Libya’yla yaptığımız anlaşmanın aynısını İsrail ile de yapmalıyız

HAYATIMIN ilk Facetime tanışmasını dün Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı ile yaptım.

Yani Türkiye ile Libya arasında yapılan deniz anlaşmasının fikri mimarı...

*

Onu 2019 yılına damgasını vuran 20 insandan biri seçmiştim.

Libya’yla yaptığımız anlaşmanın aynısını İsrail ile de yapmalıyız

Aynı gün Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin yeni denizaltısının Gölcük’te suya indirilişi töreninde adını vererek oynadığı rolü övmüştü.

Türkiye’nin son yıllarda yaptığı en akıllı diplomatik atağının arkasında onun yıllardır sürdürdüğü akademik çalışmanın büyük etkisi vardı.

Komutanı Facetime’dan arayarak tanıştım ve görüntülü olarak konuştum.

*

Üzerinde beyaz denizci gömleği ile tipik bir Deniz Kuvvetleri komutanı...

Bana büyük bir heyecanla Libya ile yaptığımız anlaşmayı anlattı.

“Cumhurbaşkanı olmasaydı bu rafa kaldırılmış, akademideki bir çalışma olarak kalacaktı. Onun gerçekçiliği ve cesareti sayesinde uygulandı” dedi.

*

Sonra bana bir soru sordu:

“Şimdi bundan sonra atmamız gereken çok önemli bir adım daha var. Nedir tahmin edin...”

Tahminde bulunamayınca beni şaşırtan şu sözleri söyledi:

“Bundan sonra mutlaka atmamız gereken adım şudur. Libya ile yaptığımız bu deniz anlaşmasının aynısını en kısa sürede İsrail ile de yapmalıyız...”

*

“Kesinlikle bu adım atılmalı” diyor.

Üstelik bunu bugün söylemiyor.

“Libya makalesini yazdıktan iki yıl sonra ikinci bir makale yazıp bunu önerdim” diye devam ediyor.

İyi de bu nasıl olacak?

Belki de “Monşer diplomasisi” diye aşağılanan, klasik Cumhuriyet diplomasisine dönüş zamanı geldi.

Z KUŞAĞI... ‘ÇARESİZ EV KADINLARI’ NEDEN ‘PARAŞÜT EBEVEYN’E DÖNÜŞTÜ

Libya’yla yaptığımız anlaşmanın aynısını İsrail ile de yapmalıyız

BU yazıyı yazmamın nedeni, geçen yılın son cumartesi günü New York Times’ta yayınlanan bir yazı oldu.

New York Times bugünün anne-babalarını “paraşüt ebeveyn” olarak niteleyip eleştiriyor ve en büyük özelliklerinin, “Çocukların önündeki bütün engelleri kaldırmak için çaba göstermek” olduğunu yazıyor.

Böylece “Hazırlopçu bir Z kuşağının” oluştuğu anlatılıyor.

Bunlara örnek olarak da “Çaresiz Ev Kadınları” dizisinin oyuncusu Felicity Huffman’ın, çocuğunu iyi bir okula yerleştirmek için sahte kişileri sınava sokması veriliyor.

İşte o nedenle Stanford Üniversitesi eski dekanlarından Julie Lythcott-Haims “Yetişkin Bir İnsan Nasıl Yetiştirilir” adlı kitabının altbaşlığı olarak şu tavsiyeyi yazmış:

“Aşırı korumacılık tuzağına düşmeyin ve çocuğunuzu başarıya hazırlayın...”

Aradan 50 yıl geçmiş...

Demek ki hâlâ çocuklarımıza iyi birer anne-baba olup olmadığımıza karar verebilmiş değiliz.

BAŞKANLIK SARAYINDA KİMSE SEVİŞMİYORMUŞ

Libya’yla yaptığımız anlaşmanın aynısını İsrail ile de yapmalıyız

DÜN en ilginç haberi Le Figaro Magazine’de okudum.

Elysee Sarayı’nın önde gelen çalışanlarından biri dergiye yaptığı açıklamada “Saray’da artık kimse sevişmiyor” demiş. Bunu da şöyle açıklamış:

“Evvelden saraydaki hiçbir odaya kapısını uzun uzun çalmadan giremiyorduk. Çünkü içeride nasıl bir durumla karşılaşacağımızı bilemiyorduk. Oysa şimdi kapıyı çalmadan giriyoruz...”

Bunu da yeni Başkan Macron’un çok çalışmasına bağlamış.

O sarayda Mitterrand’ın, Giscard d’Estaing’in, Sarkozy’nin, Chirac’ın maceralarını çok iyi bildiğim için ben de şunu söyleyebilirim.

Demek ki Elysee Sarayı artık Fransız ruhunu ve eğlencesini kaybetmiş...

YENİ EL CLASİCO, MANCHESTER CİTY-LİVERPOOL MAÇI MI OLDU

S SPORT’taki Premier Show’un hastasıyım. İbrahim Altınsay, Uğur Meleke, Ali Erim ve Emre Özcan’ın her hafta canlı yayında tartışmalarını sonuna kadar izliyorum. Son tartışmada ilginç bir soru soruldu.

Avrupa’nın bir numaralı derbisi hangisi...

Bugüne kadar çoğu insan için bu Real Madrid’le Barcelona arasındaki El Clasico’ydu.

Ancak Uğur Meleke Premier Show’da bunun yerini artık Manchester City-Liverpool maçının aldığını söyledi.

Maç kalitesi açısından belki doğru.

Ama ben rekabet ve kültür açısından hâlâ El Clasico diyeceğim....

69’LULAR İYİ BİRER ANNE VE BABA OLABİLDİLER Mİ

Libya’yla yaptığımız anlaşmanın aynısını İsrail ile de yapmalıyız

TANSU geçen gün Gülümsün’le çekilmiş bu fotoğrafımı gönderdi.

Paris’te öğrenci olarak kaldığımız evde çekilmiş.

Yıl 1972 olmalı...

Gülümsün 3-4 aylık...

*

O gece uyandım ve uzun uzun bu fotoğrafa baktım...

Woodstock’un üzerinden 3 yıl geçmiş...

Libya’yla yaptığımız anlaşmanın aynısını İsrail ile de yapmalıyız

Pink Floyd rüzgârları esiyor...

Biz 69 kuşağı(*) çocukları çok genç evlendik... Çok genç çocuk sahibi olduk...

Bazılarımız devrimciydik... Bazılarımız kafamızdaki, San Francisco’nun “Komün hippi çiftliklerine” çekilmiştik...

Crosby, Stills, Nash and Young’ın “Teach Your Children” şarkısını dinliyorduk.

Onları, ilgisizlik sınırına dayanacak şekilde özgür bırakıyor, kendi başına buyruk, özgürce düşünen çocuklar olsun istiyorduk...

*

Şimdi Gülümsün ve onun kuşağının çocuklarına olan olağanüstü ilgilerini gördükçe, bazen kendi kendimi büyük bir suçluluk duygusu ile mücadele eder halde buluyorum.

*

Öyle anlarda kendi kendime soruyorum...

“Biz 69’lular acaba iyi birer anne-baba olabildik mi...”

Hele hele şöhretli anneler ve babalar...

Ve açıkçası artık şüpheliyim...

*

Sonra yıllar geçti ve bir gün Gülümsün bana öyle bir şey söyledi ki...

Çocuğumuzun eğitimi ile ilgili ideallerimiz birden sorular haline dönüştü...

.......................................

(*) Benim için 1968 sadece siyasi bir hareketti. Asıl devrim yılı 1969’du... Çünkü onu izleyen 50 yılı etkileyecek olan bütün kültürel olaylar o yıl yaşandı... O nedenle kendimi tarif etmek için artık 68’li değil, 69’lu diyorum.

KIZIM BİR GÜN BANA BİR ‘FİL ADAM’ MESELESİ AÇTI Kİ

- 1982 yılıydı...

Bir yıl önce çıkan “Fil Adam” filmi Türkiye’ye gelmişti...

Hilkat garibesi olarak doğmuş, yüzü file benzeyen, sırtındaki kambur dolayısıyla geceleri boğulma tehlikesi geçirdiği için hiç uyuyamayan bir adamın, toplum tarafından dışlanmasını, aşağılanmasını anlatıyordu...

Kızımı iyi bir insan olarak yetiştirmek için bu filme götürdüm...

*

Aradan 30 yıl geçti...

Baba-kız dertleştiğimiz bir akşam Gülümsün, “Baba biliyor musun hayatın boyunca bana yaptığın tek kötülük ne oldu” diye sordu ve yıllardır içinde biriktirdiği duyguyu anlattı:

“Beni 9 yaşımda ‘Fil Adam’ filmine götürdün. Bu film beni o kadar kötü etkiledi ki, yıllarca yatık uyuyamayan o adam gözümün önünden gitmedi. Yatarak uyursam onun gibi boğulup ölebileceğim korkusuyla yaşadım. O yüzden o filmi hiç
sevmedim. Siz o konuyu ne zaman açsanız, bana hâlâ çok kötü şeyler hatırlatıyor.”

*

Oysa biz hâlâ Crosby, Stills, Nash and Young dinliyorduk.

Hâlâ özgür çocuklar yetiştirmeye çalıştığımıza bütün kalbimizle inanıyorduk... Onlara hiç müdahale etmemenin, kendi kişiliklerini kendilerinin bulmaları için en iyi yol olduğunu düşünüyorduk.

O EFSANE ŞARKI BİZE NE DİYORDU

CROSBY, Stills, Nash and Young’ın “Teach Your Children” şarkısı 1969 yılında kaydedilmişti ve sözlerinin bir bölümü şöyleydi:

“Çocuklarına şunu iyi öğret,
Babalarının cehennemi ağır ağır akıp gitti
Ve çocuklarını hayallerinle besle
Bu hayallerden hangisiyse seçimleri, sen onu bileceksin
Onlara asla neden de sorma, şayet söyleseler emin ol ağlarsın
Bu yüzden yalnızca onlara bak, iç geçir ve seni sevdiklerini bil.”

HER İKİ İMAM HATİPLİ ÖĞRENCİDEN BİRİ MUTSUZ

PISA, bütün dünyada 15 yaşındaki 32 milyon öğrenciyi temsilen 500 bin öğrenci üzerinde bir araştırma yapmış.

2018 araştırmasının sonuçları geçen ay ortaya çıktı.

*

SORU 1: “Kendinizi okulunuza ait hissediyor musunuz?”

“Hayır hissetmiyorum” diyenlerin oranları şöyle:

- Anadolu liseleri yüzde 27.5

- Meslek liseleri yüzde 29.1

- İmam hatip liseleri yüzde 54

*

SORU 2: Okulunda kendini garip hissediyor musun?

“Evet garip hissediyorum” diyenler.

- Anadolu liseleri yüzde 23.4

- Meslek liseleri yüzde 26.5

- İmam hatip liseleri yüzde 46.9

KATKIDA BULUNANLAR

Sayfa Editörü: Firuzan Demir

Foto Editörü: Murat Şaka

Düzeltmen: Metin Usta

Tasarım ve Uygulama: Selma Songül Zengin

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Müzikte müzayede tarihinin rekoru işte burada kırıldı

Baştan uyarayım.

Siz de “Memleketin bunca meselesi varken sen nelerle uğraşıyorsun lobisi”ndenseniz bu yazıyı atlayın.

Çünkü bugünkü konum, 1970’ler ve sonrasının en efsane rock gruplarından birinin gitarları olacak.



*

İlgilenenler okumuştur. Geçen yıl yine bir pazar günü Pink Floyd grubunun gitaristi

Yazının Devamını Oku

Türkiye'nin en gizli kapaklı ve en açık magazincileri kimlerdir

Pandemi sırasında magazinin önemini bir kere daha anladım. Setler, sahneler, kulüpler kapanınca magazin de en büyük kaynağını yitirdi. Zaten grileşmiş hayatımızın rengi iyice kaçtı. Eve kapandığım günlerde magazinin önemini daha da iyi anladım. Oturup küçük ve şahsi bir “Magazin ansiklopedisi” yaptım. İşte magazinde Türkiye’nin enleri...

MAGAZİN ÂLEMİNİN KURUCU BABALARI

En renkli ve en eski siyasi magazinci: Müşerref Hekimoğlu... 1970’lerde Ankara yıllarımın en renkli ve güzel gazetecisiydi. Cumhuriyet gazetesinde ve ANKA Ajansı’ndaki yazılarının hastasıydım.

En korkulan magazinci: Hiç kuşkusuz rahmetli Çetin Emeç ve başında olduğu Hafta Sonu gazetesi... Magazin haberi ile bakan deviren gazeteci olarak tarihe geçti.

Magazine en sınıf atlattıran fahri magazinci: Banko Hıncal Uluç. Sanat, edebiyat, kültür ve daha birçok alanı magazin coğrafyasına o soktu.

En edebi magazinci: Selim İleri. 70’li ve 80’li yıllarda hazırladığı kültür sanat sayfalarında edebiyat, sinema ve sanat dünyasının ünlü simalarının evlerini ve dedikodularını öyle harika bir tarzla anlatırdı ki, benim magazinci olmamda çok etkisi oldu.

Cihangir fısıltı magazininin en derin babası: Sabiha Deren ve Yeni Sabah gazetesindeki köşesi “Fısıltı”... Hiç şüphesiz bugün “Düzeyli magazin” denilen Cihangir magazinciliğinin kurucu babası o. Gerçek adı da Hakkı Devrim.

Babıâli’nin en yazmayan magazincisi: Ergil Tezerdi.

Yazının Devamını Oku

Bana ve Beatles'a siyah dik yaka kazak giydiren kadın

İzmirli bir delikanlı olarak bana “varoluşçuluğun siyah dik yaka kazağını” giydiren kadındı o...

Sadece bana değil, 1963 yılında Beatles’a da siyah dik yaka kazağı giydirip “With The Beatles” kapağına bu kazaklarla poz verdiren kadın yine oydu...

Adı Juliette Greco’ydu...

Fransa’da Saint Germain semtinin egzistansiyalizmin başkenti olduğu yıllarda, o sol entelektüel mahallenin kraliçesiydi...

Onun ilk fotoğraflarını, İzmir Namık Kemal Lisesi bahçesinde, Varlık Yayınları’ndan Sartre, Camus ve Gide’i okurken görmüştüm.

Ben, egzistansiyalizmin ne olduğunu öğrenmeden önce egzistansiyalist olan bir neslin çocuğuyum...

*

Beatles

Yazının Devamını Oku

İkinci bakışta bu karede gizli bir triumvira gördüm

Bu fotoğraf 2018 yılında İstanbul’da yapılan Suriye zirvesinden sonra çekilmiş bir kareydi...

Fotoğrafın en solunda bir lider daha vardı ve o da Putin’di.

O gün bu kareyi yorumlayan bir yazı yazmıştım...

Hepsinin beden dilini ve psikolojilerini yorumlamıştım.

Önceki gün telefonla yapılan üçlü zirveden ve AB’nin Türkiye’ye yaptırımlar çıkması beklenen zirvesi ertelendikten sonra bu kareye bir de şu açıdan baktım.

Bu fotoğrafı çok sevdim... Çünkü dış politikada Cumhurbaşkanı ve ülkemi görmek istediğim yeri anlatıyor...

Yani Avrupa’yı...

Dolayısıyla, ülkemin Cumhurbaşkanı’nı o fotoğrafta Avrupa ile el ele görmek bana umut veriyor.

Yazının Devamını Oku

Şömine odununu 'uncut' seyretmek istiyorum

Halil Sezai olayına bilerek mi girmedim...

Yoksa içimden mi gelmedi pek karar veremedim.

Ama bu topa girenlerin yazdıklarını, Instagram ve Twitter’da oluşturulan sosyal medya jürisinin neredeyse oybirliğiyle aldığı “Tutukla” kararını görünce, doğrusu bir jüri üyesi olarak ben de görüşümü yazmadan duramadım.

İşte benim itiraz şerhim:

*

BİR: Sosyal medyaya yansıtılan görüntüleri seyrettim, olayı tam anlayamadım.

Vardığım sonuç şu oldu:

Görüntüler ya çok yeteneksiz bir montajcının ya da çok manipülatif bir makasçının elinden çıkmış gibiydi.

*

Yazının Devamını Oku

Yuh artık, bu adamları bir de uçaklarınıza mı alıyorsunuz

O gazetenin manşeti önüme geldiğinde, önce üzerinde durmadım.

“Pisliğin teki” deyip geçtim...

Ama iş büyüdü...

Büyüyünce de Hürriyet’in Atina muhabiri Yorgo Kırbaki’yi arayıp sordum:

Neyin nesidir bu gazete?

“Aşırı sağın da aşırı sağı bir gazetedir...”

Ya tirajı nedir? Kim alır, kim okur?

“Yunan gazeteleri artık tiraj açıklamıyor. Ama son açıklamada 5-6 bin satan (bana göre bedava dağıtılan) bir gazete...

Yazının Devamını Oku

Erkek heykelleri arasında iki kadının iki ayrı hikâyesi

Sharon Stone... Patti Smith... Joan Baez... Jennifer Garner... Jennifer Lopez... Kristen Bell... Reese Witherspoon... Kate Hudson... Stevie Nicks... Barbra Streisand.. Annie Lenox... Dünyaca tanınmış sanatçılar...

Dünyaca tanınmış siyasetçiler... Bütün bu insanlar önceki gün ve dün Instagram’da bir kadının ardından veda mesajları attılar...

Bugün size, erkek heykelleri altında oturan bu iki kadının hikâyesini anlatacağım...



*

Hikâyeme, önce sağdaki kadından başlayacağım.

Yazının Devamını Oku

Hadi biz Türkleştirildik ya sen 'Ne'leştirildin'

Adının önünde Prof. unvanı var...

ODTÜ gibi muhteşem bir üniversitede sosyoloji okumuş...

Gidip Amerikalarda eğitimine devam etmiş....

Bir de İran Araştırma Merkezi’ni kuran kişiymiş...

*

İşte bu hoca çıkıp televizyonda insanların gözüne baka baka, “Balkan göçmenleri Türk değildir, Türkleştirilmiştir” diyor...

Orada da durmuyor devam ediyor:

“Bunlar Türkçeyi bile sonradan öğrenmiştir” diyor...

Ve sonunda asıl söylemek istediği noktaya geliyor:

Yazının Devamını Oku

'Tanrı parçacığı' yerin 100 metre altında mı, gökyüzünde mi

13 yıl önceki kazadan kurtulan CERN Yedilisi'nin son üyesi Prof. Serkant Ali Çetin anlatıyor (3)

Anladım, şimdi artık işin en heyecanlı bölümüne, çarpışma anına gelelim. Ama önce bana neyi hızlandırdığınızı ve protona bir tekme atmanın, bir tokat atmanın kaça mal olduğunu anlatın.

İşin aslında en ucuz kısmı neyi hızlandırdığımız. Protonu hızlandırıyoruz. Proton ne? Hidrojen. Hidrojen atomundaki elektronu sıyır, al sana proton. Çünkü hidrojen temelde bir proton ve etrafındaki bir elektrondur. En basit, periyodik cetveldeki başlangıç atomumuz yani.

Bunu nasıl elde ediyorsunuz?

Hidrojen tüpümüz var. Yani bildiğimiz küçük bir şişe büyüklüğünde oksijen tüpleri gibi. Bir tüp bizi aylarca götürüyor. Bir prosesle o hidrojenler elektronlarından ayrıştırılıyor ve haliyle artı yüklü hidrojen haline geliyorlar. Ama artı yüklü hidrojen dediğin, yani elektronsuz hidrojen dediğin şey zaten protonun tek başına hali. Biz onları alıyoruz ve bunları “bohça” haline sokuyoruz.

Bu bohçalardan iki tanesini mi alıp çarpıştırıyorsunuz?

Bir tane protonu elde ederek hızlandırmak hem zor hem de aynı zamanda değmez. Biz aşağı yukarı 10 üzeri 11 tane yani birin yanına 11 tane sıfır koyun o kadar sayıda proton hızlandırıyoruz, bir bohça dediğimiz bu. Bu da 100 milyar ediyor. Yaklaşık 100 küsur milyar tane protonu, bir arada hızlandırıyoruz. Ve bu çok ama çok küçük bir hacim içinde. Yani şu elimdeki çakmağı düşünün bunun gibi bir tane daha karşıda hazırlanmış...

HER SANİYE 40 MİLYON BOHÇA KARŞI KARŞIYA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Bir tekmeci, bir tokatçı ve tanrı parçacığına ilk adım

13 yıl önceki kazadan kurtulan CERN Yedilisi'nin son üyesi Prof. Serkant Ali Çetin anlatıyor(2)

Serkant Hocam, Dan Brown’ın romanında okuduğum günden beri CERN’e gitmek isterim. Ne yapıyorsunuz orada, yerin 100 metre altında? Nerede başladı bu hikâye?

Anneannemin evinde başladı. Ben küçükken anne ve babam çalıştığı için anneannem bana bakardı. Anneanne evinde de çok fazla oyuncak yoktu. En güzel meşgalem eski gazete kâğıtlarını alıp anneannemin yere serdiği bir çarşaf üzerinde kesmekti. Derdim gazeteyi kaç parçaya bölebileceğimi anlamaktı. Çünkü durmadan parçalayabildiğime göre içinde bir şey olması lazım. Sonradan öğrendim ki sadece matematiksel olarak bir şeyi sonsuz kere parçalayabiliriz. İşte buna ‘parçacık fiziği’ diyoruz. Her şeyin nüvesinde daha da ne olduğunu anlamak.

BİR PİNPON TOPU ATARAK DUVARI DELEBİLİRSİNİZ

İtalyan Fizikçi Carlo “Bilimde görmediğimiz bir şeyi anlamaya çalışırız” diyor. Siz görüyor musunuz?

Bir pinpon topu alalım, bunu bir duvara atarsak öteki tarafa geçmez. Ama teorik olarak geçmesi mümkündür. Biz buna “Tanımlanabilir olasılık” diyoruz. İşte evrenin şöyle bir gücü var. Bizim 30 birimle geçebileceğimiz bir duvarı o 3 birimlik enerjiyle atıp öbür tarafa geçirebiliyor. Günlük hayattaki işleyişte bunları beynimize kabul ettirmek zor. Kuantum deryası böyle sürprizlerle dolu.

CERN BİZİM BÜYÜK KULÜP GİBİ BİR YER

Peki İsviçre’deki CERN’e gidersek, orası neresi? Gerçekten Dan Brown’ın anlattığı gibi esrarengiz bir yer mi?

Yazının Devamını Oku

Ucu melekler ve şeytanlara giden bir kazadan 13 yıl sonra

Türk bilim tarihinin en karanlık 24 saati 30 Kasım 2007 günü yaşandı. Şimdi 13 yıl önce yaşanan o karanlık güne dönüyoruz.

O gün İstanbul-Isparta seferini yapan uçak, normal saatinde kalkmış ve rahat bir yolculuktan sonra Isparta Süleyman Demirel Havalimanı’na doğru alçalmaya başlamıştır.

World Focus şirketinden kiralanan yolcu uçağında 7’si mürettebat 57 kişi bulunmaktadır.

Ne olduysa o iniş anında olur. Uçak havalimanının yakındaki bir dağa çarparak parçalanır.

İşte bu uçak, Türk bilim tarihinde, ünlü romancı Dan Brown’a kadar uzanacak bir tartışmayı başlatacaktır.

MELEKLER VE ŞEYTANLARIN MERKEZİNE GELEN HABER

Uçağın yolcularından biri Engin Arık adında bir kadındır. Onun kazada öldüğü haberinin ulaştığı yerlerden biri, Türkiye’den uzakta, yerin 100 metre altında dünyanın en ilginç deneylerinden birinin yapıldığı yer.

Burası, bütün dünyanın

Yazının Devamını Oku

Fırtınayı sevenler de bazen sakin limanlara sığınmalı

Dünyada ne ilginç şeyler oluyor...

Birleşik Arap Emirlikleri’nden sonra Bahreyn de İsrail’le diplomatik ilişkiler kurdu...

Yani...

Yanisi şu...

Türkiye’nin yıllarca önce yaptığı, bugün de yapmaya devam ettiği şeyi yapıyorlar...

Demek ki dış politikamızda serinkanlı bir akıl varmış...

*

Sırbistan ve Kosova...

Türkiye’nin Balkanlar’da en çok yardım yaptığı,

Yazının Devamını Oku

Cebimde kaç milyon şarkı var her gün kaç şarkı ekleniyor

Spotify Güney ve Doğu Avrupa Yöneticisi Federica Tremolada ile pandemi dönemi müziği sohbeti devam ediyor.

Hayatımda aldığım ilk şarkılar 78 devirlik üç plaktı.

Biri Erol Büyükburç’un ‘Little Lucy’si, öteki ise Paul Anka’nın ‘Diana’sıydı...

Üçüncüsü, Elvis Presley’in iki şarkısıydı...

İki tarafında birer şarkı olan 3 plağı eve getirirken otobüste kırmamak için harcadığım çabayı ve yaşadığım korkuyu hâlâ unutmadım.

Hepsi hepsi 6 şarkıydı...

Federica’ya sordum.

Bugün Spotify arşivinde toplam kaç şarkı var?

60 milyondan çok şarkı varmış.

Yazının Devamını Oku

Pandemide en mutlu ayımız temmuz, en mutsuzu nisandı

“Welcome to Ertuğrul Özkök Pazar Show...”

Pazar şovuma hoş geldiniz. Bugün en sevdiğim konu ile karşınızdayım.

Müzik...

*

Müzik deyince de aklımıza artık “streaming” platformlar geliyor.

Spotify, Apple Music, Deezer, Fizy ve yeni oyuncu olarak Amazon ve ötekiler.

Şu an için Türkiye’de en tanınanı Spotify...

*

Spotify’ın artık Türkiye pazarını yöneten bir yöneticisi var.

Yazının Devamını Oku

Mutasyona uğramış bir FETÖ'cüyü nasıl tanıdım

‘Yumurtasından tanırsınız...’

Evet cevabı buymuş...

Eski Anadolu Ajansı Genel Müdürü ve şimdilerde büyük ilgiyle izlediğim YouTube kanalı yorumcusu Kemal Öztürk’ün bu hafta çıkan kitabında okudum.

Kitapta çok ilginç ve tartışılacak anekdotlar var...

Ama ben, bukalemun ruhuma uygun birini seçtim...

Çok vahim bir olayın eğlenceli tarafı...

Kemal Öztürk başından itibaren, o zamanki deyişi ile “Gülen cemaati”ne uzak durmuş.

Ama AA Genel Müdürü olunca, personel alımında FETÖ kesiminden çok baskı gelmeye başlamış.

Yazının Devamını Oku

12 No'lu hangarda 4 Ağustos günü ve öncesi

Her şey 2013 yılının kasım ayında Moldova bandıralı bir gemiye Ukrayna’dan yüklenen 2 bin 750 ton amonyum nitratla başlıyor.

Geminin sahibi, Güney Kıbrıs’ta yaşayan bir Rus...

Yükün gideceği yer Mozambik’te patlayıcı madde yapan bir şirket.

Mal kime aittir, kim yüklemiştir hâlâ bilinmiyor.

*

Ancak gemi Ürdün’den gelecek bir yükü almak üzere Beyrut limanına geliyor.

İşte ne oluyorsa orada oluyor...

Mozambik’teki şirket parayı ödememiştir.

İki avukat Lübnan adli makamlarına başvurarak gemiye el konulmasını istiyor...

Yazının Devamını Oku

Medya parkının albino boası, pandası ve orangutanları

Hemen her gün en az üç-beş kişiden şu eleştiri geliyor:

“Memleketin bunca meselesi varken sen neyle uğraşıyorsun...”

Dünyanın her yerinde vardır böyle eleştiriler...

Çünkü bazı insanlar sadece ve sadece “memleket meselesini” konuşmaktan zevk alır...

Ama bu defa itiraz hiç beklemediğim bir yerden, Serdar Turgut’tan geldi...

Galiba onunla hayatımız boyunca ilk defa ciddi bir meseleyi konuşacağız...

Umarım son olur, çünkü daha şimdiden bana sıkıcı gelmeye başladı.

*

Tam logomu değiştirdiğim gün

Yazının Devamını Oku

Turizm ve kültür şapkamla bu pandemi yazı nasıl geçti

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy’la, yaz başında İstanbul’da buluşup nasıl bir pandemi yazı beklediğini konuşmuştuk.

Bakan turizmi çok iyi bilen, rahat konuşan, hiç öfkelenmeyen bir karaktere sahip.

O nedenle sohbet etmek keyifli oluyor...

*

Geçen cumartesi Bodrum’daki evinde buluşup geçen yazın sonuçlarını değerlendirdik.

Turizm konusunda ihtiyatlı bir iyimserlikle konuştu.

Çıkardığım sonuç, sezonun “beklenilenden ve umulandan iyi geçtiği” yolunda...

Yaz başında da sonunda da turizm konusunda en büyük coşkuyla konuştuğu konulardan biri Çeşme Yarımadası...

Yazının Devamını Oku

Heybeliada Sanatoryumu'nu görünce hatırladıklarım

Yıllar önce, Davos’a ilk gittiğim yıl kaldığım otelin adı Schatzalp’tı...

Toplantılara katılanlar hep aşağıdaki otellerde kalırken ben fünikülerle çıkılan tepedeki bu oteli tercih ederdim.

Çünkü o otel, hayatımın en önemli romancılarından biri olan Thomas Mann’ın “Büyülü Dağ” romanını yazdığı yerdi.


Heybeliada’da çekilen Kelebeğin Rüyası filminden.

Roman, Hans Castorp isimli bir gemi mühendisinin verem hastası akrabasını ziyarete gittiğinde kendisinin de verem olduğunu öğrenip o sanatoryumda 7 yıl kalışını anlatır.

Thomas Mann romanı, 1912 yılında Davos’un tepesindeki, Dr. Friedrich Jessen’in Waldsanatorium’unda yazmaya başladı.

Karısı solunum yollarındaki bir hastalık nedeniyle orada yatıyordu.


Yazının Devamını Oku

Kızıl Frankenstein'ın üç maymunu ne oldu

1927 yılının bahar aylarında bir gün...

1. Batı Afrika’nın en Batı ucundaki Dakar şehrinden Fransa’nın Marsilya limanına giden bir gemide, yıllar sonra ortaya çıkacak esrarengiz bir ölüm olayı yaşanır.

Geminin yük taşınan bölümlerinde kafeslerin içinde bulunan üç maymundan ikisi ölmüştür.



*

Görevli personel bunu kaptana haber verir.

Yazının Devamını Oku