Selen Kocabaş ile Yeni Normal Üzerine - II

Değerli yönetici, danışman, stratejist Sn. Selen Kocabaş ile söyleşimizin ikinci bölümüne iş dünyasının yeni döneme adaptasyonu, insan kaynaklarının ve organizasyonların dönüşümü, yeni nesil liderlik ve öne çıkan yetkinlikler odağında devam ediyoruz… 

Ergi Şener: Turkcell döneminde benim de bizzat şahit olduğum, insan kaynakları alanında öncü çalışmalarınız var. Aynı zamanda Peryon İnsan Yönetimi Derneği'nin de ilk kadın yönetim kurulu başkanısınız. Koronavirüsün etkisi ile evden çalışma başta olmak üzere, şu ana kadar iş hayatında dirençle karşılanan pek çok süreci de test etme imkanımız oldu, bunların bir kısmına değinmiştiniz. İş dünyası açısından evden çalışmayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Yeni normalde kalıcı olur mu?

 

Selen Kocabaş: İnsan Kaynakları odağında, insan yönetimi ve yeni dünyada çalışma koşullarına yönelik bence işin birkaç boyutu var. Örneğin, perakendenin değişiminden bahsetmiştik. Peki, bundan sonra mağazalar tümüyle kapanacak ve alışveriş tamamen e-ticarete mi dönecek? Hayır, böyle bir dünya olmayacak… Tüm sektörlerde hibrit, birbirini tamamlayan süreçler ortaya çıkacak. Çünkü, insan var olduğu sürece, etkileşime ve birbirimizle temasa ihtiyacımız var. Fiziksel mağazalar daha fazla deneyim sunma odaklı farklılaşacak; e-ticaret tarafı da omni-kanal yapıları ile sürecin online tarafının tamamlayıcılığına dönecek.

 

Bence ofislerde çalışma düzeni de buna dönecek. Eğitimler daha fazla online ortama kayacak. Teknik eğitimler, hızlı test edebileceğimiz, ölçümleyebileceğimiz çalışmalar çok daha hızlı online sisteme evrilirken, ya da bir takım toplantılar, çalışmalar evden ya da uzaktan yapılabilirken; belli  bir ekibin beyin fırtınası yapması gereken çalışmalar, stratejik toplantılar, birbirimize değip dokunduğumuz yani, tahtalarda yazıp çizdiğimiz toplantılar yine ofis içerisinde olacak. Ancak, yeni dünya dinamiğinde bunların dengesel ağırlığı değişiyor olacak. IK profesyonelleri için de şu kavram değişikliği daha çok önem arz edecek; çalışanımız dediğimiz kişi artık sadece bizim bordromuzda olan kişiler değil… Müşteriye götürdüğümüz değeri tamamlayıcı ekosistemle biz bir insan  kümesi yönetiyoruz. Bu yeni dünya, dijital ortam, online dünya daha büyük ekosistemi de yönetme fırsatını bize getiriyor olacak. Bu doğrultuda düşünmemiz ve planlamalar yapmamız gerekiyor. Yani bizim  tedarikçimiz de, bizimle birlikte ürün geliştiren bir iş ortağımız da bizim çalışanımız konumuna geliyor. Çünkü aynı ürünü, çözümü müşterimize götürüyoruz. İnsan kaynakları profesyonellerinin de artık bu gözle bakıyor olması gerekiyor.

 

 

Selen Kocabaş ile Yeni Normal Üzerine - II

Ergi Şener: Bu dönemde kurumlarımızın dijitalleşme ve dijital dönüşüm stratejilerine ilişkin tavsiyeleriniz neler olur?

 

Selen Kocabaş: Bu konuya sen de değiniyorsun, dijital dönüşüm aslında bir kültür,  bir değerler bütünü. Biz işimizi yapalım, IT’ciler de dijital dönüşüm projeleri yapsın gibi bir dünya yok… Biz, bu süreci hayatımıza alıyorsak bunu uçtan uca planlamamız gerekiyor. Tüm süreçlerimizi, geliştirmelerimizi, organizasyonumuzu baştan sona gözden geçiriyor olmamız gerekiyor. Bu bakış açısına sahip olmayan firmalar için zaten dijital dönüşüm bir yük olacaktır. "Standart iş hayatımız var, bir de dijitalde bir şeyler yapıyoruz” şeklinde bir yaklaşım doğru değil.

 

Dijital dönüşüm bir kültür. Aslında hayatımızı kolaylaştıran, zenginleştiren, erişemediğimiz yerlere erişmemizi sağlayan, ulaşmak istediğimiz veriye ve bilgiye doğru zamanda ulaşmamızı sağlayan,  hem yatay hem dikeyde iş fırsatlarını hayatımıza getiren bir yolculuk olarak görmek lazım dijital dönüşümü…İlk bölümde de biraz bundan bahsetmiştik, bazı işletmeler dijital dönüşümden yararlanarak Korona sürecinde hayatlarına devam etti, bazıları ise yapamadı. Yapamayanların, bu süreçte kitlenenlerin oturup bir düşünmesi gerekiyor; “ben niye yapamadım” diye…

-Ürün, çözüm, servis olarak doğru noktada mıyım?

-Teknolojiyi ve dijitali doğru kullanıyor muyum?

 

Ergi Şener: Tarım Bakanlığı ile de özellikle dijitalleşme odağında ortak projeler gerçekleştiriyorsunuz. Ülkemizde, tarımın dijitalleşmesi nasıl ilerliyor? Yeni projelerin bir kısmını paylaşabilir misiniz?

Selen Kocabaş: Hayat bir bütün; kamusuyla, özel sektörüyle, STK’sıyla, akademisiyle ve iş dünyasıyla bir bütün… Bu  anlamda, yeni dünyada, özellikle gıda ve tarımın artan önemi, kıymeti ve değeriyle, pek çok noktada dijitalleşme gündemi var. Bir örnek vermek gerekirse: Yıllardır konuşulan bir konu var; Ayşe Teyze Antakya’da domates meyvesini 3 liraya üretiyor da bu domatesler bizim soframıza neden 10 liraya geliyor? Bu konu özelinde, dijital tarım pazarı lansmanı yapıldı. Tarımın sahibinden.com'u gibi. En nihayetinde, alanla satanı ve ilgili tüm paydaşları bir noktada buluşturduğunuz bir platform. Ya da e-tarım, “tarımda teknoloji hamlesi” diyoruz. Çiftçimiz, köylümüz niye kalksın, işini bırakıp, bir takım işlemler için iline ilçesine gitmek zorunda kalsın? Hayatın içerisinde bunu basitçe, bilgisayarlarından ya da cep telefonlarından yönetmesi gerekiyor artık. Bu odaklar, çok daha fazla gündemde ve kamunun ajandasında. Bu odaklara da hep birlikte değer katmaya çalışıyor. Bahsetmiş olduğum, “dijital tarım pazarı”, “e-tarım”, “tarımda dijital dönüşüm hamlesi”, bunların hepsi teknoloji gerektiren konular. Bunların arkasında da kıymetli çok büyük bir ekip var. Kamunun gücünü, teknolojinin getirdiği avantajlar ve doğru ekosistemle buluşturacak çözümler gerçekleştirmeye çalışıyor.

 

Kovid ve pandemiyle birlikte şunu gördük ki kendi kendine yeten toplumlar öne çıkıyor. Bu nedenle gıda arzını planlamak, bunu çok hızlı yayabilmek, veriye, bilgiye en hızlı, en etkin ve en doğru zamanda erişip ulaşabilmek çok daha fazla önem kazanıyor. Bu nedenle dijital  dönüşüm kamuda da olmazsa olmaz noktaların başında geliyor.

 

Ergi Şener: Gerçek liderler açısından her kriz, yönetim becerilerini gösterme açısından aynı zamanda bir meydan okuma imkanı da sağlıyor. İçinde bulunduğumuz kriz döneminde ve yeni dönemde öne çıkacak liderlik özellikleri neler olacak?

Selen Kocabaş: Daha önce de belirttiğim üzere, karizmatik liderlikten çok, paylaşan ve dinleyen liderler ve bir de adapte olabilen ve karar alabilen liderler öne çıkacak. Tabi ki vizyon ortaya  koymak çok kritik, o vizyon doğrultusunda ilerlemek önemli ama daha hızlı karar alıp, adapte eden ve küçük küçük hamlelerle ilerleme sağlayanlar fark yaratacak bu dönemde. Tabi ki uzgörü önemli, önümüzdeki 10 yıllık dönem için planlamalar da yapmak gerekiyor, ancak kritik konulardan bir tanesi küçük adımlarla, doğru noktalarda, ekosistem ve paydaşlarınla düşünüp onlarla birlikte ilerlemek…

 

Etkileşim dönemindeyiz, özellikle sosyal medya, dijital dünya, paylaşım ekosisteminin tetiklediği iş modelleri bunu sağlıyor. Sosyal medyada bir konu ortaya atıyorsunuz, herkes düşüncelerini paylaşıyor, yorumlarda bulunuyor, kısacası herkes etkileşimi seviyor. Bu nedenle, yeni dönemin öne çıkan liderleri etkileşimi sağlayabilecek liderler olacak…

 

 

Selen Kocabaş ile Yeni Normal Üzerine - II

Ergi Şener: Bu süreçte gençlere tavsiyeleriniz neler olur? Özellikle yeni yetkinlikler kazanmaları açısından nelere dikkat etmeliler?

 

Selen Kocabaş: Öncelikle kendilerini tanımaları çok önemli. Bu dönem pek çok şeyi küçük küçük tatma ve deneyimleme fırsatı veriyor. Bu süreçte, “ben ne katabilirim”i görebilmek için kendini tanımlayabilmek önemli. Bu nesil bence buna fırsat yaratıyor, bu doğru bir nokta ve biz de gençlerden öğreniyoruz. Bu yüzden gençler bu anlamda mümkün olduğunca görüşlerini ve fikirlerini paylaşabilecek yerlerde kendilerini konumlamaya çalışsınlar. Öyle bir noktadayız ki 20 küsur yaşında bir kişi bir konunun uzmanı olabiliyor ve ben onu dinlemek istiyorum. Bu çok kıymetli, bence en  önemli noktalardan biri bu. İkincisi, bence bu biraz da “challenge”. Sevdiğin, anlam bulduğun odak noktanı bulmak… Burada biraz maymun iştahlı olabiliyor gençler. Odaklanıp, sevdiğin ve değer kattığın işe yönelmek önemli, çeşitliliğin içerisinde boğulmamak lazım.

 

Eskiden, belli okullardan mezun olmak, belli şirketlerde çalışmış olmak kariyer açısından önemliydi. Şimdi tamamen bağımsız, şu anda nerede okuduğun hangi şirkette başladığından ziyade; bir konuyu alıp onu sahipleniyorsan, o konuyla ilgili  insanları etkileyebiliyorsan harika şeyler yaratabilirsin…

 

Ergi Şener: Sizin oğlunuz da üniversite eğitimine devam ediyor. Ona tavsiyeniz neler oluyor?

Selen Kocabaş: Şöyle söyleyeyim, en çok geri bildirimi, hatta yeri geldiğinde sert geri bildirimleri oğlumdan alıyorum. Ben hep şuna gayret ettim, kendini öncelikle tanımasını, pek çok şeyi denemesini tavsiye ettim. Mesela, üniversite döneminde tam ne yapacağını bilmiyordu. Bence bu da güzel, ne yapmayacağını bilmek de önemli, ne yapacağına buradan eleyerek gelme imkanı oluyor. Keyfine göre, hoşuna gidebilecek şeyleri önce bir denemesini, sonra onları belli bir noktada süzmesini, olmayacakları ayırmasını ve olabileceklerin üzerine gitmesini tavsiye ettim. Şu anda da öyle bir durumda…

 

Selen Kocabaş ile Yeni Normal Üzerine - II

 

Ergi Şener : Siz iş hayatında çok farklı profillerde yöneticiler ile çalıştınız ve farklı bölümlerden farklı uzmanlıklarda önemli kişiler tanıdınız. Gençlere de ipucu vermek adına karakteristik özellikler olarak liderlik yolculuğunda sizce neler önemli?

Selen Kocabaş : Ben şuna önem veriyorum. Diyelim ki biri ile bir iş görüşmesi yapıyorum, onu önce tanımanın ötesinde, şunu soruyorum hemen: “Bu şirketi ne kadar  tanıyorsun?”. Yani araştırmış mı, belli bir hazırlık yapmış mı ve düşünmüş mü, buna bakıyorum. Kendi yaptıklarını anlatmaktansa, geleceği yeri araştırmış bir insan zaten öbür tarafı yapmıştır.

 

İkinci olarak da kendisine yönelik farkındalığı ne aşamada. Kendini eleştirsen,  nerede sorun yaşıyorsun, nerede fayda sağlıyorsun, neyi iyi yapıyorsun” diye soruyorum. Orada samimiyetle hata yaptığı alanları paylaşıyorsa, hatalarından çıkardığı dersler ile başarılara gidişini belirtiyorsa, kendini tanımış ve farkındalığı yüksek bir aday olduğunu çıkarıyorum. Aslında bu dünya güçlü yönlerimizi keşfedip onların üzerine ilerlediğimiz bir dünya. Gelişme alanlarımızı ne kadar iyileştirirsek iyileştirelim belirli seviyeye çıkaramıyoruz, çünkü eksiden 0’a taşımak gerekiyor önce. Herkesin ama herkesin gelişim alanları var, ama güçlü olan gelişim alanları seni farklılaştırıyor. O güçlü alanları keşfet ve onun üzerine yoğunlaş!

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Geleceğin meslekleri üzerine

Dr. Şebnem Özdemir ile Eylül ayında Sn. Birol Güven’in Gelecek Geliyor Programı’na konuk olduğumda tanıştım. Öncesinde de özellikle veri bilimi ve yapay zeka odaklı çalışmalarını takip ediyordum. Şebnem Hoca, İstinye Üniversitesi Yönetim Bilişim Sistemleri Bölüm Başkanlığı’nı yürütüyor ve aynı zamanda Massachusetts Institute of Technology (MIT)’de Bilgisayar Bilimi ve Yapay Zeka Lab’ında araştırma işbirlikçisi olarak çalışmalarına devam ediyor. Futuristler Derneği Başkan Yardımcısı da olan Dr. Özdemir, ülkemizde özellikle yapay zekanın gelişimi, uygulama alanları ve geleceğin meslekleri odağında öncü çalışmalar gerçekleştiren akademisyenlerin de başında geliyor.

Şebnem Hoca ile geleceğin mesleklerinden, değişen meslek kavramına; verinin artan öneminden, yapay zekanın işleri nasıl etkileyeceğine; büyük veri yapay zeka ilişkisinden, yeni yetkinliklere kadar pek çok güncel ve merak edilen konuya yönelik keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Bu söyleşide, Şebnem Hoca daha bu hafta MIT’nin Geleceğin İşleri Zirvesi’nde öne çıkan bir mesleği de ilk defa hurriyet.com.tr okurları için paylaştı: “Remote Specialist”, yani Uzaktan Çalışma Uzmanı… 

Üzerinde detaylı tartışılması ve düşünülmesi gereken bir çok önemli tespit barındıran bu söyleşiyi bir video analiz ile de devam ettireceğiz… 

Sizi biraz tanıyabilir miyiz?

Şu an vardığım noktaya gelmemi sağlayan sanırım lisans mezuniyetim; matematik bölümü. Üniversite tercihlerimi “nasıl bir bölüm tercih edersem, 5 yıllık ve 10 yıllık süreçte geçerli olur, potansiyelini kaybetmez?” sorusunu sorarak belirlemiştim. Nitekim matematik sayesinde özel sektör tecrübesi kazandım, sonrasında akademiye geçiş yaptım, doktora sonrası araştırmalarım için Amerika’ya gittim. Halihazırda İstinye Üniversitesi Yönetim Bilişim Sistemleri Bölümü’nün Bölüm Başkanlığı görevini yürütüyorum. Aynı zamanda Amerika’nın önde gelen üniversitelerinden olan MIT’nin Yapay Zeka ve Bilgisayar Bilimleri Laboratuvarı’nın araştırma işbirlikçisiyim. Futuristler Derneği’nin de Başkan Yardımcısı olarak görev yapıyorum.

Mesleklerin Geleceğine yönelik ülkemizde en detaylı araştırmaları gerçekleştiren ve bu alanda yayınlar yapan bir akademisyensiniz. Kitabınız için  araştırmalarınız ve Dünya Ekonomik Forumu'nun son yayınlanan "Geleceğin Meslekleri" raporu doğrultusunda, yakın gelecekte öne çıkacak meslekler, Sizce neler olacak?

Teşekkür ederim. Doç. Dr. Deniz Kılınç ile birlikte yazdığımız “Geleceğin Meslekleri” kitabında, bir gün insanların seyahat etmekten korkabileceği ve sanal seyahat fikrinin Artırılmış Gerçeklik Seyahat Oluşturucu/Tasarımcı’yı ortaya koyacağını belirtmiştik. Tabii bunu söylerken COVID-19 aklımızda yoktu. Öyle ki, uzak bir zaman diliminde var olacağı öngörülen geleceğin meslekleri, Dünya’daki değişimle sanılandan çok daha yakın bir zamanda ortaya çıkmaya başladı.

Birkaç gün önce MIT’nin Geleceğin İşleri Zirvesi’ne katıldım. Hemen oradan bir örnek vereyim: “Remote Specialist”. Şu anda eğitimden sağlığa, çalışma hayatına, hatta eğlenceye kadar pek çok süreç uzaktan yürütülüyor. Ancak tam bir deneme yanılma yöntemi güdülmekte. Uzaktan yürütülen işlere ya da süreçlere dair bir tanımlamamız yok, bilakis tüm uzaktanlığın geçici olduğuna o kadar inanıyoruz ki, bizi idare etsin yeter düşüncesiyle hareket ediyoruz. Oysa MIT bakışı, uzaktan süreçlerin yeni bir uzmanlık alanı oluşturacağı yönünde. Hatta oldukça geniş bir uzmanlık.

Yazının Devamını Oku

2025’in iş dünyasında öne çıkacak yetkinlikler

Her şey hızla değişiyor. Önümüzdeki yıllarda iş dünyasında öne çıkacak yetkinlikler açısından da değişim kendini her alanda belli ediyor.

Dünya Ekonomik Forumu (WEF) tarafından yayınlanan ve oldukça ses getiren “Mesleklerin Geleceği 2020” raporuna göre, çalışanların yarısının beş yıla kadar yeni yetkinliklere sahip olması gerekecek. Bu hızlı değişimin temel tetikleyicisi, pandemi sebebiyle artış gösteren “dijital disruption” (dijital yıkım). Bu yıkım hem  ekonomik olarak, hem de artan dijital dönüşümün ve otomasyonun iş süreçlerini değiştirmesi şeklinde kendisini gösteriyor. “Disruption”, benim de derslerimde ve konferanslarımda oldukça sık kullandığım, günümüzde detaylı olarak analiz edilmesi gereken bir kavram. “Disruption”ı getirileri kapsamında hem tehdit, hem de fırsat olarak ele almakta yarar var. Açıkçası “disruption”, hemen her şeye yönelik şüpheci bir bakış açısı ile detaylı analiz; hatta statükoyu sorgulamayı gerektiriyor. Bu doğrultuda, değişimi doğru anlayıp, kendimizi potansiyel olarak süreçleri iyileştirmeye ve yenilikleri ortaya çıkarmaya yöneltmeliyiz. 

Yeni dünyada yer edinme, bu dünyaya hazır olma ve fark yaratma açısından; yeni teknolojilere ve koşullara hızlı ayak uydurabilme, adapte olabilme, hızlı algılayabilme ve belirsizliklerle başa çıkabilme yetenekleri daha da önem kazanıyor. İş dünyasının da, bu yeni yetkinliklere hızla adapte olması gerekiyor. Zaten, yeni normali analiz ederken de pek çok kez bahsettiğimiz üzere, adaptasyon ve sürekli öğrenmeye yatkınlığın önemi bu süreçte oldukça önemli yer tutuyor. Bu doğrultuda, eleştirel düşünme ve problem çözme, işverenlerin önümüzdeki beş yıl içinde öne çıkacağına inandıkları becerilerin başında geliyor. Yeni yetkinlikler arasında, aktif öğrenme, direnç, stres toleransı ve esneklik gibi kendi kendini yönetme becerileri de bulunuyor. 

WEF, 2025 yılına kadar 85 milyon farklı işin, makinaların insanların işlerini yapmaya başlaması sonucu şekil değiştireceğini öngörmekte. Bundan daha fazla sayıda işin ise, insan makine iş gücünün gelişimi doğrultusunda ortaya çıkması bekleniyor. 97 milyon yeni işin bu dönemde ortaya çıkacağı tahmin ediliyor. Yönetim kademelerinde, özellikle rutin ve manuel işler en büyük tehditle karşı karşıya. WEF’in 2016’da gerçekleştirdiği “Geleceğin Meslekleri” araştırmasında da bugün ilkokul çağında olan çocukların %65’inin mesleklerinin ne olacağını, bilmediğimiz belirtilmişti (bu nedenle çocuklara meslek yönlendirmesi yapmamakta yarar var:)).

Öte yandan, önümüzdeki beş yıl içerisinde, artan dijitalleşme ve yeni teknolojilerin kullanımı, bu imkanlardan yararlanan kesim ile yararlanamayanlar arasındaki farklılıkları, yetkinlikler açısından genişletiyor olacak.

Peki, yakın gelecekte öne çıkacak olan yetkinlikler neler?

Gelecekte öne çıkacak 10 yetkinlik WEF tarafından 4 kategoride listelenmiş: Problem çözme, kişisel yönetim, takım çalışması ve teknoloji kullanma/geliştirme… 

Problem çözme becerilerinin altında, analitik düşünme ve inovasyon; kompleks problem çözme; kritik düşünme, analiz; yaratıcılık, orjinallik ve insiyatif alma ve son olarak da akıl yürütme, problem çözme ve fikir oluşturma yer alıyor. Uzun vadede yapay zekanın gelişimi ile robotlar ile rekabette fark yaratmak için, robotların yapamadığına odaklanmak gerekiyor; bunlar da temel olarak bağlantı kurma, mantık yürütme, analiz etme becerileri… 

Yazının Devamını Oku

Apple'ın “One More Thing” etkinliğinde öne çıkanlar

Apple’ın son üç ay içerisinde gerçekleştirdiği 3. etkinliği olan “Bir Şey Daha” etkinliği 10 Kasım akşamı, Türkiye saati ile 21:00’da gerçekleşti. Bu yıl gerçekleşen, son iki etkinlikte olduğu gibi, koronavirüs nedeniyle sanal olarak gerçekleşen etkinlik, Apple’in ilk kez Arm tabanlı kendi çiplerini kullandığı MacBook’ları lanse etmesi adına önem taşıyor.

MacBook’lar dışında yeni ürün tanıtımları da beklediğimiz etkinlikte özellikle yeni kulaklık modeli AirPods Studio ve lokasyon bazlı ürün takip uygulaması AirTags tanıtımı yapılmaması şaşkınlık yarattı (bu etkinliğin sadece MacBook özelinde olması, bu yıl acaba bir etkinlik daha mı olacak esprilerini de beraberinde getirdi:). 

13 Ekim’de gerçekleşen etkinlikte lanse edilen iPhone 12’lerin tarihteki yerini ilk 5G destekli iPhone’lar olarak alacağını belirtmiştim. Yeni MacBook’lar da Apple işlemcili ilk Mac’ler olması adına kritik bir yere sahip olacak… 

Küçük bir çip, dev bir adım…

Etkinliğin açılışını gerçekleştiren Apple CEO’su Tim Cook, Mac’leri “Apple’ın DNA’sında yer alan bir ürün” olarak niteleyerek, insanların Mac’leri ile dünyayı değiştiren uygulamalar ortaya çıkardığı  vurgusunu yaptı. Etkinliğin açılışı da yeni nesil Mac’lerin en önemli özelliği olan Apple’in ilk işlemcisi M1 ile gerçekleşti (Apple diğer ürünlerinde kendi işlemcisini kullanmaya başlamıştı, bu strateji Mac’lerde de devam etmiş oldu). M1, dünyanın en yüksek performanslı çipi olarak tanıtıldı. 

Son 3 ayda, 3 ayrı etkinliğin bir nedeni de Korona kaynaklı teknoloji ürünlerine ilginin artması

Korona etkisi ile artan uzaktan çalışma ve online eğitim süreçleri, laptop ve bilgisayarlar ile geçirdiğimiz zamanın da artmasına neden oldu. Apple’ın yeni Mac Book’ları tanıttığı ayrı bir etkinlik gerçekleştirmesinin bir nedeni de, insanların bilgisayarlara daha da önem vermeye başladığı bir dönemde, yeni çipleri ile özellikle performans, hız ve kullanıcı deneyimi açısından getirdiği yenilikleri öne çıkarmak. Salgın kaynaklı evden çalışmaya geçiş ve öğrenciler ve çalışanların evde kalmaları Apple’ın iPad'lerden kulaklıklara kadar birçok ürününe ilgiyi de artırdı. Son dönemlerde, diğer ürünlere kıyasla “dinozor” olarak nitelendirilmeye başlayan MacBook’lardan gelen gelir bile son mali yılda %11 artarak 28,6 milyar dolara ulaştı. Son çeyrekte, bu gelir %29 oranında artarak 9 milyar$’ı buldu.

Donanımda strateji değişikliği

Yazının Devamını Oku

İlker Köksal ile girişimcilik üzerine

Son yazılarımda, ülkemizdeki girişimcilik ekosisteminin gelişimi ve girişimcilerde öne çıkması gereken özelliklere yer vermiştim. Bu doğrultuda, kendi işini kurup belirli seviyelere getirmiş olan başarılı girişimcilerinin de görüşlerine yer vermenin farklı bir bakış açısı kazandırmak adına yararlı olacağını düşünüyorum.

İlk söyleşimi, Forbes’un globalde 30 yaş altı 30 (30Under30) listesine kabul edilmiş bir teknoloji girişimcisi olan, Founder’s FAQ kitabının ve Forbes’un teknoloji alanında yazarı olan İlker Köksal ile gerçekleştirdim. İlker ile yaklaşık 3 yıl önce San Francisco’ya bir iş ziyaretim sırasında tanışmıştık, sonrasında da iletişimimiz devam etti. Start-up’lar ve yeni girişim alanları konusunda ilk danıştığım, gözlemlerine, yorumlarına çok değer verdiğim İlker, Türk girişim ekosistemi ile Silikon Vadisi arasındaki köprü görevini en iyi şekilde gerçekleştiren kişilerin de başında geliyor. Teknolojisi ile kendini ispatlamış, fark yaratarak Silikon Vadisi’nde kendine yer edinmiş ve bir şirketinin exit’ini gerçekleştirmiş İlker’i bu söyleşi ile daha yakından tanıyacaksınız ve bazı konuları tekrar düşünmenize yönelik çok önemli bilgiler edineceksiniz. 

Ergi Şener: Türkiye’de kurduğun start-up’ı, Silikon Vadisi’ne başarılı bir şekilde taşımış, büyütmüş, Vadi’nin önde gelen yatırımcılarını da şirketine dahil etmiş oldukça başarılı bir girişimcisin. Seni biraz daha yakından tanıyabilir miyiz? 

İlker Köksal: Yaklaşık 5 yıl önce San Francisco’ya tek yön bir uçak bileti ile başlamıştı Silikon Vadisi yolculuğum. Öncesinde ise Bilkent Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği’nde okurken kurucu ortaklarımla birlikte başlattığım girişim, “Referbase”, Kariyer.net’in alımı sonrası “Yetenekli” olarak hayatına devam etti. Ben de o dönemde Koç Üniversitesi’nde MBA’imi tamamladım. Bu süreç içerisinde Yale Üniversitesi’nde de kurmayı planladığım start-up doğrultusunda bir program tamamlayıp, Google’da da mobil kullanıcı deneyimi ve analitik alanında danışman olarak çalıştım. Ardından da Silikon Vadisi süreci başlamış oldu. 

O günden bugüne, Forbes’un 30Under30 listesine girdik, kurucu ortağımla birlikte, Amazon, Google gibi birçok teknoloji şirketi ile iş birlikleri yaptık, yatırım aldık. Zorlu, keyifli ve öğretici bir süreç sonrasında da 2020 başından itibaren aktif çalışmalarımı 2021 başında çıkacak olan kitabım Founder’s FAQ için sürdürüyorum.

Ergi Şener: Türkiye’deki start-up ekosistemini nasıl buluyorsun? Silikon Vadi’sindeki start-up ekosistemine yakın bir girişimci olarak değerlendirmelerini alabilir miyiz? 

İlker Köksal: Türkiye’de start-up ekosistemi birçok yönden giderek gelişiyor ancak bunu en iyi şu örnekle özetleyebilirim herhalde; 2012 yılında üniversite’de okurken bir start-up zirvesi düzenlemiştim. O gün panelde, 212 VC’den Numan, Erhan Erkut hocamız, yemeksepeti.com kurucularından Melih Ödemis gibi isimler start-up ekosistemini, problemleri, çözümleri anlatıyorlardı. Bugün bunlari anlatanların, çözümler bulmaya çalişanların, deneyenlerin, deneyenlere fon saglayanlarin sayisi cok daha artmis durumda ve bu iyi bir sey. Aradan geçen 8 yılda iyi bir artış mı dersen, bana göre değil, daha cok başari hikayesi çıkıp, o başarı hikayelerini yaratanların ekosistemi maddi & manevi desteklemesi çok daha olumlu olurdu, ancak her ekosistemi kendi iç ve dış dinamikleriyle değerlendirmekte fayda var. 

Özellikle pandemi ile birlikte, Zoom üzerinden yatirimlar da basladi ve hızlandi. Bu, pandemi sonrasinda da devam ederse, Türkiye start-up ekosistemi ve benzer ekosistemlerde kapitale ulaşmak, yabancı yatırımcıyı çekmek kolaylaşacak. Ancak bununla birlikte bu kapitali talep eden iyi takimlarin sayısı da doğru orantılı artacagından, girişimcilerin kendilerini çok daha iyi geliştirmeleri gerekeceği gerçeği ön planda olacak. 

Ergi Şener:

Yazının Devamını Oku

Girişimciler için öne çıkan özellikler

Geçtiğimiz hafta ülkemizdeki girişimcilik ekosistemini analiz ederek, gelişim alanlarını dile getirmiştim. Girişimciliğin oldukça popülerleştiği ve global ekonominin önemli gündem maddelerinden biri haline geldiği günümüzde, girişimcilik hikayeleri ve girişimci sayısı hızla artış gösteriyor. Doğru şekilde kurgulanan, inovasyon odaklı start-uplar, akıllı yatırımlar (smart money) ile statükoya meydan okuyarak asırlık endüstrilere kafa tutuyor, her alanda yaşamımızı kolaylaştırıp, hayat standardımızı yükseltiyor; iş dünyasında da büyük bir dönüşümü tetikliyor.

Bununla birlikte, iyi bir girişimci olmanın gereklilikleri konusunda oldukça fazla ve farklı görüş bulunuyor. Girişimciliğin belirli bir formülünün olmamasının yanı sıra, başarılı girişimcilerin bir takım belirgin karakteristik özelliklerinin olduğunu da kabul etmek gerekiyor. 15 yılı aşkın bir süredir, Türkiye girişimcilik ekosisteminde yer alan, son 10 yıldır ise Silikon Vadisi’nin önde gelen şirketleri ve start-up’ları ile yakın ilişkiler içerisinde bulunan bir teknolojisi girişimcisi olarak, kendi start-up’larını kurmayı planlayan gençler ile birtakım tavsiyelerimi paylaşmak istedim.

Girişimcilikte iş – yaşam dengesi diye bir şey yok

Bir start-up’ı nasıl tanımlayabiliriz?

Silikon Vadisi’nde öne çıkan tanımlamaya göre: Farklı bir gelecek inşa etmek üzere, bir plan üzerinde anlaşmış en küçük insan topluluğu…” Tanımdan da anlayacağımız üzere minimum kaynak ile olabildiğince hızlı bir şekilde, ortak ve iddialı bir amaç uğruna çok çalışmayı gerektiren bir kavram…

Başarılı bir girişimci olmanın sırrı, 7/24 çalışmakta ve tamamen işe odaklanmakta yatıyor. Bunun için de fikre inanmak, odaklanmak ve yapılan işi severek, tutku ile yapmak şart. Girişimci, bir yandan, fikrini hayata geçirerek, müşterilerin kullanımına sunmak için somutlaştırmaya çalışırken; bir yandan da gerekli olan bağlantıları kurarak, network’unu genişletmek ve girişimi için gerekli yatırımı bulmak durumunda. Bütün bunlardan dolayı da gerçek bir girişimci olabilmek için “rahatsız” olmaya hazır olmak gerekiyor, çünkü girişimcilik oldukça dengesiz, belirsiz, riskli ve yıpratıcı bir süreç…

Girişimci için olmazsa olmazlar: Zaman Yönetimi, Odak ve Hız

En kabul görmüş girişimci tanımlarından biri şu şekilde: “Zamanını ve parasını bir fikri hayata geçirmek için riske eden kişi”… Bu tanımda öne çıktığı üzere, zaman bir girişimci için en önemli kaynak ve en değerli varlık. Bu nedenle bir günü ya da haftayı planlarken, nelerin öncelikli olduğunun ve nelerin yapılması gerektiğinin belirlenmesi oldukça önemli. Zamanın nasıl planlanması gerektiği konusunda gerçekçi olmak ve bunun üzerinde düşünmek de çok kritik.

Girişimcinin, rekabet avantajı sağlaması ve rakiplerine kıyasla öne geçmesi açısından en önemli silahlardan biri de hız. Özellikle,

Yazının Devamını Oku

Türkiye’de girişimcilik ekosisteminin durumu

İngiltere eski başbakanlarından Winston Churchill’in kriz ortamları için atfedilen meşhur bir sözü var: “İyi bir krizi asla ziyan etmeyin” … 

Girişimcilik ekosisteminde de kriz ortamlarının yeni işlere başlamak, farklı iş modelleri ile fark yaratmak adına oldukça ideal ortamlar olduğu vurgusu hep yapılır. “Krizi fırsata çevirmeye bak!..” tavsiyesini hepimiz duymuşuzdur.

 

Ülkemizdeki girişimciler de, global bir kriz olan Kovid-19 salgınını fırsata çevirmeye çalışıyorlar. Stat-up’lara yatırımlarda son dönemlerde önemli oranda artış görülmesi, yatırımcıların da pandemi sürecinde temkinli davranmak yerine yeni iş alanlarına odaklandıklarının bir göstergesi. Ekosistemin hızla büyümesi ve bu alana ilginin artması oldukça umut verici. Türkiye'de girişimler bu yılın 3. çeyreğinde toplam 46 yatırım ile ~ 60,3 milyon dolar yatırım aldı. Bu rakam, bugüne kadar açıklanan 106 yatırım ile 115 milyon dolara ulaştı (startups.watch verilerine göre).

 

Rakamlarla da somut olarak gördüğümüz üzere son dönemlerde, ülkemizdeki girişimcilik ekosistemi oldukça gelişiyor. Ekosistemin her alanında ciddi bir hareketlilik söz konusu. Sayıları sürekli artan melek yatırımcılar yeni fikirlere yatırım yaparak, bu fikirlerin ticarileşmesini destekliyor. Yatırım fonları ya da risk sermayesi şirketlerinde sürekli artış gözleniyor. Kurumsal şirketlerin de birbiri ardına kendi fonlarını kurmakta olduğunu görüyoruz, duyuyoruz. Bununla birlikte, yeni girişim ve start-up sayısında da gözle görülür bir artış var.

 

Ancak, şu da bir gerçek ki her kriz fırsatlar kadar, hatta fırsatlardan daha fazla tehdit de barındırmakta. Bu nedenle, bu büyümenin ne kadar sağlıklı olduğunu da analiz etmek gerekiyor. Şunun farkında olmakta yarar var: Türkiye girişimcilik ekosistemi potansiyeli çok yüksek olmakla ve bölgede hızla gelişmekle birlikte, henüz hala çok erken aşamalarda. Ülkemizin önde gelen melek yatırımcılardan Sn. Hasan Aslanoba’nın ara ara tecrübeleri doğrultusunda yaptığı paylaşımlar, bu sürecin, özellikle kurumsal şirketler tarafından nasıl yanlış yorumlanmakta olduğunu da açık bir şekilde anlatıyor:

Hasan Aslanoba - Uludağ Ekonomi Zirvesi 2018: 

Yazının Devamını Oku

Apple etkinliğinde öne çıkanlar ve yeni iPhone 12’lerin özellikleri

Apple tarafından dün gerçekleştirilen sanal etkinlikte yeni iPhone modelleri tanıtıldı. Geçen zamana rağmen, en çok ilgi gören telefon olmayı sürdüren ve müşteri memnuniyeti açısından da bir numaralı akıllı telefon olan iPhone’lara yönelik beklentiler büyüktü. Peki iPhone 12 ile Apple bu beklentiyi karşıladı mı?

 

iPhone 12’lere yönelik tahminlerimi Pazartesi günkü yazımda sizlerle paylaşmıştım https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ergi-sener/13-ekim-apple-etkinliginde-neler-tanitilacak-41633617  Beni sevindiren nokta, yazımda belirttiğim tüm detayların doğru çıkması oldu (model isimleri, büyüklükleri ve özellikleri dahil). Beni şaşırtan ise, AirPods Studio adıyla piyasaya çıkması beklenen yeni AirPods kablosuz kulaklıklara yönelik herhangi bir tanıtımın yapılmamasıydı… Bunun yerine, HomePod mini ismi ile Apple’ın yeni akıllı dijital asistanı tanıtıldı.

 

Apple, trilyon doları aşan bütçesi, artan satış ve kar oranı ve “love mark” statüsünü sürdürmesi ile arzu objesi olmayı sürdürüyor. Bu etkinlik sonrasında, iPhone satışlarında ciddi bir artış beklendiğini de bir önceki yazımda belirtmiştim. Yeni iPhone’un tasarım ve donanım olarak oldukça farklı ve özel yanlarının olduğunu söylememek de olmaz. Ancak, şu da bir gerçek ki; yeni etkinlikler eski heyecanından uzak ve gözler Steve Jobs dönemindeki inovasyonları arıyor. Son dönemlerde Apple, ürünlerinin yeni versiyonlarını belirli periyotlarda tanıtan ve dikey olarak daha çok özellik bazında gelişmeler gerçekleştiren bir üreticiye dönüştüğü izlenimi veriyor.

 

Geçtiğimiz yıl Mayıs ayında, Silikon Vadisi ziyaretim sırasında, uzun süredir Apple merkez ofiste çalışan, bu etkinliğin de oldukça önemli bir parçası olan ve yeni iPhone’ların 5G testlerini gerçekleştiren bir arkadaşım ile görüşme imkanım oldu. Bu görüşmede, “5 sene sonra Apple nerede olacak?” diye sorduğumda, aldığım yanıt oldukça ilginçti: “5 sene sonra, Apple bu denli önde gelen bir marka olmayabilir! Beklenen inovasyonlar gerçekleşmiyor…

Peki, yeni açıklanan ürünlerin öne çıkan özellikleri arasında neler var?

 

Yazının Devamını Oku

13 Ekim Apple etkinliğinde neler tanıtılacak?

13 Ekim Salı günü gerçekleşecek olan ve yeni iPhone modellerinin tanıtılacağı Apple etkinliğinin, son yılların en önemli Apple etkinliği olması bekleniyor.

 Eylül ayında yeni Apple Watch ve iPad’lerin tanıtıldığı etkinlik gibi https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ergi-sener/apple-etkinliginin-ardindan-41612997, bu etkinlik de sanal olarak gerçekleştirilecek. Dünya’da akıllı telefon pazar payında, Huawei ve Samsung’un ardından 3. sıraya düşen ve son lansmanlarında, daha çok yeni dijital servislere ve aksesuarlara ağırlık veren Apple için bu etkinlik büyük anlam ifade ediyor.

 

Genellikle yeni iPhone modellerini Eylül ayında tanıtan Apple, bu sene bir sürpriz yaparak iPhone telefonlarını ayrı bir etkinlik ile alışkın olduğumuz tarihten yaklaşık bir ay sonra tanıtmayı tercih etti. Bu ertelemenin bir nedeninin Kovid-19 kaynaklı global tedarik zincirinde baş gösteren problemlerden kaynaklandığını düşünüyorum.

 

Bu etkinliğin bir diğer özelliği de ilk 5G iPhone modellerinin tanıtılacak olması. Zaten, Apple’ın etkinliği “Hi Speed” (Yüksek Hız) olarak adlandırmasının ardında da bu yatıyor… IDC, Amerika’da bu yılın ilk yarısında 4,2 milyon 5G uyumlu akıllı telefon satıldığını belirtmişti ki, bu pazardaki satışın yaklaşık %7,5’ine tekabül ediyor. Yeni iPhone’lar ile birlikte, 5G cihazların pazar payının dikkate değer bir artış göstereceği de bir gerçek. Yıl sonuna kadar 5G destekli telefonların akıllı telefon satışlarının %20'sini oluşturacağı tahmin ediliyor. Bununla birlikte, yeni cihazlardaki 5G özelliği, başlangıçta tüketici deneyimini belirli bir ölçüde değiştirmeyecek. Akıllı telefon kullanıcıları ekran boyutu, daha iyi kamera özellikleri ve daha uzun pil ömrü gibi özelliklerdeki gelişmelere daha ilgililer. Bununla birlikte, pek çok ülkede 5G altyapısının henüz test için bile hazır olmaması, bu özelliğe yönelik büyük heyecana da sebep olmuyor.

 

Gelin, lansman öncesinde, yeni iPhone’larda ne olacağına geçmeden, eski iPhone lansmanlarını ve bu lansmanlarda tanıtılan iPhone’ların öne çıkan özelliklerini hatırlayalım. Apple’in 5G öncesi, ilk LTE destekli cihazı, 2012’de lanse edilen iPhone 5’di. 2014’de lanse edilen iPhone 6, ekran büyüklüğündeki artış ile en ses getiren modellerden biri oldu. Ayrıca, bu model ile iPhone’lar daha yuvarlak kenarlara kavuştu ve önceki modellere kıyasla iPhone’ların baskın tasarımında kayda değer bir değişim oldu.  Geçen yıl lanse edilen iPhone 11’lerin arkasındaki 3 kamera özelliği, beklenenden (en azından benim beklediğimden) çok daha büyük etki yarattı. Geçen yılki başarı, bu yıl için ayrı bir “challange” oluşturacak. Çünkü, artık akıllı telefon kullanıcılarının cihazlarını kullanma ortalaması üç ila dört yılı buluyor. Global olarak pandemi kaynaklı finansal problemler ve insanların tasarruf eğiliminde olması da Apple’ın aşması gereken zorluklardan biri olacak. Öte yandan, etkinliğin ardından, iPhone satışlarında %10 oranında bir artış olacağı öngörülüyor… Bernstein tarafından gerçekleştirilen bir araştırmaya göre, iPhone kullanıcılarının % 18,5'inin (yaklaşık 180 milyon müşterinin) önümüzdeki 12 ay içinde telefonlarını değiştirmeyi planladığı tahmin ediliyor (iPhone kullanıcıları krizden daha az etkileniyor gibi…).

 

Yazının Devamını Oku

İnternette 1 dakikada neler oluyor?

Her geçen gün, bir önceki güne kıyasla çok daha fazla verinin oluştuğu bir dönemdeyiz. Dijital platformlardan, web ya da mobil tabanlı servislerden sadece 1 dakika gibi kısa bir süre içerisinde, gerçek anlamda “büyük veri” üretiliyor. 2020’de, Korona’nın etkisi ile birlikte dijital servislerin kullanımının artması, ortaya çıkan veri miktarında da önemli ölçüde artışa neden oldu.

“Büyük veri”den bahsederken, katıldığım konferanslarda ve derslerimde “bilginin ikiye katlanma eğrisine" hep atıfta bulunurum. Bu hipoteze göre, medeniyetin doğuşundan 1900 yılına kadar, insanoğlunun yararlandığı bilgi, her “yüz yılda" bir ikiye katlanırken, II.Dünya Savaşı döneminde (1940’larda), bu süre 25 yıla düşüyor. Farklı sektörler odağında, bilginin katlanma hızı farklı olsa da, (örneğin, nanoteknoloji odağında iki yılda bir, klinik çalışmalarda ise 18 ayda bir) ortalama olarak bilginin günümüzde 1 yıldan az zamanda ikiye katlandığını söyleyebiliriz. IBM ve Harvard Universitesi tarafından gerçekleştirilen araştırmalara göre, özellikle  IoT (Internet of Things - Nesnelerin Interneti) kavramının hayatımıza girişi ile her nesnenin internete bağlanarak akıl kazanması, dijital uygulamalar ve servislerdeki sürekli artış ve verilerin çok çeşitli kaynaklardan toplanması, şaşırtıcı bir hızla artacak ve bu durum, yakın zamanda “12 saatte bir” bilginin ikiye katlanmasına yol açacak. Yani dünyamızda var olan bilgi, yarım günde bir kendini ikiye katlıyor olacak…


Veri analitiği ve yapay zeka gibi öne çıkan teknolojileri, bu bilginin artışı ışığında da ele almak gerekiyor. Özellikle yapay zeka ve makine öğrenmesi, işlerimizi, karar verme süreçlerimizi destekleme anlamında kaçınılmaz olarak destek almamız gereken teknolojilerden. Yoksa bu kadar bilgi ile başa çıkmak, ne kadar akıllı olursa olsun, hiçbir insan için mümkün değil…

Bununla birlikte, toplanan verilerin işlenmesi ve tekrar müşteriler ile iletişime geçmek için kullanılması, ülkemiz dahil pek çok ülkede ciddi tartışma konusu olsa da; gerçek şu ki, bugün pek çok şirket, müşterilerinin neyi nereden aldığını; bağlı oldukları ağları, destekledikleri takımları, üye oldukları dernekleri, nerede ne kadar süre vakit geçirdiklerini ve hobilerini içeren muazzam bir veri setine sahip. Doğru kullanıldığı ve değerlendirildiği takdirde verinin “altın kadar değeri var”, bu nedenle teknoloji dünyasında veri, “yeni altın” (new gold) olarak da sıkça ifade edilmekte… “Social Dilemma” (Sosyal İkilem) belgeselini hurriyet.com.tr için analiz ederken, belgesel katılımcılarından bir kişinin şu ifadesine yer vermiştim: “Teknoloji firmaları reklam verenlere kesinlik satıyorlar, bu nedenle öngörü analizlerinin doğru çalışması gerekiyor. Bu da büyük veri gerektiriyor…” Şunu unutmamak gerekiyor: bir servise ya da hizmete para ödemiyorsanız, ürün sizsiniz, sizin verilerinizden yararlanılarak para kazanılıyor…

Üretilen verilerin doğru analiz edilmesi, sürekli artan bir hızla değişen dijital dünyayı daha iyi yorumlamamıza da yardımcı olabilir. Veri artışını destekleyen ana kanallar hem değişen kullanıcı alışkanlıklarını ve beklentilerini daha iyi anlamamıza; hem de iş hayatımıza bu kanalları doğru entegre ederek rekabet avantajı sağlamamıza yol açabilir.

Bu yazımda, her sene, sosyal medyada hızla yayılan, internette 1 dakika neler olduğunu özetleyen “veri asla uyumaz” (Data Never Sleeps) analizinin 2020 yılı için hazırlanmış 8. versiyonunu inceledim.

Bu tabloyu inceleyip, 1dakika içerisinde ne kadar veri oluştuğunu görmek her seferinde ayrı bir şaşkınlığa neden oluyor. Şu anda dünyamızda 4,5 milyar internet kullanıcısı var ve bu rakamın önümüzdeki yıllarda daha da artması bekleniyor. Global olarak aktif sosyal medya kullanıcılarının sayısı ise 3,8 milyar ki, bu rakam dünya nüfusun neredeyse yarısına tekabul ediyor. Peki bu kullanıcılar, özellikle hangi uygulamalar ya da servislerden yararlanıyor?

Yazının Devamını Oku

PERYÖN Başkanı Berna Öztınaz ile İş Hayatının Yeni Normali- II  

PERYÖN – Türkiye İnsan Yönetimi Derneği Yönetim Kurulu Başkanı ve Avrupa İnsan Yönetimi Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Sn. Berna Öztınaz ile "iş hayatının yeni normali” odağında gerçekleştirdiğimiz sohbetin ikinci bölümünde, insan kaynaklarında (İK) öne çıkan yeni teknolojilere ve İK’nın dijitalleşmesine, uzaktan çalışmada oldukça önemli bir yeri olan çalışanda güven oluşturmaya, değişen iş alanlarına ve yeni yetkinliklere değindik. 

Ergi Şener: Dijital dönüşümün ve yeni teknolojilerin İK'ya etkisi ne aşamada? İçinde bulunduğumuz süreç, İK'nın dijitalleşmesini nasıl etkiledi, İK açısından hangi uygulamalar ve teknolojiler öne çıkıyor?

 

Berna Öztınaz: Yeni çalışma modelleri ile birlikte yeni uygulamalar da gündemimizde daha çok yer almaya başladı. İş süreçlerinde dijitalizasyonun sağladığı hız ve çeviklik İK’ya büyük kolaylıklar sağlıyor. Bu kolaylıklar; maaş değerlendirmelerinden, performans takibine, hedeflerin belirlenmesinden, işe alım süreçlerine kadar geniş bir yelpazede kendine yer buluyor.

 

Teknolojinin gelişmesiyle birlikte uzaktan çalışmada ekiplerin performansını yönetmeye yardımcı olacak araç ve uygulamaların sayısı da git gide artıyor. Çünkü, uzaktan çalışma sırasında çalışan verimliliğini arttırmak ve desteklemek için ekibin hangi iş üzerinde çalıştığının bilinmesi önemli oluyor. İK uzmanları bu amaçla çeşitli akıllı ofis uygulamalarını, dijital toplantı uygulamalarını iş yapış stillerine entegre ederek yeni çalışma modellerini deniyor ve ekipleri üzerindeki farkındalıklarını arttırma yoluna gidiyor.

 

Salgın süreci tabii her konuda olduğu gibi dijitalleşme yolunda da İK’nın çalışmalarını oldukça etkiledi ve İK’nın teknoloji ile entegrasyonunu artırdı. Bununla birlikte PERYÖN – Türkiye İnsan Yönetimi Derneği olarak geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdiğimiz bir ankete göre Türkiye’deki kurumların dijitalleşme özelinde yaptığı düzenlemeler pek çok çalışanın gözünde yeterli değil. Öyle ki geçtiğimiz günlerde tamamlanan ve 110 kurumun katıldığı ankete baktığımızda “kurumum dijital dönüşüme hazır değil” diyenlerin oranı yüzde 60’ı buluyor. Çalışanların yüzde 75’i şirketimde dijitalleşme konusunda sürdürebilir politikalar izlenmiyor derken, dijital İK çalışmalarını yetersiz bulanların oranı ise yüzde 100. Bütün bu veriler dijitalin iş hayatına tam olarak entegre olması için çalışmaların artarak devam etmesi gerektiğini bize gösteriyor.

 

Yazının Devamını Oku

PERYÖN Başkanı Berna Öztınaz ile İş Hayatının Yeni Normali

Günümüz iş dünyasının yeni normalinde “değişim” öncelikli gündem olarak sürekli karşımıza çıkıyor.

 

Krizin iş dünyasına olan etkisi, yeni teknolojiler ve dijital servislerin iş dünyasının her alanına hızla entegre olması, kurumsal yönetim stratejilerinin ve süreçlerinin de baştan gözden geçirilmesini gerektiriyor. Bu süreçte, değişim yönetimini doğru kurgulamak, krizden organizasyonların minimum etkilenmesini sağlamak adına İnsan Kaynakları (İK) bölümlerine oldukça iş düşüyor.

Bu doğrultuda, Korona’nın iş dünyasına etkisini, PERYÖN Türkiye İnsan Yönetimi Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Sn. Berna Öztınaz ile tartışmak istedim. Türkiye’de İnsan Yönetimi alanında kurulmuş ilk sivil toplum kuruluşu olan PERYÖN, “şimdi ve gelecek için daha iyi bir çalışma hayatına liderlik etme” vizyonu ile faaliyetlerini sürdürmekte. PERYÖN Başkanlığı’nı ikinci döneminde sürdürmekte olan Sn. Öztınaz, IK odağında çalışmaları ile global arenada da faal olan, ülkemizin bu alanda önde gelen yöneticilerinden. Aynı zamanda EAPM (European Association of People Management - Avrupa İnsan Yönetimi Derneği) Yönetim Kurulu üyeliğini de gerçekleştiren Berna Hanım, PERYÖN ve önemli araştırma kuruluşlarının gerçekleştirdiği araştırmalardan ve deneyimlerinden yola çıkarak, bu kriz ortamında kurumsal firmaların nasıl aksiyon alması gerektiği, uzaktan çalışma süreçlerinin nasıl uygulanması gerektiği ve organizasyonların nasıl “çevikleşebileceğine” yönelik oldukça önemli paylaşımlar gerçekleştirdi. İki bölüm olarak gerçekleştirdiğimiz bu keyifli sohbetin ilk bölümünü bugün paylaşmak istedim… 

Ergi Şener: Korona sürecinin İnsan Kaynakları ve Kurumsal Yönetim odağında genel etkileri neler oldu?

Berna Öztınaz: Ülkemizin ve tüm Dünya’nın olumsuz etkilendiği Korona virüs süreci hepimiz için daha önce eşi benzeri görülmemiş bir belirsizlik dönemiydi. Bu tip olağanüstü durumlar için yaptığımızı düşündüğümüz neredeyse bütün hazırlıklar ve önlemler için yeni baştan çalışmamız gerekti. Bu da insan kaynakları ve kurumsal yönetim açısından büyük değişiklikleri beraberinde getirdi. Salgının başlamasıyla birlikte uzaktan çalışma imkanına sahip olan kurumlar büyük bir hızla uzaktan çalışmaya geçtiler. Bunu PERYÖN olarak Mercer Türkiye ile birlikte gerçekleştirdiğimiz "Korona virüs Salgınının İş Hayatına Etkisi Anket”’ sonuçlarında da görüyoruz. Anketin sonuçlarına göre; şirketlerin %44,9’u salgın öncesinde uzaktan çalışma modeli uygulamasına sahip olduklarını belirtirken %55,1’i ise böyle bir uygulama kullanmadıklarını söylüyordu. Salgınla beraber merkez ofiste uzaktan çalışma modeline geçen şirketlerin oranı ise %94,6’ya çıktı. 

İK açısından süreç, yeni çözümler bulunmasını gerektirdi. İK uzmanları çalışanların sağlığı ve güvenliği konularına eğilirken, aynı zamanda uzaktan çalışmanın getirdiği belirsizlik altında milyonlarca çalışanın kaygıları ile de mücadele etmek durumunda kaldılar. Yönetiminse performans, maliyet ve işin sürdürülebilirliğini göz önüne alan, prosesten çok güvene, sonuç değerlendirmesine ve empatiye dayanan yeni bir liderlik ve çalışma modeline ihtiyaç duyduğu netleşti. Aslında bu, bizim yıllardır gerek yapay zeka ve dijitalleşmedeki hızlı gelişim, gerek jenerasyonların etkisi, gerekse sürdürülebilirlik nedeniyle öngördüğümüz bir dönüşümdü. Ancak Kovid-19 tüm bunlarla bir anda yüzleşmemize ve çözümler için gaza basmamıza neden oldu. 

Yazının Devamını Oku

Kovid-19 Sonrası İş Dünyasında Öne Çıkacak Trendler

 Korona virüsünün iş yaşamında yarattığı fırtına etkisi ile birlikte, özellikle liderlerin ve IK yöneticilerinin pek çok süreci baştan tasarlamaları gereken bir dönemdeyiz.  Pandemi, şirketlerin geleneksel operasyonel ve stratejik hedeflerini ciddi biçimde etkilerken; bu süreçte öne çıkan yeni trendlerin etkisinin değerlendirilmesi, hızlı aksiyon gerektiren alanların belirlenmesi ve kriz kaynaklı hedef ve planların ne ölçüde değiştiğinin analizi daha da önem kazanıyor.

Değişime hızla adapte olup, çevik bir şekilde organizasyonlarını dönüştürebilen liderler, rekabette de şirketlerini öne çıkaracaklar.

 

Önde gelen araştırma şirketlerinden Gartner’a göre çalışanların %48'i Kovid-19 sonrası dönemde de uzaktan çalışmaya devam edecek. Benzer şekilde, McKinsey’nin gerçekleştirdiği araştırmaya göre, pandemi sonrası dönemde, kuruluşların işgücünün en az yarısı tamamen veya kısmen uzaktan çalışacak. Bununla birlikte, Silikon Vadisi’nin alanında önde gelen şirketlerinden Twitter ve Square, arzu eden çalışanların, bundan böyle temelli evden çalışabileceklerini açıklarken; Google, sene sonuna kadar evden çalışmanın geçerli olacağını ve sonrası için uzaktan çalışılacak pozisyonları belirlediğini bildirdi.

 

Mercer Türkiye ve Türkiye'de insan yönetimi alanında kurulmuş ilk sivil toplum kuruluşu olan PERYÖN Türkiye İnsan Yönetimi Derneği tarafından gerçekleştirilen “Korona Virüs Salgınının İş Hayatına Etkisi Anketi” sonuçları uzaktan çalışmanın ülkemizdeki güncel durumunu gözler önüne seriyor. Bu çalışmaya göre, “Korona virüsü öncesinde evden çalışma uygulaması olan şirketlerin oranı %45 iken, süreç sonrası bu oran şirketlerin merkez ofis çalışanları için %95’e ulaştı. Bu süreçte, şirketlerin %40,7’si çalışan motivasyonunda zorlandığını belirtirken, şirketlerin %74,3’ü iş hedefleri ve çalışanların yıl sonu performans hedeflerinde revize yapmayı düşündüğü belirtti.”

Kurumsal yönetim, ve IK yönetimi açısından fırtınalar esen şu günlerde, Gartner’ın güncel bir araştırmasından da yararlanarak, kendi araştırmalarım doğrultusunda, iş dünyasında öne çıkan trendleri paylaşmak istedim.

 

Uzaktan çalışma kalıcı hale gelirken, organizasyonların yeni süreçlere hazır olması gerekiyor

Yazının Devamını Oku

Dr. Umut Köksal ile IK’nin Yeni Normali üzerine

Kovid-19 ile birlikte, uzaktan çalışmaya mecburi geçiş, ofislerin sosyal mesafeyi destekleyecek şekilde kontrollü olarak çalışmaya açılması ve organizasyonların dijital teknolojilere olan ihtiyacı, iş hayatında kalıcı olabilecek önemli değişimlerin de habercisi… Bu süreçte, dijital teknolojilerin seçimi kadar, organizasyonda yer alan her çalışanın bu teknolojileri benimsemesi, hızlı bir biçimde adapte olması ve değişimi özümseyerek desteklemesi gerekiyor. “Yeni normale” başarılı bir şekilde uyum sağlamış işletmelerin bile, özellikle teknoloji ve dijitalleşme söz konusu olduğunda, “değişimin sürekli hareket eden bir hedef” olduğunun bilincinde olması gerekiyor.

Bu denli önemli bir süreçte, organizasyonlar içindeki en önemli görevlerden biri insan kaynaklarına düşüyor. Özellikle, çeviklik, adaptasyon, değişim yönetimi, dijitalleşme gibi kavramların hayati hale geldiği şu dönemde; İnsan Kaynakları’nın yeni normaline de değinmek istedim. Bu konuda da ülkemizde ve dünyada öncü çalışmalar gerçekleştiren, benim de doktoradan arkadaşım olan UK Eğitim & Danışmanlık Kurucusu, Öğretim Görevlisi, “İnsan Kaynaklarına Pazarlama Dokunuşu HR Marketing” kitabının yazarı Dr. Umut Köksal ile bir söyleşi gerçekleştirmek istedim. Kovid-19 ile değişen kurumsal yönetim süreçlerinden, uzaktan çalışmaya; çalışanları motive etmekten, güven oluşturmaya; çevik organizasyondan, IK’nin dijitalleşmesine ve öne çıkan yetkinliklere kadar ilerleyen dönemde her kurum için daha da önem kazanacak konuları derinlemesine tartıştık. Bu keyifli sohbet ile sizleri baş başa bırakıyorum…

Bu denli önemli bir süreçte, organizasyonlar içindeki en önemli görevlerden biri insan kaynaklarına düşüyor. Özellikle, çeviklik, adaptasyon, değişim yönetimi, dijitalleşme gibi kavramların hayati hale geldiği şu dönemde; İnsan Kaynakları’nın yeni normaline de değinmek istedim. Bu konuda da ülkemizde ve dünyada öncü çalışmalar gerçekleştiren, benim de doktoradan arkadaşım olan UK Eğitim & Danışmanlık Kurucusu, Öğretim Görevlisi, “İnsan Kaynaklarına Pazarlama Dokunuşu HR Marketing” kitabının yazarı Dr. Umut Köksal ile bir söyleşi gerçekleştirmek istedim. Kovid-19 ile değişen kurumsal yönetim süreçlerinden, uzaktan çalışmaya; çalışanları motive etmekten, güven oluşturmaya; çevik organizasyondan, IK’nin dijitalleşmesine ve öne çıkan yetkinliklere kadar ilerleyen dönemde her kurum için daha da önem kazanacak konuları derinlemesine tartıştık. Bu keyifli sohbet ile sizleri baş başa bırakıyorum…

Ergi Şener: Sizce, Korona sürecinin İnsan Kaynakları’na ve kurumsal yönetim süreçlerine etkileri neler oldu?

Dr. Umut Köksal: Kovid-19 süreci, iş dünyasında hiç şüphesiz diğer iş süreçlerini olduğu gibi, insan kaynakları (İK) ve kurumsal yönetim odaklarını da derinden etkiledi. Öncelikli olarak, varolan ama bugüne kadar hiç baskın hale gelmeyen, evden çalışma-uzaktan çalışma gibi çalışma sistemleri bir işletmesel tercihten öte, bir mücbir durum, bir zorunluluk haline geldi. Şirketlerin insan kaynakları bölümlerinin çok önemli bir bölümü, bu sürece hazırlıksız yakalandılar. Kaç şirketin bu süreç öncesi, uzaktan/evden çalışma konusunda bir prosedür, yönetmelik ya da talimatı vardı; bu konuda elimde net rakamlar yok, ama gerek Türkiye gerekse diğer ülkelerde İK bölümleri ile yaptığım çalışmalarda bunun çok fazla sayıda olmadığını düşünüyorum. Bir başka nokta, bu süreç  ile birlikte şirketler insan kaynakları fonksiyonlarını yeniden tanımladılar. İnsan kaynakları yöneticileri, belli bir dönem işyerinde fiziken olmayan, evlerinden çalışan önemli bir çalışan kitlesini motive edecek, geliştirecek, çalışan deneyimi anlamında sürdürülebilir düzeyde insan kaynakları yönetimi yapabilecek bir role doğru evrilmeye başladı. Bu role evrimleşme, kendiliğinden, doğal gelişen bir değişimi, bir dönüşümü ortaya koydu. İnsan kaynaklarının dijitalleşmesi, eğitim ve gelişimin online kanallara kayması, çalışanların evden işyerlerine dönüşte rehabilite edilmesi gibi konular ön plana çıkmaya başladı. Tabii bunların da ötesinde, insan kaynaklarının dijitalleşmesi konusunun artık daha da ciddi ve detaylı olarak ele alınması gerekliliği bence önemli açılımlardan bir tanesi oldu.

Ergi Şener: Yeni normal ile birlikte hayatımıza giren uygulamalar arasında, insan kaynakları yönetimi alanında kalıcı olacaklar sizce hangileri?

Dr. Umut Köksal: Yeni normal olarak adlandırılan süreç ile birlikte, insan kaynakları uygulamaları başlığı altında yer alan uygulamaların dijital ortama taşınmış olanlarının ve aynı zamanda çalışanlar tarafından içselleştirilmiş olanlarının kalıcı olacaklarını düşünüyorum. Burada tek tek, parça parça uygulamaların değil, benim kendi global çalışmalarımda da çok üzerinde durduğum bir terminoloji olarak “dijital çalışan deneyimi’’ başlığı altında, yen işe başlayanlar dahil tüm çalışanların işletmedeki iz düşümlerinin yönetildiği bütünsel bir insan kaynakları bakış açısının, yeni normalde oyunu asıl belirleyecek alan olduğunu düşüyorum. Bununla birlikte, dijital işe alma ve yerleştirme uygulamalarının, uzaktan eğitim uygulamalarının kalıcı olacağını düşünüyorum. Yeni normal, aynı zamanda yeni nesil bir çalışma anlayışını da ortaya çıkardı bence. Şirketlerin insan kaynakları yöneticilerinin, ekiplerinin;  yeni nesil teknolojilerden daha yoğun yararlanarak İK uygulamalarını hayata geçirecekleri artık yadsınamaz bir gerçek.  İşe alma ve yerleştirmeden eğitim ve gelişime; yetenek yönetiminden ücret yönetimine; çalışan memnuniyeti ve bağlılığına kadar, tüm insan kaynakları yönetimi süreçlerinde yeni normalin etkilerini göreceğiz.  Ama dediğim gibi, benim görüşüm özellikle işe alma ve yerleştirme ile eğitim ve gelişim süreçlerinde bu kalıcılığın daha fazla olacağı yönünde.

Ergi Ş

Yazının Devamını Oku

Apple Etkinliğinin Ardından

Apple’ın her yıl Eylül ayında gerçekleştirdiği ve son çıkan ürünlerini tanıttığı etkinlik dün akşam (15 Eylül 2020 Salı günü) gerçekleşti. Bu yıl, geçtiğimiz yıllardan farklı olarak sanal gerçekleşen etkinlikte yeni Apple Watch lar ve iPad ler ile birlikte, bir takım yeni servislerle tanıştık… Her sene olduğu gibi, teknoloji dünyasının kalbinin attığı etkinlikte öne çıkanları sizin için derledim…

Uzun süre sonra ilk sanal etkinlik

Kovid-19 nedeniyle canlı olarak gerçekleştirilemeyen, bu nedenle de eski heyecanlarından uzak olan sanal Apple etkinliği, Steve Jobs’un döneminden sonraki tüm tanıtımlarda olduğu gibi, vizyoner bir liderin coşkusundan da uzaktı. Dünya’nın en değerli şirketlerinden olan Apple, her ne kadar akıllı telefon pazarında düşüşünü sürdürse de, özellikle giyilebilir teknolojiler pazarına hakimiyeti, yeni servisleri öne çıkan trendler ekseninde geliştirmesi, “love mark” özelliği, arzu objesi olması, şaşkınlık ve hayranlık yaratma vizyonu, teknoloji dünyasındaki liderliğini sürdürmesini sağlıyor… Bu etkinlikte öne çıkan özellikler ise; Apple Watch’ın sağlık alanında yıkıcı etkisini sürdürerek gelişmiş erken teşhis uygulamaları sunması, fitness opsiyonları ile giyilebilir teknolojilerde yeni uygulamaları devreye alması, dijital servislere yatırımını sürdürmesi ve aylık abonelik bazlı iş modellerini geliştirmesi…

Etkinliğin yıldırı Apple Watch Series 6

İlk etkinliğin yıldızı, beklendiği üzere, Apple Watch Series 6 oldu. Apple, giyilebilir cihazlar pazarının yaklaşık %30’una sahip olarak, bu pazarda hakimiyetini sürdürüyor. Yeni Apple Watch, şirketin saat odağında şu ana kadar iyi giden özelliklerin üzerine, içinde bulunduğumuz dönem itibariyle daha da öncelikli hale gelen sağlık odağını ekliyor.

Apple yeni saati ile sağlık sektörüne yön vermeyi sürdürecek

Geçtiğimiz dönemlerde, kalp krizini erken teşhis özelliği ile sağlık sektöründe “yıkıcı" bir etki yaratan Apple, yeni saati ile Kovid-19’a yönelik teşhis sağlamada önemli bir gelişme olan, kandaki oksijen seviyesini, 15 saniye gibi kısa bir zamanda, ölçümleme özelliğini devreye aldı (oksijen seviyesindeki azalma, Kovid-19’un belirtilerinden biri olarak belirtilmekte). Bununla birlikte, saatin sağlık odağı, geçmişte olduğu gibi doğrudan teşhis yerine kullanıcıyı daha büyük sorunların erken teşhisi konusunda uyarması. Yani, erken teşhis anlamında, giyilebilir cihazların kullanımının arttırılmasında Apple’ın hamleleri oldukça kritik. Kandaki oksijen seviyesinin ölçümlenmesi özelliği, astım, kalp hastalığı ve akciğer hastalıkları gibi kronik rahatsızlıkları olan kişiler için de önem arz ediyor. Apple, bu yeni özelliği ile, alanında öncü sağlık hizmeti sağlayıcılarıyla ortaklaşa çalışarak, bu hastalıklar ve Kovid-19 ile ilgili sağlık araştırmaları yürütmeyi planlıyor.

Apple Watch’un önceki serilerinde de öne çıkan ve kullanıcılar tarafından beğenilen özellikleri arasında, adım takibi, EKG kalp monitörü, spor salonu ekipmanları ile senkronizasyon özelliği ve meditasyon uygulaması yen saatlerde de sunulmaya devam ediyor. Yeni Apple Watch’un özellikleri arasında ellerinizi ne sıklıkla yıkadığınızın kontrolü, yakılan kalori miktarı ve uyku takibi de bulunuyor. Gün ışığında parlaklığı azaltan, bu şekilde de pilden tasarruf edilmesini sağlayan enerji tasarrufu özelliği ve doğa yürüyüşleri sırasında yüksekliği takip etmek için her zaman açık bir altimetre (yükseklik ölçer) de bulunuyor.

<iframe width="560" height="315" src="https://www.youtube.com/embed/TCMnrssX1NE" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture" allowfullscreen></iframe>

Yazının Devamını Oku

Netflix belgeseli Sosyal İkilem’in (Social Dilemma) düşündürdükleri

Son günlerde, çevremdeki pek çok kişi Netflix orijinal belgeseli “Social Dilemma”yı (Sosyal İkilem) izlemem gerektiğini söylüyordu.

Dün, bu belgeseli izleme fırsatı buldum. Social Dilemma, benim de iş hayatında yakın çalıştığım, Silikon Vadisi’nin önde gelen şirketlerinden Google, Facebook, Instagram (Facebook tarafından satın alındı), Twitter ve Youtube (Google tarafından satın alındı) eski çalışanlarının söylemlerini içeren (ki bu kişilerin bir bölümü, Facebook’un erken aşama yatırımcısı, Facebook’un gelir kazandırma yöneticisi, Facebook Like’ın ve Youtube öneri platformunun geliştiricileri), bu kişilerin eski çalışmalarını kınayan ve teknolojinin topluma negatif ve manipulatif etkisini eleştiren aktivistlerin düşünceleri doğrultusunda hazırlanmış gerçekten önemli mesajlar barındıran bir belgesel. Milyarlarca insanın kullandığı servisleri, özellikleri geliştiren bu “teknoloji dehaları” bile, nasıl tasarlandığını, geliştirildiğini bile bile ortaya çıkan servislere kendilerinin de bağımlı hale geldiklerini, dolayısıyla çocuklarına belli bir yaşa gelene kadar bu uygulamaları kullandırmadıklarını ve kullanıcılara da algoritmalar tarafından yönlendirilmemek için, gönderilen ileti ve bildirimleri kapatmalarını şiddetle tavsiye ediyorlar… Belgesel, sosyal medyanın "insanlığın en büyük varoluşsal tehdidini" oluşturduğunu öne sürüyor. Belgeselde, yanlış bilginin yayılımı, bilgi kirliliği, manipülasyon ve bağımlılık, sosyal medyanın kötücül özellikleri arasında öne çıkanlar…

 

Social Dilemma’da vurgulanan mesajlara değinmeden önce gelin birkaç adım öncesine gidelim. Belgeselde değinilen konulara yönelik üniversitelerdeki derslerimin giriş bölümünde hep bahsettiğim birkaç örneği, sizlerle de paylaşmak isterim. 2015 yılında Stanford Üniversitesi, üniversite bünyesinde yapay zeka çalışmaları gerçekleştiren araştırmacı Dr. Michal Kosinski’nin elde ettiği sonuçları bir basın bülteni ile şu şekilde paylaşmıştı: “Algoritmalar, artık kişilik özelliklerinizi arkadaşlarınızdan daha iyi algılıyor”… Kosinski’nin araştırmasına göre, yapay zeka bırakın yakın arkadaşlarınızı, eşinizden bile daha iyi şekilde sizin hakkınızda daha doğru çıkarımlar yapabiliyor. Bunun nedeni, bilgisayar algoritmalarının sosyal medyada bıraktığınız yorumlar, beğeniler, ilgilendiğiniz içerikleri de tarayarak, detaylı bir analiz çıkarabilmesi. Her geçen gün gelişen yapay zeka ve makine öğrenmesi ile birlikte kişilik analizinde, bilgisayarların insanlara göre önemli avantajları bulunuyor. Gelişmiş bilgisayarlar, doğru algoritmalar ile büyük miktarda geçmiş veriyi inceleyerek, kişinin dışarı yansıtmadığı psikolojisini de anlamlandıracak şekilde çok daha doğru analizler çıkarıyor. Sonuç olarak, yalnızca 10 beğeniyi analiz ederek iş arkadaşından daha doğru bir şekilde kullanıcının kişiliğini tahmin edebilirken, 70 beğeni ile  sıradan bir arkadaştan veya oda arkadaşından; 150 beğeni ile bir aile üyesinden; ve 300 beğeni ile eşinden daha iyi sonuçlar çıkarabilmekte. Tabii burada analizin sadece beğeniler doğrultusunda yapılmadığını, kişilerin geçmiş paylaşımları, demografik bilgileri, bağlantılı olduğu arkadaşları, paylaşımları, takipleri, abonelikleri de hesaba katılarak, oldukça detaylı bir dijital iz üzerinden anlam çıkarıldığını belirtmekte yarar var.

 

Stanford Üniversitesi’nin bu araştırmayı resmi olarak açıklamasından yaklaşık bir yıl sonra, 2016’da Donald Trump’ın Amerika Başkanı olduğu seçimin ardından, Cambridge Analitik skandalı ile sosyal medya üzerinden kullanıcıların yönlendirilmesi tekrar gündeme geldi. İşin gerçeği, Cambridge Analitik, Facebook'tan edindiği kullanıcı verilerini, makine öğrenimi ile on milyonlarca kullanıcı profilini analiz etmek ve kullanıcıların psikolojik profillerini anlamak için kullanmıştı. Örnekle anlatmak gerekirse, Cambridge Analitik’in, psikolojik profil analizine dayanarak, bir kullanıcının muhtemelen hangi adaya oy vereceği anlaşılıyordu. Desteklediğiniz adaya, oy vereceğini bildiğiniz kişilere para harcamak gereksiz. Bu nedenle, Cambridge Analitik de öncelikle kararsızları hedef aldı ve bu insanlara yönelik rakip karşıtı içeriği teşvik etti. Bu şekilde, ya rakibe oy verme potansiyeli olanları oy vermemeye teşvik etti ya da destekledikleri adaya oyları kaydırmış oldu.

 

Son olarak, biraz da eğlence amaçlı pek çok kişinin Facebook ya da Instagram’a 10 yıl önceki resimleri ile bugünkü resimlerini koyduğu, “10 years challange”a gidelim. Burada da, kendi ellerimizle, gerçekten 10 yıl önceki resimlerimizi platform ile paylaşarak bu platformların yüz tanımaya yönelik algoritmalarını daha doğru eğitmelerini desteklemiş olduk. “10 years challenge”’ın ardından oldukça fazla, yaşlandığınızda nasıl görüneceğinizi gösteren algoritmalar ve uygulamalar çıkması hiç şaşırtıcı değil aslında…

Üç örnek açısından da işleyiş aynı. Gelişen yapay zeka algoritmaları, büyük veri setleri ile eğitilmekte, bu doğrultuda kullanıcının önceki tercihleri doğrultusunda öngörü analizleri oluşturulmakta ve kullanıcı sistemin çıkarları doğrultusunda yönlendirilmekte. Belgeselin de ana fikri bu aslında…  Ayrıca, belgeselde, Dünya’nın yapay zeka tarafından yönetilmeye başlandığı, Terminator, Neuralink gibi girişimleri beklemeye gerek olmadığı da önemli bir tespit.

Yazının Devamını Oku

Ozan İnan ile “Yeni Normal” ve yerli milli çözümler

Kariyer gelişiminde, çalıştığınız şirketlerin kültürü, yöneticilerinizin tavrı, duruşu, karakteri, liderlik stili oldukça önemlidir. Özellikle, yeni mezun, tecrübesiz gençler açısından ilk çalıştıkları yöneticiler avantaj ya da dezavantaj olabilir. Ben, bu alanda çok şanslıydım, gerçekten bana güvenen, alan tanıyan, önerdiğim projeleri gerçekleştirmem için imkan sağlayan ve örnek teşkil eden çok önemli liderler ile çalışma imkanım oldu. Tabii herkesin çalışma hayatında olduğu gibi çok kötü (hem karakter, hem de iş yapış şekli olarak) yöneticiler ile de çalıştım ve onları da gözlemleme imkanım oldu. Bu da çok değerliydi. Negatif yöneticilerden de önemli dersler alıyorsunuz. Onlardan nelerin yapılmaması gerektiğini öğreniyorsunuz… 

Benim ilk iş tecrübem, şu anda öğretim görevlisi olarak ders de verdiğim Sabancı Üniversitesi’nde Sanayi Liderleri Yüksek Lisans Programı’na devam ederken çalıştığım Alcatel şirketiydi. Program kapsamında, altı ay tam zamanlı bir şirkette çalışarak, bir proje tamamlamam gerekiyordu. O dönemde Alcatel, başka bir dünya devi Lucent ile yeni birleşmiş, mobil altyapı ve kurumsal teknoloji çözümlerinde önde gelen bir oyuncuydu. Sn. Ozan İnan ile de Alcatel’de çalışırken tanıştım; gerçekten örnek alınacak bir lider, rol modeldi. Uzun zaman sonra, birlikte aynı projelerde yer alma ve bir takım yeni projeleri tasarlama imkanımız oldu. Ülkemizde teknoloji sektöründe, yerli milli çözümleri desteklemede ve gelişen teknolojileri analiz etmede önde gelen isimlerden olan Ozan Bey ile yeni normali, etkilerini, son dönemde oldukça ses getiren Neuralink girişimini ve öne çıkan yerli milli çözümleri konuştuk.

 

 

Ergi Şener: Teknoloji odaklı çalışmalarınızla, sektöre yön veren bir yönetici olarak, Koronavirüs ile birlikte yaşadığımız süreci genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Ozan İnan: Tüm dünya şimdiye kadar örneği görülmemiş çok zorlu bir süreçten geçiyor. İnsanların günlük yaşamları olumsuz yönde etkilendi, tüketicilerin davranışları ve alışkanlıkları değişti, şirketlerin iş yapış şekilleri dönüştü, ülke ekonomileri olumsuz etkilenirken, Dünya neredeyse durma noktasına geldi. Sürecin atlatılması için, ülkemizde ve dünyada şirketlere ve bireylere çeşitli destekler sağlandı. Sadece sağlık sektöründe değil bilişim, telekomünikasyon, ulaşım, lojistik ve daha birçok sektörde insanlar büyük fedakarlıklar gösterdiler ve birbirlerine kenetlendiler.

 

İçinde bulunduğumuz bu dönemde iletişim teknolojilerinin ve diğer teknolojilerin ne derece önemli olduğu çok daha belirgin bir hale geldi. Diğer ülkelerle karşılaştırdığımızda Türkiye’nin, krizi yönetmekte daha başarılı olduğunu görüyoruz. Bunda erken alınan önlemlerle birlikte, sağlık sektörünün ve teknolojik altyapımızın güçlü olmasının büyük rol oynadığını düşünüyorum.

Yazının Devamını Oku

Sağlık Sektörünün Yeni Normali

Korona ile birlikte hayatımıza giren ve her sektörü, firmayı, bireyi değişime zorlayan, “yeni normal” olarak adlandırmaya başladığımız sürecin temelinde sağlık sektörü yer alıyor…

Son yazımda görüşlerine yer verdiğim, Sabancı Üniversitesi öğrencilerimden Cem İlbay İnanç’ın sürece yönelik şu tespiti oldukça önemli ve hayatın hızından unutsak da hep farkında olmamız gereken bir gerçek: “….Koronanın, kıymetini anlamakta zorlandığımız önce sağlık düşüncesini yaşatarak öğrettiğini düşünüyorum…” Bununla birlikte, virüs hayatımıza girdi gireli çok büyük çaba ve fedakarlık gösteren ve virüsün yayılmasını engellemek için ilk günden bu yana ellerinden gelenin fazlasını, insan üstü gayretlerle gerçekleştiren sağlık sektörü çalışanlarına ne kadar teşekkür etsek az… Zaten oldukça kutsal bir görev icra eden sağlık çalışanları, insanların sağlık problemlerine çözüm getirmek, acil ameliyatları zamanında gerçekleştirmek dışında; bir de kişiden kişiye farklılık gösteren, global ölçekli, halen çözülemeyen bir sorun olan Kovid-19’a karşı bir yandan kendilerini korurken, bir yandan da virüsün bulaştığı hastaları tedavi etmeye çalışıyorlar. Aynı zamanda, kişileri doğru bir şekilde bilinçlendirirken, virüsün kökünü kazıyacak çalışmalara da devam ediyorlar. Yani, bundan böyle, doktorlara bağırıp çağırırken, hatta kimi zaman kaba kuvvet kullanırken, bu süreci unutmamak gerekiyor (tabii hasta psikolojisini anlamak, hastalar ile empati kurabilmek de doktorlar adına oldukça önemli…)

 

Yeni normalde sadece kendi sağlığımızı değil, hizmet aldığımız insanların da sağlığını önemsemeye başlıyoruz…

Daha önceki yazılarımda da özellikle alışveriş, perakende ve restoranların yeni normalini analiz ederken, hizmet aldığımız kişilerin de sağlık durumunun sorgulanmaya başlandığını, hatta bir takım işletmelerin servis elemanlarının ateşlerini gerçek zamanlı olarak müşteriler ile paylaştıkları yapılar kurduğunu örnekleri ile paylaşmıştım.

 

Virüsün kontrol altına alınamaması, yeni sağlık sorunlarının habercisi

İçinde bulunduğumuz sürecin belirsizliği; virüsün yol açtığı toplumsal ve ekonomik problemler, sağlıkla ilgili aşırı hassasiyete; bu durum da yeni sağlık sorunlarının oluşmasına sebep oluyor. Dünya Ekonomik Forumu, milyonlarca insanın aylarca karantinada kalmasına “Dünya'nın en büyük psikolojik deneyi" olarak atıfta bulundu. Sonuç olarak, bu süreç panik atak, uykusuzluk, anksiyete, öfke, sinirlilik, duygusal yorgunluk, depresyon ve travma gibi belirtilerde artış görülmesine neden oluyor. Dünya Sağlık Örgütü de çoğu kişinin sosyal izolasyona mahsur kaldığı ve fiziksel, zihinsel sağlığın olumsuz etkilendiği bu dönemde, evde sağlıklı kalınmasını destekleyecek önerilerini paylaştı. Bu öneriler, evde egzersiz, akıl sağlığını koruma, sağlıklı beslenme, sigaradan uzak durma önerilerini içermekte… (https://www.who.int/campaigns/connecting-the-world-to-combat-coronavirus/healthyathome).

 

Yazının Devamını Oku

Üniversiteli gençlerin “Yeni Normal”e bakışı  

Uzun süredir, aynı zamanda mezunu da olduğum Sabancı Üniversitesi’nin Yönetim Bilimleri Fakültesi MBA Programı Danışma Kurulu’nda yer almaktayım. Düzenli olarak Sabancı Center’da gerçekleştirdiğimiz değerlendirme toplantılarında, özellikle işletme eğitiminde ve MBA seviyesinde, değişen iş hayatının ihtiyaçlarına cevap verecek güncel eğitim içeriklerinin eksiliğini dile getiriyordum.

Sürücüsüz araçlar, “drone”lar, robotlar, blok zinciri, endüstri 4.0, yapay zekadan bahsedilirken, genelde bu trendlerin sektörlere ve işletmelere etkisine, bu yeni gelişmelerin doğuracağı yeni iş modellerine, uygulama alanlarına pek değinilmiyor. Kavramlara yüzeysel olarak, birbirleri ile olan etkileşimine bakılmadan yaklaşılıyor… Üniversiteden yeni mezun olup iş hayatına katılan gençler de her ne kadar yeni teknolojilere yönelik bilgi sahibi olsalar ve yeni teknolojileri günlük hayatlarında sıkça kullansalar da, bu teknolojilerin yıkıcı etkilerini ya da sebep olacağı etkiyi, biraz da tecrübe eksikliğinden, doğru analiz edemiyorlar. Bu doğrultuda, geçmiş tecrübelerim ışığında Değerli Dekanımız ve Hocam Prof. Dr. Nihat Kasap’ın da desteği ile ilk olarak MBA ve EMBA programları için “Teknoloji Farkındalığı ve Teknoloji Trendlerinin İş Hayatına Etkisi” dersini tasarlayarak vermeye başladım. Bu derse olan ilgi, geçtiğimiz yıl itibariyle, son sınıf işletme öğrencilerine yönelik olarak ders içeriğini genişletmeme neden oldu. Bu güz döneminde de severek verdiğim bu dersi yine Sabancı Üniversitesi son sınıf öğrencileri ile paylaşmaya devam edeceğim.

 

Geçtiğimiz dönem dersin yarısını sınıf ortamında yüz yüze, yarısını da online olarak yapmak zorunda kaldık. Herkes gibi ben de öğrencilerim ile birlikte bu süreci ilk defa deneyimledim. Bu deneyimler ve araştırmalarımın doğrultusunda da eğitimin yeni normaline yönelik düşüncelerimi  hurriyet.com.tr için özetlemiştim (https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ergi-sener/coronavirus-sonrasi-yasam-yeni-normal-hayatimiza-neler-getirecek-online-egitim-41509170).

Daha önce de pek çok kez paylaştığım üzere, gençlerle, özellikle üniversitede vakit geçirmekten her zaman çok keyif alıyorum. Tertemiz beyinlerin bir şeyler üretmesini izlemek; pırıl pırıl gençlerin gelişimlerini gözlemlemek; fikirlerini, projelerini sunarken heyecanlarını paylaşmak büyük zevk… İçinde bulunduğumuz dönem, ne yazık ki gençlerin gelişimleri için ideal bir ortam değil. Kampusler kapalı, dersler tamamen online, dışarıdaki sosyal hayat kontrollü ve sürecin daha ne kadar böyle devam edeceği belli değil. Ben de dersimi alan öğrencilerimden Kaan Kırhan ve Cem İlbay İnanç ile gençlerin bakış açısından Korona sürecini tartıştım. Kaan ve Cem ile genç kuşağın sürece yönelik düşüncelerini, gelecekten beklentilerini, kendilerinden yaşça büyük kuşaklara ve kurumsal şirketlerin dijital dönüşümlerine yönelik gözlemlerini ve online eğitimi ele aldık. Bu değerli arkadaşlarım ile gerçekleştirdiğimiz keyifli söyleşiyi sizlerle paylaşmak isterim:

 


Yazının Devamını Oku

Turizmin Yeni Normali

Kovid-19 sonrası ilk yaz mevsiminin sonuna yaklaşmaktayız. Sağlık Bakanımız Sn. Fahrettin Koca’nın da bayram tatili öncesi uyardığı üzere; “1.dalga sahillere inmiş durumda. Hala yaz tatiline devam edenlerin ya da yeni tatil planlaması yapanların da çok dikkatli olması gerekiyor".

Korona sürecinin en fazla etkilediği sektörlerin başında turizm geliyor. Önde gelen uluslararası  bağımsız denetim ve danışmanlık firmalarından Ernst & Young tarafından gerçekleştirilen bir araştırmaya göre, bu sene oteller ve restoranlar için Avrupa düzeyinde gelir kayıpları %50’ye ulaşırken, tur operatörleri ve seyahat acenteleri için bu oran %85’e çıkmış durumda. Paylaşım ekonomisi denilince ilk akla gelen firmalarından, Dünya’nın en çok kullanılan online ev paylaşım ve konaklama uygulaması Airbnb'nin tahminlerine göre ise, şirketin 2020 gelirinin, 2019’un yarısından az olacağı yönünde. Sermayesindeki artışa ve maliyetlerindeki önemli ölçüde düşüşe rağmen, Airbnb'nin kurucu ortağı ve CEO'su, şirketin işgücünde %25 azalmaya gideceklerini açıkladı. Dünya Seyahat ve Turizm Konseyi (The World Travel and Tourism Council - WTTC) tarafından yayınlanan bir raporda, mevcut salgın nedeniyle dünya çapında 50 milyona yakın seyahat ve turizm odaklı iş yapan kişinin işlerinin risk altında olduğunu belirtiliyor.

 

Turizmi temel olarak üç ana bölümde inceleyebiliriz: Farklı bir yere seyahat etmek; oraya vardığımızda konaklayacak bir otel veya dairede konaklamak ve tatildeki boş vakti kültürel etkinliklere ve eğlence aktivitelerine zaman ayırmak. Kovid-19 bu alanların tümünü etkiledi. İnsanlardaki tedirginliğin ve endişenin sürmesi, otel rezervasyonlarının ya da tatil planlarının iptal edilmesine, bu iptaller de hem uçuşların hem de otellerin, restoran ya da eğlence mekanlarının boş olmasına neden oluyor.  Kısacası, sektörün tüm tedarik zincirinde "zincirleme" negatif bir gidişat söz konusu.

 

Turizmin yeni normalinde sağlık, temizlik, güvenlik ve dijital odaklı uygulamalar öne çıkıyor…

Turizm sektörünün yeni normalinde de odak, tesislerin temizlik, sağlık, ve güvenlik standartlarına uyacak şekilde iyileştirilmesi ve mümkün olduğunca sosyal mesafeyi sağlayacak şekilde, konukları endişelendirmeden faaliyetlerin devamının sağlanması doğrultusunda. Bazı büyük otel zincirleri misafirlerine 7 gün 24 saat tıbbi destek sunup, müşterilerine konaklama sürecinde sağlık sigortası sağlayarak, güven inşa etmeye çalışmaktalar. Hijyen ve sağlık odaklı iyileştirmeler, doğru dijital teknolojiler ile desteklendiği takdirde, sektörde rekabet avantajı adına da önemli kazanımlar söz konusu.

İnsanlar kendi araçları ile evlerine yakın yerlere seyahat etmek istiyor…

Tüm ülkelerde, insanların başkalarıyla fiziksel teması giderek daha fazla azaltmak istedikleri dönemde yurtiçi seyahat ve konaklama popülerlik kazandı. Kovid-19 ile birlikte tatil amaçlı yapılan seyahatler, araçlarla ya da kısa mesafeli uçuşlarla daha kolay erişilebilir yerlere kaymakta. Turistler ziyaret ettikleri yerlerin popüler alanlarını daha yüksek riskle ilişkilendirdikleri için, kalabalık olabilecek merkezi lokasyonlara seyahat, toplu taşıma ile ulaşım gibi yerel deneyimlerden uzak kalmaktalar. Bunun yerine, kırsal ve açık alanlar daha fazla tercih edilmekte. Bu dönemde, çok büyük oteller ve tatil köylerinden ziyade, butik otellere daha fazla talep olmakta.

Yazının Devamını Oku