Dünün kendi tükürüğünde bugün kendi boğulanlar

Yıllarca önce gördüğüm, doğrusu pek de iyi anlayamadığım bir fotoğrafı, geçen ay 5 Haziran günü Türkiye’de yayınlanan bir kitapta yeniden gördüm.

Bu defa çok iyi anladım...

*

Fotoğraf 4 Eylül 1957 günü Amerika’nın Kuzey Carolina eyaletinin Charlotte kasabasında bir okulda çekilmişti.

Amerika tarihinde ilk defa 4 siyah çocuk beyazların gittiği okullara kayıt yaptırmıştı.

Bunlardan biri Dorothy Counts adlı bir kızdı...

Dünün kendi tükürüğünde bugün kendi boğulanlar

Beyaz çocuklar ve aileleri o siyah kız çocuğuna hakaretler ediyor, yüzüne tükürüyor, durmadan taciz ediyordu.

Okuldaki dolabı kırılarak açıldı, eşyaları darmadağın edildi.

Ailesi tehdit telefonları aldı, arabalarına saldırıldı.

Ertesi gün okulda iki beyaz kızla arkadaş oldu. Ancak onlara da insafsız saldırılar olunca Dorothy ile arkadaşlıklarını kesmek zorunda kaldılar.

*

5 Haziran günü Türkiye’de yayınlanan kitapta işte o fotoğraf ve olup bitenler, çok ünlü Amerikalı siyah bir yazarın gözünden aktarılıyordu.

O yazar, bir süre İstanbul’da da yaşamış olan James Baldwin’di...

Dünün kendi tükürüğünde bugün kendi boğulanlar

Fotoğrafları, Paris’teyken görmüş. Baldwin o anı şöyle anlatıyor:

“Arkasında tarih yuha çekerken, ilim irfan yuvasına yaklaşan o kızın yüzünde, dile gelmez gurur, gerginlik ve ıstırap vardı...

Bu tepemi attırdı...

İçimi hem nefret hem merhametle doldurdu ve beni utandırdı.

Birimiz orada onun yanında olmalıydık!

Artık benim de eve dönüp üzerime düşeni yapma vaktimdi...”

*

Yıl 1957’ydi...

Büyük küçük herkes, bir genç kızın en hassas yaşlarında yüzüne tükürüyor, hakaret ediyordu.

Yaşıtları ellerinde bu ırkçı pankartları taşıyordu...

Zamanın ruhu bu kadar ırkçı, bu kadar gaddardı...

Zamanın ruhu, Nazi barbarlığından zerre kadar ders almamıştı...

*

Peki sonra ne oldu?

....................

James Baldwin: “Ben Senin Zencin Değilim”, Derleyen: Raoul Peck, Çeviren: Sevin Okyay, 2020, Kırmızı Kedi Yayınları

Dünün kendi tükürüğünde bugün kendi boğulanlar

TÜKÜRÜLEN NE OLDU TÜKÜRENLER NEREDE

Bu tacizler, ölüm tehditleri ve saldırılar nedeniyle ailesi 4 gün sonra kızlarını okuldan almak zorunda kaldı.

Sadece okulda değil, o şehirde de kalamadılar ve Pensilvanya’ya taşındılar.

Orada bir okula yazıldı ve diplomasını aldı.

Daha sonra Johnson C. Smith Üniversitesi’nden mezun oldu.

*

O gün kendisine tüküren, hakaret eden arkadaşları arasında dimdik yürüyen o kızın fotoğrafını Douglas Martin adlı bir fotoğrafçı çekti.

O fotoğrafla ‘yılın basın fotoğrafı’ ödülünü aldı. O kare bugüne kadar geldi.

*

Dorothy Counts bugün 78 yaşında ve hayatta...

Hâlâ dimdik.

Ama ona tükürenler, o pankartları taşıyanlar?

Kimdirler, hâlâ yaşıyorlar mı...

Bilmiyoruz...

Ya bugün salyaya dönüşen kendi tükürüklerinde boğuldular...

Ya da utançlarından halkın içine çıkamıyorlar...

O İĞRENÇ PANKARTLAR VE KRAL HENRY’NİN CÜMLESİ

JAMES Baldwin’in ibret dolu kitabını okuduktan sonra Shakespeare’in geçen mart ayında yeniden yayınlanan “IV. Henry” kitabını üçüncü defa okudum. Bugünün gözüyle okuduğumda, geçen okumalarımda fark etmediğim bir cümle bıçak gibi beynime saplandı:

Kral Henry şöyle diyor: “Analarımızın rahminde kalıba dökülmüş silahlar...”

Ne yazık... Bütün dünya hâlâ, analarının rahminde kalıba dökülmüş silahlarla savaşıyor...

Ve ne yazık ki...

21’inci yüzyılda, ırkçılık, etnik ve mezhep ayrımcılığı, insan hakları ihlalleri, adaletsizlik gibi utançları hâlâ alnımızda
taşıyoruz...

MORAL YEMEĞİ Mİ NASİHAT YEMEĞİ Mİ

SAKARYA’da patlayan fişek fabrikasının sahibi MÜSİAD Sakarya Başkanı’ymış.

Olabilir... MÜSİAD üyesi de olabilirdi, bir partinin veya derneğin üyesi de... MÜSİAD Genel Başkanı fabrika sahibine bir moral yemeği vermiş...

İşte bunu yadırgadım...

Eminim hangi partiden olursa olsun her insanın şurasına şu cümle takılmıştır: “Sayın başkan, üyenize moral yemeği yerine, bir nasihat yemeği verseydiniz...

Bak arkadaş...

Bir değil, iki değil, üç-beş değil...

Fabrikan 6 kere patlamış... Bunca insan hayatını kaybetmiş kolu bacağı kopmuş...

Daha dikkatli olsan, biraz para harcayıp güvenlik önlemlerini arttırsan...”

İşte bunu deseydi... İnanın bu yemeği alkışlardım.

Dünün kendi tükürüğünde bugün kendi boğulanlar

‘İYİ, KÖTÜ, ÇİRKİN’İN ‘EN İYİ’Sİ ÖLDÜ, MİRASI KALDI

BİRİSİ “Nırı nırı nııın” diye fısıldamaya başlasın, benim neslimin birçok üyesi, otomatik olarak “Nıı rıı nıııııııı” diye tamamlar... Dünyanın en ünlü kovboy filmi “İyi, Kötü, Çirkin”in efsane müziğidir o... Bestecisi Ennio Morricone dün öldü.

*

Bana göre sinema tarihinin en büyük 3 müzik yazarından biriydi.

Bernardo Bertolucci, Pier Paolo Pasolini, Terrence Malick, Roland Joffé, Brian De Palma, Barry Levinson, Mike Nichols, John Carpenter, Quentin Tarantino gibi dünyanın en ünlü yönetmenleriyle çalıştı.

Spagetti Western denilen en ünlü kovboy filmlerinin, Misyon, Çılgınlar Kafesi, Dokunulmazlar, Bir Zamanlar Amerika, Bugsy, Bir Zamanlar Batı’da, The Hateful Eight, Malena gibi filmlerin, Sopranolar gibi dizilerin müziklerini yaptı.

Ama hep şunu söyledi: “Tarihin en kötü filmi olan İyi, Kötü, Çirkin’in müziğiyle tarihe kaldım.”

*

Joan Baez, Paul Anka, Mina gibi harika şarkıcılara harika şarkılar yazdı. Aynı zamanda müthiş bir klasik müzik bestecisi ve yönetmenidir...

Ama klasik müzik konusu açıldığında hep şunu derdi: “Bach, Frescobaldi, Palestrina ve  Mozart’ın yanında ben olsam olsam, işsiz bir müzisyen olurdum”.

*

Huysuz bir adamdı...

Ama, hayatı boyunca, Roma’daki “Palazzo”dan çok az çıkan tam bir Akdeniz huysuzuydu...

Bize İtalya’dan, Akdeniz’den harika melodiler bıraktı... Ruhu şad olsun.

PAPAZ EFENDİ SEN SUS, LÜTFEN SUS

TÜRKİYE susmuş...

Makul insanlar suspus...

Çünkü sükûnet olsun, düşünelim, bir kere daha düşünelim, makul olanı yapalım istiyoruz...

Ama bakın ki makul insan susunca, meydan provokatöre kalmış... Yunanistan’dan bir başpiskopos çıkmış, “Sıkıyorsa yapın” der gibi konuşuyor... Sokağın en avam, en alelade dili ve vozurtusuyla...

Resmen provokasyon yapıyor... Bırak be adam...

Düş yakamızdan...

Bırak burada makul bir insan var... Fener Patriği, o aziz insan Bartholomeos, en insani, en düzgün üslupla ne denecekse diyor zaten...

Üstelik içimizden biri olarak diyor...

Sen çekil aradan...

Belli ki tek isteğin, Ayasoyfa cami olsun, Fener Patrikhanesi zayıflasın, sana da düşmanlık, kin, nefret ve iktidar için mama çıksın...

Umarım makul Türkiye sana o mamayı vermeyecek.

Dünün kendi tükürüğünde bugün kendi boğulanlar

O, MONİCA BELLUCİ’Yİ MALENA YAPAN ERKEKTİ

ENNİO Morricone’nin best off’unu yap derseniz, ilk üçe şunları koyarım:

*

BİR: Gabriel’s Oboe (Mission filminin müziği): Ben en çok Summer’ın arya tarzı söylediği “Nella Fantasia” versiyonunu severim.

*

İKİ: Cinema Paradiso (aynı isimdeki filmin müziği): Ben en çok Chris Botti ve Yo Yo Ma’nın Boston konserinde çaldığı versiyonunu severim.

*

ÜÇ: Ma l’Amore No (Monica Belluci’nin oynadığı Malena filminin müziği):

Ben en çok o filmde Monica Belluci’nin her türlü halini severim.

KATKIDA BULUNANLAR
Sayfa Editörü: Eyüp Serbest
Foto Editörü: Umut Veis
Düzeltmen: Metin Usta
Tasarım ve Uygulama: Selma Songül Zengin

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Müzikte müzayede tarihinin rekoru işte burada kırıldı

Baştan uyarayım.

Siz de “Memleketin bunca meselesi varken sen nelerle uğraşıyorsun lobisi”ndenseniz bu yazıyı atlayın.

Çünkü bugünkü konum, 1970’ler ve sonrasının en efsane rock gruplarından birinin gitarları olacak.



*

İlgilenenler okumuştur. Geçen yıl yine bir pazar günü Pink Floyd grubunun gitaristi

Yazının Devamını Oku

Türkiye'nin en gizli kapaklı ve en açık magazincileri kimlerdir

Pandemi sırasında magazinin önemini bir kere daha anladım. Setler, sahneler, kulüpler kapanınca magazin de en büyük kaynağını yitirdi. Zaten grileşmiş hayatımızın rengi iyice kaçtı. Eve kapandığım günlerde magazinin önemini daha da iyi anladım. Oturup küçük ve şahsi bir “Magazin ansiklopedisi” yaptım. İşte magazinde Türkiye’nin enleri...

MAGAZİN ÂLEMİNİN KURUCU BABALARI

En renkli ve en eski siyasi magazinci: Müşerref Hekimoğlu... 1970’lerde Ankara yıllarımın en renkli ve güzel gazetecisiydi. Cumhuriyet gazetesinde ve ANKA Ajansı’ndaki yazılarının hastasıydım.

En korkulan magazinci: Hiç kuşkusuz rahmetli Çetin Emeç ve başında olduğu Hafta Sonu gazetesi... Magazin haberi ile bakan deviren gazeteci olarak tarihe geçti.

Magazine en sınıf atlattıran fahri magazinci: Banko Hıncal Uluç. Sanat, edebiyat, kültür ve daha birçok alanı magazin coğrafyasına o soktu.

En edebi magazinci: Selim İleri. 70’li ve 80’li yıllarda hazırladığı kültür sanat sayfalarında edebiyat, sinema ve sanat dünyasının ünlü simalarının evlerini ve dedikodularını öyle harika bir tarzla anlatırdı ki, benim magazinci olmamda çok etkisi oldu.

Cihangir fısıltı magazininin en derin babası: Sabiha Deren ve Yeni Sabah gazetesindeki köşesi “Fısıltı”... Hiç şüphesiz bugün “Düzeyli magazin” denilen Cihangir magazinciliğinin kurucu babası o. Gerçek adı da Hakkı Devrim.

Babıâli’nin en yazmayan magazincisi: Ergil Tezerdi.

Yazının Devamını Oku

Bana ve Beatles'a siyah dik yaka kazak giydiren kadın

İzmirli bir delikanlı olarak bana “varoluşçuluğun siyah dik yaka kazağını” giydiren kadındı o...

Sadece bana değil, 1963 yılında Beatles’a da siyah dik yaka kazağı giydirip “With The Beatles” kapağına bu kazaklarla poz verdiren kadın yine oydu...

Adı Juliette Greco’ydu...

Fransa’da Saint Germain semtinin egzistansiyalizmin başkenti olduğu yıllarda, o sol entelektüel mahallenin kraliçesiydi...

Onun ilk fotoğraflarını, İzmir Namık Kemal Lisesi bahçesinde, Varlık Yayınları’ndan Sartre, Camus ve Gide’i okurken görmüştüm.

Ben, egzistansiyalizmin ne olduğunu öğrenmeden önce egzistansiyalist olan bir neslin çocuğuyum...

*

Beatles

Yazının Devamını Oku

İkinci bakışta bu karede gizli bir triumvira gördüm

Bu fotoğraf 2018 yılında İstanbul’da yapılan Suriye zirvesinden sonra çekilmiş bir kareydi...

Fotoğrafın en solunda bir lider daha vardı ve o da Putin’di.

O gün bu kareyi yorumlayan bir yazı yazmıştım...

Hepsinin beden dilini ve psikolojilerini yorumlamıştım.

Önceki gün telefonla yapılan üçlü zirveden ve AB’nin Türkiye’ye yaptırımlar çıkması beklenen zirvesi ertelendikten sonra bu kareye bir de şu açıdan baktım.

Bu fotoğrafı çok sevdim... Çünkü dış politikada Cumhurbaşkanı ve ülkemi görmek istediğim yeri anlatıyor...

Yani Avrupa’yı...

Dolayısıyla, ülkemin Cumhurbaşkanı’nı o fotoğrafta Avrupa ile el ele görmek bana umut veriyor.

Yazının Devamını Oku

Şömine odununu 'uncut' seyretmek istiyorum

Halil Sezai olayına bilerek mi girmedim...

Yoksa içimden mi gelmedi pek karar veremedim.

Ama bu topa girenlerin yazdıklarını, Instagram ve Twitter’da oluşturulan sosyal medya jürisinin neredeyse oybirliğiyle aldığı “Tutukla” kararını görünce, doğrusu bir jüri üyesi olarak ben de görüşümü yazmadan duramadım.

İşte benim itiraz şerhim:

*

BİR: Sosyal medyaya yansıtılan görüntüleri seyrettim, olayı tam anlayamadım.

Vardığım sonuç şu oldu:

Görüntüler ya çok yeteneksiz bir montajcının ya da çok manipülatif bir makasçının elinden çıkmış gibiydi.

*

Yazının Devamını Oku

Yuh artık, bu adamları bir de uçaklarınıza mı alıyorsunuz

O gazetenin manşeti önüme geldiğinde, önce üzerinde durmadım.

“Pisliğin teki” deyip geçtim...

Ama iş büyüdü...

Büyüyünce de Hürriyet’in Atina muhabiri Yorgo Kırbaki’yi arayıp sordum:

Neyin nesidir bu gazete?

“Aşırı sağın da aşırı sağı bir gazetedir...”

Ya tirajı nedir? Kim alır, kim okur?

“Yunan gazeteleri artık tiraj açıklamıyor. Ama son açıklamada 5-6 bin satan (bana göre bedava dağıtılan) bir gazete...

Yazının Devamını Oku

Erkek heykelleri arasında iki kadının iki ayrı hikâyesi

Sharon Stone... Patti Smith... Joan Baez... Jennifer Garner... Jennifer Lopez... Kristen Bell... Reese Witherspoon... Kate Hudson... Stevie Nicks... Barbra Streisand.. Annie Lenox... Dünyaca tanınmış sanatçılar...

Dünyaca tanınmış siyasetçiler... Bütün bu insanlar önceki gün ve dün Instagram’da bir kadının ardından veda mesajları attılar...

Bugün size, erkek heykelleri altında oturan bu iki kadının hikâyesini anlatacağım...



*

Hikâyeme, önce sağdaki kadından başlayacağım.

Yazının Devamını Oku

Hadi biz Türkleştirildik ya sen 'Ne'leştirildin'

Adının önünde Prof. unvanı var...

ODTÜ gibi muhteşem bir üniversitede sosyoloji okumuş...

Gidip Amerikalarda eğitimine devam etmiş....

Bir de İran Araştırma Merkezi’ni kuran kişiymiş...

*

İşte bu hoca çıkıp televizyonda insanların gözüne baka baka, “Balkan göçmenleri Türk değildir, Türkleştirilmiştir” diyor...

Orada da durmuyor devam ediyor:

“Bunlar Türkçeyi bile sonradan öğrenmiştir” diyor...

Ve sonunda asıl söylemek istediği noktaya geliyor:

Yazının Devamını Oku

'Tanrı parçacığı' yerin 100 metre altında mı, gökyüzünde mi

13 yıl önceki kazadan kurtulan CERN Yedilisi'nin son üyesi Prof. Serkant Ali Çetin anlatıyor (3)

Anladım, şimdi artık işin en heyecanlı bölümüne, çarpışma anına gelelim. Ama önce bana neyi hızlandırdığınızı ve protona bir tekme atmanın, bir tokat atmanın kaça mal olduğunu anlatın.

İşin aslında en ucuz kısmı neyi hızlandırdığımız. Protonu hızlandırıyoruz. Proton ne? Hidrojen. Hidrojen atomundaki elektronu sıyır, al sana proton. Çünkü hidrojen temelde bir proton ve etrafındaki bir elektrondur. En basit, periyodik cetveldeki başlangıç atomumuz yani.

Bunu nasıl elde ediyorsunuz?

Hidrojen tüpümüz var. Yani bildiğimiz küçük bir şişe büyüklüğünde oksijen tüpleri gibi. Bir tüp bizi aylarca götürüyor. Bir prosesle o hidrojenler elektronlarından ayrıştırılıyor ve haliyle artı yüklü hidrojen haline geliyorlar. Ama artı yüklü hidrojen dediğin, yani elektronsuz hidrojen dediğin şey zaten protonun tek başına hali. Biz onları alıyoruz ve bunları “bohça” haline sokuyoruz.

Bu bohçalardan iki tanesini mi alıp çarpıştırıyorsunuz?

Bir tane protonu elde ederek hızlandırmak hem zor hem de aynı zamanda değmez. Biz aşağı yukarı 10 üzeri 11 tane yani birin yanına 11 tane sıfır koyun o kadar sayıda proton hızlandırıyoruz, bir bohça dediğimiz bu. Bu da 100 milyar ediyor. Yaklaşık 100 küsur milyar tane protonu, bir arada hızlandırıyoruz. Ve bu çok ama çok küçük bir hacim içinde. Yani şu elimdeki çakmağı düşünün bunun gibi bir tane daha karşıda hazırlanmış...

HER SANİYE 40 MİLYON BOHÇA KARŞI KARŞIYA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Bir tekmeci, bir tokatçı ve tanrı parçacığına ilk adım

13 yıl önceki kazadan kurtulan CERN Yedilisi'nin son üyesi Prof. Serkant Ali Çetin anlatıyor(2)

Serkant Hocam, Dan Brown’ın romanında okuduğum günden beri CERN’e gitmek isterim. Ne yapıyorsunuz orada, yerin 100 metre altında? Nerede başladı bu hikâye?

Anneannemin evinde başladı. Ben küçükken anne ve babam çalıştığı için anneannem bana bakardı. Anneanne evinde de çok fazla oyuncak yoktu. En güzel meşgalem eski gazete kâğıtlarını alıp anneannemin yere serdiği bir çarşaf üzerinde kesmekti. Derdim gazeteyi kaç parçaya bölebileceğimi anlamaktı. Çünkü durmadan parçalayabildiğime göre içinde bir şey olması lazım. Sonradan öğrendim ki sadece matematiksel olarak bir şeyi sonsuz kere parçalayabiliriz. İşte buna ‘parçacık fiziği’ diyoruz. Her şeyin nüvesinde daha da ne olduğunu anlamak.

BİR PİNPON TOPU ATARAK DUVARI DELEBİLİRSİNİZ

İtalyan Fizikçi Carlo “Bilimde görmediğimiz bir şeyi anlamaya çalışırız” diyor. Siz görüyor musunuz?

Bir pinpon topu alalım, bunu bir duvara atarsak öteki tarafa geçmez. Ama teorik olarak geçmesi mümkündür. Biz buna “Tanımlanabilir olasılık” diyoruz. İşte evrenin şöyle bir gücü var. Bizim 30 birimle geçebileceğimiz bir duvarı o 3 birimlik enerjiyle atıp öbür tarafa geçirebiliyor. Günlük hayattaki işleyişte bunları beynimize kabul ettirmek zor. Kuantum deryası böyle sürprizlerle dolu.

CERN BİZİM BÜYÜK KULÜP GİBİ BİR YER

Peki İsviçre’deki CERN’e gidersek, orası neresi? Gerçekten Dan Brown’ın anlattığı gibi esrarengiz bir yer mi?

Yazının Devamını Oku

Ucu melekler ve şeytanlara giden bir kazadan 13 yıl sonra

Türk bilim tarihinin en karanlık 24 saati 30 Kasım 2007 günü yaşandı. Şimdi 13 yıl önce yaşanan o karanlık güne dönüyoruz.

O gün İstanbul-Isparta seferini yapan uçak, normal saatinde kalkmış ve rahat bir yolculuktan sonra Isparta Süleyman Demirel Havalimanı’na doğru alçalmaya başlamıştır.

World Focus şirketinden kiralanan yolcu uçağında 7’si mürettebat 57 kişi bulunmaktadır.

Ne olduysa o iniş anında olur. Uçak havalimanının yakındaki bir dağa çarparak parçalanır.

İşte bu uçak, Türk bilim tarihinde, ünlü romancı Dan Brown’a kadar uzanacak bir tartışmayı başlatacaktır.

MELEKLER VE ŞEYTANLARIN MERKEZİNE GELEN HABER

Uçağın yolcularından biri Engin Arık adında bir kadındır. Onun kazada öldüğü haberinin ulaştığı yerlerden biri, Türkiye’den uzakta, yerin 100 metre altında dünyanın en ilginç deneylerinden birinin yapıldığı yer.

Burası, bütün dünyanın

Yazının Devamını Oku

Fırtınayı sevenler de bazen sakin limanlara sığınmalı

Dünyada ne ilginç şeyler oluyor...

Birleşik Arap Emirlikleri’nden sonra Bahreyn de İsrail’le diplomatik ilişkiler kurdu...

Yani...

Yanisi şu...

Türkiye’nin yıllarca önce yaptığı, bugün de yapmaya devam ettiği şeyi yapıyorlar...

Demek ki dış politikamızda serinkanlı bir akıl varmış...

*

Sırbistan ve Kosova...

Türkiye’nin Balkanlar’da en çok yardım yaptığı,

Yazının Devamını Oku

Cebimde kaç milyon şarkı var her gün kaç şarkı ekleniyor

Spotify Güney ve Doğu Avrupa Yöneticisi Federica Tremolada ile pandemi dönemi müziği sohbeti devam ediyor.

Hayatımda aldığım ilk şarkılar 78 devirlik üç plaktı.

Biri Erol Büyükburç’un ‘Little Lucy’si, öteki ise Paul Anka’nın ‘Diana’sıydı...

Üçüncüsü, Elvis Presley’in iki şarkısıydı...

İki tarafında birer şarkı olan 3 plağı eve getirirken otobüste kırmamak için harcadığım çabayı ve yaşadığım korkuyu hâlâ unutmadım.

Hepsi hepsi 6 şarkıydı...

Federica’ya sordum.

Bugün Spotify arşivinde toplam kaç şarkı var?

60 milyondan çok şarkı varmış.

Yazının Devamını Oku

Pandemide en mutlu ayımız temmuz, en mutsuzu nisandı

“Welcome to Ertuğrul Özkök Pazar Show...”

Pazar şovuma hoş geldiniz. Bugün en sevdiğim konu ile karşınızdayım.

Müzik...

*

Müzik deyince de aklımıza artık “streaming” platformlar geliyor.

Spotify, Apple Music, Deezer, Fizy ve yeni oyuncu olarak Amazon ve ötekiler.

Şu an için Türkiye’de en tanınanı Spotify...

*

Spotify’ın artık Türkiye pazarını yöneten bir yöneticisi var.

Yazının Devamını Oku

Mutasyona uğramış bir FETÖ'cüyü nasıl tanıdım

‘Yumurtasından tanırsınız...’

Evet cevabı buymuş...

Eski Anadolu Ajansı Genel Müdürü ve şimdilerde büyük ilgiyle izlediğim YouTube kanalı yorumcusu Kemal Öztürk’ün bu hafta çıkan kitabında okudum.

Kitapta çok ilginç ve tartışılacak anekdotlar var...

Ama ben, bukalemun ruhuma uygun birini seçtim...

Çok vahim bir olayın eğlenceli tarafı...

Kemal Öztürk başından itibaren, o zamanki deyişi ile “Gülen cemaati”ne uzak durmuş.

Ama AA Genel Müdürü olunca, personel alımında FETÖ kesiminden çok baskı gelmeye başlamış.

Yazının Devamını Oku

12 No'lu hangarda 4 Ağustos günü ve öncesi

Her şey 2013 yılının kasım ayında Moldova bandıralı bir gemiye Ukrayna’dan yüklenen 2 bin 750 ton amonyum nitratla başlıyor.

Geminin sahibi, Güney Kıbrıs’ta yaşayan bir Rus...

Yükün gideceği yer Mozambik’te patlayıcı madde yapan bir şirket.

Mal kime aittir, kim yüklemiştir hâlâ bilinmiyor.

*

Ancak gemi Ürdün’den gelecek bir yükü almak üzere Beyrut limanına geliyor.

İşte ne oluyorsa orada oluyor...

Mozambik’teki şirket parayı ödememiştir.

İki avukat Lübnan adli makamlarına başvurarak gemiye el konulmasını istiyor...

Yazının Devamını Oku

Medya parkının albino boası, pandası ve orangutanları

Hemen her gün en az üç-beş kişiden şu eleştiri geliyor:

“Memleketin bunca meselesi varken sen neyle uğraşıyorsun...”

Dünyanın her yerinde vardır böyle eleştiriler...

Çünkü bazı insanlar sadece ve sadece “memleket meselesini” konuşmaktan zevk alır...

Ama bu defa itiraz hiç beklemediğim bir yerden, Serdar Turgut’tan geldi...

Galiba onunla hayatımız boyunca ilk defa ciddi bir meseleyi konuşacağız...

Umarım son olur, çünkü daha şimdiden bana sıkıcı gelmeye başladı.

*

Tam logomu değiştirdiğim gün

Yazının Devamını Oku

Turizm ve kültür şapkamla bu pandemi yazı nasıl geçti

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy’la, yaz başında İstanbul’da buluşup nasıl bir pandemi yazı beklediğini konuşmuştuk.

Bakan turizmi çok iyi bilen, rahat konuşan, hiç öfkelenmeyen bir karaktere sahip.

O nedenle sohbet etmek keyifli oluyor...

*

Geçen cumartesi Bodrum’daki evinde buluşup geçen yazın sonuçlarını değerlendirdik.

Turizm konusunda ihtiyatlı bir iyimserlikle konuştu.

Çıkardığım sonuç, sezonun “beklenilenden ve umulandan iyi geçtiği” yolunda...

Yaz başında da sonunda da turizm konusunda en büyük coşkuyla konuştuğu konulardan biri Çeşme Yarımadası...

Yazının Devamını Oku

Heybeliada Sanatoryumu'nu görünce hatırladıklarım

Yıllar önce, Davos’a ilk gittiğim yıl kaldığım otelin adı Schatzalp’tı...

Toplantılara katılanlar hep aşağıdaki otellerde kalırken ben fünikülerle çıkılan tepedeki bu oteli tercih ederdim.

Çünkü o otel, hayatımın en önemli romancılarından biri olan Thomas Mann’ın “Büyülü Dağ” romanını yazdığı yerdi.


Heybeliada’da çekilen Kelebeğin Rüyası filminden.

Roman, Hans Castorp isimli bir gemi mühendisinin verem hastası akrabasını ziyarete gittiğinde kendisinin de verem olduğunu öğrenip o sanatoryumda 7 yıl kalışını anlatır.

Thomas Mann romanı, 1912 yılında Davos’un tepesindeki, Dr. Friedrich Jessen’in Waldsanatorium’unda yazmaya başladı.

Karısı solunum yollarındaki bir hastalık nedeniyle orada yatıyordu.


Yazının Devamını Oku

Kızıl Frankenstein'ın üç maymunu ne oldu

1927 yılının bahar aylarında bir gün...

1. Batı Afrika’nın en Batı ucundaki Dakar şehrinden Fransa’nın Marsilya limanına giden bir gemide, yıllar sonra ortaya çıkacak esrarengiz bir ölüm olayı yaşanır.

Geminin yük taşınan bölümlerinde kafeslerin içinde bulunan üç maymundan ikisi ölmüştür.



*

Görevli personel bunu kaptana haber verir.

Yazının Devamını Oku