GeriErtuğrul ÖZKÖK Mezardan çıkan bir virüs ve acılı bir pirenin hikâyesi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Mezardan çıkan bir virüs ve acılı bir pirenin hikâyesi

Cuma günü bu fotoğraf önüme geldiğinde uzun uzun baktım.

Bir Türk olarak bana bu kadar gurur veren fotoğraflar her gün önüme gelmiyor.

İnsanlığın ortaçağ vebalarından beri karşılaştığı en öldürücü virüse karşı ilk aşıyı bu iki Alman vatandaşı bulmuştu.

*

Bir tarafında Almanya Cumhurbaşkanı, öteki tarafında Almanya Başbakanı...

Vee ikinci bir görüntü...

Salona girerken iki doktor önde yürüyor, Almanya’nın seçilmiş başbakanı arkada...

Mezardan çıkan bir virüs ve acılı bir pirenin hikâyesi

Ve o kadın ve erkek iki Türk’tü...

Dr. Özlem Türeci ve eşi Prof. Uğur Şahin...

*

Bu fotoğrafa baktığım saatlerde, Türkiye’de geçen ay çıkan çok önemli bir kitabı bitirmiştim.

Biri genetik bilimci öteki sanat tarihçi iki Alman’ın yazdığı kitabın adı “Genlerimizin Yolculuğu”ydu...

*

Karşımda insan DNA’sı üzerine yaptığı çalışmalarla aşıyı bulmuş Almanya’da yaşayan iki Türk...

Elimde de DNA çalışmaları ile “genlerin göçünü” anlatan ve bir anlamda “gen arkeolojisi” bilimini kuran iki Alman’ın kitabı...

Şimdi size en güncel olanından başlıyorum..

Virüslerin göçünden...

Ama lütfen yazıları numara sırasına göre okuyun.

GEN ARKEOLOJİSİNİ VE DENISOVA İNSANINI KEŞFEDEN BİLİM İNSANI

- Johannes Krause-Thomas Trappe: “Genlerimizin Yolculuğu”; Çev: Mehmet Ali Erbak, Say Yay. 2021...

Johannes Krause, eski kemiklerin DNA’sının çözümlenmesi alanında çalışan bir uzman. Jena’da Max Planck İnsanlık Tarihi Enstitüsü’nün kuruluşunda görev aldı ve çalıştı. 2010 yılında bir parmak ucu kemiğinin DNA’sının analizinden yola çıkarak yeni bir insan formu olan Denisova insanını keşfetti.

1- PENTAGON TARAFINDAN AÇILAN BİR VİRÜS İHALESİ

AMERİKAN
askeri gücünün kalbi Pentagon 2012 yılında herkesi şaşırtan bir ihale açtı.

Kurum, bakteri ve virüslerin genlerinin çok kısa zamanda belirlenmesi için bir bilgisayar programının yazılmasını istiyordu.

Programın adı “The Defence Threat Reduction Agency Algorithm Challenge”di. Türkçeye “Savunma Tehdit Azaltma Kurumu Algoritma Görevi” olarak çevrilebilirdi.

Amerikan ordusu, bir kimyasal savaşta mikrop ve virüse karşı hazır olmak ve çok hızla karşı koymak istiyordu.

Bunun için 1 milyon dolarlık bir fon ayırmıştı. 100’den fazla kuruluş bu ihaleye katıldı.

Aralarından üçü finale kalmayı başardı. Bunlardan biri Daniel Huson adlı bir bilim insanıydı. Huson daha sonra bu bilgileri aldığım “Genlerimizin Yolculuğu” kitabının yazarının da görev aldığı Jena’daki Max Planck Enstitüsü ile birlikte çalışmaya başladı...

İşte bu ekip 2013 yılında 24 saat içinde 1 milyar DNA dizilmesini kaynak organizmalarla birlikte çıkaran bir algoritmayı geliştirdi.

Bu algoritmanın bir özelliği de DNA’ların hangisinin insana hangisinin virüse ait olduğunu kesinlikle belirlemesiydi. İşte tam o günlerde Münih’ten çok ilginç bir haber geldi...

Bir mezarda iki iskelet bulunmuştu.

2- JURASSIC PARKTAN 23 YIL SONRA BİR MEZARDA BULUNAN KEMİKLER

İLK
Jurassic Park filmi 1993 yılında çekildi.

Film nesli tükenmiş dinozorları yeniden üreten çılgın bir işinsanı ve bilim insanlarını anlatıyordu.

İnsanoğlu hâlâ bir DNA’dan dinozor üretmeyi başaramadı.

Ama o filmden 23 yıl sonra, 2016 yılında gen arkeologları çok ilginç bir şeyi başardı.

Münih yakınlarında bulunan mezar 6’ncı yüzyıldan kalmıştı.

Bu mezarda bir çiftin iskeleti bulunmuştu.

Yapılan genetik analizler ilginç bir şeyi ortaya çıkardı. Çift 6’ncı yüzyılda Roma’yı kasıp kavuran “hıyarcıklı veba” hastalığından ölmüştü.

Bu, virüs algoritması üzerinde çalışan genetikçiler için büyük bir şanstı.

Altıncı yüzyılda Roma’yı ve Avrupa’yı çökme noktasına getiren Jüstinyen virüsünün DNA’sına ulaşmışlardı.

İşte o andan itibaren dünyanın ilk gerçek “Jurassic Park” olayı başlıyordu.

Genetikçiler “hıyarcıklı veba virüsünü” yeniden yapılandıracaklardı.

DNA’dan dinozor üretemeyen bilim, mezardan gelen kemikten yok olmuş bir virüsü yeniden üretecekti.

Başardılar da...

Ve bu sayede dünyanın başına en büyük belayı açan virüslerden birinin sırrı çözülüyordu.

Ve o virüsün altından bir başka canlıya ait çok ilginç bir hikâye çıkacaktı...

“Zavallı bir pirenin” hikâyesi...

3- ZAVALLI BİR PİRENİN ÇOK ACIKLI HİKÂYESİ

VİRÜSLER
çok zeki ve bencil canlılardır.

Zekidirler, çünkü kendilerinin yaşaması için, içine girdikleri organizmaları da yaşatmaları gerektiğini çok iyi bilirler...

Bu bakımdan belki tek aptal virüs Eboladır... Çünkü o büyük bir şuursuzlukla, girdiği organizmayı en kısa zamanda öldürmeyi hedefler.

O nedenle çok hızlı şekilde bir organizmadan ötekine geçmek zorundadır. Ebolanın çok hızla bulaşmasının nedeni budur.

Veba virüsü ise akıllıdır ve acelesi yoktur. Üzerinde yaşadığı organizmayı öldürmeyip orada kalmak ister.

O nedenle de hastalığı başka bir organizmaya taşıyacak hamallara ihtiyacı vardı. Kara ölüm denilen hıyarcıklı vebanın kullandığı hamal piredir.

Bildiğimiz pire...

Nedir zavallı pirenin çektikleri...

Bir sonraki yazıya geçelim.

4- ‘GENÇ WERTHER’İN ACILARI’NDAN GENÇ PİRELERİN ISTIRABINA

SAĞLIKLI bir pire günde bir kez ısırır. Ancak veba bakterisi alan pire bu işi 100 kere tekrarlar. Isırdıkça saldırganlaşır ve ısırdığı insan ve hayvanlara veba mikrobunu bulaştırır.

Peki neden zavallı pire?

Çünkü veba mikrobu pirenin genlerinde bir mutasyona yol açar.

Pirenin ön midesindeki virülans genlerin oluşturduğu bakteriler bir tür film üretir.

Bu film de pirenin midesini tıkar ve hayvan emdiği kanı vücuduna geçiremez ve tükürmek zorunda kalır.

Tabii tükürünce de ilk hastalıklı insandan aldığı mikrobu başka bir insana veya hayvana geçirir.

Tabii tıkanan mide aynı zamanda pirenin acılar içinde ölümüne yol açar.

Kendini akıllı bir bakteri için feda eden pirenin hikâyesi, aynı zamanda COVID-19 virüsünün de hikâyesidir.

Pentagon’un ısmarladığı bu yazılım sayesinde virüsler artık gen arkeolojisinin kazılarının en kıymetli bulgularıdır.

Artık insan DNA’sı yanında virüs DNA’ları da izlenerek insanın ilk büyük hikâyesi olan Adem’le Havva’ya doğru gidilecektir.

Goethe’nin “Genç Werther’in Acıları” kitabının yazıldığı ülkedeki bu “Genç Pirelerin Istırabı” kitabından sonra şimdi virüslerden insan DNA’larına geçelim.

PERDE İKİ
5- GERÇEKTEN BİR HAVVA ANAMIZ VAR MIYDI VE NE ZAMAN YAŞADI

İNSANOĞLUNUN
bugüne kadar yazdığı en güçlü hikâye “Adem ile Havva”dır...

Peki gerçekten bir Adem ve bir Havva var mıydı?

Kutsal kitaplara göre var elbet. Ya gen arkeolojisine göre... Ona göre de var.

Hadi gelin şimdi o genetik Havva anamızı bulmaya çalışalım.

Her insan mitokondriyal DNA’sını annesinden alır.

Buna her 3 bin yılda bir gelecek kuşaklara aktarılan yeni bir mutasyon eklenir.

Yani mutasyona uğrayan sadece COVID-19 virüsü değildir, biz de uğrarız. O mitokondriyal DNA’nın spirial merdivenlerinden yukarı doğru tırmanmaya başladığımızda şunu görürüz.

Bugün yaşayan insanların tümünün DNA’ları geçmişte yaşamış bir tek anneye dayanır. Evet yanılmadınız bir Havva’ya... Genetik biliminde buna “Mitokondriyal Havva” adı verilir.

Peki ne zaman yaşamıştır o ilk anne?

160 bin yıl önce...

Bugünkü insanın ulaşılabilen ortak annesidir bu.

Mezardan çıkan bir virüs ve acılı bir pirenin hikâyesi

6- MİTOKONDRİYAL HAVVA ANAMIZ VE Y KROMOZOM ADEM BABAMIZ

HAVVA
anamız varsa, bir de Adem babamız olmalı değil mi...

Evet o da vardı.

Ama onu bulmak için DNA’ya değil babadan oğula geçen Y kromozomuna bakmak lazım. Evet “Mitokondriyal Havva” gibi bir de Y kromozomu taşıyan ilk Adem babamız var. Öyleyse kutsal kitapların hepimizin Adem ile Havva’dan geldiğimiz tezi doğrulandı...

Ancak bir sorun var...

Gen arkeolojisi Y kromozomlarını takip edip ilk ortak babaya gittiğinde tuhaf bir durumla karşılaşıyor.

Y kromozomlu Adem baba, Mitokondriyal Havva’dan 200 bin yıl önce yaşamış. Neyse ki, kutsal kitapların zaman kavramı bizim bildiğimiz saatlere ayarlı değil.

Yani isteyen “ilk kadının, erkeğin kaburgasından yaratıldığı” tezine inanmaya devam edebilir.

ÜÇÜNCÜ SAHNE
7- TARİHTE İLK ALMANCI KİLERDEKİ O KADIN MI

TABİİ
ki Dr. Özlem Türeci ve eşi Prof. Uğur Şahin, Anadolu’dan Almanya’ya giden ilk Almancılar değildi.

İlk “Almancının” hikâyesi çok daha gerilere gidiyor. Almanya’da bir dönemde Tübingen Enstitüsü tarafından kullanılan bir binanın kilerinde bir iskelet bulundu.

Teknoloji gelişip bu iskelete mitokondriyal DNA testleri uygulandığında herkesi şaşırtan bir şeyle karşılaştılar.

İskelet 7 bin yıl kadar önce Stuttgart civarında yaşamış bir kadına aitti.

2014 yılında yapılan genom analizleri sonucunda daha da şaşırtıcı bir gerçek ortaya çıktı.

Kadının genetik kökleri Anadolu’ya dayanıyordu...

Kafalar karıştı...

Demek ki cuma günü Alman Devlet Nişanı alan iki Türk’ün ata hikâyesi çok daha gerilere gidiyordu.

Peki nasıl oluyordu bu? Hadi gelin gen arkeolojisinin kazılarına dönelim.

Mezardan çıkan bir virüs ve acılı bir pirenin hikâyesi

8- YOKSA HEPİMİZ SUYUN ÖTESİNDEN GELİP ‘VARDAR OVASI’ MI SÖYLEDİK

BİLDİĞİMİZ
şuydu...

Biz Türkler Orta Asya’dan geldik, sonra Balkanlar’ı geçip oraları fethettik, Karaman bölgesinden gönderdiğimiz Anadolu çocuklarını oralara yerleştirdik.

1912’deki Balkan Savaşı’ndan sonra yine Anadolu’ya döndük...

Geri dönüşte özlemimizi “Vardar Ovası” şarkılarını söyleyerek giderdik.

Ancak gen arkeolojisi “Vardar Ovası” hikâyesini farklı anlatıyor.

Aslında önce biz Balkanlar’a gitmedik... Balkanlar Anadolu’ya geldi ve o da şöyle oldu.

Balkanlar’ın ilk sakinleri Avrupa’da buzul çağı başlayınca DNA’larını Anadolu’ya gönderdiler...

Yani göç ettiler.

Bu genler 10 bin yıl sonra neolitik çağ başlayınca tekrar Balkanlar’a ve Ortadoğu’ya döndüler. O göçmen genler bize şunu söylüyor:

Her Avrupalının mutlaka bir Anadolulu dedesi vardır.

Bu kitabı yazan Johannes Krause son noktayı şöyle koyuyor: “Günümüzde Türkler ve Kürtler Balkanlar’ın genetik bileşenlerini Orta Avrupalılarla paylaşıyorlar.”

Yani ey o sahnedekiler, “Durun, siz kardeşsiniz”.

O zaman bir de sahnedeki Almanlara bakalım...

9- HİTLER’İN ARİ IRK FRİTZ’LERİ SARIŞIN VE MAVİ GÖZLÜ MÜYDÜ

ALMAN deyince gözünüzün önüne ne gelir?

Sarı saçlı beyaz tenli bir insan değil mi...

Hitler’e kötü haberimiz var.

Neolitik çağda orada olsaydınız çok şaşırtıcı bir durumla karşılaşacaktınız.

Çünkü o dönemde yerli Avrupalılar koyu renk tenliydi. Buna karşılık Anadolu’dan gelenler ise beyaz tenli.

Oysa genetik açıdan baktığınızda soğuk yerlerde yaşayan insanların beyaz, sıcak bölgelerden gelenlerin ise koyu renk tenli olması beklenirdi. Gen arkeolojisi bunun sırrını hâlâ çözebilmiş değil.

Kitabın Alman yazarı Hitler’in o çok övündüğü Alman ırkıyla ilgili de son noktayı şöyle koyuyor: “Neolitik çağda Avrupa’da iki genetik yapıtaşı egemendi. Yerli avcı-toplayıcılar ile Anadolu’dan gelen çiftçilerin DNA’ları. Yani bugün her ikisini de bedenimizde taşıyoruz.”

VE SON SAHNE
10- MAMUT KEMİKLERİ ARASINDA YAN YANA ÜÇ İSKELET: İLK LGBT Mİ, İLK ÜÇLÜ İLİŞKİ Mİ

GEN
arkeologları kazıya devam ediyor. 1986 yılında Çekya’nın güneydoğusundaki Dolni Vestoniçe bölgesinde bir mezardan çok ilginç bir şey çıktı. Erken paleolitik çağa ait bir mezardı bu ve ilginç tarafı şuydu.

Aynı mezarda, mamut kemikleri arasında yan yana yatan üç ölü vardı.

En soldakinin iki eli, ortadakinin bacaklarının arasındaydı.

Ortadakinin eli ise en sağdakine dokunuyordu. İki kenardaki iskeletlerin iki erkeğe ait olduğu saptandı. Ancak ortadaki iskeletle ilgili bir sorun vardı. Bu ölü bir kemik hastalığından mustarip olduğu için, kalan kemikler sağlam bir DNA testi yapılmasına imkân vermiyordu.

Uzmanlar önce bunun bir kadına ait olduğunu iddia ettiler.

Ancak DNA dizilim teknolojisi geliştikten sonra 2016 yılında ortadaki ölünün cinsiyeti de belirlendi.

O da bir erkekti... Bu üçlü tarihin ilk LGBT ilişkisi miydi?

Yoksa bunların üçü de erkek kardeş miydi...

Sorunun cevabı hâlâ verilmiş değil.

X

Lüzumsuz bir köşe yazarının çok lüzumlu üç-beş saniyesi

T24 haber sitesi yazarı Ali Akay hatırlattı.

Dün, yani 19 Nisan, Fransız yazar ve düşünürü Jean-Paul Sartre’ın cenazesinin kaldırıldığı günün yıldönümüydü.

Sartre 15 Nisan günü ölmüştü...

Öyleyse niye onu 19 Nisan günü hatırlıyoruz...

*

Cevabı çok basit...

Çünkü onu Montparnasse Mezarlığı’na uğurlayan öylesine büyük bir kalabalık vardı ki...

Fransa, onu, siyasette en büyük muhalifi olan cumhurbaşkanı De Gaulle’ün söylediği şu sözle hatırladı:

“Sartre Fransa’dır...”

Yazının Devamını Oku

Bir Upper Cihangir magazini... Diziyi çekerken 6 kere öpüştük o COVID oldu ama ben olmadım

Tabii Upper Cihangir’deki en büyük haber kaynağımdan öğrendim haberi.

1- Kanal D’nin başarılı bir başlangıç yapan dizisi “Camdaki Kız” meğer tam anlamıyla bir Upper (Yukarı) Cihangir dizisiymiş.

*

Nereden mi çıkardım?

Bir kere dizinin bazı sahneleri Cihangir Caddesi’ndeki köşkte çekilmiş.



Yazının Devamını Oku

Sizce bu 'Reformist Tonton' sayfası hangi gazetede çıktı

Tam 28 yıl olmuş...

Bugün Turgut Özal’ın ölümünün 28’inci yıldönümü...

Sabah büyük bir sürprizle uyandım.

Bir gazete harika bir Özal’ı anma sayfası hazırlamış.

*

Tepedeki manşeti şöyle:

“Reformist Tonton...”

Üst spotları şöyle:

- “Hayata veda etmesinin üzerinden 28 yıl geçti ancak yaptıkları hafızalardan hiç silinmedi.”

Yazının Devamını Oku

Yuhh yahu yuh artık ne diyeyim ben bu kafaya

Önceki gün benim açımdan iki sevindirici gelişme vardı...

Sabah Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın “Hiç Oldum” şarkısı için yaptığı klibin haberi ile uyandım.

İkincisi ise aynı sabahın akşamı Ahmet Altan’ın serbest bırakılmasıydı.

*

Hayatım boyunca devlette görev yapan insanların müzikle, sanatla, sporla ilgilenmelerini çok sevdim...

Çünkü tanıdığım siyasetçilerin çok büyük bölümünün siyaset dışında hiçbir uğraşısı yoktu...

Şuna inanıyorum...

Bir insan sanatla, müzikle, sinemayla ilgilendiği zaman bu onun vicdanına, adalet duygusuna ve üslubuna da yansıyor...

Nitekim

Yazının Devamını Oku

Bodrum'dan doğan bir özel Türk 'Lirası'

Önceki gün Türkiye’de çok ilginç bir şey oldu...

Ekonomi tarihimizde ilk defa bir şahsın Bitcoin hesabına haciz kondu...

Bunun anlamı şu...

Artık hepimizin hayatında “Bitcoin” denilen bir para var...

Aslında bu para cebimizde...

Tek farkı ceket cebinde değil cep telefonumuzda olması...

Üç yıla yakın bir süredir bir insan arıyorum...

Bana çok basit biçimde “Bitcoin nedir” anlatsın...

Yazının Devamını Oku

Türkiye'nin çaresiz ev kadını hangi okula rüşvet verirdi

Aslında yazının gerçek başlığı şu:

“Türkiye’nin Ivy League okulları hangisidir...”

O nedenle, araya “Çaresiz ev kadını” ifadesinin girmesinin hikâyesiyle başlayayım.

*

Geçen ay bir streaming platformunda, ABD’de 2019 yılında yaşanan “üniversiteye giriş” skandalıyla ilgili belgeseli seyrediyordum.

ABD’nin önde gelen bazı varlıklı ve şöhretli aileleri çocuklarını en iyi üniversitelere sokmak için rüşvet tezgâhını kurmuş biri aracılığıyla bal gibi rüşvet anlamına gelecek paralar harcıyorlar.

*

Onlardan biri de “Çaresiz Ev Kadınları” dizisinde Lynette Scavo rolünü oynayan oyuncu Felicity Huffman...

Emmy, Altın Küre, SAG ödülleri var

Yazının Devamını Oku

Kim bu 'esrarengiz' Boğaziçili 'sıçan' M.B.

Hürriyet yazarı İhsan Yılmaz, Oğuz Atay’ın kayıp günlüğü olayını gündeme getirip, ben de perde arkasını yazınca, “Upper Cihangir” dünyası karıştı.

Gerçi, onunla ilgili sadece kendilerinin konuşma hakkı bulunduğuna inanan bazı çevreler, “Ne alakası var Oğuz Atay’ın Cihangir’le” deyip durmadan bana yükleniyorlar...

Merakınızı tatmin edeyim. Hepsi biliyor ki “Upper Cihangir” lafını sembolik olarak kullanıyorum...

*

(Bu arada Cihangir ahalisi galiba bu “Upper” lafından pek hazzetmedi ki, mahalle baskısı yapmış olmalılar ki, bu kavramın mucidi T24’in düzeyli magazin yazarı Tuğrul Eryılmaz da artık sadece “Cihangir” diye yazmaya başladı.)

Neyse asıl konuya gelelim...

Geçen cumartesi T24’te Ayça Atikoğlu’nun bir yazıyla bu “Upper Cihangir polisiyesinin” ikinci sezonu da yayına girdi.

Türkiye’nin

Yazının Devamını Oku

İmamı kim istifa ettirdi Türkiye'nin makul aklı mı

Ayasofya imamı sonunda istifa etti...

İstifasında “Kendi isteği ile ayrıldığı” belirtiliyor...

Ama artık orada kendine üç-beş trol dışında müttefik bulamadığı herkesin bildiği bir sırdı...

Bütün dünyanın gözü üzerinde bulunan bir mabetten her gün tuhaf seslerin yükselmesinin hiçbir makul AKP’linin de hoşuna gitmeyeceği bir gerçekti.

Nitekim ilk tepki AKP milletvekili Özlem Zengin’den geldi...

Sonra AKP’nin ağır toplarından da sesler yükseldi...

Sonunda ayrılmak zorunda kaldı ve çok hayırlı bir iş oldu...

İstifasını bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın istediği de yazıldı, söylendi.

Yazının Devamını Oku

CHP'li kayınpederim o 2 takunyalı hakkında bana neler anlatmıştı

Kayınpederim rahmetli Hüdai Oral, köklü bir CHP’li ailenin üyesiydi.

Beş dönem CHP milletvekilliği yapmıştı.

Babası CHP’nin tek parti dönemi Denizli il başkanıydı...

Ayrıca 1950 öncesi milletvekiliydi.

Kızının Adnan Menderes hayranı, koyu Demokrat Partili bir ailenin sonradan solcu olmuş oğluyla evlenmesini son derece normal karşılamıştı.

Hüdai Oral 1961 yılında kurulan İsmet İnönü hükümetinin en genç bakanıydı.

İnönü onu Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olarak görevlendirmişti.

O güne kadar öyle bir bakanlık yok...

Yazının Devamını Oku

Bu bir haber mi, fazla oldunuz sinyali mi

“Haber” desem...

Değil...

“Analiz” desem o da değil...

Öyleyse ne?

“Ayağınızı denk alın” uyarısı mı...

Önce neden söz ettiğimi anlatayım.

Dün, dünyanın önde gelen ekonomik medyalarından biri olan Bloomberg’de tuhaf bir yazı yayınlandı.

Yazının konusu Türkiye’de Bayraktar grubunun ürettiği SİHA’lardı...

Yazının Devamını Oku

Artık doğalgaz faturanıza bile rütbeli imzanızı atmayın

O bildiriye imza atan 104 mütekait askerin karşısına geçip sormak isterdim:

“Yaptığınızdan memnun musunuz...”

Ve devam etsem...

“Bakın Türkiye geçen hafta ne tartışıyordu...

Sizin bu düşüncesiz hareketinizden sonra bugün ne tartışıyor...”

*

Biliyorum bana diyecekler ki...

“Biz de vatandaşız ve düşüncemizi serbestçe söyleme hakkına sahibiz...”

Evet sahipsiniz...

Yazının Devamını Oku

İkinci hayatında bir daha komedi oynayabilecek mi

Zekeriyaköy’deki evde yaşanan o olayın üzerinden 3 yıla yakın zaman geçmiş.

Ahmet Kural’ı o zamandan beri ilk defa görüyoruz.

Kıbrıs’ta TRT için bir dizi çekiyormuş.

Hürriyet Kelebek’te Tülay Demir’in yaptığı mülakattan öğrendik.

Çekim sırasında yeni sevgilisi Çağla Gizem Çelik ile annesi ve babası da yanındaymış.

*

Hayatım boyunca şuna inandım.

Yazının Devamını Oku

Çok genç erkekle 'olgun kadın' arasında kaç yaş fark vardır

Çarşambayı perşembeye bağlayan gecenin saat 00.30’u...

Çok akıllı telefonuma, Music Business Worldwide müzik endüstrisi haber sitesinden bir son dakika notu düşüyor...

“Paul Simon bütün kataloğunu Sony şirketine satmış...”

Paul Simon...

Yani “Simon and Garfunkel” ikilisinin Simon’ı...

Daha o saniye onlarca şarkı geçmeye başlıyor aklımdan...

“Mrs Robinson”, “Sound of Silence”, “Scarborough Fair”, “Bridge Over Troubled Water”, “Boxer”, “Cecilia”, “A Hazy Shade of Winter”, “Homeward Bound”, “Me And Julio Down by the Schoolyard”...

Bütün bir gençliğim...

Yazının Devamını Oku