GeriErtuğrul ÖZKÖK Kozmik işaret
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Kozmik işaret

ŞANLIURFA Müzesi, yenisi yapılmak üzere kapatılmadan önce, ziyarete açılan bölümünü gezen kadın, bir heykelin karşısında durdu.

Üst kısmı aslan başı şeklinde olan 1 metre 90 santim yüksekliğindeki bu heykelin, orta kısmı bir insan tasviriydi.
Alt kısmında ise bir bebek vardı.
Heykelin çevresini bir yılan sarmıştı.
Ziyaretçi bu heykeli uzun uzun seyretti, sonra başka tarafa geçti.
Biraz önce uzun uzun baktığı toteme benzeyen heykel o kadar etkileyiciydi ki, aynı müzedeki, taş üzerindeki tuhaf bir kabartma dikkatini çekmedi.
Oysa, Dr. Schmidt, o kabartmayı bulduğunda muhtemelen şöyle haykırmıştı:
“Aman Allah’ım, burası orası, bu ağaç o ağaç...”


UZAY TASARIMI GİBİ İÇ İÇE DAİRELER



Kozmik işaret


Dr. Schmidt 1994 sonbaharını, o bölgede dolaşarak geçirdi.
Bir yıl sonra kazılara başladığında daha ilk gün işinin ne kadar zor olduğunu anlamıştı.
Arkeolojik kazı, inşaat şantiyesi değildi. Her avuç toprağı, neredeyse elle kazımak gerekiyordu.
Yoksa 11 bin yıl toprağın altında kalan bütün ilahi işaretler bir anda gidebilirdi.
İlk umut, 1990’ların sonlarına doğru geldi.
Kazdıkları topraklarda birtakım daireler ortaya çıkmıştı. Daireler, 1970’li yıllarda bütün dünyada büyük ilgi uyandıran Daniken’in “Tanrıların Arabaları” adlı fantastik kitaplarındaki şekilleri andırıyordu.
Bunlar iç içe dairelerdi. Sanki bir uzay tasarımı gibiydi.
Sonra o taşlara ulaştılar.
Birbirinin yanına dizilmiş taşlar.
Dr. Schimidt İngiltere’deki ünlü Stonehenge taşlarını düşündü.
Tuhaf bir iz üzerindeydi ve ilk defa tezlerinin doğru olabileceği duygusunu taşımaya başladı.
Sonra yavaş yavaş, o müthiş işaretler ve her bir işaretten sonra da henüz cevabı verilemeyen o sorular geldi...
Acaba...

PEKİ AMA 16 TON TAŞI BURAYA KİM TAŞIDI


Kozmik işaret


Bulunan taşlar “T” şeklindeydi.
Boyları 5.4 metreydi.
Kollarını açıp yan yana duran insanlar gibiydiler.
Ve hepsinin yüzü önlerindeki dairelere bakıyordu.
O dairelerde bir şey vardı ve o taş insanlar, dairelerin merkezindeki “o şeyin” pervaneleri gibiydiler.
Onun cazibesine kapılmışlardı.
Sorular gittikçe derinleşecek, maddi bulgularla metafizik sorular birbirine karışacaktı.
Ama önce cevabı verilmesi gereken fiziki bir soru vardı.
Bu taşları oraya kim, nasıl getirmişti...
Basit bir soru gibi görünüyordu, ama cevabı kendisi kadar basit değildi.
Taşların ağırlığı 16 ton civarındaydı.
Tarih kitapları ve arkeoloji bilimi, yük hayvanlarının evcileştirilmesi hakkında kesin bir bilgiye sahip değil. Bilinen tek bilgi, eşeğin, M.Ö. 3000 yıllarında Mısır’da yük hayvanı olarak kullanıldığıydı.
Yani M.Ö. 8 bin yıllarına uzanan bu topraklarda yük hayvanlarının evcilleştirildiğine dair yeterince güçlü kanıt yoktu.
Bu kadar ağır taşı insan da kaldıramayacağına göre, 16 tonluk blokları oraya kim taşımış ve dikmişti...
Taşlar sanki ilahi bir güç tarafından taşınıp oraya konmuştu.

Çevrede hiç insan yoksa bunları kim inşa etti



Kozmik işaret

BİR soru daha vardı.
Yapılan kazılarda, daireler, “T” taşları bulunmuştu ama bir şeye ait hiç iz yoktu.
İnsana...
Ne kadar geriye gitseler de oralarda insanın yaşadığı ve yerleştiğine dair bir ize rastlamamışlardı.
Ev duvarı yoktu. Ateş yakılıp yemek pişirilecek bir ocak izi yoktu.
Ayrıca bölgede su kaynağı da yoktu. En yakın su, 5 kilometre ötedeydi.
Öyleyse, insanların yaşamadığı bu bölgedeki dairelerin ve “T” taşlarının anlamı neydi ve onları oraya kim, ne için yerleştirmişti.
Fiziki sorular çoğaldıkça, mistik sorular da çoğalıyor ve bilimsel cevap bulmak güçleşiyordu.
Sonra bir gün daha eski dönemlere ait tabakalara indiler ve o çok acayip durumla karşılaştılar.

BİRİLERİ ALT KATMANLARDAKİ BİR ŞEYİN ÜSTÜNÜ ÖRTMEK Mİ İSTEDİ

Burada yatay kazı yapıyorlardı.
Daha eski dönemlere gittikçe, karşılarına şöyle bir durum çıktı:
İç içe çok daire vardı.
Belli aralıklarla, o dairelerin üstleri toprakla örtülmüş ve başka daireler inşa edilmişti.
Eski daireler sağlam dururken, niye yeni daireler inşa edilmişti...
Acaba altta saklanmak, üzeri örtülmek, gizlenmek istenen bir şey mi vardı...
Daha bu sorunun cevabını vermemişken, karşısına bir başka soru daha çıktı.
Taşların üzerindeki hayvanların hepsinin iki ortak özelliği vardı...

BU ERKEKLERİN DİŞİLERİ NEREDE

Daha ortaya çıkardıkları ilk taştan itibaren şunu fark etmişlerdi.
Burası bir hayvanlar kozmosuydu.
Taşların üzerinde çok sayıda hayvan kabartması bulunuyordu.
Buldukları hayvan kabartmaları ise akrep, yılan, aslan, kartal, yabandomuzuydu...
Aşağılara doğru indikçe, kazıya katılanlar şunu fark etmişlerdi.
Bunların hepsi ölümcül hayvanlardı.
Yani, ya yukarıdan saldırıp alan götürenler, ya zehirleyip öldürenler, ya saldıranlar ya da parçalayanlardı.
Tabii, Anadolu gibi bir arkeoloji cennetinde, taşların üzerinde hayvan kabartmalarına rastlamak öyle şaşırtıcı bir şey değildi.
Sıradan bir şey deyip geçebilirlerdi.
Ama alt katmanlara doğru indikçe, kendilerini çok şaşırtan bir durumla karşılaştılar.
Buldukları kabartmalardaki bütün hayvanların hepsi erkekti...
Peki öyleyse bu erkeklerin dişileri neredeydi...
Bu sorunun cevabını bir öğleden sonra, daha altları kazdıklarında önlerine çıkan bir taş plaketin üzerinde bulacaklardı.
Plaketi görünce, hayretler içinde kalmışlardı.
Ama o taş tabletin üzerindeki desene gelmeden önce, Dr. Schmidt’i çok şaşırtan bir başka keşfe dönelim.

EN ALTTAKİ KABARTMALARI YAPAN MÜKEMMEL SANATÇI KİMDİ


2000’li yılların ortalarından itibaren o ağacın köklerinin epey derinlerine inilmişti.
Daireler daireleri izliyor ve sanki her şeyin başladığı ilk daireye doğru gidiyorlardı.
İşte o günlerde çok çarpıcı bir şeyin farkına vardılar.
Üst katmanlarda buldukları taş anıtların üzerindeki hayvan desenleri çağlarına göre normaldi. Yani çok uzman ve becerikli bir artistin elinden çıkmış gibi değildi. Çok eski mağaralarda bulunan duvar resimlerini andırıyordu.
Ancak ulaşılabilen en alt katmana inildiğinde hayretler içinde kaldılar.
Çünkü zamanımızdan 11 bin yıl önceki bu tabletlerin üzerindeki desenler mükemmeldi.
Sanki usta bir sanatçının elinden çıkmıştı.
Ayrıca “T” taşlarının işçiliği de mükemmeldi.
Bu arada “T” taşlarının bir başka özelliğini daha keşfetmişlerdi.
Kılıcı andıran dikmelerin hepsinde ortak bir oran vardı.
Eni, kalınlıklarının en az 5 katıydı.
Acaba bu oran da “Pi” gibi bir şeyi mi ifade ediyordu.
O andan itibaren düşünmeye başladılar.
En baştaki bu “mükemmel sanatçı” kimdi...
İnsan eli, ondan binlerce yıl sonra çok daha beceriksiz ve kaba kabartmalar yaparken, o mükemmel sanatçı bunları nasıl yapabilmişti...
Derine indikçe, daha karanlığa gömülüyorlardı...
Neresiydi burası...
Kim tasarlamıştı bu tuhaf mekânı...
Dr. Schmidt işte o gün defterine şu notu yazacaktı:
“Çözdüğümüz her bilmece, iki bilmece daha doğuruyor...”
İşte tam o sırada, karşılarına öyle bir taş tablet çıkacaktı ki, hepsinin gözleri o ağaca dönecekti...

KİM TASARLADI



Kozmik işaret

Göbeklitepe kazıları henüz başlangıcında. Ama ortaya çıkan şu görüntü, bize çok şey anlatıyor. Daireler ve “T” taşları. Mekân sanki görünmeyen bir el tarafından ayin için hazırlanmış.

SEVİŞME Mİ, DOĞUM MU




Kozmik işaret


Dr. Schmdt’i en çok düşündüren bulgulardan biri bu çıplak kadın kabartmasıydı. Tabletler üzerindeki hayvan kozmosunun ortasında tek dişi varlık oydu.

HOCAM ŞUNA BİR BAKAR MISINIZ

2000’li yıllar geçerken arkeoloğun kafasında hâlâ şu soru vardı:
Bu erkeklerin dişisi nerede...
Cevabını bir sabah alacaktı.
O gün yapılan kazıda yeni bir taş plaketi ortaya çıkarmışlardı.
Üzerindeki toprağı küçük fırçalarla temizlediler.
Öğleye doğru, tabletin üzerindeki şekil ortaya çıkmaya başlamıştı.
Akşamüzerine doğru, yardımcılarından biri, koşarak Dr. Schmidt’e geldi ve “Hocam şuna bir bakar mısınız” dedi...
Dr. Schmidt tabletin üzerindeki desene baktığında donup kaldı.?Karşısında çırılçıplak bir kadın deseni duruyordu...
Doğuran kadın...
Belki de ilk kadın...
Karşısında bir ağaç duruyordu.
Önünde ise çıplak bir kadın...
Hıristiyan hafızası, iki görüntüyü anında birleştirdi...
Aradığı her şey artık karşısındaydı.
Şanlıurfa Müzesi’nde kimsenin dikkatini çekmeyen sessiz kadın konuşmaya başlamıştı.

YARIN

HER ŞEY O AĞACIN ALTINDA MI BAŞLADI


-Tabletin üzerindeki çıplak
kadın ne yapıyor. Kadın sevişmeye mi hazırlanıyor, yoksa doğum yapmaya mı.
-Tevrat ve İncil’de sözü edilen Cennet Bahçesi nerede? İlk günah nerede işlendi?
-Tanrı ne zaman doğdu? “Tanrı mı insanı yarattı, yoksa insan mı Tanrı’yı” sorusunun cevabını o ağacın altındaki “inanç karadeliği”nde bulabilecek miyiz.
-Yoksa bütün bu soruların cevabı, geçen perşembe mezara dökülen toprakla kaybolup gitti mi.

X

Günde kaç kez performansınızın ölçüldüğünü düşündünüz mü

Normal olarak sabah kalktığınızda tartılırsınız...

Yani kilonuzu ölçersiniz...

Osman Hoca’yı dinleyip kendinize günlük 10 bin adım hedefi koyduysanız, kolunuzdaki iWatch veya herhangi bir dijital ölçüm aletinden bakarak onu da ölçebilirsiniz...

*

Başka...

Tansiyon sorununuz varsa sabah akşam bakıp kaydedebilirsiniz...

Kaç saat uyuduğunuza bakabilirsiniz...

Trafikte sıkışırsanız aklınıza eve kaç saatte gittiğinizi hesaplamak gelebilir...

Yazının Devamını Oku

O güzelim Lalibela da Şibam olma yolunda

Hayatım boyunca gezdiğim ülkeler içinde ikisi beni çok etkilemişti.

Biri Yemen’di...

Özellikle Hadramut bölgesindeki “Şibam” kenti benim için dünyada gidip görülecek yerlerin başındaydı.

O şehrin fotoğrafını ilk defa National Geographic’te gördüğümde “Buraya mutlaka gitmeliyim” demiştim.

“Deli misin sen, öldürürler seni” demişlerdi.

Her türlü tehlikeyi göze alıp gitmiştim. Zırhlı bir arabadaydım. Önümde, arkamda ağır makineli tüfekle donatılmış iki kamyonet dolusu asker vardı.

Şibam olağanüstüydü...

Ama herhalde benden sonra oraya giden başka bir Türk olmamıştır. Yemen bugün acımasız bir içsavaş ve dış müdahalelerle enkaza döndü.

Yazının Devamını Oku

Fatih Hoca 'sirkte' o zarfı açınca neden kahkaha attı

Önceki akşam Swissôtel’in balo salonunda çok güzel bir davet vardı.

“Gentleman” dergisinin, “Yılın İnsanları” ödülleri verildi.

*

Derginin yayıncısı Feyzan Ersinan’ı kutlarım. Mükemmel bir organizasyon yapmış.

Her yıl ödül töreni tematik bir ambiyansla düzenleniyor.

Bu yılki tema “Sirk”ti...

Salonun içine harika bir sirk çadırı havası verilmişti.

Sanki rengârenk bir tentenin altındaydık.

Yazının Devamını Oku

Metin Bey, Cem, Şahan, Yılmaz, Ferhan, Ata, ve Badi Ekremler

Pazar günü iki haberi arka arkaya okudum...

Önce pazar günü Hürriyet’te Zeynep Bilgehan’ın Abdullah Kiğılı ile yaptığı konuşma...

Kiğılı insanlarla ilişki kurarken, “Kartvizitimle birlikte gülümsememi de veririm” diyor.

Gerçekten hayatının her anında gülümseyen bir insandır...

Kilolu cüssesinin etrafında bir gülücük halesi vardır hep.

Biraz sonra ise Gallup şirketinin uluslararası “duygu araştırması”nın sonuçları geldi önüme...

Bütün dünyada “Günün bir anında gülümserim” diyen insanların oranı yüzde 75’ten 70’e gerilemiş.

Türkiye’de

Yazının Devamını Oku

Nil Karaibrahimgil yarın psikiyatrıyla ne konuşacak

İtiraf edeyim, Türk medyasında en dikkatle okuduğum gazete Hürriyet Kelebek...

Yazarlarını çok seviyorum. Bana siyasetin dışındaki dünyayı öylesine güzel ve farklı açılarla anlatıyorlar ki...

*

Mesela dün Nil Karaibrahimgil’in yazısı... Güzel ve çok medeni bir şey yapmış.

Yarın (çarşamba), psikiyatrına gidip konuşacağını yazmış. Konuşacağı kişi İstanbul’da iyi tanınan Feriha Dildar...

Nil, onun için “Uzman pedagog” diyor, ama Google’a baktığınızda unvanı hep “Uzman psikolojik danışman” olarak geçiyor.

Ben de konuştuğum insanlardan iyi bir çocuk psikolojisi danışmanı olduğunu işitiyorum. Bu konuda birçok kitabı var.

*

Nil, onunla ilişkisini şöyle anlatıyor.

Yazının Devamını Oku

Asya, Volkan ve Derin’i kaç, El Clásico’yu kaç kişi seyretti

Geçen pazar İspanya’nın televizyon kanallarında ilginç bir yarış vardı...

Yarışın bir kulvarında sadece İspanya’nın değil, dünyanın bir numaralı derbi maçı olarak kabul edilen “El Clásico” vardı.

Yani Barcelona-Real Madrid maçı...

Öteki tarafında ise bu yıl İspanyol televizyonları arasında sezona en yüksekten giriş yapan “Infiel” dizisi...

Yani Kanal D’nin süper dizisi “Sadakatsiz”...

*

Biri İspanya’da hayatı durduran bir maç...

Öteki ise haftalardır pazar geceleri reytinginde 1 numarayı bırakmayan dizi...

Yazının Devamını Oku

34 yıl önce çekilen fotoğrafın bir sırrı varmış, bakın o neymiş

Bu fotoğrafı dün Rasim Ozan Kütahyalı gönderdi.

Bugünlerde “1992” adlı bir kitap üzerinde çalışıyormuş.

O yılın, Türk siyasi hayatında çok özel bir yeri olduğunu anlatacakmış.

Kitap için çalışırken bulmuş bu fotoğrafı...



Fotoğraf 18-24 Ocak 1987 tarihli

Yazının Devamını Oku

Erenköy Kız Lisesi’nde başlayan güzel bir cumhuriyet hikâyesi

Erenköy Kız Lisesi’nin yatılı öğrencileri hafta sonu tatili için evlerine giderlerken, anne ve babası ayrı olan Nüzhet okulda kalmaktadır.

Yatakhanenin penceresinden gökyüzüne bakan genç kız yalnızlığını yıldızlarla paylaşır.

*

1928 yılında Galata rıhtımında görürüz Nüzhet’i...

Okulunu birincilikle bitirmiş, Cumhuriyet’in eğitim alması için Avrupa’ya gönderdiği öğrenciler arasına girmeyi başarmıştır...

*

Lyon kentinde okuduğu okulda sınıfta en ön sırada oturur.

Elli kişilik sınıfta, yabancı bir ülkeden gelen tek kız öğrencidir.

Ülkesinden çok uzakta da olsa tek başına kaldığı yurdunda aynı yıldızların altındadır.

Yazının Devamını Oku

Önceki gece bu istihbaratı iki ayri kişiden dinledim

Durun hemen heyecanlanmayın. Öyle ittifakları altüst edecek, seçimi öne aldıracak, büyükelçi krizini çözecek muazzam bir siyasi istihbarat değil...

Ben naçizane bir magazin yazarıyım, tabii ki bir magazin istihbaratı bu...

*

Önceki gece yine uykusuz kalıp New York’taki “Ahmet Ertegün’ü anma yemeği”ni dakika dakika izledim.

Türkiye ile ABD arasında patlayan ve çok kötü bir noktaya gidebilecek büyükelçi krizinin tatlıya bağlanmasından 24 saat sonra New York’ta Türkiye ile ABD’yi birbirine bağlayan müthiş bir geceydi bu.

Geceye davetliydim, ama COVID-19 pozitif yüzünden katılamadım. Bedenim orada değildi ama aklım oradaydı... Gece boyunca konuştum katılanlarla... Bu arada Plaza otelinin kulislerinde Ahmet Ertegün’ün eski dostlarının fısıldadığı, benim için müthiş bir bilgi aldım...

*

Türk magazininin 1990’lı ve 2000’li yıllarının en büyük konularından biri şuydu:

Yazının Devamını Oku

19 ayda tek hata yaptım COVID-19 o an beni yakaladı

COVID-19 sendromuna girdiğimiz Mart 2020’den beri kendimi çok iyi korudum.

Sokağa çıkmama kurallarına uydum.

Maskesiz gezmedim.

Sosyal mesafeye hep dikkat ettim.

Evde kapalı olduğum günlerde bile sporumu ihmal etmedim.

Sonra aşı dönemi geldi...

Önce 2 Sinovac oldum.

Sonra 2 BioNTech oldum.

Yazının Devamını Oku

Diyonizyak öfkenin kırmızı kart gördüğü muhteşem bir gece

Pazar gecesi benim için uykusuz bir geceydi...

Hayır hayır, geçirdiğim COVID-19 yüzünden değil.

Tam aksine cumartesi günü yapılan test negatif çıkmıştı.

Yaptırdığım 4 aşı sayesinde hafif bir nezleden bile hafif geçmişti.

Uykusuzluğumun nedeni 10 Büyükelçinin istenmeyen insan ilan edilmesi de değildi...

Nedeni, benim gibi bir spor manyağı için, tarihte az görülecek bir derbi gecesi olmasıydı...

Düşünebiliyor musunuz?

Yazının Devamını Oku

İlk gençlik hapınızı kaç yıl sonra alabileceksiniz

Şimdi kahvenizden veya çayınızdan bir yudum alın...

Siz “brunch şampanyacıları”, tabii ki siz de kadehinizi kaldırabilirsiniz...

Şu güzel pazar sabahı size çok umut verici bir haberim var...

Çok değil... İki-üç yıl sonra bir hapla gençleşme ihtimaliniz çok yükseldi...

*

Size ölümsüzlük vaat etmiyorum ama...

En geç 10 yıl içinde, sizi 150 yaşına kadar yaşatacak çok önemli gelişmeler olabilir.

Silikon Vadisi’nin en zengin 10 adamını alın...

Yazının Devamını Oku

Yaşayan bir numaralı Müslüman o olabilir mi

Adı Muhammed. Soyadı Salah.

Yani yüzde yüz Müslüman adı ve soyadı...

Dünya artık onu “Mo Salah” olarak tanıyor.

Liverpool’un şahane oyuncusu...

*

Bu yıl İngiliz futbol liginin başından beri Liverpool’u uçuruyor...

Ne Messi bıraktı ne Ronaldo...

İki haftadır futbolla ilgilenen herkes onun Manchester United’a attığı golü ve asisti konuşuyor.

Şimdiden futbol tarihine geçti...

Yazının Devamını Oku

Diyarbakır Müzesi'ndeki domuz dişi ve 48 saat sonra gelen bir haber

Geçen hafta Diyarbakır Arkeoloji Müzesi’ni gezerken rehberimiz bize ilginç bir şey anlattı.

Rehberimiz, vitrindeki süs eşyaları arasındaki bir domuz dişini gösterip şunları söyledi:

“Domuz insanoğlunun ilk evcilleştirdiği hayvandı. O nedenle mezarlarda bulduğumuz süs eşyaları domuz dişinden yapılmış eserlerdi.”

*

Demek ki domuz, bu topraklarda, yani Mezopotamya’da insanoğlu ile birlikte yaşamaya başlayan ilk hayvanlardan biriymiş... Ne ilginçtir ki yine bu topraklarda doğan iki inancın, Müslümanlığın ve Yahudiliğin de haram ilan ettiği ilk hayvan oldu.

Diyarbakır’da rehberimizden bunu dinlememizden 48 saat sonra dünya medyasına şu haber düştü:

New York Üniversitesi’nden bir doktor grubu çok ilginç bir deney gerçekleştirdi.

Domuzun bünyesinde geliştirilen bir böbreği, ailesinin iznini alarak, beyin ölümü gerçekleşmiş bir insanın bedenine bağladılar.

Yazının Devamını Oku

En iyisi halayı size Hint atasözü ile anlatayım

Çok sevdiğim bir Hint atasözü aynen şöyle diyor:

“Dans etmek kalplerimizin konuşmasını duymaktır...”

*

Halay da bir danstır...

Dans literatüründeki adı “folklorik dans”tır...

-

Fanatikler danstan korkarlar... Aralarında “hayatında hiç dans etmemiş olmakla” övünenler vardır.

Korkmakta haklıdırlar... Çünkü dans, onları besleyen nefreti, bir ilkokul çocuğunun bembeyaz silgisi gibi yumuşacık dokunuşlarla siler...

Yok eder...

Yazının Devamını Oku

Özdemir Bey geç de olsa sizi tanımak bir şerefti

Türk Savunma Sanayii’nin son 15 yıldaki parlayan yıldızı, Bayraktar ailesinin kurucu babası Özdemir Bayraktar aramızdan ayrıldı.

Muhafazakâr bir ailenin üyesiydi...

Dün bizim mahallede onun hakkında yazılanlara baktım...

Üzülerek gördüm ki bu insanı hiç tanımıyormuşum...

Meğer tam da Türkiye’nin bugünlerde aradığı insanmış...

Hürriyet’te Yalçın Bayer’in yazısını okudum.

Onun daha ilk ve orta eğitimden başlayan bilim tutkusunu...

Üniversite yıllarını, sonrasını, Türk sanayisinin gelişmesi için verdiği mücadeleyi...

Yazının Devamını Oku

Yer Diyarbakır, kuyruk Picasso kuyruğu gibi

Bu fotoğrafta, sırada bekleyen insanların ancak bir bölümünü görüyorsunuz. Çekilen videoları seyrederseniz, kamera sıranın sonuna kadar gidip köşeyi döndüğünde, bu kuyruğun devam ettiğini göreceksiniz...

Bu bir maç kuyruğu değil...

Bir pop müzik konseri kuyruğu değil...

Ahmet Güneştekin’in geçen cumartesi Diyarbakır’da açılan “Hafıza Odası” sergisine girmek için bekleyen insanlar bunlar...

Sanat alanında böyle bir kuyruğu geçtiğimiz 10 yıl içinde iki defa gördüm...

Biri İstanbul’da Sakıp Sabancı Kültür Merkezi’ndeki Picasso sergisiydi.

Öteki de İzmir’de Arkas Sanat Merkezi’nde açılan Picasso sergisiydi.

Bugüne kadar

Yazının Devamını Oku

Sonradan görme bir züğürdün o sorusu

Dün size 85 metrelik bir megayatı bütün iştahımla anlattım.

Ne yalan söyleyeyim, güzel yaşamak hayalleri olan bir insandım, hâlâ da öyleyim.

O nedenle memleketin bunca meselesi varken aklım yine de böyle şeylere takılıp gidiyor...

Yani benim de böyle sevdalı bir başım var.

İyi yaşamak bugün kurduğum bir hayal değil...

Mavi yolculuklar, yat sefaları ile ilgili hayallerim çok eskilere gidiyor...

Mesela şu fotoğraf.

1971 yılında Gökova’da bir yerde çekildi.

Yazının Devamını Oku

Sizce bu 85 metrelik megayatı satın alabilecek kaç kişi vardır?

Türkiye’de değil, dünyada kaç kişi vardır diye soruyorum.

Yat 85 metre...

Türkiye’de yapıldı.

Bir Türk şirketi tarafından yapıldı.

Yapımı 4 yıla yakın sürdü.

Ve geçen ay Cannes’daki dünyanın en önemli yatçılık fuarında ilk defa dünyanın dikkatine sunuldu.

Aldığım bilgiye göre, fuarın en ilgi çeken teknelerinden biri oldu.

4 gün boyunca 1.000 kişiye yakın insan tekneyi gezdi...

Yazının Devamını Oku

Öyleyse... Bir gün ben de Kırmızı Kraliçe'ye giderim

İlk haber 12 Ekim günü, ABD’nin Teksas eyaletinin Van Horn adlı bölgesinden havalanan bir uzay aracından geldi. Amazon’un sahibi Jeff Bezos’un Blue Origin adlı şirketinin uzaya ikinci uçuşunu yapan roketinin içinde tanıdık bir isim varmış.

William Shatner...

*

Biz onu daha çok “Captain James T. Kirk” olarak tanıyoruz...

Yani bizim bildiğimiz, 1970’lerin efsane uzay dizisi Star Trek’in ünlü kaptanı Kirk...

İşte onu oynayan aktör William Shatner, bu defa gerçekten uzaya gitmiş ve dönmüş.

‘Uzay Yolu’ (Star Trek) dizisi ilk kez 8 Eylül 1966 günü yayınlandı.

Dünya

Yazının Devamını Oku