Erkek heykelleri arasında iki kadının iki ayrı hikâyesi

Sharon Stone... Patti Smith... Joan Baez... Jennifer Garner... Jennifer Lopez... Kristen Bell... Reese Witherspoon... Kate Hudson... Stevie Nicks... Barbra Streisand.. Annie Lenox... Dünyaca tanınmış sanatçılar...

Dünyaca tanınmış siyasetçiler... Bütün bu insanlar önceki gün ve dün Instagram’da bir kadının ardından veda mesajları attılar...

Bugün size, erkek heykelleri altında oturan bu iki kadının hikâyesini anlatacağım...

Erkek heykelleri arasında iki kadının iki ayrı hikâyesi

*

Hikâyeme, önce sağdaki kadından başlayacağım.

Adı Ruth Bader Ginsburg...

Amerika Birleşik Devletleri Anayasa Mahkemesi’nin son dönemdeki tek kadın üyesiydi...

Ginsburg önceki gün hayata veda etti.

87 yaşındaydı...

Bütün dünyanın tanıdığı bu kadın sanatçılar, işte bu efsane kadının arkasından attılar bu veda ve sevgi mesajlarını...

Anayasa Mahkemesi onun arkasından şu mesajı yayınladı: “Milletimiz tarihi önemde bir hâkimini kaybetti...”

*

Bir hukukçu, nasıl böylesine büyük bir kahraman haline dönüşebilir... Ülkenin genç kızları kollarına onun iri gözlüklü çizimlerini dövme olarak yaptırır...

İşte bu onun hikâyesi...

Bir de sağında oturan ikinci kadının...

BİRİNCİ KADIN
O GÜN ASKERİ OKULUN 1700 ÖĞRENCİSİ ÖNÜNDE BİR KADIN

- 1933 doğumlu, ama ben onun hikâyesini 2018 yılının ağustos ayından başlatacağım.

O ayın bir günü Virginia eyaletindeki askeri akademi, tarihinde ilk kez bir kadın hâkim tarafından ziyaret edildi.

Kadının adı Ruth Bader Ginsburg’du...

Erkek heykelleri arasında iki kadının iki ayrı hikâyesi

O gün oradaki ziyaret nedeni, 22 yıl önce anayasa mahkemesinden geçirttiği bir karardı.

Virgina Askeri Akademisi, askerliğin fiziki özellikler gerektirdiğini, o nedenle kadınlara uygun bir meslek olmadığı gerekçesiyle okula kız öğrenci kabul etmiyordu.

*

İşte bunun mücadelesini veren kişi, 3 yıl önce anayasa mahkemesi üyeliğine seçilen Ginsburg’du...

İşe Amerikan Anayasası’nın ünlü “14’üncü değişikliğine” yeni bir yorum getirerek başlamıştı. O değişiklik “ayrımcılığa karşı” konmuştu.

Ama yargıçlar bunu hep sadece “ırk ayrımcılığına karşı” bir değişiklik olarak yorumlamıştı.

Ginsburg, “Hayır bu her tür ayrımcılığa karşı yapılmış bir değişikliktir. Dolayısıyla kadın-erkek eşitsizliği de bu maddenin kapsamındadır” demişti. Anayasa Mahkemesi büyük tartışmalardan sonra 1996 yılında 7’ye karşı 1 oyla bu yeni yorumu kabul etti.

Askeri akademiye kız öğrenciler de alınmaya başlandı.

*

O gün askeri akademiyi sadece ziyaret etmekle kalmamış, aynı zamanda bir konuşma da yapmıştı.

Ve onu dinleyen 1700 harp okulu öğrencisinin içinde 200 de kız öğrenci vardı.

Ginsburg o gün konuşmasını şu cümleyle bitirmişti:

“Virginia Askeri Akademisi bugün daha güzel bir yer...”

*

İşte tam bu noktada büyük fotoğrafta, onun yanında oturan ikinci kadına geleceğim...

İKİNCİ KADIN
İLK BÜYÜK MÜCADELESİ ERKEKLERE EŞİT HAK İÇİN

BÜYÜK fotoğrafta sağda gördüğünüz kadının adı Sandra Day O’Connor...

Erkek heykelleri arasında iki kadının iki ayrı hikâyesi

Amerikan Anayasa Mahkemesi’nin ilk kadın üyesiydi ve 2006’da emekliye ayrıldığında, artık yanında ikinci bir kadın üye daha vardı.

Ancak 2001 yılında bu fotoğraf çekildiği sırada yanında oturan kadınla her konuda aynı fikirde değildi.

İkisi de 14’üncü değişikliğin cinsiyet ayrımcılığını da kapsadığına inanıyorlardı.

*

Ama kaderin garip bir tecellisidir ki, bu maddenin uygulanması mücadelesine ikisi tamamen zıt noktalardan başlamışlardı.

O’Connor’ın ilk büyük mücadelesi kadınlara değil, erkeklere eşit hak sağlanması içindi.

Konu, devlet hemşirelik okullarına erkeklerin kabul edilmemesiydi.

Anayasa Mahkemesi’nin ilk kadın üyesi işte o davada bu okulların da erkek öğrenci alması yolunda savunma yapmıştı.

Şöyle demişti:

“Böyle eşitsiz uygulamalar cinsiyetler arasında ilkel bir rol dağılımı anlayışına dayanmaktadır...”

O davayı kazanmıştı...

İki kadın arasındaki ilişkinin devamı daha da ilginçti.

*

Önceki gün ölen üye Ruth Bader Ginsburg ondan 14 yıl sonra askeri akademiyle kadınların da alınması kararını savunurken, ilk kadın üyenin erkekler için kullandığı o argümanı da kullanmıştı.

İki kadın üye, bütün dünyaya eşitlik kavramının ne olduğunu, dürüst bir hâkimin eşitlik anlayışının ne olduğunu birbirine zıt gibi görünen iki davayla göstermişti...

BUGÜN
GENÇ KIZLAR BİR YARGICI DÖVME YAPTIRIYORSA

- Kadın bir yargıç, bir ülkenin kahramanı haline gelmişse...

- O kadın hâkim ülkenin kadınları için rol modeli olmuşsa...

- Onun hakkında yazılan kitaplar best seller olmuş, filmler gişe rekoru kırmışsa...

- Ve o kadın öldüğünde ülkenin bayrakları yarıya indiriliyor, ülkenin en ünlü kadın sanatçıları ona veda mesajları paylaşıyorsa...

- Bir de binlerce insan ülkenin anayasa mahkemesinin önünde toplanıp şu şarkıyı söylüyorsa...

“Bu ülke bizim ülkemizdir...”

İşte o zaman ülkeler, bütün vatandaşlarının ülkesi haline gelir...

*

Dün, Anayasa Mahkemesi’nin Enis Berberoğlu için oybirliğiyle aldığı kararın bende yarattığı umudu yaşarken bunları düşündüm.


GÜNÜN TESTİ: BU ALBÜM DEMODE Mİ YOKSA YEPYENİ BİR ROMANTİK Mİ

DÜN “Bir İlkbahar Sabahı”
şarkısını kimler söylemiş bakarken Zeki Müren’le ilgili bu plak kapağına rastladım.

Zeki Müren söylüyor, Mesut Mertcan şiirleri okuyor...

Erkek heykelleri arasında iki kadının iki ayrı hikâyesi

1988’de çıkmış...

*

Meğer ne güzel bir albümmüş...

Nasıl atlamışım böylesine harika bir prodüksiyonu...

Zeki Müren harika...

Şarkıların düzenlemeleri ve orkestra performansı mükemmel...

Mesut Mertcan çok etkileyici okuyor şiirleri...

Belki bazılarınıza çok eski ekol gibi görünebilir... Ama her insanın tek kişilik anlarında böyle sağlam romantizmlere ekmek kadar ihtiyacı var diye düşünüyorum...

Benim “Arta Kalan Zamanda” albümlerini seveniniz varsa...

Bu albümü kaçırmayın derim. Birçok yalnızlık akşamınızı kurtarır...

*

Bu arada kapaktaki Zeki Müren çizimine bittim...

Çok naif, çok stilize, çok güzel, çok idealleştirilmiş bir Zeki Müren...

Tam özlediğim gibi...


DİZİ JENERİĞİNDE 55 YIL SONRA KEŞFETTİĞİM ŞEY

BU
haftanın sürpriz dizisi “The Miracle” (Mucize) oldu.

BluTV’de yayınlanan bir İtalyan dizisi...

Polisin yerel bir mafya babasının evinde bulduğu heykelle başlayan dizinin inançla gerçek arasında gidip gelen çok ilginç bir hikâyesi var.

Erkek heykelleri arasında iki kadının iki ayrı hikâyesi

Ama dizinin beni en çok etkileyen yanı jeneriği oldu...

Sekiz bölümün hepsi Jimmy Fontana’nın “Il Mondo” adlı harika şarkısı...

Bu şarkı 1965 yılının nisan ayında çıktı...

18 yaşındaydım ve İzmir’in düğün salonlarında İtalyanca şarkıların çalındığı yıllardı...

Bugün diyorum ki...

Bu dizi, sırf jeneriği için bile seyredilebilir...

Bu jenerik sayesinde şunu da keşfettim.

Şarkının düzenlemesini, büyüklüğü gittikçe daha iyi anlaşılan ve bu yıl 6 Temmuz günü kaybettiğimiz Ennio Morricone yapmış...


ANADOLU HİP HOP’UNDAN SONRA ANADOLU REGGAE’Sİ

İKİ
hafta arayla ikinci çok güzel Kara Toprak yorumu geldi.

Cuma günü streaming platformlarına Âşık Veysel’in bu hiç bitmeyen şarkısının bu defa reggae ritminde bir cover’ı kondu.

Islandman ve Jacob Gurevitsch söylüyor.

Erkek heykelleri arasında iki kadının iki ayrı hikâyesi

Üç hafta önce Deeperise, Cem Adrian, Şanışer aynı şarkının Anadolu hip hop versiyonu sayılabilecek çok güzel bir yorumunu çıkarmıştı. Nasıl bir şarkıymış bu...

Ne yılları takıyor, ne nesilleri...

Hep dimdik, genç ve ayakta...

Ahmet Güneştekin, sanatta geleneği, “Gelene” “Ek” olarak tarif ediyor.

Bu şarkıları dinleyince ben de bu tarife inandım.

ANADOLU ROCK:
GAYE SU AKYOL: BİR İLKBAHAR SABAHI

10 Eylül günü platformlara konan bir şarkı...

“Bir İlkbahar Sabahı...”

Gaye Su Akyol söylüyor...

1985 yılının şahane bir şarkısı...

Bestesi Erdoğan Berker’e ait...

Sözleri Dr. Bekir Mutlu’nun...

Kimler söylemedi ki...

Zeki Müren, Mediha Şen Sancakoğlu, Ferdi Özbeğen, Yaşar Özel, Coşkun Sabah, Faruk Tınaz...

Erol Evgin, Deniz Seki ile birlikte söylemişti.

Şimdi de Anadolu rock ritmi ile geldi.

Rock Anadolu’ya yakışıyor...

Hip hop da, reggae de...

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Eminim MİT şu iki olayı ve bu fotoğrafları görmüştür

Şimdi yazacağım “perde arkası” bilgiler 24 saat arayla bana ulaştı.

Biri Kudüs’ten...

Öteki Riyad’dan...

Eminim bana ulaşan bu bilgiler ve bu fotoğraf şu an MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın önünde de bulunuyordur.

KUDÜS’TEN GELEN İSTİHBARAT: Önce Kudüs’ten gelen çok önemli bilgiyle başlayayım...

Konuşan kişi Majdi Khaldi...

Kudüs’ün tanınmış ailelerinden birinin mensubu...

Ancak 2006 yılından bu yana Filistin Devlet Başkanı

Yazının Devamını Oku

Muhafazakâr Cihangir'in kızı ve erkeği nerede tanışır

Bundan 6-7 yıl önce muhafazakâr bir gazetenin kadın muhabiri benimle röportaj yapmak istedi.

Fotoğraf çekmek ve konuşmayı yapmak için de beni İstanbul’un At Pazarı semtine götürdü.

At Pazarı Fatih’te bir yer...

Osmanlı döneminde at satılan yermiş. Bugün “Muhafazakârların Cihangir’i” olarak tanınıyor.



*

Yazının Devamını Oku

Arap âlemi ortasında çırılçıplak bir erkek

1) AH benim karışık başım...

Memleketin bunca sorunu varken bakın nelerle uğraşıyor.

Neyse ki şu fani dünyada yalnız değilmişim.

COVID-19 belasıyla mücadele eden İtalyan hükümeti de böyle bir günde bakın neyle uğraşmaya karar vermiş.

Michelangelo’nun ünlü Davut heykelinin bire bir ölçüde 3D replikası yapılacakmış.

Bence buraya kadar pek ilginç hiçbir bir şey yok.

Davut heykelinin bugüne kadar yüzlerce replikası yapıldı.

Las Vegas’ta Caesars Palace Oteli’nde bile bire bir replikası var.

Yazının Devamını Oku

Bu masadaki tabaklarda sarma ve sigara böreği var ama iki meyve eksik

Son zamanların en renkli ve ilginç dış politika yazısını dün Hürriyet’te Sedat Ergin’in köşesinde okudum.


Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Pompeo’nun Yunanistan’a yaptığı resmi ziyaretin perde arkasını çok güzel anlattı.

Böyle bir yazının çalıştığım Hürriyet gazetesinde çıkmasından dolayı da gurur duydum.

*

Yazı büyük ölçüde bu fotoğrafta gördüğünüz Girit’in Hanya bölgesinde çekilmiş fotoğraf üzerine kurulu.

Yer Yunanistan Başbakanı Miçotakis’in baba evi.

Sedat mönüde neler var onu bile yazmış.

Çok tanıdık bir mönü.

Yazının Devamını Oku

Fenerbahçe'nin takipçisi neden 3.4 milyon daha az

Kulüplerin sosyal medya hesaplarının rakamlarına girdim. Girdim ve bir Fenerbahçeli olarak beni çok şaşırtan bir durumla karşılaştım.

Instagram’da Fenerbahçe’nin, Galatasaray’dan 3.4 milyon daha az takipçisi var.

Eğer “takipçi” sayısı “taraftar” sayısını yansıtıyorsa yıllardır “Türkiye’de en çok taraftarı olan kulüp Fenerbahçe’dir” inancım yerle bir olacak demektir.

Ancak iki kulübün takipçi profillerini ve davranışlarını çok dikkatle izlediğimde tuhaf bir durumla karşılaştım.

Sekiz yaşımdan beri iyi bir Fenerbahçeliyim ama önyargılı bir Fenerbahçeli olmamaya çalıştım.

O nedenle kulüplerin takipçi profillerini ve davranış biçimlerini vereceğim, yorumu sosyal medya analizcilerine bırakacağım.

GALATASARAY

Yazının Devamını Oku

O kadın sadece bu karede gördüğümüz kadın değil

Show TV Ana Haber sunucusu Ece Üner, Azeri-Ermeni savaşında Türkiye’yi suçlayan bir demeç veren Kim Kardashian için şöyle bir cümle kullandı:

“Kim Kardashian’ın kameralara göstermeye alışık olduğu büyük bir kaynağı var, yine aynı kaynağı mı referans aldı acaba...”

Deniz Çakır da ana haber bülteni sunan bir insan için bu ifadenin güzel olmadığını söyleyip üslubunu eleştirdi.

*

Aslında iki kadın tartışıyor ve konu “cinsiyetçilik”.

Pek araya girmem böyle konularda ama burada ince bir nokta var.

Onu Ece Üner’le paylaşmak isterim.

Evet

Yazının Devamını Oku

Bugün savaş olan o bölgede 3 yılda 4 büyük olay gördüm

Komünizm duvarlarının yıkılmasından bir yıl öncesi ile 3 yıl sonrası arasında, yani 1988 ile 92 arasında Kafkasya’da 4 olayın tanığı oldum.

Hürriyet’in hem Ankara hem de Moskova temsilcisiydim.

*

Birinci olay: Sovyetler Birliği döneminde 26 Ermeni’nin öldürülmesinden sonra bütün dünyaya kapatılan Sumgait şehrine girmesine izin verilen ilk iki gazeteci rahmetli Mehmet Ali Birand ve bendim...

Sumgait olayları hâlâ karanlıktır.

*

İkinci olayı 1989’da yaşadım. Yanımda Sovyet Dışişleri Bakanlığı’ndan bir yetkili ile birlikte Bakü’deydim.

Orada Azeri Yazarlar Birliği’nin düzenlediği bir basın toplantısındaydım.

Bir ara gözüm yan tarafta sessizce izleyen zayıf sakallı bir adama takıldı.

Yazının Devamını Oku

Müzikte müzayede tarihinin rekoru işte burada kırıldı

Baştan uyarayım.

Siz de “Memleketin bunca meselesi varken sen nelerle uğraşıyorsun lobisi”ndenseniz bu yazıyı atlayın.

Çünkü bugünkü konum, 1970’ler ve sonrasının en efsane rock gruplarından birinin gitarları olacak.



*

İlgilenenler okumuştur. Geçen yıl yine bir pazar günü Pink Floyd grubunun gitaristi

Yazının Devamını Oku

Türkiye'nin en gizli kapaklı ve en açık magazincileri kimlerdir

Pandemi sırasında magazinin önemini bir kere daha anladım. Setler, sahneler, kulüpler kapanınca magazin de en büyük kaynağını yitirdi. Zaten grileşmiş hayatımızın rengi iyice kaçtı. Eve kapandığım günlerde magazinin önemini daha da iyi anladım. Oturup küçük ve şahsi bir “Magazin ansiklopedisi” yaptım. İşte magazinde Türkiye’nin enleri...

MAGAZİN ÂLEMİNİN KURUCU BABALARI

En renkli ve en eski siyasi magazinci: Müşerref Hekimoğlu... 1970’lerde Ankara yıllarımın en renkli ve güzel gazetecisiydi. Cumhuriyet gazetesinde ve ANKA Ajansı’ndaki yazılarının hastasıydım.

En korkulan magazinci: Hiç kuşkusuz rahmetli Çetin Emeç ve başında olduğu Hafta Sonu gazetesi... Magazin haberi ile bakan deviren gazeteci olarak tarihe geçti.

Magazine en sınıf atlattıran fahri magazinci: Banko Hıncal Uluç. Sanat, edebiyat, kültür ve daha birçok alanı magazin coğrafyasına o soktu.

En edebi magazinci: Selim İleri. 70’li ve 80’li yıllarda hazırladığı kültür sanat sayfalarında edebiyat, sinema ve sanat dünyasının ünlü simalarının evlerini ve dedikodularını öyle harika bir tarzla anlatırdı ki, benim magazinci olmamda çok etkisi oldu.

Cihangir fısıltı magazininin en derin babası: Sabiha Deren ve Yeni Sabah gazetesindeki köşesi “Fısıltı”... Hiç şüphesiz bugün “Düzeyli magazin” denilen Cihangir magazinciliğinin kurucu babası o. Gerçek adı da Hakkı Devrim.

Babıâli’nin en yazmayan magazincisi: Ergil Tezerdi.

Yazının Devamını Oku

Bana ve Beatles'a siyah dik yaka kazak giydiren kadın

İzmirli bir delikanlı olarak bana “varoluşçuluğun siyah dik yaka kazağını” giydiren kadındı o...

Sadece bana değil, 1963 yılında Beatles’a da siyah dik yaka kazağı giydirip “With The Beatles” kapağına bu kazaklarla poz verdiren kadın yine oydu...

Adı Juliette Greco’ydu...

Fransa’da Saint Germain semtinin egzistansiyalizmin başkenti olduğu yıllarda, o sol entelektüel mahallenin kraliçesiydi...

Onun ilk fotoğraflarını, İzmir Namık Kemal Lisesi bahçesinde, Varlık Yayınları’ndan Sartre, Camus ve Gide’i okurken görmüştüm.

Ben, egzistansiyalizmin ne olduğunu öğrenmeden önce egzistansiyalist olan bir neslin çocuğuyum...

*

Beatles

Yazının Devamını Oku

İkinci bakışta bu karede gizli bir triumvira gördüm

Bu fotoğraf 2018 yılında İstanbul’da yapılan Suriye zirvesinden sonra çekilmiş bir kareydi...

Fotoğrafın en solunda bir lider daha vardı ve o da Putin’di.

O gün bu kareyi yorumlayan bir yazı yazmıştım...

Hepsinin beden dilini ve psikolojilerini yorumlamıştım.

Önceki gün telefonla yapılan üçlü zirveden ve AB’nin Türkiye’ye yaptırımlar çıkması beklenen zirvesi ertelendikten sonra bu kareye bir de şu açıdan baktım.

Bu fotoğrafı çok sevdim... Çünkü dış politikada Cumhurbaşkanı ve ülkemi görmek istediğim yeri anlatıyor...

Yani Avrupa’yı...

Dolayısıyla, ülkemin Cumhurbaşkanı’nı o fotoğrafta Avrupa ile el ele görmek bana umut veriyor.

Yazının Devamını Oku

Şömine odununu 'uncut' seyretmek istiyorum

Halil Sezai olayına bilerek mi girmedim...

Yoksa içimden mi gelmedi pek karar veremedim.

Ama bu topa girenlerin yazdıklarını, Instagram ve Twitter’da oluşturulan sosyal medya jürisinin neredeyse oybirliğiyle aldığı “Tutukla” kararını görünce, doğrusu bir jüri üyesi olarak ben de görüşümü yazmadan duramadım.

İşte benim itiraz şerhim:

*

BİR: Sosyal medyaya yansıtılan görüntüleri seyrettim, olayı tam anlayamadım.

Vardığım sonuç şu oldu:

Görüntüler ya çok yeteneksiz bir montajcının ya da çok manipülatif bir makasçının elinden çıkmış gibiydi.

*

Yazının Devamını Oku

Yuh artık, bu adamları bir de uçaklarınıza mı alıyorsunuz

O gazetenin manşeti önüme geldiğinde, önce üzerinde durmadım.

“Pisliğin teki” deyip geçtim...

Ama iş büyüdü...

Büyüyünce de Hürriyet’in Atina muhabiri Yorgo Kırbaki’yi arayıp sordum:

Neyin nesidir bu gazete?

“Aşırı sağın da aşırı sağı bir gazetedir...”

Ya tirajı nedir? Kim alır, kim okur?

“Yunan gazeteleri artık tiraj açıklamıyor. Ama son açıklamada 5-6 bin satan (bana göre bedava dağıtılan) bir gazete...

Yazının Devamını Oku

Hadi biz Türkleştirildik ya sen 'Ne'leştirildin'

Adının önünde Prof. unvanı var...

ODTÜ gibi muhteşem bir üniversitede sosyoloji okumuş...

Gidip Amerikalarda eğitimine devam etmiş....

Bir de İran Araştırma Merkezi’ni kuran kişiymiş...

*

İşte bu hoca çıkıp televizyonda insanların gözüne baka baka, “Balkan göçmenleri Türk değildir, Türkleştirilmiştir” diyor...

Orada da durmuyor devam ediyor:

“Bunlar Türkçeyi bile sonradan öğrenmiştir” diyor...

Ve sonunda asıl söylemek istediği noktaya geliyor:

Yazının Devamını Oku

'Tanrı parçacığı' yerin 100 metre altında mı, gökyüzünde mi

13 yıl önceki kazadan kurtulan CERN Yedilisi'nin son üyesi Prof. Serkant Ali Çetin anlatıyor (3)

Anladım, şimdi artık işin en heyecanlı bölümüne, çarpışma anına gelelim. Ama önce bana neyi hızlandırdığınızı ve protona bir tekme atmanın, bir tokat atmanın kaça mal olduğunu anlatın.

İşin aslında en ucuz kısmı neyi hızlandırdığımız. Protonu hızlandırıyoruz. Proton ne? Hidrojen. Hidrojen atomundaki elektronu sıyır, al sana proton. Çünkü hidrojen temelde bir proton ve etrafındaki bir elektrondur. En basit, periyodik cetveldeki başlangıç atomumuz yani.

Bunu nasıl elde ediyorsunuz?

Hidrojen tüpümüz var. Yani bildiğimiz küçük bir şişe büyüklüğünde oksijen tüpleri gibi. Bir tüp bizi aylarca götürüyor. Bir prosesle o hidrojenler elektronlarından ayrıştırılıyor ve haliyle artı yüklü hidrojen haline geliyorlar. Ama artı yüklü hidrojen dediğin, yani elektronsuz hidrojen dediğin şey zaten protonun tek başına hali. Biz onları alıyoruz ve bunları “bohça” haline sokuyoruz.

Bu bohçalardan iki tanesini mi alıp çarpıştırıyorsunuz?

Bir tane protonu elde ederek hızlandırmak hem zor hem de aynı zamanda değmez. Biz aşağı yukarı 10 üzeri 11 tane yani birin yanına 11 tane sıfır koyun o kadar sayıda proton hızlandırıyoruz, bir bohça dediğimiz bu. Bu da 100 milyar ediyor. Yaklaşık 100 küsur milyar tane protonu, bir arada hızlandırıyoruz. Ve bu çok ama çok küçük bir hacim içinde. Yani şu elimdeki çakmağı düşünün bunun gibi bir tane daha karşıda hazırlanmış...

HER SANİYE 40 MİLYON BOHÇA KARŞI KARŞIYA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Bir tekmeci, bir tokatçı ve tanrı parçacığına ilk adım

13 yıl önceki kazadan kurtulan CERN Yedilisi'nin son üyesi Prof. Serkant Ali Çetin anlatıyor(2)

Serkant Hocam, Dan Brown’ın romanında okuduğum günden beri CERN’e gitmek isterim. Ne yapıyorsunuz orada, yerin 100 metre altında? Nerede başladı bu hikâye?

Anneannemin evinde başladı. Ben küçükken anne ve babam çalıştığı için anneannem bana bakardı. Anneanne evinde de çok fazla oyuncak yoktu. En güzel meşgalem eski gazete kâğıtlarını alıp anneannemin yere serdiği bir çarşaf üzerinde kesmekti. Derdim gazeteyi kaç parçaya bölebileceğimi anlamaktı. Çünkü durmadan parçalayabildiğime göre içinde bir şey olması lazım. Sonradan öğrendim ki sadece matematiksel olarak bir şeyi sonsuz kere parçalayabiliriz. İşte buna ‘parçacık fiziği’ diyoruz. Her şeyin nüvesinde daha da ne olduğunu anlamak.

BİR PİNPON TOPU ATARAK DUVARI DELEBİLİRSİNİZ

İtalyan Fizikçi Carlo “Bilimde görmediğimiz bir şeyi anlamaya çalışırız” diyor. Siz görüyor musunuz?

Bir pinpon topu alalım, bunu bir duvara atarsak öteki tarafa geçmez. Ama teorik olarak geçmesi mümkündür. Biz buna “Tanımlanabilir olasılık” diyoruz. İşte evrenin şöyle bir gücü var. Bizim 30 birimle geçebileceğimiz bir duvarı o 3 birimlik enerjiyle atıp öbür tarafa geçirebiliyor. Günlük hayattaki işleyişte bunları beynimize kabul ettirmek zor. Kuantum deryası böyle sürprizlerle dolu.

CERN BİZİM BÜYÜK KULÜP GİBİ BİR YER

Peki İsviçre’deki CERN’e gidersek, orası neresi? Gerçekten Dan Brown’ın anlattığı gibi esrarengiz bir yer mi?

Yazının Devamını Oku

Ucu melekler ve şeytanlara giden bir kazadan 13 yıl sonra

Türk bilim tarihinin en karanlık 24 saati 30 Kasım 2007 günü yaşandı. Şimdi 13 yıl önce yaşanan o karanlık güne dönüyoruz.

O gün İstanbul-Isparta seferini yapan uçak, normal saatinde kalkmış ve rahat bir yolculuktan sonra Isparta Süleyman Demirel Havalimanı’na doğru alçalmaya başlamıştır.

World Focus şirketinden kiralanan yolcu uçağında 7’si mürettebat 57 kişi bulunmaktadır.

Ne olduysa o iniş anında olur. Uçak havalimanının yakındaki bir dağa çarparak parçalanır.

İşte bu uçak, Türk bilim tarihinde, ünlü romancı Dan Brown’a kadar uzanacak bir tartışmayı başlatacaktır.

MELEKLER VE ŞEYTANLARIN MERKEZİNE GELEN HABER

Uçağın yolcularından biri Engin Arık adında bir kadındır. Onun kazada öldüğü haberinin ulaştığı yerlerden biri, Türkiye’den uzakta, yerin 100 metre altında dünyanın en ilginç deneylerinden birinin yapıldığı yer.

Burası, bütün dünyanın

Yazının Devamını Oku