GeriErtuğrul ÖZKÖK Bir ‘sonradan görme’nin kısa araba sevdası tarihi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bir ‘sonradan görme’nin kısa araba sevdası tarihi

Her insanın kendine ait bir “araba” ve “berber” tarihi vardır.

O nedenle küçük şahsi tarihlerimizde mutlaka “Bir hayata kaç araba, kaç berber sığar” bölümleri bulunur.

Ha bir de “Bir hayata kaç sığar bölümü”...

*

Benim hayatta kendime ait sadece iki arabam oldu.

Bir ‘sonradan görme’nin kısa araba sevdası tarihi

Biri 9 yaşındayken kendi yaptığım tel araba...

Bir de babamın aldığı arkadan kurmalı siyah oyuncak araba...

Yani benim kendime ait bir berber tarihim var, ama kendime ait bir araba tarihçem yok.

Anlayacağınız, “Tahsis edilmiş şirket arabaları tarihidir” benimki.

*

Nedeni de basit...

Genç ve solcu bir öğretim üyesiyken, araba alma hayalim yoktu...

O nedenle hiç arabam olmadı...

Arabam olmayınca onu kullanmak için ehliyetim de olmadı...

Hasan Cemal, Sedat Ergin, Kanat Atkaya gibi araba kullanmayı bilmeyen gazeteciler sınıfında yer aldım.

Ama araba kullanmayı bilmemem, arabamın olmaması benim çok eğlenceli bir araba tarihimin yazılmasına engel olmadı...

İşte “bir sonradan araba görme” olarak benim “küçük araba sevdası tarihim”...


50 KUŞAĞI YAZARLARI 50’Lİ AÇIK ARABADA

- Kemal Özer

- Orhan Duru

- Hilmi Yavuz

- Erdal Öz

- Adnan Özyalçıner

- Ülkü Tamer

Bir ‘sonradan görme’nin kısa araba sevdası tarihi

- Ahmet Oktay

- Doğan Hızlan

- Konur Ertop

- Demirtaş Ceyhun

İLK ARABA
1. ‘A KLAS UNVAN’, C KLAS ARAÇ, ‘A PLUS’ SÜRÜCÜ

BANA
ilk araba, 39 yaşında Hürriyet’in yayın koordinatörü olduğumda İstanbul’da tahsis edildi.

Tam tahsis de sayılmazdı...

Renault 12 bir taşeron arabası vermişlerdi ve sabahları getirir akşamları götürürdü. Gazetenin tepesinde yazılı unvanım ‘A Class’tı..

Arabam C, ama o arabayı kullanan sürücü Galip Bey A Plus bir insandı...

Bugün ilk arabamı hatırlamıyorum ama sürücüsü o güzel insanı hiç unutmadım.

Hürriyet’in tepesinde yazan “yayın koordinatörü” unvanı belki başkalarına çok şey ifade ediyordu...

Ama bana anlattığı şey o kadar fazla değildi.

Tıkır tıkır çalışan bir mekanizmada kendimi gösterecek bir yer bulamıyordum.

Gazetecilik yapmak, yazı yazmak istiyordum.

İşte bu arzumla birlikte hayatımın ikinci araba dönemi başladı...

TERFİ ARABASI
2. İLK TUHAFLIK: BEN TENZİLİ RÜTBE OLURKEN ARABAM TERFİ ALIYOR

sırada Ankara temsilciliği boşalmıştı.

Erol Simavi’den beni oraya tayin etmesini istedim.

Kabul etti ama beni uyarmayı da ihmal etmedi: “Özkök, bu kararınla Amiral Gemisi’nin kaptan köşkünden alttaki bir kamaraya iniyorsun. Tenzili rütbedir bu. Babıâli’de seni tefe korlar...”

Gençtim, ataktım, gözüm karaydı...

Ama bu sözün ne anlama geldiğini, daha Ankara Esenboğa Havaalanı’na ayak bastığımda öğrenecektim.

Orada karşılaştığım askerlik arkadaşım Raşit Çiçek’in merhaba demeden ilk cümlesi şu olmuştu: “Ne o şutlamışlar seni İstanbul’dan...”

Babıâli’nin zehirli şerbetini ilk adımda içtim. Ama iyi oldu... O zehre karşı şerbetlendim...

Havaalanının kapısından çıktığımda ise beni bir sürpriz bekliyordu. Karşımda pırıl pırıl parlayan yepyeni bir Nissan araba duruyordu. Kapısında da araba gibi parlayan genç bir adam...

“Buyurun Ertuğrul Bey bu sizin arabanız” dedi...

Tenzili rütbemi kabul eden rahmetli Erol Simavi, bana yeni görevimde destek vermek için arabamı terfi ettirmişti.

Hürriyet bir yöneticisine ilk defa ithal bir araba tahsis ediyordu.

Küçük bir Nissan’dı ama Ankara’nın yerli Renault 12’leri, Murat 131’leri ve Kartal’ları arasında bu araba ile epey sükse yaptım.

3. TAŞERONA DÖNÜŞ

NİSSAN
’da 3.5 yılım geçti...

Sonra genel yayın yönetmenliğine getirildim...

Bir ‘sonradan görme’nin kısa araba sevdası tarihi

Tenzili rütbe olduğumda arabam terfi etmişti, kendim terfi ettiğimde bu defa arabam tenzili rütbe oldu.

Yine bir taşeron araba ile başladım ve hayatımın en ilginç anlarından birini İstanbul Atatürk Havaalanı’nın çıkışında yaşadım.

Ankara’dan dönüyordum, tesadüfen uçakta en büyük rakibimiz Sabah’ın patronu ve üst düzey insanları vardı.

Çıkışta hepimiz arabalarımızı bekliyorduk. Önce büyük bir Mercedes geldi ve gazetenin sahibi Dinç Bilgin’i aldı...

Sonra bir Cadillac gelip genel yayın yönetmeni Zafer Mutlu’yu, büyük bir BMW ise başyazar Güngör Mengi’yi...

Son alarak da gazetenin birinci sayfa yazarı Güneri Cıvaoğlu’nun arabası geldi.

Bir Jaguar’dı galiba...

Allah’tan sona kaldım ve rakiplerimiz beni almaya gelen gri taşeron Renault 12’yi görmediler...

O gün en mütevazı maskemi takıp olay mahallinden uzaklaştım.

Kafa bozukluğumu tevazu olarak gösterme kabiliyetimi de ilk o gün keşfettim.

4. HAYATIMI KURTARAN İKİNCİ EL TAUNUS ARABA

DÖNÜŞTE
bunu gazetenin genel müdürüne anlattığımda bana ikinci el bir Taunus verdiler...

Sonradan görme damak tadımı kesecek bir araba değildi ama hayatımı kurtardı.

Doğan Hızlan’la birlikte Kanlıca’da gazetenin kurucusu Sedat Simavi’nin mezarı başında ölüm gününü anmaya giderken kar yağmaya başladı ve ikinci elde hantallaşmış arabam patinaj yaptı.

Mezarın başına geldiğimde saat 10.03’tü ve o an anormal bir patlama oldu... Bir yıl önce konuşma yaptığım yere bomba konmuştu ve benim gecikmem yüzünden orada bulunanların da hayatı kurtuldu.

O nedenle o araba küçük araba tarihi müzemde müstesna bir yere sahiptir.

5. HOLDİNG PATRONLARININ DOĞAN’A CADILLAC SİTEMİ

SONRA Aydın Doğan
’lı yıllar başladı.

Hürriyet yıldız gibi parlıyordu...

Aydın Bey “Hadi git kendine güzel bir araba seç” dedi...

“Lüks” denince aklıma hâlâ Amerikan Cadillac markası geliyordu...

Lakin İstanbul’da Cadillac araba bulmak mümkün değildi...

Yine de şanslıydım ve o günün Çiftkurtlar şirketinden bir haber geldi.

Sıfır kilometre bir Cadillac vardı ama yeni değil bir eski modeldi. Ve bana çok ucuza vermeye hazırdılar.

Neticede 90 bin dolara bir Cadillac Deauville arabam oldu... Ancak bu araba başıma hiç beklemediğim bir iş açtı.

Türkiye’nin en büyük holdinglerinden birinin patronu Aydın Bey’e bir mektup yazmış ve şunu söylemiş: “Aydın Bey ne yapıyorsunuz, yöneticinize Cadillac araba almışsınız, şimdi bizim yöneticilerimiz de isteyecek...”

Oysa ortada şöyle bir durum vardı. Onların yöneticilerinin çoğunun altlarında BMW, Audi gibi arabalar vardı ve fiyatları benimkinden fazlaydı...

O gün anladım ki, adınız lükse çıktıysa, fiyatı düşürmek onu aşağı indirmiyor...

6. BİR TÜSİAD ÜYESİ OLARAK HALK ARABASINA GEÇİYORUM

ARTIK
50’li yaşlarımın ortalarına gelmiştim ve çocukluk hayallerim yeterince tatmin olmuştu.

Hürriyet’te işler çok iyi gidiyordu Aydın Bey yine aynı bonkörlükle “Git kendine bir araba seç” dedi...

Artık TÜSİAD üyesiydim ve bu defa birlikte toplantılara katıldığım başka şirketlerin patronlarını daha fazla endişelendirmemek için Cadillac’tan vazgeçtim.

Gidip kendime bir Volkswagen seçtim...

Tabii şöyle bir tuhaflık olduğunu belirtmem lazım.

Seçtiğim model Phaeton’du. Hani Almanya’nın o günlerdeki sosyal demokrat başbakanı Schröder’in makam arabası...

Bir halk arabası olan Volkswagen, Mercedes’e ve BMW’ye rakip bir üst model yaratmıştı.

Türkiye’de fiyatı 140 bin Euro’ydu...

Yani aldığım Cadillac’ın neredeyse iki katı... Ama bir tek kişi tek kelime etmedi... Çünkü aldığım marka Volkswagen’di... Böylece Türk iş dünyasını büyük bir sorundan kurtardım. Hayatımda bindiğim en iyi arabalardan biriydi...

7. GYY KOLTUĞUNDAN KALKIYORUM ARABAM TENZİLİ RÜTBE OLUYOR

VEEE
genel yayın yönetmenliği dönemim sona eriyor.

Onunla birlikte Doğan Grubu’nun bütün şirketlerinin yönetim kurullarından da ayrıldım.

Artık araba seçme dönemim kapanmış yine tahsis edilen arabaya binmeye başlamıştım.

Böylece gazetedeki terfilerimle ters orantılı olan araba hiyerarşim ilk defa doğru orantılı hale geldi.

Ben üç-beş basamak aşağı inerken, arabam da 2 basamak aşağı inmişti.

Ford Mondeo ile tanıştım...

Evime dönerken, Cadillac döneminin bir daha açılmamak üzere kapandığını anladım.

8. VE YILLARCA KÜÇÜMSEDİĞİM MERCEDES’LE TANIŞIYORUM

ARTIK
70’li yaşlardayım...

Genç yıllarımda nedense Mercedes’i pek sevmezdim. Binenleri de küçümserdim.

Bir ‘sonradan görme’nin kısa araba sevdası tarihi

Tasarım bağımlısı dimağım onun çizgilerini çok geri görürdü...

Soğuk Savaş yıllarının sahneleri gözümün önüne gelirdi hep.

Bir de sonradan görme zengin arabası gibi gelirdi...

Şimdi hayatımda ilk defa bir Mercedes’e biniyorum. Ama bir Maybach değil tabii...

600 veya 500 değil yani...

“S” sınıfı da değil...

1 rakamıyla başlayan bir model...

Mercedes façasını düzeltti... Çok hoşuma giden bir tasarıma ve çizgiye ulaştı...

İç donanımında, orta halli arabalarında bile bana lüks duygusunu fazlasıyla veriyor...

Sanrım “küçük araba sevdası tarihim” ulaşması gereken istasyona ulaştı...

Utanacağım “şatafat” dedikodularına uzak, ama utanmayacağım bir lükse yakın...

Sonradan görme tarihimi kapatan bir araba yani...

X

Günde kaç kez performansınızın ölçüldüğünü düşündünüz mü

Normal olarak sabah kalktığınızda tartılırsınız...

Yani kilonuzu ölçersiniz...

Osman Hoca’yı dinleyip kendinize günlük 10 bin adım hedefi koyduysanız, kolunuzdaki iWatch veya herhangi bir dijital ölçüm aletinden bakarak onu da ölçebilirsiniz...

*

Başka...

Tansiyon sorununuz varsa sabah akşam bakıp kaydedebilirsiniz...

Kaç saat uyuduğunuza bakabilirsiniz...

Trafikte sıkışırsanız aklınıza eve kaç saatte gittiğinizi hesaplamak gelebilir...

Yazının Devamını Oku

O güzelim Lalibela da Şibam olma yolunda

Hayatım boyunca gezdiğim ülkeler içinde ikisi beni çok etkilemişti.

Biri Yemen’di...

Özellikle Hadramut bölgesindeki “Şibam” kenti benim için dünyada gidip görülecek yerlerin başındaydı.

O şehrin fotoğrafını ilk defa National Geographic’te gördüğümde “Buraya mutlaka gitmeliyim” demiştim.

“Deli misin sen, öldürürler seni” demişlerdi.

Her türlü tehlikeyi göze alıp gitmiştim. Zırhlı bir arabadaydım. Önümde, arkamda ağır makineli tüfekle donatılmış iki kamyonet dolusu asker vardı.

Şibam olağanüstüydü...

Ama herhalde benden sonra oraya giden başka bir Türk olmamıştır. Yemen bugün acımasız bir içsavaş ve dış müdahalelerle enkaza döndü.

Yazının Devamını Oku

Fatih Hoca 'sirkte' o zarfı açınca neden kahkaha attı

Önceki akşam Swissôtel’in balo salonunda çok güzel bir davet vardı.

“Gentleman” dergisinin, “Yılın İnsanları” ödülleri verildi.

*

Derginin yayıncısı Feyzan Ersinan’ı kutlarım. Mükemmel bir organizasyon yapmış.

Her yıl ödül töreni tematik bir ambiyansla düzenleniyor.

Bu yılki tema “Sirk”ti...

Salonun içine harika bir sirk çadırı havası verilmişti.

Sanki rengârenk bir tentenin altındaydık.

Yazının Devamını Oku

Metin Bey, Cem, Şahan, Yılmaz, Ferhan, Ata, ve Badi Ekremler

Pazar günü iki haberi arka arkaya okudum...

Önce pazar günü Hürriyet’te Zeynep Bilgehan’ın Abdullah Kiğılı ile yaptığı konuşma...

Kiğılı insanlarla ilişki kurarken, “Kartvizitimle birlikte gülümsememi de veririm” diyor.

Gerçekten hayatının her anında gülümseyen bir insandır...

Kilolu cüssesinin etrafında bir gülücük halesi vardır hep.

Biraz sonra ise Gallup şirketinin uluslararası “duygu araştırması”nın sonuçları geldi önüme...

Bütün dünyada “Günün bir anında gülümserim” diyen insanların oranı yüzde 75’ten 70’e gerilemiş.

Türkiye’de

Yazının Devamını Oku

Nil Karaibrahimgil yarın psikiyatrıyla ne konuşacak

İtiraf edeyim, Türk medyasında en dikkatle okuduğum gazete Hürriyet Kelebek...

Yazarlarını çok seviyorum. Bana siyasetin dışındaki dünyayı öylesine güzel ve farklı açılarla anlatıyorlar ki...

*

Mesela dün Nil Karaibrahimgil’in yazısı... Güzel ve çok medeni bir şey yapmış.

Yarın (çarşamba), psikiyatrına gidip konuşacağını yazmış. Konuşacağı kişi İstanbul’da iyi tanınan Feriha Dildar...

Nil, onun için “Uzman pedagog” diyor, ama Google’a baktığınızda unvanı hep “Uzman psikolojik danışman” olarak geçiyor.

Ben de konuştuğum insanlardan iyi bir çocuk psikolojisi danışmanı olduğunu işitiyorum. Bu konuda birçok kitabı var.

*

Nil, onunla ilişkisini şöyle anlatıyor.

Yazının Devamını Oku

Asya, Volkan ve Derin’i kaç, El Clásico’yu kaç kişi seyretti

Geçen pazar İspanya’nın televizyon kanallarında ilginç bir yarış vardı...

Yarışın bir kulvarında sadece İspanya’nın değil, dünyanın bir numaralı derbi maçı olarak kabul edilen “El Clásico” vardı.

Yani Barcelona-Real Madrid maçı...

Öteki tarafında ise bu yıl İspanyol televizyonları arasında sezona en yüksekten giriş yapan “Infiel” dizisi...

Yani Kanal D’nin süper dizisi “Sadakatsiz”...

*

Biri İspanya’da hayatı durduran bir maç...

Öteki ise haftalardır pazar geceleri reytinginde 1 numarayı bırakmayan dizi...

Yazının Devamını Oku

34 yıl önce çekilen fotoğrafın bir sırrı varmış, bakın o neymiş

Bu fotoğrafı dün Rasim Ozan Kütahyalı gönderdi.

Bugünlerde “1992” adlı bir kitap üzerinde çalışıyormuş.

O yılın, Türk siyasi hayatında çok özel bir yeri olduğunu anlatacakmış.

Kitap için çalışırken bulmuş bu fotoğrafı...



Fotoğraf 18-24 Ocak 1987 tarihli

Yazının Devamını Oku

Erenköy Kız Lisesi’nde başlayan güzel bir cumhuriyet hikâyesi

Erenköy Kız Lisesi’nin yatılı öğrencileri hafta sonu tatili için evlerine giderlerken, anne ve babası ayrı olan Nüzhet okulda kalmaktadır.

Yatakhanenin penceresinden gökyüzüne bakan genç kız yalnızlığını yıldızlarla paylaşır.

*

1928 yılında Galata rıhtımında görürüz Nüzhet’i...

Okulunu birincilikle bitirmiş, Cumhuriyet’in eğitim alması için Avrupa’ya gönderdiği öğrenciler arasına girmeyi başarmıştır...

*

Lyon kentinde okuduğu okulda sınıfta en ön sırada oturur.

Elli kişilik sınıfta, yabancı bir ülkeden gelen tek kız öğrencidir.

Ülkesinden çok uzakta da olsa tek başına kaldığı yurdunda aynı yıldızların altındadır.

Yazının Devamını Oku

Önceki gece bu istihbaratı iki ayri kişiden dinledim

Durun hemen heyecanlanmayın. Öyle ittifakları altüst edecek, seçimi öne aldıracak, büyükelçi krizini çözecek muazzam bir siyasi istihbarat değil...

Ben naçizane bir magazin yazarıyım, tabii ki bir magazin istihbaratı bu...

*

Önceki gece yine uykusuz kalıp New York’taki “Ahmet Ertegün’ü anma yemeği”ni dakika dakika izledim.

Türkiye ile ABD arasında patlayan ve çok kötü bir noktaya gidebilecek büyükelçi krizinin tatlıya bağlanmasından 24 saat sonra New York’ta Türkiye ile ABD’yi birbirine bağlayan müthiş bir geceydi bu.

Geceye davetliydim, ama COVID-19 pozitif yüzünden katılamadım. Bedenim orada değildi ama aklım oradaydı... Gece boyunca konuştum katılanlarla... Bu arada Plaza otelinin kulislerinde Ahmet Ertegün’ün eski dostlarının fısıldadığı, benim için müthiş bir bilgi aldım...

*

Türk magazininin 1990’lı ve 2000’li yıllarının en büyük konularından biri şuydu:

Yazının Devamını Oku

19 ayda tek hata yaptım COVID-19 o an beni yakaladı

COVID-19 sendromuna girdiğimiz Mart 2020’den beri kendimi çok iyi korudum.

Sokağa çıkmama kurallarına uydum.

Maskesiz gezmedim.

Sosyal mesafeye hep dikkat ettim.

Evde kapalı olduğum günlerde bile sporumu ihmal etmedim.

Sonra aşı dönemi geldi...

Önce 2 Sinovac oldum.

Sonra 2 BioNTech oldum.

Yazının Devamını Oku

Diyonizyak öfkenin kırmızı kart gördüğü muhteşem bir gece

Pazar gecesi benim için uykusuz bir geceydi...

Hayır hayır, geçirdiğim COVID-19 yüzünden değil.

Tam aksine cumartesi günü yapılan test negatif çıkmıştı.

Yaptırdığım 4 aşı sayesinde hafif bir nezleden bile hafif geçmişti.

Uykusuzluğumun nedeni 10 Büyükelçinin istenmeyen insan ilan edilmesi de değildi...

Nedeni, benim gibi bir spor manyağı için, tarihte az görülecek bir derbi gecesi olmasıydı...

Düşünebiliyor musunuz?

Yazının Devamını Oku

İlk gençlik hapınızı kaç yıl sonra alabileceksiniz

Şimdi kahvenizden veya çayınızdan bir yudum alın...

Siz “brunch şampanyacıları”, tabii ki siz de kadehinizi kaldırabilirsiniz...

Şu güzel pazar sabahı size çok umut verici bir haberim var...

Çok değil... İki-üç yıl sonra bir hapla gençleşme ihtimaliniz çok yükseldi...

*

Size ölümsüzlük vaat etmiyorum ama...

En geç 10 yıl içinde, sizi 150 yaşına kadar yaşatacak çok önemli gelişmeler olabilir.

Silikon Vadisi’nin en zengin 10 adamını alın...

Yazının Devamını Oku

Yaşayan bir numaralı Müslüman o olabilir mi

Adı Muhammed. Soyadı Salah.

Yani yüzde yüz Müslüman adı ve soyadı...

Dünya artık onu “Mo Salah” olarak tanıyor.

Liverpool’un şahane oyuncusu...

*

Bu yıl İngiliz futbol liginin başından beri Liverpool’u uçuruyor...

Ne Messi bıraktı ne Ronaldo...

İki haftadır futbolla ilgilenen herkes onun Manchester United’a attığı golü ve asisti konuşuyor.

Şimdiden futbol tarihine geçti...

Yazının Devamını Oku

Diyarbakır Müzesi'ndeki domuz dişi ve 48 saat sonra gelen bir haber

Geçen hafta Diyarbakır Arkeoloji Müzesi’ni gezerken rehberimiz bize ilginç bir şey anlattı.

Rehberimiz, vitrindeki süs eşyaları arasındaki bir domuz dişini gösterip şunları söyledi:

“Domuz insanoğlunun ilk evcilleştirdiği hayvandı. O nedenle mezarlarda bulduğumuz süs eşyaları domuz dişinden yapılmış eserlerdi.”

*

Demek ki domuz, bu topraklarda, yani Mezopotamya’da insanoğlu ile birlikte yaşamaya başlayan ilk hayvanlardan biriymiş... Ne ilginçtir ki yine bu topraklarda doğan iki inancın, Müslümanlığın ve Yahudiliğin de haram ilan ettiği ilk hayvan oldu.

Diyarbakır’da rehberimizden bunu dinlememizden 48 saat sonra dünya medyasına şu haber düştü:

New York Üniversitesi’nden bir doktor grubu çok ilginç bir deney gerçekleştirdi.

Domuzun bünyesinde geliştirilen bir böbreği, ailesinin iznini alarak, beyin ölümü gerçekleşmiş bir insanın bedenine bağladılar.

Yazının Devamını Oku

En iyisi halayı size Hint atasözü ile anlatayım

Çok sevdiğim bir Hint atasözü aynen şöyle diyor:

“Dans etmek kalplerimizin konuşmasını duymaktır...”

*

Halay da bir danstır...

Dans literatüründeki adı “folklorik dans”tır...

-

Fanatikler danstan korkarlar... Aralarında “hayatında hiç dans etmemiş olmakla” övünenler vardır.

Korkmakta haklıdırlar... Çünkü dans, onları besleyen nefreti, bir ilkokul çocuğunun bembeyaz silgisi gibi yumuşacık dokunuşlarla siler...

Yok eder...

Yazının Devamını Oku

Özdemir Bey geç de olsa sizi tanımak bir şerefti

Türk Savunma Sanayii’nin son 15 yıldaki parlayan yıldızı, Bayraktar ailesinin kurucu babası Özdemir Bayraktar aramızdan ayrıldı.

Muhafazakâr bir ailenin üyesiydi...

Dün bizim mahallede onun hakkında yazılanlara baktım...

Üzülerek gördüm ki bu insanı hiç tanımıyormuşum...

Meğer tam da Türkiye’nin bugünlerde aradığı insanmış...

Hürriyet’te Yalçın Bayer’in yazısını okudum.

Onun daha ilk ve orta eğitimden başlayan bilim tutkusunu...

Üniversite yıllarını, sonrasını, Türk sanayisinin gelişmesi için verdiği mücadeleyi...

Yazının Devamını Oku

Yer Diyarbakır, kuyruk Picasso kuyruğu gibi

Bu fotoğrafta, sırada bekleyen insanların ancak bir bölümünü görüyorsunuz. Çekilen videoları seyrederseniz, kamera sıranın sonuna kadar gidip köşeyi döndüğünde, bu kuyruğun devam ettiğini göreceksiniz...

Bu bir maç kuyruğu değil...

Bir pop müzik konseri kuyruğu değil...

Ahmet Güneştekin’in geçen cumartesi Diyarbakır’da açılan “Hafıza Odası” sergisine girmek için bekleyen insanlar bunlar...

Sanat alanında böyle bir kuyruğu geçtiğimiz 10 yıl içinde iki defa gördüm...

Biri İstanbul’da Sakıp Sabancı Kültür Merkezi’ndeki Picasso sergisiydi.

Öteki de İzmir’de Arkas Sanat Merkezi’nde açılan Picasso sergisiydi.

Bugüne kadar

Yazının Devamını Oku

Sonradan görme bir züğürdün o sorusu

Dün size 85 metrelik bir megayatı bütün iştahımla anlattım.

Ne yalan söyleyeyim, güzel yaşamak hayalleri olan bir insandım, hâlâ da öyleyim.

O nedenle memleketin bunca meselesi varken aklım yine de böyle şeylere takılıp gidiyor...

Yani benim de böyle sevdalı bir başım var.

İyi yaşamak bugün kurduğum bir hayal değil...

Mavi yolculuklar, yat sefaları ile ilgili hayallerim çok eskilere gidiyor...

Mesela şu fotoğraf.

1971 yılında Gökova’da bir yerde çekildi.

Yazının Devamını Oku

Sizce bu 85 metrelik megayatı satın alabilecek kaç kişi vardır?

Türkiye’de değil, dünyada kaç kişi vardır diye soruyorum.

Yat 85 metre...

Türkiye’de yapıldı.

Bir Türk şirketi tarafından yapıldı.

Yapımı 4 yıla yakın sürdü.

Ve geçen ay Cannes’daki dünyanın en önemli yatçılık fuarında ilk defa dünyanın dikkatine sunuldu.

Aldığım bilgiye göre, fuarın en ilgi çeken teknelerinden biri oldu.

4 gün boyunca 1.000 kişiye yakın insan tekneyi gezdi...

Yazının Devamını Oku

Öyleyse... Bir gün ben de Kırmızı Kraliçe'ye giderim

İlk haber 12 Ekim günü, ABD’nin Teksas eyaletinin Van Horn adlı bölgesinden havalanan bir uzay aracından geldi. Amazon’un sahibi Jeff Bezos’un Blue Origin adlı şirketinin uzaya ikinci uçuşunu yapan roketinin içinde tanıdık bir isim varmış.

William Shatner...

*

Biz onu daha çok “Captain James T. Kirk” olarak tanıyoruz...

Yani bizim bildiğimiz, 1970’lerin efsane uzay dizisi Star Trek’in ünlü kaptanı Kirk...

İşte onu oynayan aktör William Shatner, bu defa gerçekten uzaya gitmiş ve dönmüş.

‘Uzay Yolu’ (Star Trek) dizisi ilk kez 8 Eylül 1966 günü yayınlandı.

Dünya

Yazının Devamını Oku