"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

Bu koronadan aklımda galiba şunlar kalacak

BİR: Bıyıklı ve tonton bir sağlık bakanı: Fahrettin Koca

Onun her akşam televizyon ekranlarına çıkıp rakamları güven verici bir üslup ve ifadeyle açıklaması. Sonraları attığı sempatik tweet’ler unutulmayacak.

Bu koronadan aklımda galiba şunlar kalacak

*

- İKİ: Bir hayalet şehir şarkısı.

Rolling Stones’un “hayalet şehirleri” anlatan “Walking in The Ghost Town” şarkısı. Bomboş sokakların, ıssızlaşmış caddelerin melodisi. İleride yapılacak belgesellerde eminim fon müziği olacak.

*

- ÜÇ: Sicilyalı iki kardeşin hayat melodisi.

Sicilyalı iki kardeşin, evlerinde kemanla çaldıkları Coldplay’in “Viva la Vida” (Yaşasın Hayat) şarkısının klibi. Coldplay’in solisti Chris Martin’in, Instagram sayfasından şarkıyı çocuklarla birlikte söylemesi.

*

DÖRT: Bir patronun çalışanlarına mektubu.

Dünyanın en büyük ev paylaşım platformu AirBNB’nin kurucu ortağı Brian Chesky’nin, pandeminin ikinci haftasında, işten çıkaracağı çalışanlarına yazdığı mektup, yeni bir patron profilinin doğuşu bakımından hep aklımda kalacak.

*

- BEŞ: Bir başkan ve bir başbakanın dangalaklıkları.

Koronavirüs olayının başında ABD Başkanı Trump ve İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın virüsü küçümsemek için yaptığı tuhaf hareketler, hastalara sarılıp öpmeler, sorumsuzca açıklama ve davranışlar, “Dünya dangalaklıklar ansiklopedisi”ne daha şimdiden girdi bile.

*

- ALTI: “V For Vendetta”dan sonra ikinci isyan maskesi.

Bu koronadan aklımda galiba şunlar kalacak

Dünya 2005 yılında “V For Vendetta” filmi ile bir maskenin nasıl küresel bir itirazın sembolü olduğunu gördü. O maske, büyük bir mücadelenin kamuflajıydı. Pandemi döneminde de beyaz, basit bir maske “yeni normal”in sembolü haline geldi. O maskeyle hem virüse karşı korunduk, hem de onun arkasına saklanıp daha cesurca konuştuk.

*

YEDİ: “Hiç de ezik değilmişiz yahu”.

Evlerimize kapatıldık. Ama zenginler, şöhretliler, kibirliler de eve kapatıldı. Kendini ezik sananlar, “Sen benim kim olduğumu biliyor musun” diye böbürlenenlerin ev hallerini gördü. Instagram hepimize “Yok aslında birbirimizden farkımız” duygusunu verecek kapıları açınca, her evde bir yaratıcılık patlaması yaşandı. Bir gecede yaratıcılığını ispat eden binlerce insan tanıdık.

*

SEKİZ: Her ev de bir Ferzan Özpetek sofrası...

Geceleri film seyretmeyi keşfettik. Zoom, House Party, Facetime gibi görüntülü iletişim teknolojileri bir anda görüntülü canlı paylaşım platformları haline dönüştü. Herkes kendi evinden aynı sanal masaya oturdu, kadehler kaldırdı. Her evde tıpkı Ferzan Özpetek’in “Bir Ömür Yetmez” filmindeki o upuzun arkadaşlık masası kuruldu.

*

DOKUZ: Evde ‘yürüyen adamların’ doğuşu.

“Adam” diyorsam ağız alışkanlığından, kadın erkek insanlar evde yürüyüşü, adım, km saymayı öğrendi. Bir anda arkadaşlık gruplarında adı konmamış olimpiyatlar başladı. Her gün kim kaç km yürümüş, kaç adım atmış herkese ilan edildi.

*

- ON: Andrea Bocelli düş kırıklığı mı, olağanüstü mü tartışması.

Bu koronadan aklımda galiba şunlar kalacak


Pandemi döneminin ilk küresel konserini Andrea Bocelli YouTube üzerinden verdi. Böylece kültür ve sanatta “Live stream” kavramını keşfettik. YouTube kayıtlarına göre konsere en büyük ilgi gösteren ülkelerden biri Türkiye’ydi. Bocelli zaten kutuplaşmış Türkiye’yi eninden boyundan bir kere daha ikiye böldü. Bir kısmımıza göre konser düş kırıklığıydı... Öteki kısmımıza göre ise muazzam bir sanat olayı.

10 DAKİKALIK DİZİLER DÖNEMİNE HAZIRLANIN

HENÜZ
Türkiye’ye gelmeyen streaming film platformu Quibi, dizi seyretme alışkanlığımızı altüst edebilecek bir yeniliği deniyor.

Bir sezonu 15-20 bölümden oluşan diziler yapıyor.

Ancak her bölüm en fazla 10 dakika oluyor.

*

Mesela “When The Street Lights Go On”...

1995’te bir Amerikan kasabasında, ağustosböcekleri sayısının geçmişte hiç görünmediği kadar arttığı bir yaz döneminde işlenen 2 cinayetle başlıyor.

Hem sürükleyici, hem çok romantik. İnsanı Rob Reiner’in kült filmi “Stand By Me” havasına sokuyor.

*

Bir de “Stranger” dizisi.

O da polisiye, ama daha karanlık ve daha dijital...

*

Her ikisi de 8-10 dakikalık bölümlerden oluşuyor ve çok sürükleyici.

İnsanda, alışık olmadığı bir süreklilik duygusu yaratıyor.

Bu koronadan aklımda galiba şunlar kalacak


DİZİ MÜZİĞİ
ÇOK HOŞUMA GİDEN 3 ŞARKI

- “The Stranger” dizisi Mamas and Papas’ın “California Dreamin” şarkısıyla başlıyor.

- Bir bölümde Cyndi Lauper’ın, kadınlara hâlâ coşku veren şarkısı “Girls Just Want to Have Fun”ın çok güzel bir cover’ı var. Chromatics söylüyor.

- 1973 yılında ilk dinlediğim günden beri, yani 47 yıldır bana her gün yeniden müthiş bir hayat neşesi veren Three Degrees grubunun “When Will I See You Again” şarkısı...

Dizide üçünü de görünce sevindim.

ARNAVUT, İNGİLİZ, KÜRT, TÜRK, PAKİSTAN MAFYASI: KİM KİMİ DESTEKLER

GEÇTİĞİMİZ
23 Nisan günü İngiltere’de 9 bölümlük çok güçlü bir “mafya” dizisi yayınlandı.

Bir tür İngiliz Kurtlar Vadisi diyebilirsiniz.

Londra’da İngiliz, Arnavut, Pakistan, Kürt ve Türk mafya çetelerinin hem işbirliği, hem de savaşını anlatıyor.

*

Hepsinin ortak noktası Asya’dan İngiltere’ye uyuşturucu trafiği...

Kürt uyuşturucu çetesinin özelliği ise bunu “PKK” ile bağlantılı anlatması.

Dizi boyunca PKK adı hiç geçmiyor, ama çetenin Londra’daki elebaşısı Leyla adlı Kürt kadın her fırsatta bunu “Türk güvenlik kuvvetlerine karşı yürütülen mücadeleye silah temini için” yaptığını söylüyor.

*

Bu arada ilginç ittifaklar da var.

Pakistan mafyası ile Türk mafyası Kürt uyuşturucu mafyasına karşı işbirliği yapıyor.

PKK’ya silah temin eden Kürt mafyası ise İngiliz mafyası ile işbirliği içinde...

*

Dizi Türkiye’yi pek hoş göstermiyor diyebilirsiniz. Durmadan “Türkiye Kürdistanı” gibi ifadeler geçiyor.

Ama bence asıl darbeyi Kürtlere vuruyor.

PKK adı hiç geçmiyor, ama PKK’nın finansman kaynaklarından birinin uyuşturucu ticareti olduğunu da açıkça anlatıyor.

PANTENE ALTIN KELEBEK’TE GLASTONBURY MODELİ VE GİZLİ TUTULAN CÜMLE

CANNES
gibi, Grammy gibi, jüri başkanlığını yaptığım Pantene Altın Kelebek ödül töreni de ne yazık ki bu yıl yapılamıyor.

O nedenle bu yılki Glastonbury gibi sanal bir tören düzenlenecek.

Ödüller sanatçılarına evlerinde teslim edilecek.

Ancak bu teslim töreninde çekilen videolar 5 Temmuz günü Kanal D ekranından yayınlanacak.

Bu teslim töreninin çok ilginç bir de sloganı var. Ödülü alanlar “Gün benim günüm” diyecek.

Öyle sanıyorum ki, ileride pandemi günlerinden akılda kalacak bir cümle olacak bu.

BİR ROCK GEZGİNİNİN SANAL ROCK FESTİVALİ İZLENİMLERİ

GEÇEN
hafta, bu yıl 50’nci yılını kutlayan, dünyanın en büyük rock festivali Glastonbury’nin bu yıl sanal olarak düzenlendiğini yazmıştım.

İngiliz yayın kuruluşu BBC 50’nci yıl dolayısıyla streaming platformu iPlayer üzerinden 5 günlük özel bir festival programı yayınladı.

Beş gün boyunca, Glastonbury’nin son 20 yılından en önemli konserleri izleyebiliyorsunuz.

Dört gün boyunca şahane bir program izledim.

İşte size izlenimlerim...

Bu koronadan aklımda galiba şunlar kalacak


ORADA OLMAK MI, EKRAN BAŞINDA OLMAK MI İYİ

- Sahne, U2, Coldplay, Rolling Stones gibi mega show gruplarının sahnesinden hem teknoloji hem görünüm olarak geri. Ancak her çıkan gruba olağanüstü bir rock enerjisi veriyor.

*

- 2005’lerdeki canlı ses kayıtları bile mükemmel. Kulaklık takarak izlediğiniz zaman insana oradakinden bile daha büyük bir enerji veriyor.

*

- Görüntü kayıtları ve reji masasının performansı çok çok iyi. Işıkçıların performansı olağanüstü.

*

- Rock seyircisi her zaman farklı. Seyirci enerjisi, ellerdeki bayraklarla birleşince insanı baştan çıkarıcı bir görsel şölene dönüşüyor.

- Sonuç: Hiç şüphesiz “Being there”, yani orada olmak her zaman daha heyecan verici bir duygu.

Ama sahne performansı, kalabalığın içinde dolaşmak dediğiniz zaman, ekran başı insana çok daha fazla şey gösteriyor.

ROCK STARLARLA İLGİLİ ÜÇ-BEŞ NOT

- LADY GAGA: 2009’da da şahaneymiş. Müziğe müthiş bir seksapel katıyor. “Hayatım boyunca hep bir rock star olmak istedim. İşte burada Glastonbury’deyim” dedi.

*

- ARCTIC MONKEYS: Bu grubun tam olarak ne olduğunu, İngiliz rock tarihinde neyi temsil ettiğini Glastonbury sahnesindeki performansından sonra çok daha iyi anladım.

*

- ROLLING STONES: 50 yıldır niye zirveden hiç inmiyor, bir kere daha anladım.

Bu koronadan aklımda galiba şunlar kalacak

*

- THE CURE: İki yıl önce Hyde Park’taki konseri benim için düş kırıklığı olmuştu. Ses bozuktu. Beni büyüleyen Cure işte buradaydı. Tek sıkıntım şu: Yıllardır ezbere söylediğim şarkılarını konserlerde o kadar değişik söylüyor ki, “Friday I’M in Love”ı söylediğini bile otuzuncu saniyede anladım.

*

- RADIOHEAD: Tom York büyük... Çok cool ve çok büyük. Soğukluk ve mesafe onun fıtratında var.

X