Picasso kuyruğu gibi

Bu fotoğrafta, sırada bekleyen insanların ancak bir bölümünü görüyorsunuz. Çekilen videoları seyrederseniz, kamera sıranın sonuna kadar gidip köşeyi döndüğünde, bu kuyruğun devam ettiğini göreceksiniz...

Bu bir maç kuyruğu değil...

Bir pop müzik konseri kuyruğu değil...

Ahmet Güneştekin’in geçen cumartesi Diyarbakır’da açılan “Hafıza Odası” sergisine girmek için bekleyen insanlar bunlar...

Sanat alanında böyle bir kuyruğu geçtiğimiz 10 yıl içinde iki defa gördüm...

Biri İstanbul’da Sakıp Sabancı Kültür Merkezi’ndeki Picasso sergisiydi.

Öteki de İzmir’de Arkas Sanat Merkezi’nde açılan Picasso sergisiydi.

Bugüne kadar

Yazının Devamını Oku

Sonradan görme bir züğürdün o sorusu

Dün size 85 metrelik bir megayatı bütün iştahımla anlattım.

Ne yalan söyleyeyim, güzel yaşamak hayalleri olan bir insandım, hâlâ da öyleyim.

O nedenle memleketin bunca meselesi varken aklım yine de böyle şeylere takılıp gidiyor...

Yani benim de böyle sevdalı bir başım var.

İyi yaşamak bugün kurduğum bir hayal değil...

Mavi yolculuklar, yat sefaları ile ilgili hayallerim çok eskilere gidiyor...

Mesela şu fotoğraf.

1971 yılında Gökova’da bir yerde çekildi.

Yazının Devamını Oku

Sizce bu 85 metrelik megayatı satın alabilecek kaç kişi vardır?

Türkiye’de değil, dünyada kaç kişi vardır diye soruyorum.

Yat 85 metre...

Türkiye’de yapıldı.

Bir Türk şirketi tarafından yapıldı.

Yapımı 4 yıla yakın sürdü.

Ve geçen ay Cannes’daki dünyanın en önemli yatçılık fuarında ilk defa dünyanın dikkatine sunuldu.

Aldığım bilgiye göre, fuarın en ilgi çeken teknelerinden biri oldu.

4 gün boyunca 1.000 kişiye yakın insan tekneyi gezdi...

Yazının Devamını Oku

Öyleyse... Bir gün ben de Kırmızı Kraliçe'ye giderim

İlk haber 12 Ekim günü, ABD’nin Teksas eyaletinin Van Horn adlı bölgesinden havalanan bir uzay aracından geldi. Amazon’un sahibi Jeff Bezos’un Blue Origin adlı şirketinin uzaya ikinci uçuşunu yapan roketinin içinde tanıdık bir isim varmış.

William Shatner...

*

Biz onu daha çok “Captain James T. Kirk” olarak tanıyoruz...

Yani bizim bildiğimiz, 1970’lerin efsane uzay dizisi Star Trek’in ünlü kaptanı Kirk...

İşte onu oynayan aktör William Shatner, bu defa gerçekten uzaya gitmiş ve dönmüş.

‘Uzay Yolu’ (Star Trek) dizisi ilk kez 8 Eylül 1966 günü yayınlandı.

Dünya

Yazının Devamını Oku